
Tarihte Bu Hafta : 08 Mart – 14 Mart
08 Mart 1944: Kuzey Kafkasya halklarından Malkar Türkleri, kızıl diktatör Stalin tarafından top yekûn sürgüne gönderildi. Malkarlar, Balkarlar adı ile de anılırlar. Kuzey Kafkasya’da, Büyük Kafkas Sıradağları’nın eteklerinde, Rusya Federasyonu’na bağlı Kabardey – Balkar Muhtar Cumhuriyeti’nde yaşarlar. Kuzeyinde Rusya Federasyonu, doğusunda Kuzey Osetya, güneyinde Gürcistan, batısında Karaçay – Çerkez Muhtar Cumhuriyeti vardır.
Balkar halkının sürgün kararına gerekçe olarak, Malkar Türklerinin İkinci Dünya Savaşı’nda Almanlar ile işbirliği yaptığı iddiaları gösterildi. Çeçen-İnguş halkının sürgün edilmesinde görevli askerler, Malkarların sürgünü için bölgeye sevk edildi. Sürgün zulmünün plânlayıcısı Beria idi. Vatanlarından zorla kopartılan Malkarlılar, ayrıca Türk olmaları sebebiyle özel işkencelere tâbi tutuldu. Âdetâ sürgün yerine varmadan ölmeleri için bütün tedbirler alınmıştı. Tıpkı Kırım’da olduğu gibi hayvan ve yük taşımakta kullanılan tren vagonlarına kum çuvalı koyar gibi dolduruldular. 24.000 kişi Kazakistan’a, 13.000 kişi Kırgızistan’a gönderildi. Toplam nüfusu 37.713 kişi olan Malkar Türklerinden bir tek kişi ülkesinde kalamamıştı.
Malkar Türklerinin sürgündeki hayatları 13 yıl devam etti. 1957 yılında, Sovyet Yüksek Şurası’nın kararı ile ülkelerine dönebildiler. Dönenlerin sayısı 16.000 civarındaydı. Halkın yarısından fazlası giderken yollarda veya vardıkları yerde karşılaştıkları salgın hastalıklardan, bakımsızlıktan ve açlıktan ölmüştü. Yurduna dönebilenler, eski evlerine Rus köylülerinin yerleştirilmiş olduğunu gördüler. Sürgüne gönderilmeden önce Balkarlar, Kuzey Kafkasya’da yaşayan Türk unsurlarının en önemli bölümü olarak Karaçaylarla birlikte yaşamakta idiler. Karaçayları ve Balkarları biri birlerinden ayırmak mümkün değildir. Her iki topluluğun kökeni, Hun Türkleri’ne kadar uzanır. Zaman içerisinde topluluğa, Bulgar Türkleri, Hazarlar ve Kıpçak Türkleri de karışmıştır. Adı geçen topluluklar, başlangıçta Kuzey Kafkasya’da, Kuban nehri boylarında yerleşmişlerdi. 1223 yılında Cengiz Han ordularının saldırıları ile Büyük Kafkas Dağları’nın yüksek tepelerine çekildiler. Dışa kapalı bir toplum olarak kendi kültürlerini oluşturdular.
Karaçay ve Malkarlar, aynı kökten gelme, aynı kültürü benimsemiş topluluklar olmalarına rağmen, sürgün dönüşü ayrı bölgelere yerleştirildiler. Karaçaylar Çerkezlelerle, Balkarlar ise Kabardinler ile birleştirildi. Üstelik Balkarlara, şehir merkezlerine uzak köylerde ve dağınık olarak yerleşmeleri için arsa gösterildi. Zor şartlar altında evlerini yaptılar. Dağınık oldukları için seçimlerde yönetime hâkim olma imkânları ellerinden alındı. 19 Kasım 1989 tarihinde Sovyet Parlâmentosu, Malkar Türklerinin iftira sonucu haksızlığa maruz kaldığını kabul eden bir karar yayınladı. İtibarlarının iade edildiğini ilân etti. Fakat haklarının geri verilmesi için hiçbir teşebbüste bulunulmadı.
