Tarihimizde Mayıs Ayı…

Türk tarihinin en parlak, en muhteşem   zaferlerle süslenmiş ayı, şüphesiz Ağustos’tur.  Mayıs, çok farklı olayların yaşandığı önemli bir ay olarak dikkati çeker.

3 MAYIS MİLLİYETÇİLER GÜNÜ

Türk Milliyetçiliğinin önder  şahsiyeti  Hüseyin Nihal Atsız, çıkarmakta olduğu dergide, dönemin Başbakanı Şükrü Saraçoğlu’na hitaben açık mektup yayınlar. Sabahattin Ali, bu mektupta kendisine hakaret edildiği iddiasıyla dâvâ açar. Dâvânın ilk duruşmasından sonra milliyetçiler Ankara’da bir yürüyüş gerçekleştirirler. Amaç, Sabahattin Ali’yi protesto etmek, Atsız’a destek vermektir. Yürüyüş; o güne kadar duygu, fikir ve edebiyat alanında sessizce gelişen Türk Milliyetçiliği ülküsünün ilk aksiyonudur.

Ankara Valisi Nevzat Tandoğan, yürüyüşe katılan kalabalığın üzerine atlı polisleri sürer. Birçok kişi yaralanır ve sakat kalır. Yüzlerce kişi tutuklanır. İçlerinden 24 kişi mahkemeye verilir.  Mahkeme; sonraki yıllarda, 1944 Irkçılık – Turancılık Dâvâsı olarak anılır. Duruşmalarda,  sanık sandalyesine oturtulan mazlumlara haksızlıklar yapılır, Duruşma saatleri dışında, tabutluk denilen  hücrelerde işkencelere mâruz tutulur.

Başlangıçta Türk Milliyetçileri, o acı günleri, hüzünle anmak için toplanıyorlardı. Dâvânın mağdurlarının tamamı uzun yıllar sonra suçsuz bulunup beraat edince, toplantılar bayram günü kutlamalarına dönüştü. Adına  Türkçüler Bayramı denildi. 1988 yılı kutlamalarında merhum Başbuğ Alparslan Türkeş, ‘Türkçülük’  kelimesinin ırkçılık kavramını çağrıştırdığını belirterek, 3 Mayıs için  ‘Milliyetçiler Günü’ denilmesinin uygun olacağını söylemişti.

1944 Irkçılık Turancılık Dâvâsı’nın duruşmaları, Türk Milliyetçileri’nin; inanç, cesâret ve yüksek ahlâk anlayışı ile vatanseverlik  konularında imtihanı olmuştur. Her yıl o imtihanda elde edilen üstün başarı kutlanmaktadır. Ulu dağlar zirvesinde, asâletin ve temizliğin timsâli bembeyaz karlar gibi beklemekte olan Türk Milliyetçiliği ülküsü, 3 Mayıs 1944’te küçücük bir kıpırdanışla büyüyen çığ oldu. Zararlı ideolojiler o çığın altında ezildiler. Belki yok olmadılar. Fakat Türkiye’mizin geleceğini  tümü ile  etkileme imkânlarını bulamadılar.

14 MAYIS 1950: DEMOKRASİ BAYRAMI

Ülkemizde ilk çok partili seçim, 1946’da yapıldı. Muhalefetteki Demokrat Parti (DP), bütün illerde teşkilâtlanamamıştı. Açık rey – gizli tasnif denilen çarpık bir sistem uygulanıyordu. Bu sebeple, büyük bir başarı elde etmesine rağmen iktidar olamadı.  14  Mayıs 1950 tarihinde yapılan milletvekili genel seçimi, demokrasinin zaferi oldu. DP, ezici bir çoğunlukla iktidara geldi. Millet, vesâyet altında tutulmaktan kurtuldu. Ülkede hızlı bir kalkınma hamlesi başlatıldı. Cumhuriyet Halk Partisi (CHP)’nin uyguladığı jakoben  ve anti milliyetçi yönetim sona erince, fikir ve düşünce hürriyeti ortamı doğdu.

