Osmanlı’dan Cumhuriyet’e Geçişte Yaşanan Kimlik Sorunu…

“Kişilik oluşumunda gri alanı oluşturamayan bireyde kişilik parçalanması meydana gelmektedir.”
Avrasya Bir Vakfının bu haftaki konferans konusu “Osmanlı İmparatorluğundan Türkiye Cumhuriyetine geçiş sürecine bağlı olarak yaşanan kimlik sorununun Psiko-Politik Analizi” idi. Konuşmacı Ankara Üniversitesi Psikiyatri Anabilim Dalı Başkanı ve Türkiye Politik Psikoloji Derneği kurucu ve kurucu başkanı Prof. Dr. Abdülkadir Çevik’ti.

Konferansın oturum başkanlığını Türk Ocakları İstanbul Şubesi Başkanı Dr. Cezmi Bayram bey yaptı. Cezmi Bayram konferansı açış konuşmasında özetle şunları söyledi: “I. Dünya Savaşının sonrasında ve Türkiye Cumhuriyetinin kuruluşunu müteakip Kafkaslardan, Kırımdan, Balkanlardan ve Orta Asya’dan Anadolu’ya zorunlu göçler meydana geldi. Böylece 12 milyon civarındaki nüfusun %50’sini bu göçle gelen insanlar teşkil ediyorlardı. Ata yurtlarından hatıralarını bırakarak kopup gelen ve Anadolu’yu vatan belleyen bu insanların ‘Acaba bu felaket başımıza tekrar gelir mi?’ korkusu bugünkü olayları ve tepkileri değerlendirirken aklımızdan çıkartmayacağımız bir hassasiyeti ifade etmektedir.”

Prof. Çevik konferansında özetle aşağıdaki hususları ifade etti: “Konumuzu iyi anlayabilmemiz için ben sizlerle öncelikle ana rahminde cenin halindeki bir çocuğun gelişimini ve hassasiyetlerini paylaşmak istiyorum; insan kişiliği döllenme anından itibaren başlıyor. Bugünkü teknik imkanlarla ilk evreden çocuğun doğumuna kadar ki gelişimi izleyip değerlendirebiliyoruz. Bu değerlendirme bize her kişinin farklı bir yapıda ve farklı donanımlarla mücehhez olarak dünyaya geldiğini anlatıyor. Beyaz bir kağıdı düşünün bunda bile ne kadar ton farkı, ne kadar gramaj farklı, ne kadar cins olabileceğini bunların arasındaki farkın gözle bile seçilebildiğini biliyoruz. Bu kadar yeknesak yapı da bile bu çeşitlilik insan varlığı ile mukayese edildiğinde ne kadar karmaşık bir durumla karşı karşıya olduğumuzu bize ifade eder.

Her insanda doyum noktası, seslere karşı duyarlılık, tat alma, koku alma gibi temel hassalar anne rahminde iken teşekkül eder ve her birey için farklıdır. Her doğan bebek annesinin kokusunu, her annede bebeğinin kokusunu bilir ve tefrik edebilir. Çocuk doğduğu zaman tamamen yabancı bir ortam ile karşılaşır. Biyolojik ve psikolojik dengeyi kurmak için içe çekilme hareketi baş gösterir bu süreç iki hafta kadar sürer ve bundan sonra anneye bağlanma süreci başlar. Bu dönemde annenin tavrı çocuğun dünyaya adaptasyonu bakımından olumlu veya olumsuz etkiler yapar. Annenin çocuğa öncelikle sevgi ve şefkatle yaklaşması, bilinçli bir anne olması bu süreci olumlu etkiler, aksi durumlar ise bu süreci olumsuz etkiler. 6 ay süre ile adete çocuk anneye yapışık ve kendini onunla aynı hisseder. 6 aydan sonra farklı bir kişilik belirtisi göstermeye başlar. Artık anne olanla olmayanı ayırabilmektedir. Bizim toplumumuzda bu evrede ve devamında çocuğun bir avantajı vardır. Anne baba dışında; amca, hala, teyze, dayı, dede, nine hatta komşular, sokaktaki insanlar çocuğa sevgi ile muamele ederler ve bu sevgilerini ifade ederler. Batı toplumunda bu tamamen farklıdır. Onlarda büyük anne, büyük baba bile çocuğa böyle bir ilgi gösteremez. Bunun için batı toplumlarında bir ötekileştirme ve ötekinden korkma duygusu gelişir. Bu duygu ırkçı düşüncenin de temelini teşkil eder. Bizde böyle bir duygu olmadığı için milletimizde de ırkçılık eğilimleri görülmemektedir. Osmanlı İmparatorluğunun temelinde ve en uzun ömürlü imparatorluk olarak devamında bu psikolojinin payı büyüktür.

