
Tarihte Bu Hafta : 15 Mart – 21 Mart
15 Mart 1921: İttihatçıların Sadrâzâmı Talât Paşa, Berlin’de bir Ermeni tarafından sokakta, arkasından vurularak öldürüldü. Berlin’de gömüldü. 1943’te kemikleri yurdumuza getirilerek Hürriyet-i Ebediye tepesine gömüldü. Doğumu: Edirne, 1 Eylül 1874. Bâzı ilçelerde sorgu hâkimi yardımcısı olarak görev yapan Ahmet Vâsıf Efendi’nin oğludur. İlk tahsilini Edirne’nin Vize ilçesinde tamamladıktan sonra, ortaokul seviyesindeki Edirne Askerî Rüştiyesi’ni bitirdi. Bilinen bütün tahsili bundan ibârettir.
1893’te rejim aleyhinde faaliyette bulunduğu gerekçesiyle tutuklandı. Edirne’de 25 ay hapis yattı. Daha sonra Selânik’e gönderildi. Selânik – Manastır arasında seyyar posta memurluğu ve Selânik posta başkâtipliği yaptı. 1906 yılında gizli olarak çalışan Osmanlı Hürriyet Cemiyeti’ni kurdu. Bu cemiyet, Paris’te Ahmet Rıza’nın idâre ettiği cemiyetle birleşerek Terakki ve İttihat Cemiyeti hâline dönüştü. Birkaç yıl sonra da önce İttihat ve Terakki Cemiyeti, bilâhare de İttihat ve Terakki Fırkası (Partisi) adını aldı. Faaliyetleri, gizli olarak Selânik Mason Locası binasından yürütülüyordu. Balkan komitecileri ile birlikte hareket ediyordu. Bu durumu ve gizli cemiyet kurduğu anlaşılınca, posta idâresindeki görevine son verildi. Yıkıcı çalışmaları sebebiyle Anadolu’ya sürüldü ise de araya giren hatırlı kişilerin kefâleti ile sürgün cezâsı yerine getirilmedi. Memuriyet görevine dönüşüne de izin verilmedi. Selânik’te bir özel okula müdür oldu. Müdürlük görevi sırasında iki defa İstanbul’a gizlice gelerek İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin İstanbul organizasyonu için alt yapı oluşturdu.
1908’de ilân edilen İkinci Meşrutiyet’ten sonra parti hâline dönüşen İttihat ve Terakki listesinden Edirne mebusu seçildi. Meclis reis vekili oldu. Ermeni, Rum, Bulgar ve Arnavut komitacılarla işbirliği yaparak Sultan İkinci Abdülhâmid Han’ın tahttan indirilmesi kararının alınmasını sağladı. 1909’da Hüseyin Hilmi Paşa Kabinesi’nde Dâhiliye Nâzırı, Said Paşa Kabinesi’nde Posta Telgraf Nâzırı oldu. Bundan sonraki yıllarda, 600 senelik Osmanlı Devleti’nin mukadderâtına hâkim olmak için çalıştı. Çalışmaları, Osmanlı Devleti’nin yıkımına yol açacak kadar zararlı oldu.
Türkiye Büyük Mason Locası’nın ilk üstad-ı âzâmı idi. Balkan Harbi’nin en zorlu günlerinde, “Edirne elden gidiyor, din gidiyor.” Sloganlarıyla 23 Ocak 1913 günü Bab-ı Âli’yi basan komitecilerin içerisinde idi. Enver Paşa silâh zoruyla iktidârı alaşağı edip yeni hükümeti kurdurdu. Parti arkadaşını Dâhiliye Nâzırı Vekili olarak tâyin ettirdi. Cemal Paşa da aynı ihtilâlci gurubun üyesi idi. Üçlü komite 3 Şubat 1917’de hükümeti bir defa daha düşürerek, Talât Paşa’nın Sadrâzam olmasını sağladı. Talât Paşa, Enver Paşa’nın tesirinde kalarak hiçbir mecburiyet yokken ülkenin çok zayıf bir döneminde, Osmanlı Devleti’ni Almanya’nın yanında Birinci Dünya Savaşı’na soktu. Savaş kaybedilince, hesap vermekten korkarak Enver ve Cemal Paşalar da dâhil olmak üzere İttihat ve Terakki Partisi’nin önde gelenleri ile birlikte Almanya’ya kaçtı.
Ermenilerle işbirliği yaparak ve onları memnun ederek Sultan İkinci Abdülhâmid Han’ın tahttan indirilmesinde başrol oynamıştı. Buna rağmen Ermenilere yaranamadı. Berlin’de, Teilirian isimli bir ermeni tarafından vurulup öldürüldü. Tetikçi Teilirian mahkemede, 1915 yılında Erzincan’da olduğunu, ailesinin göç ettirilirken kurşuna dizildiğini anlattı. Mahkemede ayrıca Ermenilerin nasıl katledildiklerini kendi gözüyle gördüğüne dair uzun ifadeler verdi. Bu ifâdeler doğrultusunda mahkeme öldürülmüş Talât Paşa’yı suçlarken tetikçi Teilirian’ı beraat ettirdi. Teilirian’ın hikâyesi; Almanya’da 2005 yılında piyasaya verilen Operasyon Nemesis adlı kitapta etraflıca anlatılmaktadır.
