
“Bir Can İki Sayılamaz Bizi Kimse Ayıramaz.”
Yazının başlığı Azerbaycan’da yayınlanan ve aşağıda size takdim edeceğim bir köşe yazısının. Değerli dostumuz Ebülfez Süleymanlı kaleme almış. Ebulfez Bey tahsilinin önemli bir bölümünü Türkiye’de tamamlamış ve şimdi sosyoloji alanında ülkesinde dersler okutan bir akademisyen. Son derece enerjik, çalışkan, vatanperver ve güven duyulan bir insandır. Türk dünyasında sosyoloji alanındaki milletler arası toplantıların tertibinde ve bilimsel tebliğler sunma konusunda önem kazanmış genç bilim adamlarımızdandır. Yukarıda başlığını verdiğim yazısı Azerbaycan’da yayınlanan en çok okunan gazetelerden 525-ci Gazete’deki köşesinde neşrolunmuştur. Türk- Azeri Kardeşliğine güç veren ve kardeşler arsına nifak sokma çabasında olanlara da ders veren bu güzel yazıyı sizlerle paylaşmaktan zevk duyuyorum. Yazıyı, Türkiye Türkçesiyle yazarken bizce bilinmemesi kabul edilemez kelimeleri değiştirmedim. Ne yazık ki Azerbaycan dilindeki ahengi bizim dilimizdeki Türkçe kaybetmiş bulunuyor. Yazıyı okurken ve yazarken içime bir hüzün çöktüğünü de ifade etmek isterim.
İki Kardeş ülke olan Azerbaycan-Türkiye arasındaki münasebetlerin soğumasına sebep olan bayrak meselesi sonrasında cereyan eden muvaggat rahatsızlığın müspet sonuçlanmasıyla birlikte hepimiz derin bir nefes aldık. Burada bilerek “muvaggat rahatsızlık” söz birleşmesinden istifade ediyorum. Çünkü bana göre iki ülke arasında yaşanan hadiseler başkalarının iddia ettiği gibi bir buhran değildir. En azından buhran daha uzun müddetli ve kalıcı hadiseleri tarif etmek için istifade olunan bir sözdür. Hâlbuki iki kardeş ülke arsında bu kabil kalıcı ve derin bir buhranın yaşanması en azından mantıki cihetten mümkün değildir. Sevindirici haldir ki, mantığımız bu defa da bizi yanıltmadı ve Türkiye Bayrakları’nın, Türkiye’nin Cumhuriyet Bayramı öncesi yeniden asılması yüreklerimize su serperek bayram sevincimizi iki kat artırdı. Lakin bunu demek lazımdır ki; sürecin cereyan ettiği bu müddet arzında, muvvaggat rahatsızlığın özüne girebilen bazı güveler bundan çok yahşi istifade edebildiler.
Hususiyle medya vasıtasıyla koparılan yaygara ve tarafların içini ürperten görüntüler sayesinde her iki halk arsında şüpheye sebep olabilecek tohumlar atıldı. Belki de bazıları benim bu fikrime razı olmayacaklardır. Ama bu zaman zarfında medyada bazen kasten şişirilerek seslendirilen; “bizim münasebetlerimizin gergin olduğu ülkelerdeki şehitliklerimizde bile bayraklarımız dalgalanırken, Azerbaycan’daki Türk Şehitliğinde bayraklarımız indirildi” yahut “Bursa’da Türk Polisi Azerbaycan Bayrağı’nı hiçe saydı, zibil kutusuna attı.” gibi karşılıklı, fikir ve ifadelerin menfi tesir yaratmayacağı düşünülemez. En azından Türkiye-Azerbaycan münasebetlerini medyanın tesirinde kalarak değerlendiren, meselenin manevi, tarihi ve ilmi yönlerini o kadar da derinden bilemeyen her iki halkında mensuplarının olumsuz tesir altında kalmış olduklarını kabul etmek zorundayız.