Çocukların hayatında emeklemeye başlama devresi ile dişlerin çıkması çok önemlidir. Emeklemeye başladığında bağımsızlık duygularını tadar, dişleri ile emme anında anneyi rahatsız ettiğinde memenin çekilmesi zarar vermeme duygusunu geliştirir. Her iki duygu ilerleyen aylarda gelişirken çocuk 1,5 yaşında yürümeye ve tam bir bağımsızlık iddiasına hazırlanır. Sözleri dinlememeye başlar ve bazı olumsuzluklarla karşılaşır. Gördüğü zararlar ve gelişen idraki çevreden korkmaya ve güvensizlik duygusuna sebep olur. İki yaşına geldiğinde bu duygularını annesine sığınma, annesine geri dönme ve annesinin eteğini bırakmama şekli ile ifade eder. Anneler eğer bu evreyi bilmiyor ve davranışları huysuzlukla nitelendiriyorlarsa çocuğun sevgiye, güvene, cesaretlendirilmeye en çok ihtiyaç duyduğu bir anda onu yalnızlık ve endişe duygusu ile baş başa bırakmış olurlar ki bu çocuk için çok önemli sorunlar doğurur. Bu evreyi biz ‘yeniden barışma duygusu’ olarak ifade ederiz. Şayet bu dönüş normal bir kabul ile karşılanmazsa çocuk toplumda yalaka diye tabir ettiğimiz kişilik bozulması ile karşı karşıya gelir. Çünkü çocuk kendini kabul ettirmek için olur olmaz davranışlara müracaat etmek zorunda kalacaktır. İşte hayatımızın 4-5 yaşlarında insan kimliğinin iskeleti böyle teşekkül etmektedir.

Çocuk geliştikçe onda iki temel duygu yapısı gelişiyor. Birisi kişiye haz veren duygular. Diğer de elem veren, endişe veren korkutan duygular. İlk dönemlerde çocuğun anneden ve aileden gördüğü yeterli ilgi ve sevgi onun haz alma duygularını güçlendirecektir. Bunun aksi ise yani çocuk ne kadar istismar edilmiş, ne kadar ihmal edilmiş ve ne kadar doyurulmamış ve kötü muamelelere muhatap olunmuşsa bu da olumsuz duygularının, korkunun, endişenin ve saldırganlığın kişiliğine hakim olmasına yol açacaktır. Adeta beynimizde ve iç dünyamızda bir refüşle ayrılış beyaz ve siyah şerit şeklinde birbirine paralel iki yol teşekkül etmektedir. Bu yapı oluştuğunda kişi dış dünyada beyaz gördüklerini beyaz kanala, siyah gördüklerini siyah kanala ilave eder. Beyin kapasitesi yeterli düzeye geldiğinde (genellikle 4 yaşında) beyaz ve siyah alanlardan griyi oluşturma becerisini göstermeye başlar. İşte bu durum insan hayatı için en hassas dönemi ifade eder. Şayet kişinin hayatında siyahlar daha fazla yet tutuyorsa o beyazları korumak adına hiçbir zaman siyahla karıştırmaya yanaşmayacak yani gri alanı oluşturamayacaktır. Aynı zamanda bu olumsuzluk derinleşerek devam edecektir. Biz buna bölünmüş kimlik veya parçalanmış kişilik adını vermekteyiz. Çocuğun griyi meydana getirmesi demek bazen beyazlarından bazen siyahlardan (düşmanlıklarından) fedakarlık yapması demektir. Bunu yapabilmesi onun ‘yas tutabilme kapasitesinin oluşmasına imkan verir.’ Bu insan psikolojisinde çok önemli bir mekanizmadır. Çünkü yas tutan insanların saygı duydukları hatıraları hayattan edindikleri bilgileri olur. Yas tutmayanların ise ikonları, putları ve kesin inançları olur.

Ancak şunu unutmamak lazım. Griyi oluştururken sağlam psikoloji sahibi her insan ve her toplum bütün beyazlardan ve bütün siyahlardan vazgeçmez. Mutlak suretle dini gibi milliyeti gibi tarihi önderleri gibi değerlerini beyaz alanda muhafaza eder. Aynı zamanda yaşadığı hayatın ve içinde bulunduğu toplumun tecrübelerinden elde ettiği sonuçları muhtemel tehlike odaklarını tespitte kullanır ve kendisi için tehlike arz eden bu odakları da siyah alanda tutmaya devam eder.

Biz millet olarak kimliği zaferlerle kurulmuş bir milletiz. Kendimizi ifade için daima zaferleri kullanırız. Mağlubiyetlerimizi değerlendiremediğimiz için bu halimizin bizi zarara uğrattığı dönemleri aklımızdan çıkartmamız lazım. Bunun en tipik örneklerinden biri Ruslarla yaptığımız Prut Savaşıdır. Bu savaşı büyük bir zaferle sonuçlandırmış olmamıza rağmen kötü bir anlaşma ile geleceğimizi tehlikeye atmış olmamızın altında da bu psikolojimiz yatmaktadır. Yine Osmanlı İmparatorluğundan Cumhuriyete geçişte yas tutma dönemini idrak edemediğimiz için bir kısmımız Osmanlı’nın bütün değerlerini yok saymışız, bir kısmımızda Cumhuriyetimizin bazı değerlerini yok saymışızdır. Bu olumsuzluk kendimizi anlamakta, anlatabilmekte ve milli tesanütü sağlamakta bize çok büyük zarar vermiştir. Ben inanıyorum ki eğer Atatürk’ün ömrü yetebilseydi o dâhî insan toplumumuz için en ideal gri alanı oluşturacak ve Osmanlının değerleri ile Cumhuriyetin değerlerinin barışmasını ve kaynaşmasını sağlayacaktı.

Özetle şunu söyleyebilirim ki yası tutulmayan olaylar, felaketler, yenilgiler ‘seçilmiş travma’ denilen bir psikolojik olgu meydana getirmektedir ve bu hal nesilden nesile de aktarılmaktadır”. Büyük bir ilgiyle izlenen toplantı soruların cevaplandırılması ile sona erdi.

Kategori: Konferanslar