Türk Basınının Son ‘Şahin’i Ergun GÖZE Hakk’a Yürüdü…

Gazeteci-yazar ve Avukat Ergun Göze, İstanbul’daki evinde, 12 Ekim 2009 tarihinde,  78 yaşında vefat etti. Doğumu: Sivas’ın Çarşıbaşı Mahallesi, 29 Mart 1931.İlk ve ortaöğrenimini Sivas’ta tamamladı. Çorum Lisesi’nden sonra İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ni 1957′de bitirdi.

Görmek şansına eremediği dedesi İzzet Hoca; Arapça ve din ilimleri öğretmeni idi. Babası Ahmet Göze; 2 fakülte bitirmiş, Arapça, Farsça, Fransızca ve Almanca bilen, ilim ve irfan âşıkı bir insandı. Karakterini oluşturan bilgileri ve bir anlamda temel eğitimini,  Dedesi İzzet Hoca’nın mânevî varlığından ve babasından aldı. Evde saygı ile ve sık sık adı geçen, meziyetleri anlatılan İzzet Dede, küçük Ergun Göze’deki cevheri mayalayan insandır. Sonraki öğrenim hayatı, formalite gereğidir. İlk öğrendiği üç bilgiyi; ‘Allah’ın varlığı ve birliği, Peygamber’in mâsûmiyeti ve ferdiyeti, Kur’an-ı Kerim’in kutsiyeti.’ Olarak açıklar. Daha ilkokuldayken, babasının yönlendirmesiyle Fransızca öğrendi.

Sosyal faaliyetlerine Türkiye Milliyetçiler Derneği’ne üye olarak başladı. 1960 yılından sonra bir dönem, derneğin genel başkanlığını yaptı. Türkiye’de milliyetçi kesimin tanınmış isimlerinden olan Ergun Göze;  birkaç arkadaşı ile birlikte, Babıali Yayınevi’ni kurdu. Yazı hayatı, Mümtaz Turhan’ın çıkardığı Ölçü Dergisi’nde başladı. Daha sonra serbest avukatlık yaptı. Yıllar sonra kitap haline getirilen, ‘Meşhurların Son Sözleri’ genel başlığı altındaki yazıları, 1961′de Son Havadis Gazetesi’nde yayımlandı. Göze, fıkra yazarlığına 1965′te Babıali’de Sabah Gazetesi’nde başlayıp 1969′da Tercüman’da devam etti.

1988 yılında Türkiye gazetesinde yazmaya başlayan ve iki sene devam eden Göze, TGRT’de haber yorumculuğu yaptı. Son olarak da Çukurova Grubu’nun yayınladığı Tercüman Gazetesi’nde yazdı. Bu görevi bıraktıktan sonra, yıllar önce; Dr. Metin Eriş, Altan Deliorman ve diğer arkadaşlarıyla birlikte kurdukları  Boğaziçi Yayınları’nın editörlüğünü üstlendi. Gazeteciliğe girişini; ‘Bir fikir içinde olduğum için, o fikrin çok saldırıya ve haksızlığa uğradığını gördüğüm için girdim.’ Diye açıklar. Yazı hayatında doğru bildiklerini değil, dâima bildiği doğruları yılmadan müdafaa etti. O’ndan, ‘Şâhin yazarların sonuncusu’ diye söz etmek, gerçeğin ifâdesi olur.

Yaptığı röportajlar dolayısıyla bir çok insanla, fikirle ve ülkeyle tanıştığını dile getiren Göze, gazeteciliğin insanın ufkunu açan bir meslek olduğunu ifade eder. Gazetede yazı yazmaya devam etmiş olmasının en önemli sebebinin, kendisini hiçbir zaman bırakmayan okuyucuları olduğunu söyleyen Göze, her zaman okuyucularına layık olmaya çalıştığını belirtir. Gönül dostu olmasına rağmen hiç kimseye; eskilerin tâbiri ile tabasbusta bulunmayan, günümüzün argo-entel deyimiyle yalakalık yapmayan bir tabiatı vardı. Rahmetli Fethi Gemuhluoğlu, yakın çevresinde bulunup da üzerine toz kondurmaktan kaçındığı nâdir insanlardan biriydi.