Her iki ülkede de bu tür meselelere, manevi ve ilmi seviyeden bakan insanların diğerlerine göre ne kadar az olduklarını nazara alırsak, medyanın meydana getirdiği tahribatın büyüklüğü gözler önüne gelecektir. İşte bu sebepten dolayı Orhan Aras gardaşımız bu meseleleri teferruatıyla tahlil ettiği yazısında çok haklı olarak hususiyle Türk medyasının ünlülerine “Siz Ne Etmeye Çalışırsınız?” sualini soruyor. Şimdi ise bu mesellerin üstünden geçerek, bir daha bu tür fırsatçılara meydan verilmemesi için bundan sonra hangi işlerin görülmesi lazımdır, onun hakkında düşünmek vaktidir. Bu iki, birbirine canla, kanla bağlı halk arasında şüphelere yer verilmemesi için vacip olan tedbirler hususunda baştan düşünmeliydik. Bu tür fırsatçıların her zaman olabileceğini nazara aldığımızda bunun ne derece zaruri olduğu tamamen görülmektedir.
Öncelikle bu muvaggat rahatsızlığa sebep olan hadiselerden düzgün neticeler çıkartmalıyız. “Bir musibet bin nasihatten yahşidir” demiş atalarımız. Biz de karşılaştığımız bu vaziyeti düzgün tahlil etmeli ve bundan kendimiz için düzgün dersler çıkarmalıyız. Bundan sonra, Azerbaycan-Türkiye münasebetlerini stratejik ortaklık seviyesine yükseltmek için her taraflı düşünülmüş iş planımız olmalıdır. Burada hususiyle ilim adamlarımızın uhdesine büyük vazife düşmektedir. İtiraf etmemiz gerekir ki, belirttiğimiz hedef için bizim münasebetlerimiz arzu olunan seviyede değildir. Hâlbuki diğer sahalardaki alakalar da bu düşünce dikkate alınarak kurulmalıydı. Siyasi ve iktisadi münasebetleri yapacağım izahtan ayrı tutarak şu hususları belirtmek istiyorum: Bizler ilişkilerimize genellikle müzik adamlarımız ve sanat adamlarımız arasındaki alakaları numune gösteriyoruz. Ancak görüyoruz ki, giderek ziyalılar ve şairler arasındaki alakalar mahdutlaşmakta tesirleri azalmaktadır. Bu durumdan üzüntüye kapılmadan önce gelin itiraf edelim ki, şairler arasındaki münasebetler, ilk devirde, birbirine uzun yıllar hasret kalmış iki gardaş halkın hislerine tercüman olmuş ise de sonraki yıllar alakaların üzerine çıkarak arzu ettiğimiz gelişmelere yetmedi yetmiyor.
Bu gün teessüfler olsun ki, biz onun eksikliğini acı veren hadiseler yaşayarak hissediyoruz. Bu gün ziyalılar ve ilim adamları arasında münasebetler en yahşi halde 3–4 yılda bir gerçekleşen “Türk Kurultayları” adıyla Gerçekleştirilen ilmi konferanslar sayesinde olmaktadır. Orda da önemli eksiklik bazı ziyalıların bu kurultayları turistik seyahat gibi kıymetlendirmeleridir. Hele de ilmin muhtelif sahalarında çalışan âlimler arasında ortak layihaların tertip edilmesi ile ilgili çalışmaların olmaması, her iki ülkenin ilmi yayın organlarında bu çalışmaların yer alamaması üzücüdür. Bu halkların mevcut vaziyetlerini, gelecekteki inkişaf perspektiflerini mukayeseli şekilde tahlil edecek ilmi tetkikler yok denecek kadar azdır. Oysaki alakaların inkişafı sadece iki taraflı ilmi münasebetlerin inkişafı bakımından değil, aynı zamanda uluslar arası seviyeli ilmi teşkilatlarda da karşılıklı birbirine destek olması bakımından da ehemmiyetlidir. Mesela cari yılın mart ayında “Beynelmilel Sosyoloji Kongresi” (İSA)’nın beş yılda bir seçilen “muteber konsüller konferansında” Azerbaycan-Türkiye’yi temsil eden heyetlerin müşterek hareket etmeleri sonucunda bu teşkilatın üst kuruluna bir arkadaşımızın seçilmesini temin edebildik. Başkaları bu tür fırsatlardan istifade ettikleri halde biz neden faydalanmayalım.