Bu ortamda kurulan Türk Milliyetçiler Derneği, kısa zamanda hızla gelişti. DP iktidarının bir kısım ileri gelenleri, bu gelişmeden endişe ettiler ve derneği mahkeme kararı ile kapattılar. Bu sebeple DP iktidarı, milliyetçi muhafazakâr çevrelerden sağladığı desteği önemli ölçüde kaybetti. Bu kayıp DP için bir ölçüde sonun başlangıcı oldu. DP, pek de önemli sayılmayacak başka yanlış uygulamalara da girişti. Fakat genel olarak olumlu hizmetlere ve başarılara imza attı. DP, parti olarak kapatılmakla birlikte, fikriyatı ve icraatı, sonradan kurulan pek çok parti tarafından devam ettirildi, ettiriliyor.

16 MAYIS 1919: M. KEMAL PAŞA’NIN SAMSUN’A HAREKETİ

Mustafa Kemal Paşa’nın, Samsun’a gitmek üzere İstanbul’dan yola çıkışı ve öncesindeki olaylar, tarihimizin az bilinen bir dönemidir. Buna rağmen çok tartışılmıştır.  O günlerde İstanbul işgal altındadır. Beşiktaş ve Dolmabahçe önlerinde, Fransız ve İngiliz donanmasına ait gemiler mevzilenmiştir. Ordumuzun silâhları alınmıştır. Osmanlı Meclis-i Mebusan’ı ve ondan önce de millî duyguları geliştiren, istiklâl düşüncesini yaymaya çalışan Türk Ocakları   kapatılmıştır. Bu şartlar altında, Anadolu’da Kurtuluş Savaşı’nı başlatacak olan Mustafa Kemal Paşa ve beraberindeki 18 kişi,  Bandırma Gemisi’ne binip İstanbul Boğazı’ndan Karadeniz’e  nasıl açılabilmişlerdir ?

Bu sorunun cevabı, resmî tarihlerde yer almaz. Soruyu cevaplayanlar da cezalandırılmıştır. Gürün Lisesi Müdürü Reşat Nuri Kaçmaz, cezalandırılanlar arasındadır. Yıllar sonra, Osmanlı’yı kötüleme kampanyaları, kampanyaya destek veren ekiple birlikte  etkisiz kalınca gerçekler konuşulmaya başlanmıştır.Yazar Şevket Rado, 12 yıl Atatürk’ün özel hizmetinde bulunan Cemal Granada, gazeteci yazar Falih Rıfkı Atay ile Niyazi Ahmet Banoğlu ve Atatürk’ün yakın akrabası Cemal Bolayır; kaleme alıp kitap halinde yayınladıkları hâtırâlarında olayı gün ışığına çıkarmışlardır. Az bilinen gerçekler şöyledir: Son Osmanlı Pâdişâhı Sultan Mehmet Vahidettin Han, Dolmabahçe Sarayı’nda Mustafa Kemal Paşa ile baş başa ve âdetâ diz dize  denilebilecek yakınlıkta görüşüyor.

Bu görüşmede mutabakat sağlandıktan sonra,  6 Mayıs 1919’da, Osmanlı Devleti Vekiller Heyeti’ne, Mustafa Kemal Paşa’nın Dokuzuncu Ordu Müfettişliği’ne tâyin edilmesi için karar imzalattırılıyor.  Sonra İngiliz Konsolosluğu’ndan, mâkul bir gerekçe hâline getirilmeye çalışılan gerçek dışı anlatımlarla, bizzat pâdişah tarafından  özel izin alınıyor.  İzin alınmasaydı, gizli bir takım yollarla, bütün imkânlar denenerek İstanbul’dan çıkış şüphesiz  yine de gerçekleştirilebilirdi. Kurtuluş Savaşı, her şart altında başlatılır ve zafere ulaştırılırdı. Çünkü Türk Milleti, bu zaferi elde etmeye azimliydi. Mustafa Kemal Paşa’nın Samsun’a çıkışının, Pâdişâhın istek ve desteği ile yapılmış  olmasının, Kurtuluş Savaşı’nın azâmetine gölge düşüreceğini zannedenler,  gerçekleri  milletimizden saklamaya çalışmışlardır.