Kabardey Balkar Muhtar Cumhuriyeti’nin yüzölçümü 12.500 kilometrekaredir. Büyük Kafkas sıradağlarının en yüksek tepesi olan Elbruz Dağı, Kabardin Balkar Muhtar Cumhuriyeti ile Karaçay – Çerkez Muhtar Cumhuriyeti arasında sınır teşkil eder. Başşehri Nalçık olan Kabardey Balkar Muhtar Cumhuriyeti’nin nüfusu 674.000′dir. Balkarlar 90.000 kişidirler. Nalçık’ta âni bastıran yağmur, saatler boyunca ve bardaktan, kovadan değil, âdetâ varilden boşanırcasına yoğun bir şekilde yağar. O esnada hayat durur. Zannedersiniz ki şehri sel basmıştır. Yağmur durunca, hiçbir caddede veya sokakta yağmur birikintisi görülmez. İnsan hayatını hiçe sayan, insan hakları ihlâlinde sadizm ölçüsünde mâhir olan Ruslar, şehre öyle mükemmel bir alt yapı yapmışlardır. Balkarlar, Müslüman’dırlar. Kendi aralarında Mezengi, Bezingil, Hulamlı, Çezimli, Baksamlı gibi kabilelere ayrılırlar. Altay Türkçesi’ne bağlı özel bir dille konuşurlar. Zaten Kafkaslar, bir etnik gruplar ve diller mahşeridir. Rivâyet olunur ki, Cenab-ı Allah, kuş görünümündeki meleğine bir sepet vermiş ve emir buyurmuş: “Bu sepette, Asya ve Avrupa Kıt’asının Karadeniz’in kuzeyinde kalan ve Hazar’dan Alplere kadar uzanan bölümlerinde yaşamakta olan kullarımın kullanacağı diller ve mensup olacağı etnik özellikler var. Bu dilleri ve etnik özellikleri oralardaki kullarına dağıt.”
Kuş görünümündeki melek, Kafkasların üzerine geldiğinde, şiddetli fırtınadan, gagasındaki sepeti düşürmüş. Bölgede yaşayan az sayıdaki insan, bu dilleri ve etnik özellikleri alıp, aralarında paylaşmışlar. Dünyanın hiçbir bölgesinde, bu kadar dar bir alanda, bu kadar çok etnik grup ve farklı dil bir arada bulunmaz. Yalnızca 1.000 kişiden oluşan köylerde, hiçbir yerde konuşulmayan bir dille konuşulur. Yine rivâyet olunur ki, bölge, Osmanlı yönetiminde iken, pâdişahın temsilcisi bölge halkının dert ve şikâyetlerini, isteklerini dinlemek için Kafkaslara, yanında 36 tercümanla birlikte gelirmiş.
09 Mart 1764: İstanbul’da Lâleli Camii ibadete açıldı. Temeli, 10 Nisan 1760 târihinde atılmıştı. 1737 – 1774 yılları arasında Osmanlı tahtında oturan Sultan Üçüncü Mustafa Han döneminde yapılan, sanat değeri çok yüksek olan güzel câmilerimizden biridir. Yapımına, 1759 yılında başlandı,1763 yılında tamamlandı. Kemerler üzerine kurulan Câminin mimârı Mehmet Tâhir Ağa’dır. Merkezî kubbe, sekiz sütuna dayalı kemerler üzerindedir. Etrafında, altı adet yarım kubbe vardır. İç duvarlar somaki mermerle kaplıdır. Yapım tarzı ve konuluş şekliyle ayrı bir özelliği olan 105 penceresi vardır. Hünkâr mahfili sol taraftadır. İç avlusunda kemerler, esas yapıda olduğu gibi kendini gösterir. Burada 16 sütuna dayalı 18 kubbe bulunur. Ortada sekiz sütunlu şadırvan vardır. Tek şerefeli zarif iki minâreden sağdaki, câmi ile berâber, diğeri ise altı sene sonra yapılmıştır. 1703 depreminde hasar gören câmi, 1783’te tâmir edildi. Bundan sonraki senelerde de tâmirat gördü. 1958 yılında yol yapımı sebebiyle cümle kapısı geriye çekildi. Câminin etrafında imâret, sebil, türbe, muvakkithâne, han, hamam ve dükkânlar vardı. Câmiyi yaptıran Sultan Üçüncü Mustafa han’ın türbesi, güney taraftaki dış kapının yanındadır. Hanımları Âdilşah ve Aynülhayat Kadınefendiler, oğlu Sultan Üçüncü Selim Han ile kızları Hibetullah Mihrimah ve Mihrişah sultanlar da bu türbededir.
