
Edward…
Benim kızım vampir seviyor! Bu günlerde süregelen Edward çılgınlığı, eğer kızınız var ise sizlere yabancı değildir. Bir yakınımın kızı da Twilight kitap serisinin tümünü okuyup anadan doğma değil ama sonradan olma vampir olan Edward’a gönlünü kaptırmış. Babası kızının bu durumunu pek sağlıklı bulmuyor ki, “Kızım, bu roman kahramanı bir vampir ama biliyorsun değil mi?” demek gereği hissediyor. Kızının yanıtı ise insanın kanını durduran cinsten: “Ama baba çok tatlı…”
Kitabı, dünyanın milyonlarca satan, filmi gişe rekorları kıran bir seri ‘TWILIGHT’. 18 yaşında gösteren ama 108 yaşında olan bir vampirin, 18 yaşındaki bir genç kızın kan kokusunu severek aşık olmasının hikayesi. Kız da az değil tabii. Vampiri gözünden tanıyor ve onun için vampir olmaya razı geliyor. Pembe panjurlar, dizi dizi neşeli çocuklar, eve kocasını bekleyen ve ona en sevdiği makarnayı yapmaya razı bir gelin adayı. Ama ne hak getirsin, vampirler yemek yemiyor, güneşe çıkmıyor, kanla besleniyor. Durun daha bitmedi! Bu vampir çok romantik, gençlik yıllarında birkaç kişinin kanına girmiş ama tövbe etmiş; artık o bir vejetaryen yalnızca hayvan kanı içiyor.
Bu arada filmde kurt adamlar, insan yiyen diğer vampirlere garnitür olarak sunuluyor. Ne güzel bir “LOVE STORY”! Benim çocukluğumdan kalbimde yaşattığım romantik aşkların ta en derindeki kök suyunu dahi kurutacak kıvamda. Ne, nereye kadar? Bir yandan dünyada süregelen iklimsel tufanlar, bir yandan bozulan ekoloji, çığırından çıkmak üzere yetişen uyuşturucu nesli. Düşeyde ve yatayda tüm kavramları erozyona uğrayan yaşam yapı taşları. Bu bozuluşun ve çürüyüşün yanında cebini doldurmaktan başka bir hedefi olmayan aydın yığınları. Ancak banka hesapları düzeyinde mutluluklar, markasal bakışlar, magazin sayfalarından birbiri ile atışmalar, atasından miras alamamış, rüzgara kendini bırakmış savrultular.
Bu kadar mı körüz ve cahiliz? İnsanlık nesli olarak uzaya açılırken bu kadar mı kalbimizden, özümüzden uzaklaştık? Bunca emek, teknoloji niye bizi gerçeğimize yabancılaştırıyor? Bunca kitap film yapılıyor da, hayatın özünün insanın kendini tanıması olduğu niye öğretilmiyor? Başkaları adına imajlar geliştirirken kendimize hep başkalarının penceresinden bakarak, neden kendi görüş açımızı daraltıyoruz? Bu yeni modern çağı oluşturabilmemiz için illa benliğimizi vampirlere kurban mı verelim? Dışarıda teknoloji fırtınası eserken, bizler neyi bu gücü bizi doğruya götürecek yelkenlerimizi doldurmak için kullanmıyoruz da; illa kendimizi bu fırtınaya kaptırıyoruz? Bir yüce insanın “Benim küçük bir evim var, penceresi bir koca dünyaya açılan!” dediği gibi, niye özümüze bu sözü söylemiyoruz?
Kim ne diyecek; bu gidişe alternatif olarak elimizde ne var? Usama bin Ladin mi, yoksa dünya üzerinde 25 milyon talebesi olan misyoner teşkilatları mı? Herkes bir sözü söylüyor, herkes benim yolum doğru diyor. Cevap günümüzün neresinde? Hayır! Her şey ilk yaratıldığımız günkü gibi hala içimizde, en derinimizde. Özümüzü beslemeden, yaratılan her şeyi sevmeden, yolumuzu gönülden geçirmeden bir yol gidebilmemiz mümkün değil. Bu yolda, kim ne derse desin bu topraklardan geçecek… Dünyanın harman yeri, çoğu kavimlerin ve inanışların iz düşümü, mübarek Anadolu potası, materyalist inanışın manevi değerlere yepyeni bir anlayışla nakışlandığı, beraberce eridiği yer olacak.
Çok yorulacağız, yıllarca birbirimizle kavga edeceğiz, ama sonunda yanlışlarımızdan doğruyu bulacağız. İçimizdeki kan emicilere bir son verelim, gönlümüzü büyütelim, günümüzü sevgiyi anlatan cümlelerle geçirelim. Komşumuza merhaba demediğimiz sabahı, çalışanımıza gönülden tebessüm edemediğimiz anı, çocuğumuzu alnından doya doya öpemediğimiz akşamı ömürden bir gün saymayalım. Onu kayıp olmuş, yitmiş bilelim ve ertesi sabah yepyeni bir güne “Yaşasın!” diyerek başlayabilecek enerjimizi alemden dileyerek hayata merhaba diyelim. Yakından güneş çıkacak ve vampirler yok olacak, gönlümüzü vampirlerden uzak tutalım. Sevgiyle kalın,
Serdar İNAN
Kaynak: İn Center Life dergisi Sayı:10