18 MAYIS 1944: KIRIM TÜRKLERİ’NİN TOPYEKÜN SÜRGÜNÜ

Türk Milleti bir bütündür. Misak-ı Millî sınırlarımız dışında kalan soydaşlarımızın  yaşadığı acılar da  yakın tarihimizin bir parçasıdır. Kırım Türkleri, 1441 yılında Hacı Giray’ın önderliğinde devletlerini kurdular. 1454 yılında Fatih Sultan Mehmed Han’ın desteği ile Cenevizlileri yendiler. Osmanlı Devleti’nin himâyesinde tam 300 yıl  huzur ve güvenle yaşadılar. Moskova’ya seferler düzenlediler, Rusların korkulu rüyâsı oldular. Osmanlı Orduları ile  savaşlara  katıldılar, zaferlere müşterek imzalar attılar.

Rusya’nın gelişme politikalarını uygulamaya koyduğu dönemlerde Osmanlı Devleti güç kaybediyordu. Diğer taraftan, Kırım’da taht kavgaları vardı. 1774 Küçük Kaynarca Antlaşması ile Kırım, Osmanlı’dan kopartıldı, bağımsızlaştırıldı. 1783’te ise Kızıl Ordu Kırım’ı işgal etti. Kırım Türkleri, gruplar hâlinde Ak Topraklar olarak adlandırdıkları Anadolu’ya ve o dönemde Osmanlı toprağı olan Dobruca’ya göç ettiler. 1900’lü yılların başında göç edenlerin sayısı 1,5 milyon, Kırım’da hayat mücâdelesi verenler ise 300.000 kişi idi. İkinci Dünya Savaşı’na kadar ve savaş yıllarında Kırım Türkleri, tükenişin eşiğine gelmişti.

Müslüman ve Türk düşmanı kızıl diktatör  Stalin, Kırım Türkleri’nin  savaş sırasında Almanlarla işbirliği yaptığı gerekçesiyle top yekûn sürgün kararı aldı. Karar, 18 Mayıs 1944’te  uygulandı. 423.100 kişiden oluşan Kırım’ın Türk nüfusu, hayvan taşınmasında kullanılan tren vagonlarına,  patates çuvalı istif eder gibi dolduruldular. 57.000 kişi 0 – 5 yaş arası çocuk, 68.000’i, 60’ın üzerinde yaşlı insanlardı. Yolculuk sırasında 195.371 kişi öldü. Hayatta kalabilenlerin % 3’ü,  varış noktasındaki yerleşim yerlerinin olağan üstü  kötü şartlarına dayanamayıp hayatlarını kaybettiler.

Sürgün hayatı tam bir işkence idi. Kırım Türkçe’siyle konuşanlar, şarkı-türkü söyleyenler en ağır şekilde cezalandırılıyordu. 23 Nisan 1978 günü, Musa Mahmut isimli bir Kırım Türkü, soydaşlarına yapılan işkenceleri protesto etmek için kendisini yaktı. Musa Mahmut’u yakan ateş, Kırım Türkleri’nin şuurlarındaki bağımsızlık, hürriyet ve vatan aşkının meş’alesi oldu. Bir dizi toplu gösterilerden sonra vatan Kırım’a dönüş hakkını elde ettiler. Ata yurduna dönebilenlerin sayısı 260.000 kişi. Onlar Kırım’ı yeniden Türkleştirme ve Müslümanlaştırma gayreti içerisindeler. Bir o kadarı daha; sürgün yeri olan Sibirya, Özbekistan, Kırgızistan ve Tacikistan’da, Ukrayna Cumhuriyeti’nin kabul kararını bekliyor.

19 MAYIS 1919: MUSTAFA K. PAŞA’NIN  SAMSUN’A ÇIKIŞI

Mustafa Kemal Paşa, beraberindeki 22 kişilik heyetle birlikte Samsun’a çıktığında, kendi anlatımı ile: Vaziyet ve manzara-i umumiye şöyle idi: “Birinci Dünya Savaşı’nda Osmanlı Devleti’nin dâhil olduğu grup yenilmişti. Osmanlı Ordusu’nun elindeki silâhlar alınmış, devlet; şartları ağır bir  mütâreke imzalamıştı. Millet yorgun ve fakirdi. Ülke âdetâ paylaşılmış ve işgal edilmişti.”