O’nun şu satırları; ne kadar kavi bir idealist olduğunun delilidir: ‘Yürüdüğüm yolun, maddî menfaatlerimin aleyhine olmasına rağmen en doğru yol olduğuna kaniyim.’ Yanıldığını, yanlış düşündüğünü de itiraf etmekten çekinmeyecek kadar dürüst bir insandı. Ondaki dürüstlük âbidesi karakterin temelinde, babasından ve dedesinden tevârüs ettiği fazilet harcı-çimentosu bulunuyordu. O’nun emsalsiz dürüstlüğünü ve samimiyetini ortaya koyan olaylardan birini, şu satırlarından öğreniyoruz:

‘Fatma Girik’i sadece ekranlarda gördüm. CHP, O’nu Şişli Belediye başkanlığına aday gösterdi ve Girik seçimi kazandı. Ben birisinin, sırf medyatiktir diye aday gösterilmesini yanlış bulmuştum. Ayrıca Fatma Girik yıllardan beri düzeyli bir birliktelik yaşıyordu. Bu onun belki özel hayatıydı, kimseyi alakadar etmezdi. Ama Belediye başkanı sıfatıyla nikâh kıymaya ve onun nâmına nikah kıyılmaya başlanınca ortaya çok komik bir paradoks çıkıyordu. Ciddiyetsizliğe yola açan bir komiklikti bu.

O günlerde, Türkiye Gazetesi’nde bu durumu haklı olarak eleştiren yazılar yazdım. Hatırladığıma göre Fatma Girik hakkında yazılarım birden de fazla oldu. Bir gün kendisinden bir mektup aldım. O günlerde ehemmiyet vermediğim bu mektubunda, kendisine; dürüst bir hizmet yapmasına izin vermeyen ve daima özel hayatını başına kakan yazılar yazmamın doğru olup olmadığını düşünmeye dâvet diyordu beni. Tavrı insafa dâvet ediciydi, iddiacı değildi.

Sonradan Şişli Belediyesi’nin başına bir başka hanım geçti. Babasını tanıdığım bir hanımdı ve evliydi. Ama bu hanım, kısa zamanda ve bir hamilelik öncesi, kocasından boşandı ve bir başkası ile evlendi ve sonra evlendiği zâtla ortak yolsuzluk iddialarının karşısında, yurt dışına kaçmakta buldu çâreyi. Hâlen yurt dışındadır ve beraber yolsuzluk yaptıkları iddia edilen ikinci kocasından da ayrılmış durumdadır. Hakkındaki dâvâların zaman aşımından düşmesini beklemektedir.

Bu olaylar, Türkiye’nin içine yuvarlandığı olaylar yumağının bir kısmıydı. Hâtıra yazmak bir bakıma insanın kendisiyle de hesaplaşmasıdır. Bugün, bu olaylar sâyesinde, Fatma Girik hakkında haklı olarak yazdığım yazılarda haksız duruma düşmüş olduğumu görmekteyim. Fatma Girik, kendisinden sonra gelen belediye başkanları içinde en ciddisi ve dürüstü çıkmıştır. Bu tespit Fatma Giriğin lehine bir hak veriş olmakla beraber toplumun nerelere düşürüldüğünün de fotoğrafıdır. Çünkü bu toplumda nikâhlananlar, bazı düzeyli birliktelik yaşayanlardan daha çok nikâhın ve onun icabı olan faziletlerden mahrum olduklarını göstermişlerdir. Bu bir paradokstan çok bir yozlaşmadır.

Bu bakımdan ben Fatma Girik’ten, nikâh ve faziletler adına değil fakat o makamı sonradan işgal edenler adına özür dilemek zorunda kalmış bulunuyorum. Çünkü o tipler toplumun her yerinde bugün baş tacı gibi durmaktadırlar.’ Ergun Göze; imânı kavi bir Müslüman’dı. Dindardı. Fakat dindarlığını ön planda tutanların yanlışlarını ortaya koymaktan asla çekinmezdi. O’nun Halveti Tarikatı ile gönül bağı olduğunu en yakın dostları bile, cenâze namazının neden Merkez Efendi Camii’nde kılındığını, neden Merkez Efendi Mezarlığı’nda toprağa verildiğini sorgularken, ölümünden sonra öğrendiler.

