Tarihte Bu Hafta : 01 Mart – 07 Mart

03 Mart 1924: Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde Hilâfetin kaldırılması kararlaştırıldı. Hilâfet, İslâm tarihinde, devlet başkanlığı makamı ile eş değerdedir. Sözlük anlamı. Birinin yerine geçmek, vekâlet ve temsil etmek.”  Demektir. İslâm’da ilk devlet başkanı Hz. Muhammed (sav) idi. Halife kelimesi, Hz. Ebû Bekir  (ra)’in devlet başkanlığına seçilmesiyle kullanılmaya başlandı. İkinci halife Hz. Ömer (ra), üçüncü: Hz. Osman (ra) ve dördüncü halife Hz. Ali (kav)’dir.  Hz. Ali’nin şehid edilmesinden sonra halifelik Emevilere, 750 yılında Abbasilere, 15 Şubat 1517 yılında Osmanlılara geçti. Osmanlı döneminin ilk halifesi Yavuz Sultan Selim Han’dır. Son Osmanlı Sultanı (Altıncı) Mehmed Vahideddin Han, Türkiye’yi terk edince halife unvanı,  saltanatta hak iddia etmeyeceğine dair taahhütnâme alınarak 19 Kasım 1922’de, Fetvâ ve Şer’iye Vekili Mehmed Vehbi Efendi’nin “uygundur” görüşü ile Abdülmecid Efendi’ye verilmişti. Halife Abdülmecid Efendi, 29 Ekim 1923 tarihinde Cumhuriyet ilân edildikten 4 ay sonra,  Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Paşa’ya bir mektup yazdı. Mektupta, halifelik makamının tartışılmasından rahatsızlık duyduğunu, ödeneğinin artırılması gerektiğini ve İstanbul’a gelen yabancı devlet erkânının, kendisini ziyâret etmesinin devlet protokolüne alınmasının uygun olacağını belirtiyordu. Bunun üzerine, halifelik makamı üzerine açılan tartışmalar genişledi. Önce Cumhuriyet Halk Partisi grubunda bir karar alındı. Sonra da Türkiye Büyük Millet Meclisi 3 Mart 1924 günü, halifeliğin kaldırılmasına dair kanunu kabul etti. Aynı günün gecesinde son Osmanlı Halifesi Abdülmecid Efendi, 11 kişilik ailesiyle birlikte, Çatalca İstasyonu’ndan trene bindirildi ve yurt dışına gönderildi.

Mustafa Kemal Paşa, TBMM’de, hilâfetin kaldırılması ile ilgili olarak yaptığı konuşmada; Yavuz Sultan Selim Han’dan, Hazret-i Yavuz olarak söz etti. Konuşmadan sonra yakın çevresindekilerin “O, sizin yerinizde olsaydı, yaptıklarınızı yapabilir miydi? Sorularına Atatürk: “Bunu bilemem. Fakat ben O’nun yerinde olsaydım, O’nun yaptıklarını yapamazdım.”  cevabını vermiştir.

Osmanlı Devleti’nde din işleri, Şeyhü’l-İslâm eliyle yürütülmekteydi. 1920′de Ankara’da Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin açılmasıyla, “Şer’iye ve Evkaf Vekâleti” kurularak “Bakanlık” statüsünde yürütülmeye başlandı. Din hizmetlerinin siyasetin dışında ve üstünde tutulması için 3 Mart 1924 tarihinde çıkartılan 429 sayılı kanunla, Başbakanlığa bağlı bir teşkilât olarak “Diyanet İşleri Reisliği” kuruldu. İlk Reisliğe de, Milli Mücadele’de büyük hizmetler veren Ankara Müftüsü Rıfat Börekçi tayin edildi.

1961 Anayasası, 154. maddesiyle, Diyanet İşleri Başkanlığı’nı bir Anayasa kurumu olarak düzenlendi ve ona Genel İdare içinde yer verildi. Anayasanın öngördüğü doğrultuda, 22 Haziran 1965 tarihinde çıkartılan 633 sayılı Diyanet İşleri Başkanlığı Kuruluş ve Görevleri Hakkında Kanun ile yeni bir düzenlemeye kavuşturuldu. Görev olarak da: İslâm dininin inançları, ibadet ve ahlâk esasları ile ilgili işleri yürütmek, din konusunda toplumu aydınlatmak ve ibadet yerlerini yönetmek olarak belirlendi. Son olarak, 1982 Anayasası’nın 136. maddesinde: Genel idare içinde yer alan Diyanet İşleri Başkanlığı, lâiklik ilkesi doğrultusunda, bütün siyasî görüş ve düşüncelerin dışında kalarak ve milletçe dayanışmayı ve bütünleşmeyi amaç edinerek, özel kanununda gösterilen görevleri yerine getirir. Hükmüne yer verildi. Başkanlık bugün, yurt içinde merkez teşkilâtı ve müftülükler; yurt dışında müşavirlik ve ataşelikler vasıtasıyla, vatandaş, soydaş ve dindaşlarımıza daha etkili bir din hizmeti verebilmek için çalışmaktadır.