Tabi ki, ilmi alakaların zayıflığı hususunda danışırken dil meselesini nazara almamak olmaz. Bu iki halkın dili aynı olmasına rağmen aradan geçen uzun yıllar ilmi terminolojilerde farkların oluşmasına sebep olmuştur. Özellikle Türkiye’de insani ilimler sahasında oluşmuş terminolojinin Azerbaycanlı âlimler tarafından çetinlikle algılanması hiç kimseye sır değildir. Lakin bunun da bir çaresi var. Burada hususiyle hürmetli filozofumuz Selahaddin Halilov’un teklifini serdetmek istiyorum: Uzun yıllardır Türk Dünyası’nın filozoflarını bir araya getirmek için büyük emek sarf eden ve bu istikamette kifayet edecek kadar müspet neticeler alan Selahaddin muallim, Azerbaycanlı ilim adamları için kısa müddetli Türkiye Türkçesinde terminoloji kursları açılması hususunda da önemli gayretler göstermiştir. Ümit ediyorum ki, ülkemizdeki Türkiye kurumları bu gayretleri dikkate alarak bu kursların teşkil olunmasına yardımcı olacaklardır. O zaman Azerbaycanlı ziyalılar için İstanbul’da neşrolunan, felsefe, hukuk, sosyoloji, psikoloji mevzularındaki kitapları okuyup tahlil edebilmek imkânına kavuşacaklardır. Hesap ediyorum ki, elde edilmiş olan güzel tecrübelerden diğer Türk Devletlerinin de bu vadide Türkiye’den istifade etmeleri maksada uygundur.
İlim adamları arasında münasebetlerin daha da inkişaf ettirilmesi için muhtelif ilim sahalarını temsil eden âlimler arsında birlikte konferanslar teşkili ve derneklerin kurulması da büyük ehemmiyet kesp eder. Bu bakımdan ikinci başkanı olduğum “Türk Dünyası Sosyologlar Birliği” numunesinden bahsetmek istiyorum.2003 yılında İstanbul’da “Türkiye-Azerbaycan-Özbekistan Sosyologlarının Görüşü” konferansı ile başlayan alakalar, yorucu ve verimli emeğin neticesinde, türk Dünyası sosyologlarının tek bir kurumda birleşmesine nail olduk. Bu kurumun terkibinde bütün Türk Devletleri yüksek seviyede temsil olunur. Şimdiye kadar, birliğin biri Türkiye’de, diğeri Kazakistan’da olmak üzere iki büyük kurultayı yapıldı. Birliğe üye olan ülkelerin ilim adamlarının makalelerinin yayınlandığı ilmi dergimiz bile var. Hemen belirtmek gerekir ki, sosyoloji âlimleri sadece kurultaydan kurultaya toplaşmıyorlar, aynı zamanda ortak layihalar ve tebligatlar hayata geçirerek Türk Dünyasının aktüel, içtimai problemlerinin öğrenilmesine gayret sarf ediyorlar.
Arzu edelim ki, yakın zamanda ilmin diğer şubelerindeki âlimler de buna benzer birlikler tesis etsinler. Hem de bu tür münasebetler sağlanırken genç ilim adamları konuya eğilimli olan kabiliyetli öğrenciler de dikkatten uzak tutulmamalıdırlar. Onların da bu tür birlikteliklere aktif olarak iştirak etmeleri ve konferanslara katılımları temin olunmalıdır. Çünkü münasebetlerin gelecekte de inkişafını onlar temin edecekler.Bilmiyorum, nedense münasebetlerin kırılma noktasına çattığı andan beri Türkiye-Azerbaycan münasebetlerini izah için meşhur Türk şarkısının nakaratı beynimde dolaşıp durdu. “Bir can iki sayılamaz bizi kimse ayıramaz. ”Hakikaten de bizi kimse ayıramaz. Amma dikkatli olmalı ve ihtiyatı elden bırakmamalıyız. Ebülfez SÜLEYMANLI
Abdullah KILIÇ
ÖNCEVatan Gazetesi
Kaynak: http://www.oncevatan.com.tr/Detay.asp?yazar=12&yz=13683
Kategori: Basın Dünyası


