“Türk Dünyasının Geleceği ve Düşünce Ufkumuz”

 

Avrasya Bir Vakfı’nda
 “Türk Dünyasının Geleceği ve Milletimizin Düşünce Ufku” konuşuldu

  

“Bir avuç toprağı kutsamadığımız takdirde elimizde vatan kalmaz.”

 

        Vakfın bu haftaki konuşmacısı Gazeteci – Araştırmacı Yazar Mehmet Ali Bulut idi. Oturum Başkanlığını E. Albay-Araştırmacı Yazar Mehmet Şadi Polat yaptı.

         Şadi Polat konferansı açış konuşmasında özetle şunları söyledi;

        “Bugün ülkemiz çetin bir dönemden geçmektedir. Tarih boyunca bize hasım olanlar bugün de bu düşmanlıklarını sürdürmektedirler fakat ülkemiz için en önemli problem yaşamakta olduğumuz iç çekişmelerdir. Devletin kurumları arasında bir iktidar mücadelesi ve maalesef bunlarında hepsinin adeta milletin iradesine karşı yürüttükleri bir güç mücadelesi sürmektedir. Oysa ki Türklerin devlet olarak yaşadıkları bütün dönemlerde devlet içerisinde düzen ve hakimiyet tesis edilmiş ve devlet daima milletin hizmetinde olmuştur. Bugünkü kargaşanın temelinde 1961 Anayasasının hangi sebeple olursa olsun millet egemenliğine karşı geliştirdiği açmazlar bulunmaktadır. Ümit ediyoruz ki milletimiz bu problemleri sulh ve sükunet içerisinde demokratik anlayışla aşacaktır. Bu sağlandığı zaman milletimiz geleceğe daha emin adımlarla yürüyecek ve milletler arası muvazenedeki esas yerini de alacaktır.”

 

        Oturum başkanı daha sonra sözü Mehmet Ali Bulut’a bıraktı. Mehmet Ali Bulut özetle şunları söyledi;

        “Bugün ben size çok bilinen ve kolay kabul edilebilecek şeyler söylemeyeceğim. Sizleri belki biraz hayallerimle meşgul edeceğim ama esas düşüncelerimi ve duygularımı ifade edebilmek için başka bir yol bilmiyorum. Sizin anlayışınıza sığınarak kafamdaki ve gönlümdeki şeyleri sizinle paylaşacağım. Aklımın hayallerime yetişebilmesine çaba sarf edeceğim. Bunu her zaman başarmanın zor olduğunu takdir edersiniz. Bunu sağlayamadığım zamanlarda da beni anlayışla karşılayacağınızı ümit ediyorum. Konuya Hacı Bayram-ı Veli Hazretlerinin müntesiplerinden Müştâk Babanın bir muammasını sunarak başlamak istiyorum:  

          “Me’vá-yı názenine kim elf olursa efser

           Lá-büdd olur o me’va İslámbol ile hemser

           Nun ve’l-kalem başından alınsa nun-ı Yunus 

          Aldıkda harf-i diger olur bu remz ızhár 

          Miftáh-ı sure-i Kaf ser-had-i kaf tá kaf

          Munzamm olunmak ister Rá-yı Resul-i Peygamber”