Bu perişan ve ümitsiz duruma rağmen ülkenin vatansever evlâtları, kan ve  can pahasına kazanılan aziz vatan topraklarını, aynı bedellerle korumak ve yeniden kazanmak amacıyla teşkilâtlanmışlardı. Millî Kongre Cemiyeti, Kilikyalılar Cemiyeti, Müdafaa-i Hukuk ve Hukuk-ı Milliye Cemiyetleri bu amaçla kurulmuştu. Mustafa Kemal Paşa bu cemiyetleri birleştirip Heyet-i Temsiliye dönemini başlattı ve çete-gerilla savaşı yapmakta olan  eli silâh tutabilen insanlardan düzenli bir ordu oluşturdu. Amasya Tamimi, Erzurum ve Sivas Kongreleri ile heyeti Temsiliye dönemi, 23 Nisan 1920’ye kadar devam etti. Bu tarihte Türkiye Büyük Millet Meclisi ve hükümeti oluşturuldu.

19 Mayıs 1919’da sembolik olarak başlayan Kurtuluş Savaşı, Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti’nin  aldığı kararla  fiilen başlatıldı. Savaş 30 Ağustos 1922’de Başkomutanlık Meydan Savaşı ile askerî alanda, 24 Temmuz 1923’te imzalanan Lozan Antlaşması ile de siyâsî anlamda sona erdi. Aynı yılın 29 Ekim’inde  de yeni Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kurulduğu dünyaya ilân edildi.

27 MAYIS 1960:  ASKERΠ DARBE

27 Mayıs 1960 İhtilâli, Cumhuriyet tarihimizin en çok tartışılan olaylarından biridir. Hareketi; demokrasinin yeniden doğuşu, rejimin kurtuluşu olarak değerlendirenler olduğu gibi, millî irâdeye silâh çekildiğini ileri sürerek mahkûm edenler de  oldu. 27 Mayıs hareketi ile, Adnan Menderes’in diktatörlüğünü ilân etme eylemine engel olunduğu iddiası; hareketi haklı gösterme propagandasının şişirdiği  balondur. Çünkü Menderes, erken seçim kararını  bir yıl önceden almıştı.

Demokrat Parti (DP) döneminin hatâları yok muydu ? Vardı elbette. 27 Mayıs ile, o hatâlar düzeltilmedi, katmerlendi. İhtilâlin temel sebeplerinden biri olarak iktidarın muhalefete tahammülsüzlüğü gösterilir. Karşısındaki Cumhuriyet Halk Partisi (CHP)’nin bu olumsuzluktan uzak olduğunu  kim iddia edebilir ? CHP’nin diğer eksikliklerini de hesaba katmamız gerekir. CHP, tek parti döneminden kalma  alışkanlıklarını sürdürüyordu. Halkı ve temsilcilerini küçük ve hatta vesâyet altına alınması gerekli topluluk olarak görüyor, onları aşağılıyor ve tahrik ediyordu. Okuma yazma bilmeyenlere oy hakkı verilmemesi düşüncesi o zihniyetin en çarpıcı buluşudur.

CHP’de, iktidarı kaybetmenin oluşturduğu kırgınlıklar; hukuk tarihinin acılı sayfalarını oluşturan Yassıada Duruşmaları’ndan sonra da devam etti. Üç idamı yeterli görmeyenlerin,  mahkemenin suçsuz bulduğu milletvekillerini serbest bırakılmasına tahammül edemeyenlerin sayısı hiç de az değildi. Aynı tahammülsüzlüğü 27 Mayıs yönetiminde de görüyoruz. 14’lerin, 147’lerin ve Eminsular’ın tasfiyesi, tahammülsüz uygulamaların akılda kalanlarıdır.  Radyolardan yayınlanan Yassıada Duruşmaları’nda  savunma hakkının kısıtlanması, adâletin terâzisine yansıyan çarpıklıklar olarak hatırlanıyor.