07 Mart 1924: Türkiye Cumhuriyeti’nin eğitim sistemini lâik bir temele oturtan Tevhid-i Tedrisat Kanunu Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde kabul edildi. O târihe kadar eğitim, mekteplerde ve medreselerde yapılıyordu. Medreseler devletin kontrolünde değildi. Buralarda Cumhuriyet aleyhine cereyanların desteklendiği iddia edilerek kapatılması kararlaştırıldı. Bütün okullar, Maarif Vekâleti’ne bağlandı. İlkokullarda Kur’an-ı Kerim, ortaokul ve liselerde din, Arapça ve Farsça derslerinin okutulması yasaklandı. Yabancı ve azınlık okullarında da derslerin Türkçe okutulması kararlaştırıldı.  Ayrıca, Şer’iye ve Evkaf Vekâleti de lağvedildi.

Tevhid-i Tedrisat Kanunu, Öğretim Birliği Kanunu olarak da anılır.   430 sayılı Tevhid-i Tedrisat Kanunu ile; Türkiye Cumhuriyetindeki bütün ilim, eğitim-öğretim kurumlarının millîleşme ve lâikleşme yönünde Millî Eğitim Bakanlığı’na bağlandı. Devletin eğitim ve öğretimi lâikleştirmesi esâsına dayanan bir eğitim politikasının düzenlenmesini temel alan görüş, Atatürk, tarafından l Mart 1924′te Türkiye Büyük Millet Meclisi’ni açış nutkunda: “Milletin a’rây-ı umûmiyyesinde tespit olunan terbiye ve tedrisâtın tevhîdi umdesinin bilâ ifâte-i an tatbiki lüzumunu müşahede ediyoruz. Bu yolda teahhürün (gecikmenin)  zararları ve bu yolda tehalükün ciddî ve derin semereleri serî karârınıza vesîle-i tecellî olmalıdır.” Sözleriyle direktif olarak belirlenmiş bulunuyordu.

Atatürk’ün bu direktif mahiyetindeki teklifleri, 6 Mart günü Halk Fırkası grup toplantısında tartışıldı ve 3 ayrı kanun teklifi ile birlikte 7 Mart’ta Meclis’e sunulması için görüş birliğine varıldı. Biri Şer’iyye ve Evkaf Vekâleti ile Erkân-ı Harbiye-i Umûmiyye Vekâleti’nin kaldırılması, diğeri Hilâfetin İlgasına Dâir Kânun teklifleri arasında Saruhan Meb’usu Vasıf (Çınar) ve 57 arkadaşının imzasıyla gündeme getirilen Tevhîd-i Tedrisat Hakkındaki Kanun Teklîfinde “Bir devletin irfan ve maârif -i umûmiyye siyâsetinde milletin fikir ve his itibariyle vahdetini temîn etmek, tevhîd-i tedrisât en doğru, en ilmî, en asrî ve her yerde fevâid ve muhassenâtı görülmüş bir umdedir… Bir millet efradı, ancak bir terbiye görebilir. İki türlü terbiye, bir memlekette iki türlü insan yetiştirir… Bundan böyle Cumhuriyet’in irfan siyâsetinden mes’ul ve irfâniyâtına ve vahdet-i his ve fikir dâiresinde ilerlemeye memur olan Maarif Vekâleti müsbet ve müttehîd bir maârif siyâseti tesbît edecektir.” şeklinde ifâde edilen bir gerekçe üzerine oturtuldu. Önce, istenildiği gibi, Şer’iyye ve Evkaf Vekâleti ile Erkân-ı Harbiye Vekâleti’nin kaldırılmasını öngören teklîf kabul edilerek, Türkiye Cumhuriyeti hükümeti lâikleştirilirken, bu kanun zemîninde ordunun politikadan sıyrılması sağlandı. Sonra Tevhîd-i Tedrisat Kanun Teklîfi öncelikle görüşülerek kanunlaştırıldı ve nihayet inkılâp kanunlarının bir başka halkası olan hilâfetin lağvı da sağlanmış oldu. Yedi maddeden ibaret olan Tevhîd-i Tedrisât Kanunu, 1. maddesiyle bütün eğitim öğretim kurumlarının Maârif Vekâleti aracılığıyla yönetileceğini; 2. maddesiyle medreselerin ve diğer kuruluşlar bünyesindeki mekteplerin Maârif Vekâleti’ne bağlanacağını; 3. maddesiyle ilgili okullara ve medreselere ait ödeneklerin Maârif Vekâleti bütçesine alınmasını; 4. maddesiyle Darülfünun bünyesinde yüksek din mütehassısları yetiştirmek üzere bir ilahiyat fakültesinin, dînî görevler için de ayrı (İmam-Hatip) mektepleri açacağını; 5. maddesiyle askerî mekteplerin de Maârif Vekâleti’ne bağlanacağını (kısa bir süre sonra bu madde hükümsüz olmuştur); (6. ve 7. madde yürürlük târihi ve yürürlükle ilgili hususları) hükme bağlanmıştır. Tevhîd-i Tedrisât Kanunu, Türkiye Cumhuriyeti millî eğitimini şekillendiren reform kanunlarının en önemlisidir. Bu kanunla, yüzyıllar boyunca eğitim veren medreseleri kaldırıldı ve Türk Millî Eğitim sisteminin lâik, dünyevî niteliğe dönüştürülmesine zemin hazırlandı.