Babası; Merkez Efendi’nin şeyh olduğu Halveti Tarikatı’na mensuptu. Ergun Göze babasını, hayat yolundaki rehberi olarak kabullenmişti. Ebedî istirahatgâhında da o büyük âlime, Peygamberimiz iki cihan serveri Hazret-i Muhammed Mustafa (sav) Efendimize komşu olur inşallah. 34’ünü kaleme aldığı, 10 tanesini Fransızca’dan tercüme ettiği 44 kitaba imzâsını koyan Ergun Göze’nin yayımlanmış eserleri:

Meşhurların Son Sözleri: (1962), Anadolu Sahâbeleri: (1966), Peygamberimiz ve 4 Halifesi: (1967), Köşebaşı: (1969), Peyami Safa-Nazım Hikmet Kavgası: (1970), Türklük Kavgası: (1971), Dışişleri Kavgası: (1972), Dirilen Çöl: (1974), Kuğunun Son Ötüşü / Çanakkale Destanı: (1988), Üniversite Niçin Çöktü / Profesörler Geçiyor: (1990), İslamiyet ve Teknoloji: (1990), Rusya’da Üç Esâret Yılı: (1991), 2000’e Doğru Papaların Günah Dosyası: (Ali Ergenekon imzasıyla), Mukayeseli İslam Tarihi Kronolojisi: (1. Cilt), Çar Tabancası: (Piyes), Üçüzler: (Piyes), Kama: (Senaryo), Freud ve Freudizm’in İçyüzü: (1992), Gözümle Gönlümle Tanıdıklarım: (1993), Seçmeler: (1995), Peyami Safa’dan Seçmeler: (Prof. Dr. Faruk Kadri Timurtaş ile birlikte), Üç Büyük Muztarip: (1995), Peyami Safa (Biyografi), Peyami Safa’nın Türk Düşüncesindeki Yeri: (1997), İslam’a Selam: (1997),  Peygamberimizin Hayatından Sahneler: (1997), Besmele Bahçesi: (Prof. Dr. Ali Alpaslan ve Ali Rıza Özcan ile. (1998),  Peyami Safa – Aziz Nesin Kavgası: (1998), Esmâ-i Hünsâ: (Prof. Dr. Ali Alparslan ve Ali Rıza Özcan ile. 2000), Soruşturma: (2001), Ecevit Çıkmazı: (2002), İsrail’in Kurucusu Theodor Harzl’in Hatıraları ve Sultan Abdülhamit: (2002), Cuma Düşünceleri: (2003), Çanakkale’de Kumandanlar Savaşı: (2006).

Tercümeleri:

İslam Dâvası: Mâlik Bin Nebî’den (1964), Asrın Şâhidinin Hâtıraları (Mâlik Bin Nebî’den (1991), İslam ve Demokrasi: Mâlik bin Nebî’den (1992), Cezayir’de İslam’ın Yeniden Doğuşu: Mâlik bin Nebî’den (1992), İsrail’in Gizli Dosyası Terörizm: (1994) Aydınlar Yüzyılı: (2002), Diktatörler Yüzyılı: Arthur Conte’den. (2002),  Batının Politik Ahlaksızlığı: Ahmet Rıza’dan. (2004), İslam’da Din Düşüncesinin Bünyesi: (Prof. Dr. R. H. Gibb’den.

Dünya hayatı verimli geçti. Ebedî hayatı da nurlu olur inşallah. Ergun Ağabeyim’e Cenab-ı Allah’tan rahmet, sevenlerine sabr-ı cemil niyaz ediyorum.

BİLGİLİK / MERKEZ EFENDİ:

Din âlimi Merkez Efendi, 22 Ekim 1463 tarihinde, günümüzde Buldan İlçesi’ne bağlı Akçaköy olarak anılan, o dönemdeki adı ile; Denizli’ye bağlı Sarı Mahmud  köyünde doğdu.  İstanbul’da, 12 Kasım 1552 tarihinde, 89 yaşında vefat etti.  Asıl adı Mûsa’dır. Küçük yaşlarda ilim öğrenmeğe başladı. Kuvvetli bir zekâsı ve ilim öğrenmeye aşırı bir hevesi vardı. Önce kendi memleketinde, sonra Bursa ve İstanbul’daki medreselerde tahsîl yaparak; tefsîr, hadîs, fıkıh ve tıb ilminde yetişti. Kâdı Beydâvî Tefsîri’nin büyük bir kısmını ezberledi. Medrese tahsîline devâm ettiği sıralarda tekkelere gidip, oralardaki âlimlerin sohbetlerine katılırdı. Onların feyz ve bereketlerine kavuştukça, rûhunda bir rahatlama, nefsinde bir ezilme olduğunu görerek sevinirdi.