27 Mayıs Hareketi, elinde silâh bulunduranların, devlet idaresinde gözü ve gönlü olması gibi bir arzunun daima diri kalmasına yol açtı. 27 Mayıs’ın hiç mi faydası olmadı  ? Oldu tabii ki: Meclis kararlarının Anayasa’ya uygunluğunun denetlenmesi, idarenin işlem ve eylemlerinin yargı denetimine gönderilebilmesi, plânlı kalkınma dönemine geçilmesi, dış ekonomik ve politik ilişkilerin yeniden düzenlenmesi… gibi. Türkiye, kendisini sorgulayabilen insanlar ülkesi olma yolunda ciddî bir adım attı. 27 Mayıs, bir askerî darbe idi. İyi sonuçları da oldu, kötüleri  de. Günümüzde yalnızca kötüleri hatırlanıyor. İyiler, 27 Mayıs olmasaydı da gerçekleşebilirdi. Zamanla…

29 MAYIS 1453:  İSTANBUL’UN FETHİ

Bir Hadis-i Şerif’te, İstanbul’un (Müslümanlar tarafından)  fethedileceği müjdelenmiş ve şehri fethedecek kumandan ve askerleri methedilmiştir. Bu gerçekler, tarih boyunca İslâm  Orduları’nın İstanbul’a yönelmesine  vesile olmuştur. Müslümanlar  İstanbul’u fethetmek amacıyla ilk defa, Üçüncü Halife Hz. Ömer (ra) döneminde, 668 – 669  yılları arasında kuşattılar. İkinci kuşatma, Emeviler döneminde, 713- 717 yılları arasında gerçekleşti. Üçüncü kuşatma, 781 yılında, Abbasî Halifelerinden  Hârun Reşid  döneminde oldu.

Türk ırkına mensup orduların ilk kuşatması, 617 yılında gerçekleşti. Bu ilk Türk kuşatmasını gerçekleştiren Avar Türkleri, 626 yılında şehri tekrar kuşattılar. Avarlar, deniz gücüne sâhip olmadıkları için iki seferinde de başarı elde edemediler. Üçüncü kuşatma: 813 yılına rastlar. Onlar, Bulgar Türkleri idi. 1090 yılında Peçenek Türkleri şehri kuşattılar. Sonuç alamadılar.  Bu dört kuşatmayı gerçekleştiren  Türkler, Müslüman değildi. Müslüman Türkler içerisinde İstanbul ile ilk ilgilenenler, Anadolu Selçukluları oldu. 1080 yılında şehri almak için Üsküdar’a kadar geldiler. Haçlı Seferi sebebiyle fetih gerçekleştirilemedi.

1390 yılında Yıldırım Beyazıd İstanbul’u kuşattı. Hemen ardından, ağır bir vergi karşılığı kuşatmayı kaldırdı. 7 yıl sonra Anadolu Hisarı’nı yaptırarak şehri tekrar kuşattı. Şehri almak üzere idi.  Emir Timur’un ordularıyla Anadolu’da ilerlemekte olduğu haberini alınca kuşatmayı kaldırmak mecburiyetinde kaldı.  Yıldırım Beyazıd’ın oğlu Musa Çelebi, 1411’de İstanbul’u kuşattı  ise de alamadı. Yıldırım Beyazıd’ın torunu Sultan İkinci Murad’ın 1422 yılındaki kuşatması da Bizanslıların Anadolu’da çıkarttıkları isyan sebebiyle yarım kaldı.