18 Mart 1902: Osmanlı Devleti, Bağdat Demiryolu yapım hakkını Almanların Anadolu Demiryolu Kumpanyası’na verdi. Almanya, İngiltere’nin en büyük güç kaynaklarından birisi olan Hindistan yolu ile Akdeniz arasında kalan Anadolu’yu elde etmek ve buranın zenginliklerinden yararlanmak istiyordu. Bunun için Anadolu’nun belli ölçüde kalkındırılması gerekiyordu. Alman İmparatoru İkinci Wilhelm, Anadolu’yu Alman etkisine sokmak için elinden geleni yaptı. Müslümanların dostu gibi görünmeye ve Sultan İkinci Abdülhamid Han ile iyi geçinmeye çalıştı. Bu çerçeve içinde Osmanlı – Alman yakınlaşması 1880′de ilk defa kültür alanında başladı. Osmanlı ordusunu düzene sokmak için eğitim işbirliği programları uygulandı. İngiltere’nin Kıbrıs ve Mısır’a, Fransa’nın Tunus’a yerleşmesi, Osmanlı Devleti’ni Almanya’ya daha da yakınlaştırdı.
Bu durumdan yararlanan Alman ekonomisi Osmanlı’ya sokulmaya başladı. Alman Deutshe Bank 6 Ekim 1888′de Haydarpaşa – İzmit demiryolunu işletme ve İzmit – Ankara demiryolunu inşa etme hakkını aldı. Ayrıca bu demiryolunun Samsun, Sivas ve Diyarbakır üzerinden Bağdat’a kadar uzatılması da şart koşuldu. Böylece Anadolu Demiryolu Kumpanyası doğdu ve Osmanlı’da ilk Alman demiryolculuğu başlamış oldu. Bir yıl sonra da İkinci Wilhelm İstanbul’u ziyaret etti. 26 Ağustos 1890′da Osmanlı Devleti ile Almanya arasında bir ticaret anlaşması imzalandı.
Almanya’nın Osmanlı üzerinde elde ettiği bu durum, 1892′lerde İstanbul’da bir Alman – İngiliz rekabetini doğurdu. Ancak Almanya, İngiltere’nin Mısır’daki durumuna karşı çıkacağını bildirmesi üzerine, İngiltere Anadolu’da demiryolu yapım işlerinden vazgeçti. Böylece Almanya bu alanda rakipsiz kaldı. Bu tarihlerde ise Osmanlı Devleti askerî ve ekonomik sebeplerle demiryolu yapımını hızlandırmak istiyordu. Zaten bu sıralarda, Eskişehir – Konya demiryolunun tamamlanmasından sonra büyük devletler, Konya’dan Bağdat’a uzanacak bir demiryolu yapımı hakkını elde etmek üzere İstanbul’a önerilerde bulunmaya başlamışlardı. Babı Ali ise, bu hattın yapım hakkının prensip olarak Almanlara verilmesini kabul etti. Hatta bunları genişleterek Mukaddes Topraklarda de bazı haklar verdi.
Bu şartlar altında Osmanlı Devleti, 27 Kasım 1899′da Konya’dan Bağdat’a ve oradan Basra Körfezi’ne bir demiryolu yapılması hakkını Almanlara vermeyi kabul ettiğini açıkladı. Çünkü bu sıralarda Ruslar, ülkelerinde gerekli iç desteği bulamadıkları için bu alandan çekilmişlerdi. Fransızlar, böyle büyük bir projenin bütün sorumluluğunu yüklenmek yerine Almanlardan hisse almayı tercih ettiler. İngilizler ise bu sıralarda dikkatlerini Güney Afrika’da Boerler Savaşı’na çevirmişlerdi. Bunun sonucu olarak Osmanlı Devleti, ekonomik, siyasî ve stratejik sebeplerden dolayı 18 Mart 1902′de Bağdat demiryolu yapım hakkını Almanların Anadolu Demiryolu Kumpanyası’na verdi. 99 yıl süreyle yapılan anlaşmaya göre; şirket sahipleri, yapılacak demiryolunun iki tarafında yirmişer kilometrelik alan içerisinde bulunan madenleri işletebilecek, bu yol boyunca olan ormanlardan odun kesebilecek, arkeolojik eserleri aramak, kazılar yapmak yetkisine ve daha başka ayrıcalıklara sahip olacaktı. Ayrıca Bağdat, Basra ve Basra Körfezi’nde limanlar yapabilecek ve işletebilecekti.