11 Mart 1918: Ermeniler Erzurum’da Türkleri katlettiler. Birinci Dünya Savaşı’nın büyük acılarından hissesine en büyük parçanın düştüğü şehir Erzurum’dur. Erzurumlu Kantarcızâde Hacı Mustafa Efendi, Ermenilerin Erzurum’da Türklere uyguladığı katliamı şöyle anlatıyor: “ Üzerinde yaşadığımız, bol ve temiz havasını teneffüs ettiğimiz, kahraman Erzurum beldesinin başından, kuruldu kurulalı sayısız facialar geçti. Türk’ün kalbi olan Erzurum’un başından geçen son acıklı faciayı da aciz ve kırık kalemimden dinleyiniz. 1332 senesi Harb-i Umumî’de Erzurum’un Ruslar tarafından işgalinden bir müddet sonra o vakit Rusya’da çıkan büyük bir ihtilal üzerine Erzurum’dan Ruslar çekilmiş ve Erzurum, vahşi Ermeni çetelerinin elinde kalmıştı. Bu vaziyetten istifade eden bu canavarlar umumi halkı imhaya karar vermişlerdir. Ve imha siyasetine büsbütün başlamışlardı. Gün geçtikçe zulüm ve dehşetlerini artırıyorlardı. Bu günün arifelerinde kahraman Türk Ordusu’nun Erzurum’u istirdat edeceğini anlamış olacaklar ki bu imha siyasetini son haddine çıkarmağa karar vermişlerdi. Gece gündüz bütün şehir halkı kanlı sahneler içinde yuvarlanıp gidiyordu. Ateşler büklüm büklüm biçare halkı cayır cayır yakıyordu. İşkenceler, zulümler yapılıyor, kapıları çalıp erkekleri dışarı çıkarıyorlar, ameleye ihtiyacımız var, parasıyla geliniz, çalışınız masum vatandaşlar aldatılıyorlardı. Bu canavarlar erkeğimiz yok diye efkar eden kadınları saçlarından tutup şehrin İstasyon Köprüsü’ne götürüyorlardı. Masum halkı, gerek erkek ve gerek kadınları, kafalarından baltalar ile yaralıyor, eziyor, öldürüyorlardı. Bu ölüme, bu figana, bu acıklı feryada gökte melekler bile sızlanıyorlardı. Hatta gökte ucan kuşlar bile bu mezalimi gördükçe sağa sola uçuşarak kaçıyorlardı. Çünkü süngüler bağırsakları deliyordu. Kurşun ciğerlerden geçiyordu. Baltalar kafaları parçalıyordu, hançerler bağırsakları döküyordu.
Kadınlar kocalarını, evlatlarını kaybetmiş, anneler kardaşlarını görmüş, hemşireler matemlere bürünmüş, gözyaşları döküyorlardı. Babalarını istasyondan çalışmaktan geleceklerini bekleyen çocuklar ne olduğunu anlamayarak şehrin her tarafında atılan silah seslerinden feryat içinde titreşiyorlardı. Şehitlerimiz yığın yığın can veriyorlardı. Her şey mahvolmuş, şehrin en mühim hanelerine, mağazalarına ve bütün resmi dairelerine ateşler verilmiş, büsbütün ümitler azalmış mesalih-i kahriye? Düşmanlar silahsız biçare halkı büsbütün imha etmeğe çalışıyorlardı. Facia her tarafta devam ediyordu.