Otuz yaşına geldiğinde, medrese tahsîlini bitirdi. Çevresinde sayılan bir âlim oldu. İlimdeki yüksekliğini, zamânının âlimleri tasdîk ettiler. Nitekim, Şeyhulislâm Ebüssü’ûd Efendi’nin hürmet ve muhabbetini kazandı. İstanbul’un Kocamustafapaşa semtindeki bir tekkede şeyhlik yapan Sünbül Sinân Hazretleri’ne intisap etti. O’ndan dersler aldı, bilgi sâhibi oldu. Bir gün Sünbül Efendi, sohbet esnasında Mûsâ Efendiye; ‘Âlemi sen yaratsaydın, nasıl yaratırdın?’ Diye sordu. Mûsâ Efendi; ‘Bu mümkün değil! Fakat mümkün olsaydı, her şeyi merkezinde bırakırdım. Âlem öyle bir tatlı nizâm içinde ki, buna bir şey ilâve etmek veya bir şeyi eksiltmek düşünülemez.’ Dedi. Sünbül Efendi bu cevap üzerine; ‘Âferin Mûsâ Efendi! Demek her şeyi merkezinde bırakırdın. Öyleyse bundan sonra ismin Merkez Muslihuddîn olsun.’ dedi. Böylece Mûsâ Efendi, ‘Merkez Efendi’ ismiyle meşhur oldu.

Pek zekî bir insan olan Merkez Efendi, hocasının terbiyesi altında riyâzet ve mücâhedeler yaparak, yâni nefsinin istediklerini yapmayıp, istemediklerini yapmak sûretiyle, kısa zamanda tasavvufta yüksek derecelerin sâhibi oldu. Hocasının kendisine icâzet, diploma verdiği sıralarda, Aksaray’da Kovacı Dede dergâhına hoca tâyin edildi. Kısa sürede, dergâh talebelerle dolup taştı. Merkez Efendi’nin nâmı her tarafa yayıldı. Merkez Efendi, hocası Sünbül Sinân’ın kızı Rahime Hâtun ile evlendi.

Merkez Efendi, talebelerini iyi yetiştirmek için çok gayret gösterirdi. Çocuklara karşı çok şefkatliydi. Cebinde şeker, yemiş gibi şeyler bulundurur, çocukları gördüğü yerde dağıtarak onları sevindirirdi. Çocuklara buyururdu ki: ‘Benim için duâ ediniz. Siz günâhsız, mâsumsunuz. Sizin duâlarınızı Cenâb-ı Hak kabûl eder. Bu yüzü kara, sakalı ak ihtiyâr için duâ ediniz ki, kıyâmette yüzü ak olsun.’ Çocuklar duâ edince de; ‘Yâ Rabbî! Bu mâsumların duâlarını red eyleme.’ Diye Allahü teâlâya yalvarırdı. Bütün hayvanlara karşı da çok merhametliydi. Merkebe suyunu verir, tavuklara yem atardı.

Sümbül Sinan Efendi’nin vefatından sonra bu camide hoca olarak göreve başladı. Merkez Efendi’nin ömrü, hep ibâdet etmekle, insanlara hakkı, doğruyu anlatmakla, Ehl-i sünnet îtikâdını yaymakla, hayr ve hasenât yapmakta halka ön ayak olmakla, fakir ve zayıfları himâye etmekle geçti. 1552 yılında bir gün, talebelerine son vasiyetini yaptıktan sonra, Kelime-i şehâdet getirerek vefât etti. Cenâzesini Şeyhulislâm Ebüssü’ûd Efendi yıkadı. Cumâ günü Fâtih Câmiinde, misli görülmemiş bir kalabalık toplandı. Ebüssü’ûd Efendi cenâze namazını kıldırdı. ‘Dünyâda bu kimseyi riyâsız olarak görmüştük.’ dedi. Sonra, kabrine götürülmek üzere omuzlarda taşınmağa başlandı.