07 Mart 1925: Şeyh Said isyanının bastırılmasından sonra Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde, Takrir-i Sükûn Kanunu kabul edildi. Şubat 1925 ortalarında başlayan Şeyh Said Ayaklanması üzerine, Cumhuriyet Halk Fırkası grubunda ayaklanmayla ilgili gereken önlemleri almamakla suçlanan Fethi Bey (Okyar) hükümeti istifa etti ve yerine İsmet Paşa (İnönü) başkanlığında yeni bir hükümet kuruldu, İsmet Paşa hükümetinin ilk karan, Takrir-i Sükûn Kanunu tasarısını meclise sunmak oldu; tasarı 7 Mart 1925′te kanunlaştı. Kanuna göre hükümet; isyancı ve ülkenin sosyal düzeni ile huzur ve sükûnunu ve güvenlik ve asayişini bozan veya bozmaya yeltenen bütün kuruluşları ve bu doğrultudaki yayınları, cumhurbaşkanının onayıyla yasaklamaya yetkili kılınıyordu. Ayrıca bu tür girişimlerde bulunanların İstiklal Mahkemeleri’nde yargılanması öngörülüyordu. Kanunun geçerlik süresi iki yıldı. Takrir-i Sükûn Kanunu’nun kabulünden sonra hükümet, ayaklanmayla dolaylı veya dolaysız bağları gerekçe göstererek muhalefete karşı harekete geçti. Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nı destekleyen gazetelerle sol eğilimli dergi ve gazeteler kapatıldı. Ayrıca iktidara muhalif olduğu bilinen Ahmet Emin (Yalman), Ahmet Şükrü (Esmer) ve Suphi Nuri (İleri) gibi gazeteciler Şark İstiklal Mahkemesi’nde yargılandılar. Bu gazeteciler bir süre sonra serbest bırakıldılarsa da, Ankara İstiklâl Mahkemesi’nde yargılanan Hüseyin Cahit (Yalçın) mahkûm oldu ve Çorum’da süresiz sürgün cezasına çarptırıldı. Bu arada Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası Takrir-i Sükûn Kanunu’na dayanılarak 3 Haziran 1925′te kapatıldı. Ülkenin bütün muhalefet odaklarının sindirilmesiyle koyu bir tek partili rejim başladı. Serbest tartışma ve eleştiriyi yok eden baskıcı bir ortama geçildi. Takrir-i Sükûn Kanunu, iki yıl süre ile kabul edilmişti. 2 Mart 1927 târihinde iki yıl uzatıldığı için 4 yıl yürürlükte kaldı. 4 Mart 1929 târihinde kendiliğinden yürürlükten kalktı.

Yayına Hazırlayan:

E. Albay Araştırmacı-Yazar Mehmet Şadi POLAT

Kaynak:

Kronolojik Tarih Ansiklopedisi – Oğuz ÇETİNOĞLU

Kategori: Tarihte Bu hafta