Bu hallere tahammül gayr-i kabil bir hal-i vaziyet almıştı. Nihayet on bir kişiden ibaret bir heyet teşkil ettik. Erzurum’da esir kalan Hınıs Kazası köylerinden, çalışkan, koçak bir suretle canını feda etmeyi vaat eden Bekir oğlu Abdullah’ı ileri çıkarıp, şehre gelmekte olan şanlı Türk Ordusu’na bu hallerimizin onda birisini yazarak, Ermenilerin de şehirde ne miktar kuvvetleri olduğunu ve halka ne gibi işkenceler yaptığını, ufak bir arızamıza yazarak anlattık. Yukarıda ismini zikrettiğim Abdullah, Haydarî ve Tepeköyü tarafından gelen Türk aslanlarına vaziyeti etrafıyla bildirdi. Fırka Kumandanlığı’ndan alınan cevabî haberini okuyorum; “Erzurum’da esir kalmış, isimlerini tanıdığım, acıklı mektubunuzu aldık. Kolordu Kumandanı Vehip Paşa’ya bu acıklı feryadınızı bildirdik. Fırka arkadaşlarımla büyük heyecan içindeyiz. Bu gece ordunun cebri yürüyüşle ale-s-sabah sizlere ulaşmağa ve yaralarınıza çaresaz olmak üzere var kuvvetimizle ve süratle harekete geçeceğimizi bildiririz. Fırka Kumandanı Halit Rüştü ve birçok zabitin imzaları”
11 Mart gecesi Ilıca’da Haydarî ve Yağmurcuk Köylerinde cebr-i taarruz yürüyüşüne emir verilen parlak süngülü Türk Ordusu, 11 Mart Çarşamba günü şehre girmişti. Şarktan şehre güneş doğar, Garptan ikinci bir güneş daha Erzurum’un üzerine doğmuş, şehrin muhtelif kapılarından Türk’ün ve Türk aslanlarının çelik süngüleri görünmüştü. Ermeniler kaçıyor, Türk askerlerinin silah sesleri halkı sevindiriyordu. Asker Erzurum’a girerken gözleriyle gördükleri mezalimi, ancak yüzde onunu yazabilmek üzere okuyorum. Aziz yurdumuzun sınırları üzerinde yatan Erzurum’un yılmaz koçaklarının başına geçen zalimler, Dervişağa Mahallesi’nde, karşı karşıya olan Mürsel Paşa’nın ve Ezirmik’li Osman Ağa’nın evlerine yüzlerce insan doldurarak, evlere ateş verilmiş, içinde mazlum insanlar cayır cayır yanıyordu. Bir taraftan küme küme insanları Kavak Kapısı denilen yani Ardahan Kapısı’nda istasyon Köprüsü’ne ve Kazan Deresi’ne ve Mahalle başı’nda Sabunhane’ye ve Kavak Mahallesi’nde muhtelif evlere götürüp masum halkı boğazlıyorlar ve şişliyorlar ve baltalıyorlardı. Diğer taraftan bazı hamile kadınların karınlarını yararak çocukları çıkarılmış, süngülerin başlarına takılarak sokaklarda işkenceler tertip edilmişti. Diğer taraftan Gürcükapısı’nda camii duvarında 12 yaşında bir kız çocuğu kulaklarından duvara çiviyle çakılmış idi. Taşmağazalarda bir erkek, bir kadın ve üç çocuğuyla kol kola takılarak bir mağazanın penceresinden boğazlarından asılmıştı. Vahşi düşman bir taraftan Mahallebaşı’nda kapalı bir dükkanın kepenkleri üzerine üç erkek ve dört kadın ve bir oğlan çocuğu ellerinin ortasından kalın çiviyle dükkana çakılarak, karınlarını hançerle yarmışlardı.