Arap harflerini biraz tanıyanlarımız bu muammanın bize ‘Ankara’yı ifade ettiğini bileceklerdir. Kurtuluş Savaşından 150 yıl önce söylenmiş olan bu sözün anlamı gelecekte Ankara, İstanbul gibi dünyanın merkezi olacaktır anlamını taşımaktadır. Bu ifade bir Allah dostunun Ankara’nın 150 yıl sonraki Türkiye için önemini ifade ettiği gibi onun Hacı Bayram-ı Veli Hazretlerine olan sevgisinin ve bağlılığının da bir ifadesi olarak anlaşılabilir. Ben bunu Kurtuluş Harbi ile İkinci Ergenekona girmiş bulunan Türk milletinin derlenip toparlandıktan sonra bu Ergenekon’dan çıkacağına ve dünya üzerindeki eski kudretine ulaşacağına yorumluyorum. Buna ait kutsal metinlere bakıldığı zaman Tevrat’ta Türklerin en eski atalarından olan Nuh’un oğlu Yasef’in soyundan gelen Türklere diğer bütün kavimlerin çadırında oturma yetkisinin verildiğini ve onlar arasındaki anlaşmazlıkları giderme gücü verildiğini öğrenmekteyiz. Aynı hususları Kur’an-ı Kerim’de Peygamberimizin hadislerinde ve İslam dünyasının büyük alimlerinin hikmetli sözlerinde de tespit etmemiz mümkündür.  Bunlardan bir tanesi de son yüzyılın büyük mütefekkirlerinden Said Nursi’dir. Biraz önce size ifade etmiş olduğum İkinci Ergenekon’un tesisinde ve milletimizin yeniden organize edilmesinde fiziki gücünü toplamasında Mustafa Kemal Atatürk’ün asla inkar edilemez bir rolü vardır. Bu rolde Atatürk etrafındaki diğer insanlarla mukayese edilemeyecek farklı bir deha, farklı bir zekaya sahiptir. Nitekim onun ‘Yurtta sulh, cihanda sulh’ sözü o günün şartlarında 1877-1922 yılları arasında 13 milyon insanını kaybetmiş, 13 milyon m2 toprağını kaybetmiş bir millet için sıra dağlar hüviyetindeydi ve elzemdi. Yine o şartlar içerisinde milletin maneviyatına döndürülmesi manevi dinamiklerine yeniden kavuşabilmesi için laiklikte vazgeçilmez bir şarttı. Bu sayededir ki hurafelerin İslam dinini mefluç etmesi önlenmiş ve milletimize sağlıklı din ve iman bilgileri aktarılmaya başlanmıştır. İşte bunun önderlerinden biri de Said Nursi’dir. Atatürk ve Said Nursi belki birbirlerini zıt iki insan hatta birbirlerini sevmeyen iki insan gibi gözükse bile bugünkü milli çatımızın mimarları bu insanlardır. İşaret etmiş bulunduğumuz toprak ve insan kayıpları nazarı dikkate alındığı zaman bunlara muhatap olan bir milletin hiçbir mücadele gücünün ve azminin kalmaması gerekirdi ama biz bir avuç vatan toprağını kutsadığımız için bugünkü Anadolu’yu ve Misak-ı Milli sınırlarını yurt olarak tutabildik. O dönemleri değerlendirirken Cumhuriyetin kurulduğu yıllarda bile doğru dürüst bir tek Türk tüccarın olmadığını, doğru dürüst bir Türk sanatkarının olmadığını aklımızdan çıkartmamamız gerekiyor. Bunlara ne sebep olduysa tekrar aynı durumlardan kendimizi muhafaza etmemiz gerekiyor. Bir örnek vermek istiyorum. Atatürk iki şeyi hedef alıyordu. Bir sanayi ve kalkınmayı temin etmek iki kalkınmanın önündeki engelleri kaldırmak. Ne zamanki milletin başlatmış olduğu bu hamleleri dış güçlerle birlikte İngiliz ve Fransız localarıyla ve Türkiye mason localarının engellenme çalıştıklarını tespit etmiştir hiç tereddüt etmeden 1935 yılında bütün dünyanın etkili güçlerine rağmen Mason Localarını kapatmıştır. Sonuç olarak şunu ifade etmek istiyorum bizim milli destanımızda Çinlilerle girişilen mücadelelerin kaybetmemizin sebebi olarak Şamanların okşayarak yağmur yağmasını sağladıklarına inanılan ‘Yeda Taşı’nın Çinlilere harp tazminatı olarak verilmesi gösterilir. İşte bu bizim açımızdan bir avuç vatan toprağını ifade eder. Şayet siz bir avuç vatan toprağını kutsamazsanız takdirde elinizde vatan kalmaz. Bu gerçeği unutmayacağız. İkincisi de Batı’nın bizim manevi gücümüzün kaynağı olarak gördüğü Kur’an-ı Kerim’i asla hayatımızdan çıkartmayacağız. Doğru anlamaya ve doğru anlatmaya gayret edeceğiz.”

         Konferans sonunda sorulan soruları da cevaplayan Mehmet Ali Bulut’a Vakfın şükran plaketini Prof. Dr. Ahmet Ercan, kitap hediyelerini ise BBP Yüksek İstişare Kurulu Başkan Yardımcısı Nihat Eren takdim etti.