1451 yılında, Sultan İkinci Mehmed Han, ikinci defa Osmanlı tahtına oturunca, Anadolu Hisarı’nı tâmir, Rumeli Hisarı’nı inşa ettirdi. Matematik ve balistik ilminde bir dehâ idi. Plânlarını bizzat hazırladığı büyük  ve ayrıca uzun menzilli toplar döktürdü. Osmanlı tahtında oturan 21 yaşındaki pâdişah kararlı idi. Canı pahasına da olsa, İstanbul’u alacaktı.Sultan’ı, İstanbul’u almaya sevk eden sebepler şöyle sıralanabilir:  İlk sebep şüphesiz ki Peygamber’imiz Hz. Muhammed (sav) Efendimiz’in müjdesini gerçekleştirmek ve O’nun methine mahzar olmaktı. Sultan, şöyle düşünmüş olmalı: Hz. Muhammed, fetih ve toprak meraklısı değildi. Öyle olsaydı, yakın çevresindeki Kudüs, Şam, Bağdat, Tahran ve Kahire gibi şehirlerin fethedileceğini de müjdelerdi. Bu şehirler hakkında hiç bir şey buyurmamış, ilk ve tek hedef olarak İstanbul’u göstermişti.

İstanbul, Ortodoks Kilisesi’nin merkezi idi ve nüfuzu geniş bir alanı kapsıyordu. Bununla birlikte, Bizans yönetimi, Latin kökenli insanlara ve Katoliklere  düşmandı. Dolayısıyla dünya barışını en fazla tehdit eden bir çıban başıydı. Bizans ayakta kaldığı sürece, dünya barışı  sağlanamayacaktı. Peygamber Efendimiz’in İstanbul’u hedef göstermesinde başka etkenler de olabilirdi. Asıl sebep, zaman içerisinde önemini artırarak korudu. Başka sebepler de eklendi. Bizans’ta halk merkezî yönetimden hoşnut değildi. Adaletsizlik had safhada idi. Âleme nizam vermekle görevlendirildiğine inanılan Osmanlılar için bu da önemli bir sebepti. Sultan İkinci Mehmed Han, halkın hoşnutsuzluğunun ve hoşnutsuzluklar sebebiyle gerçekleşen göçlerin Bizans’ı zayıf düşürdüğünü biliyordu. Fetih için en uygun şartların, kendi döneminde oluştuğunun farkında idi.

Bütün bu sebeplerle kararını verdi. 24 Mart 1453 Cuma günü, ordusuyla Edirne’den yola çıktı. 5 Nisan’da Bayrampaşa’da otağ kurulmuştu. 6 Nisan günü Cuma namazından sonraki duâlar bitirilince, kuşatma başlatıldı. Şehrin  zayıf noktasının Haliç tarafında olduğunu belirleyen Sultan, 67 gemiden oluşan donanmasını 22 Nisan’da Tophane – Dolmabahçe-Tepebaşı – Kasımpaşa  güzergâhından Haliç’e indirdi. Bizans kuvvetlerine ikinci cephe açılmıştı. İmparator Drageses, akıbetini anlamış, vergi karşılığında kuşatmanın kaldırılması teklifinde bulunmuştu. Sultan, karşı teklifini gönderdi, kabul edilmedi.

Karşılıklı top ateşleri 18 Mayıs’a kadar devam etti.  23 Mayıs’ta Sultan, son barış teklifini iletti: “İmparator ve halktan isteyenler, her şeylerini alıp, diledikleri ülkeye gidebilirler. Kalmak isteyenlerin mal ve canları – ırzları, bizim güvencemiz altındadır.” Bu teklife de olumlu cevap alınamayınca, 28 Mayıs günü büyük taarruz başlatıldı. Gökyüzüne yükselen tekbir sesleri, Bizanslıların morallerini sıfırlamıştı. Mehter takımı cenk havasını vurmaya başlayınca şehir halkı duâ için kiliselere kapandı. Şehir artık savunmasızdı.  29 Mayıs 1453 sabahı Müslüman Türk Ordusu, İstanbul’a girdi. Fetih gerçekleşmişti. Bu fetih, Bizans İmparatorluğu’nu tarih sahnesinden silmekle kalmadı, Orta Çağ’ı kapatıp Yeni Çağ’ı başlattı. İstanbul, 4 yıl boyunca imar ve âdetâ yeniden inşa edildikten sonra, 1457’de Osmanlı Devleti’nin başşehri oldu.

OĞUZ ÇETİNOĞLU