Tüyler ürpertici facialar numuneleri; Gölbaşında Sögütlü Çarşı’da çeşmenin karşısındaki dükkanda öldürülen iki kişiyi, canavar Ermeniler, parça parça ederek bir kazan içerisinde kavurma yaparak tenekelere doldurmuş, Yeğenağa Mahallesi’nde mütekait Ferid Bey’in hanesine götürerek, güzel satılık kavurma var, satacağız, alınız biz sonra gelir parasını alırız, diyerek haneden içeriye tenekeleri atarak gitmişlerdi. Yeğenağa Mahallesi’nde Şeyh Ahmet Efendi’nin hanesinde 450 kişilik masum halka ateş verilmiş ve kapı pencerelerine mermiler ve bombalar atarak haneyi ber hava ettikten sonra masumlar kamilen yangınlar ve topraklar altında kalmışlardı. Bir taraftan Hacı Ahmet Hanı ortasında büyük direkten beş yaşında bir oğlan çocuğunu kollarından asmışlar, çocuk bağıra bağıra ölmüştü. Hacı Ahmet Hanı’nda 1373 cenaze şehitleri, kafalarından balta ile vurulmuş yüzlerinden tanınmayan ve kanlar içerisinde yatan şehitler arasında 94 kadın ve çocuk da var idi.
İstasyon mevkiinde, tahta barakaların ve yıkılmış topların arasında vurulanların adedi yüzlere baliğ oluyordu. İstasyon Köprüsü’nden Soğuk Çermik Köyü’ne giden yol üzerindeki Rus Ordusu tarafından, vaktiyle istasyon malzemesi ve erzak konulmak üzere yapılan bin küsur tahta barakalar, hanelerinden cebren çıkarılan masum halk, mezkur barakalarda mitralyözle bağıra bağıra öldürülmüşlerdi. Türlü türlü işkencelerden maada, halktan cebren alınan paranın, kıymetli eşyanın haddi hesabı yoktu. Bunlar kimsenin gözünde değildi. Herkes varını veriyordu. Canını, namusunu kurtarmak istiyordu. Ona da muvaffak olamıyordu. Bütün varını vereni de tekrar süngüler ile zalim çeteler vurmaya götürüyorlardı.
Bütün memleket ölümle pençeleşiyordu. Şehrin her mahalle ve sokak yollarında ve çarşılarda binlerce Ermeni Çete noktaları kurulmuştu. Her çetenin yanında kilitli cephane sandıkları yığılmıştı. Cephane sandıklarındaki fişekleri boş yere havaya atıyorlardı. Halkı hanelerinden çıkarmamak, kuvve-i maneviyelerini kırmak için havaya atılan mermiler saatte yüz binleri buluyordu. Hayatta kalanlar, neticenin nereye varacağı bir türlü kestiremiyorlardı. Ancak, korkak, kahpe düşman ise Türk askerlerinin şehre yaklaştığını keşif kolları vasıtasıyla öğrenmiş ve bunu biliyordu ki kahraman Türk Ordusu’nun karşısında bir dakika olsun mukavemet imkanını bulamayacaktı. Ve neticede böyle olmuştu. Bu fecaat şehirde böyle devam ederken, köylerde ve kazalarda ve yol üzeri fırsat bulabildikleri yerlerde aynı vahşeti icra ediyorlardı.