Herkes, bu âlim ve velîye hizmet edip, âhirette şefâatine kavuşmak aşkıyle tabutu taşımak için birbirleriyle yarışıyordu. Topkapı surlarının dışında Kânûnî Sultan Süleyman Hân’ın, vâlidesi nâmına yaptırdığı tekkedeki kabrine Ebüssü’ûd Efendi’nin bizzat kendi eliyle defnedildi. Merkez Efendinden sonra, yerine oğlu ve halîfesi Ahmed Efendi talebe yetiştirmeye devâm etti. Türbesinin yanındaki Merkez Efendi Camii günümüzde ibâdete açıktır. Ergun Göze, bu camide kılınan cenâze namazından sonra ebedî istirahatgâhına tevdi edildi.

BİLGİLİK / HALVETİYE TARİKATI:

Halvetiye İslam Tarikatlarının en büyüklerinden biridir. Azerbaycan’da doğup 1397 yılında yine Azerbaycan’da vefat eden Ömer el Halvetî ve Amcası Ahî Muhammed Halvetî tarafından oluşturulmuştur. Tarikat gelişmesini Azerbaycan’da tamamlayıp; önce Anadolu’ya, Anadolu’dan Balkanlara, Suriyeýe, Mısır’a, Kuzey Afrika’ya, Sudan’a, Habeşistan’a ve Güney Asya’ya yayılmıştır. Zaman içerisinde 4 ana kola ayrılmış, bu kollardan  çok sayıda şubeler oluşmuştur.

Halvet; gönlünden, Allah’tan gayrısını uzaklaştırmak veya Allah’tan gayrısından uzaklaşarak, Ona yaklaşmak üzere yalnız kalmak anlamındadır. Halvetî yolundaki müminler; her varlıkta Allah’ın nişanını görecek kadar benliğinden arınmış hatta önce yok, sonra Allah’ta var olmuşlardır. Halvetiyye’de; tarikata giren kişinin gerçek varlığa, yâni Hakk’a ulaşabilmesi için 7 isim tercih edilir: 1- La ilahe illallah, 2- Allah, 3- Hû, 4- Hak, 5- Hay, 6- Kayyûm, 7- Kahhar. Bunlar Cenab-ı Allah’ın, Esmâ-i Hüsnâ denilen mübârek isimleridir. Tarikatın esasını; Kelime-i Tevhid zikri oluşturur.

Halvetiyye tarikatında müridin her gün tek başına okuduğu zikirler, dualar ve virdler vardır. Bunlar haftanın günlerine göre değişir. Yahyâ-yı Şirvânî’nin Virdü’s-settâr’ının okunmasına önem verilir. Ayrıca haftanın belli günlerinde tekkelerde topluca icra edilen zikre “darb-ı esma, devran, hadrâ” gibi isimler verilir. Devranda ilâhiler okunur. Oturarak bir halka oluşturan müridler zikre ayakta devam eder, daha sonra da devrana başlarlar. Zikir yapılırken mûsikiye önem verilir ve başta ney, kudüm ve def olmak üzere çeşitli mûsiki aletleri kullanılır. Bundan dolayı kendilerine karşı çıkan bazı âlimlerin itirazlarını reddetmek için Halvetîler devranı savunan eserler yazmışlardır.

Halvetiyye Tarikatı’nda; nefsin kötülükten ve günahlardan arındırılması esastır. Bunun yolu da dille, kalple, ruhla ve sırla yapılan zikirdir. Genellikle tasavvufta önem verilen az yeme, az konuşma, az uyuma, inziva, zikir, fikir, şeyhe gönülden bağlı olma ilkelerine Halvetîlik’te hassasiyetle uyulur. Halvetî Tekkeleri, 1925 yılında Türkiye’de tekkelerin kapatılmasıyla, faaliyetlerine son verdiler.  Buna rağmen bâzen gizli bâzen de açıktan zikir ve âyinlerin yapılmasına devam edilmiştir. Halvetiyye Tarikatı’nın en önemli şeyhinin Merkez Efendi olduğu bilinir.