“Entellektüelimizin Din Kültürü…”

Avrasya Bir Vakfı Kültür Faaliyetlerinde; “ENTELEKTÜELİMİZİN DİN KÜLTÜRÜ” nü Prof. Dr. M. SAİM YEPREM anlattı. “Ben düşünüyorum o halde varım” sözü Dekart’tan yıllarca önce İbni Sina tarafından söylenmiştir. Konferansın oturum başkanlığını yapan teorik fizikçi Dr. Muharrem Çakar açış konuşmasında şunları söyledi: “İnsan, düşünmeye başlayınca önce iki şeyin peşine düşer; birincisi hayatını idame için gıda temin etmek, ikincisi; ben neyim, nereden gelip nereye gidiyorum sorusuna cevap bulmak. İlk ihtiyacını gideren insan ikincisini izah için ve kendi dışındaki âlemi ve de eşyayı anlamlandırmak için pek çok düşünceler ortaya koymuş bunlardan da felsefe hâsıl olmuştur. Beynini meşgul eden bu meselelerden felsefenin cevaplayamadıklarına cevabı dinlerde aramıştır. Bunu için de insanın önünde iki kitap vardır. Birisi Kur’an, diğeri tabiat kitabı. Bunların her ikisini de aynı anda doğru okuyup yorumlayamayan insan bu müşkülü halledemez. Bugün ülkemizde bu hususları en iyi bilenlerden birisi olan değerli hocamızı dinleyecek olmamızı hepimiz için bir şans sayıyorum.

Prof. Dr. M. Saim Yeprem ilgiyle takip edilen konferansında özetle şunları söyledi: “Ülkemizde çok konuşulan ve çok tartışılan din meselesi bir espri ile de ifade edecek olursak “ağzı olanın konuştuğu bir” durum arz ediyor. Özellikle aydınlarımızın konuyla ilgili bilgisizlikleri bazen üzüntü verici hal alırken bazen de acı tebessümlere sebep olacak komedi haline dönüşüyor. Kanaatime göre bunun baş sebebi meselenin beynimizin içine nüfus etmeyip, adeta beynimizin kabuğunda ele alınmasıdır.

Öncelikle şunun bilinmesi icap ediyor: İslam dini konusunda ciddi fikir beyanında bulunmak isteyenlerin usul-ü dinde bilgi sahibi olmaları gerekir. Bunun içinde yeterli derecede ilmi-kelam ve ilmi fıkıh bilgisi gerekmektedir. Bundan “behresi” olmayanlar akademik kariyerleri ne olursa olsun, kitap okuma bakımından hangi gayreti göstermiş olurlarsa olsunlar “akıllarının dibini göstermekten” öte gidemezler. Bu temel kuraldan sonra aydınlarımızla ilgili şu hususları da dikkatlerinize sunmak isterim. Ben din konusunda fikir beyan eden bu insanlarımızı üç kategoride görüyorum: birincisi dine soğuk olanlar, İkincisi dine sıcak olanlar, üçüncüsü ise meselenin içinde ilgili olan aydınlarımız. Bu üç grubunda birbiriyle aynı eksikleri ve bir birinden farklı eksikleri var.

Bu aydınlarımızın müşterek sorunları din konusunda gerekli titizliği göstermemeleri ve din bilimlerinde dünyada ve ülkemizde kaydedilen gelişmeleri takip etmekten uzak bulunmalarıdır. Dine soğuk bakan aydınlarımız bu meseleyle lâfzen meşgul oldukları kadar esasen fikri bir derinlik ve dürüstlükle meselenin üzerende durmazlar. Bunun sonunda da çok münakaşa eden, ancak duyduklarını ve her hangi bir kaynaktan öğrendiklerini tam doğru olarak kabul eden bir aydın tipi ile karşılaşırsınız ki; bu insanların temel vasfı; tahammülsüzlükleri ve dine karşı kesin fikirli oluşlarıdır. Aynı aydınlarımız kendi ilim alanlarında hiçte böyle davranmazlar. Literatürü takip ederler, suçlamazlar, fikir beyan ederler, sorgularlar, öğrenmeye devam ederler. Mesele dini ilimlere geldiğinde bu hassasiyetin bulunmaması çok önemli bir eksiktir. Bu durum kısmen dine sıcak bakan aydınlarımız için de geçerlidir. O da aileden aldığı veya cemaatinde öğrendiği dini bilgilere iktifa etmeyi onunla sonuçlar çıkarmayı tercih eder. İşin içinde olanlarımızda bu olumsuzluklardan nasiplerini, konularını takibe yetecek bir metodoloji, araştırma arzusu ve bilgiye ulaşmak için çağdaş vasıtalardan yeterince faydalanamayan kişiler durumunda kalıyorlar.