Ordumuzun şehre yaklaştığından kimsenin malumatı yok idi. Halkın ümitleri daha ziyade azalmıştı. Türk Ordusu’nun imdada yetişeceğini halk heyecanla bekliyordu. Ey kahraman ordu, hey Allah’ım bizi kurtar, bizi kurtar sedaları her tarafta yükseliyor, duyuluyordu. Çok geçmeden silah sesleri çoğalmaya başladı. Ordumuzun çelik süngüleri şehrin muhtelif semtlerinden görünmeğe başladı. Bu vaziyet karşısında korkak, kahpe düşman her şeyi yerli yerinde bırakarak, en ufak mukavemet eseri şöyle dursun, canını kurtarmak için şaşkınlık dolayısıyla bazıları, firar istikametini bile düşünmeyerek ordumuzun geldiği tarafa koşarak, Türk askerlerinin eline şuursuz bir halde ellerini öperek teslim diye esir düşmüşlerdi. İşte bu saatte askerin şehre girdiğini haber alan halk sokaklara koşarak, o büyük kurtarıcıları karşılamış, ellerini öpmüş, boyunlarına sarılmış, layık oldukları her nevi muhabbet ve hürmeti ifa etmişlerdi.
Hatta halk kadın, erkek ve çocuklar askerlerin atlarının ayağı altındaki kar ve çamurlara ve çarıklarının ve çoraplarının altlarını bir şükran vecibesi olmak üzere yüzlerine sürüyorlardı. Bir saat sonra şehir baştan başa işgal edilmiş, korkak düşmandan eser kalmamıştı. Halkın sevincine payan yok idi. Fakat kederleri ortadan kalkmış değildi. Ana evladını, bacı kardaşını, çocuk babasını, baba oğlunu arıyordu. Düşman mezaliminden, şehrin haricinde ve dahilinde büyük şehitlerimiz al kanlar içinde yatıyordu. Vadesi yetmeyenlerde can veriyorlardı. (Ah of, vay diye bağırıyorlardı.) İşte oğlum vay, işte kardeşim of, işte babam diyip feryad-ı figanla cenazelerin üzerlerine atılanların adetleri binlerden fazla idi.
Şehri işgal ve istirdat eden fırka kumandanları tarafından, şehrin Polis Müdür Vekilliği’ni idare etmem emir buyruldu. Bu emir ve vazifeyi deruhte ederek, 185 fahri gönüllü polis kadrosu yaparak şehrin vezaif-i emniyetini temin eylemiş ve şehitlerimizin cenazelerini muhtelif sokaklardan toplattırdığım mevcudu tespit ederek, bir taraftan Maksut Efendi Mezarlığı’nın şimalinde büyük kabristanlar kazdırarak o biçare şehitlerimizi defin ettirdim, diğer taraftan şehrin temizlik asayişini temin ettirdim.
Erzurum dahilinde yaptığım, bu faciaların kurbanı ilanların miktarı 9562 nüfustan ibaretti. Kaza ve köylerinde tahminen bunun iki katı tahakkuk etmiştir. Müteaddit balta ve süngü ve kurşun yarası alıp ta, şehitlerin aralarından toplattırdığım ve hastahaneye sevk ettirdiğim 212 nüfustu. 44 nüfus; kadın ve bir kadının şehit olmasıyla bacakları arasında 2 yaşında oğlan çocuğu yalnız kolundan vurulmuş, şehit olan anasının bacakları arasında sağ olarak çıkarılmış, hastahaneye sevk edilmiş, beş ay sonra iyi olmuş, bugün hayatta ve Kağızman’da askerdir.
Bugün bu dakikada, bugünün karanlık gecelerinde Erzurum için şehit olan kardaşlarımız bugünün unutulmamasını bekliyor. Var olsun Türk Milleti, yaşasın Atatürk, yaşasın Ordu, yaşasın intikamını çelik gibi çemberleten, memleketi düşmandan müdafaa eden, şehit veren, koçak Erzurumlular var olsun.
Yayına Hazırlayan:
E. Albay Araştırmacı-Yazar Mehmet Şadi POLAT
Kaynak:
Kronolojik Tarih Ansiklopedisi – Oğuz ÇETİNOĞLU
Kategori: Tarihte Bu hafta