Bu problemin temel sebebi 19.yüzyılda “aydınlanmacı pozitivizm”in tesirinde kalan aydınlarımızın bunu cumhuriyetimizin ilk yıllarında da temel düşünce olarak benimsemeleridir. Batıdan bir fırtına gibi gelen bu akım aydın sayılan insanlarımızın akıllarını allak bullak etmiştir. Elli yıl geçmeden batıda bu materyalist akıma karşı moral değerleri öne çıkaran fikir cereyanları gelişmiş bir bakıma batılı fikri bir dengeye ulaşmıştır. Ancak bizim aydınımız, halen savrulmaya batıda terk edilmiş bir akımı baş tacı etmeye devam ediyor. Türkiye’nin bu fikri alanda baş aşağı gidişi esas itibariyle Atatürk’ün “devrim kanunları” manzumesinde yerini alan “Tevhidi Tedrisat Kanunu”nun üçüncü maddesinde din eğitimine verilen önemle durdurulmaya çalışılmıştır. Ancak bahse konu hükmün uygulanma alına koyulması 1949 yılında ilk ilahiyat fakültesinin ve ilk imam hatip okulunun ihdası ile olabilmiştir.

Uzunca bir zaman din bilimlerine karşı gösterilen soğukluk ve ihmal İslam Dini alanında ihtisas sahibi insanların yetişmesini engellemiş ve sağlıksız bilgilerin din alanında çoğalmasına sebep olmuştur. Bu gün artık anlıyoruz ki; biz İmamı Gazâli’yi zamanında araştırıp anlayabilseydik, Batı’da haklı bir üne sahip Bergson’a muadil bir bilim adamına yıllar önceden sahip olduğumuzu görürdük. Yine bütün aydınlarımızın Dekart’a mal ettikleri önemli bir hakikatin ifadesi olan “mademki düşünüyorum o halde varım” sözünün İbni Sina’ya ait olduğunu görürdük. Bu gerçeği de İtalyan Oryantalist Gissette Foblani’den öğrenmiş bulunuyoruz. İslam’dan söz ettiğini yerde gerilikten, fikir ve akıldan uzaklıkta bahsetmek haksızlıktır, yanlıştır. Benim sizlere tavsiyem Kuran’a gönül vermeniz, kulak vermenizdir. Size birkaç ayet meali söylemek istiyorum: “Size bir fasık haber getirdiği zaman araştırın, bilmiyorsanız bilenlere sorun”.

Sizlerle son olarak iftiharla şu hususları paylaşmak isterim: Bugün dini ilimler konusunda ülkemizde bütün dünyanın ve İslam âleminin takdirle karşıladığı çalışmalar yapılmakta ve kabul görmektedir. Diyanet Başkanlığı bünyesinde faaliyet gösteren bir bilim kurulumuz dünyada diğer bilimler alanında kaydedilen gelişmeleri yakından takip ederek Kuran’ın günümüz şartlarında anlaşılası ve anlatılması konusunda ciddi çalışmalar yapmaktadır.

Tüp bebek, kök hücre, organ nakli konularında bütün İslam aleminin ittifak ettiği fikirler bu heyet tarafından ortaya koyulmuştur. Üniversitelerimizde bu alanda her biri büyük önem taşıyan araştırmalar yapılmaktadır. Mesela bunlardan en önemlilerinden biri “Nero teoloji”, diğeri “Mistik Duyguların Ölçülebilirliği”dir. Ülkemizde boş yere gündemi işgal eden ve yeniymiş hatta çözümsüzmüş gibi ortaya atılan pek çok mesele; araştırıldığında görülecektir ki, yıllar öncesinde ehliyet ve liyakatle çözümlenmiştir. Bütün bunlardan sonra şunu söyleyebilirim: esas derdimiz bilgi talebinde yetersiz oluşumuz, bu hususta yanlış yönlenmemiz ve ilme gerekli hassasiyeti göstermememizdir.”

Kategori: Konferanslar