Bağdat demiryolu inşaatının ilerlemesi ve Almanların Basra Körfezi’ne doğru yaklaşması, Almanya’nın Ortadoğu’ya iyice sokulmasına, dolayısıyla İngiltere, Rusya ve Fransa’nın bölgedeki çıkarlarını tehdit etmeye başlamasına yol açtı. Bu da üç devletin dikkatlerini yeniden Bağdat demiryolu üzerinde toplamalarına sebep oldu. Bu demiryolunun ekonomik niteliği ikinci planda kalarak; İngiltere, Rusya ve Fransa’nın, Osmanlı Devleti hakkında yıkıcı siyaset tâkip etmelerine yol açan büyük bir politik mesele haline geldi.
19 Mart 1405: İranlıların Timurlenk, Türklerin Aksak Timur, Avrupalıların ise Tamerlane olarak andıkları Türk asıllı ve Asyalı büyük fâtih Emir Timur, Çimkent yakınlarındaki Otrar şehrinde vefat etti. Doğumu: Semerkand yakınlarındaki Keş şehrine bağlı Hoca İlgar Köyü: 11 Mart 1336. Babası, Çağatayların en büyük topluluklarından biri olan Barulas aşiretinin başbuğlarından Emir Turagay’dır. Cengiz Han, oğlu Çağatay Han’a, Türkistan ülkesini verdiği zaman, Barulas aşiretinin başbuğlarından Karaçar Noyan’ı, kabilesi ile birlikte onun hizmetinde bulunmak üzere görevlendirmişti. Karaçar Noyan, Timur’un beşinci dereceden atasıdır. Dolayısıyla Emir Timur ile Cengiz Han’ın ataları, bir noktada birleşmektedir. Timur’un gençlik yıllarında Çağatay Hanlığı sarsıntı geçirmekte idi. Devletin yönetim kademelerine, Çağatay Hânedanından ziyâde, değişik bölgelerde vâli olarak görevlendirilen yöneticiler hâkimdi. Kendilerine Emir denilen vâliler, Çağatay sülâlesinden birini han – hakan yapıyorlar, ne yapacağını, devleti nasıl yöneteceğini kendileri belirliyorlardı.
Timur; ileri görüşlü, dirâyetli bir siyâset adamı olarak yetişmişti. Dostlarını iyi seçmiş, çok güçlü olmadan rakiplerini karşısına almamış, yenemeyeceğini tahmin ettiği kişilerle iyi geçinmenin yollarını aramış ve bulmuştur. 1358 yılında, vâlilerin han olarak belirledikleri Kuli Han’ın ölümü ve vâli Kazgan’ın katledilmesi üzerine Çağatay milleti iyice karışmıştı. Valiler, vaziyeti düzeltmek için Çağatay Hânedânı’nın en güçlüsü olarak gördükleri, buna rağmen etkileri altında tutabileceklerini düşündükleri Yisun – Timur’un oğlu Timur Şah’ı han, Emir Kazgan’ın oğlu Emir Abdullah’ı da yardımcılığı görevine getirdiler. Bir yıl sonra Emir Abdullah öldü. Timur Şah’ın ise ülke yönetiminde beceriksiz olduğu anlaşılmıştı. Ülkenin idâresi Emir Hacı Barulas ile Emir Bayhan Sulduz’un eline geçti. Bu sırada Doğu Türkistan’da hüküm sürmekte olan Tuğluk –Timur Emir Han, durumdan yararlanarak ordusuyla Mâverâü’n-Nehr’e girdi. Tuğluk Timur’un gelişi üzerine Hacı Barulas ve bâzı valiler, bölgeyi terk ettiler. Emir Bayhan Sulduz ile bâzı vâliler de Tuğluk Timur’a bağlılıklarını bildirdiler. Ülkedeki karışıklıklar bir süre daha devam etti. Türkmenlerden Mübârek Şah Sencerî’nin yardımları sâyesinde Timur, duruma kısmen hâkim oldu. Bu çarpışmalarda, kendisine aksak denilmesine yol açacak şekilde yaralandı. Emir Timur, 23 Şubat 1376 tarihinde, kimi mağlubiyet, kimi galibiyetle sonuçlanan, sayılamayacak kadar çok ve aralıksız olarak 18 yıl süren mücâdelelerden sonra kesin zaferini kazanarak ülkenin yönetimini eline aldı. Çok iyi bir asker olan oğlu Cihangir Mirza da kendisine yardımcı olmuştu. Duruma hâkim olduktan sonra çıkan isyanları, oğlunun gücü ile bastırabildi.
Emir Timur, ülkesine hâkim olduktan sonra da cengâver karakter yapısının gereği olarak sarayında rahat oturamadı. Günleri hep savaş alanlarında geçti. 1379 yılında Harizm ülkesinin topraklarını aldı. 1380 yılında oğlu Miran Şah, Horasan’ı zaptetti. Özbekistan’dan Anadolu’ya, kuzeyde Rusya’dan güneyde Akdeniz’e kadar uzanan büyük bir imparatorluk kurdu. Timur’dan önce Türkistan Türklüğü; Moğol putperestliğinin, Hint Budizm’inin, Fars Zerdüştlüğü’nün ve Şiîliği’nin baskısı altında idi. Devletin mânevi temellerini oturttuğu İslâmiyet’i hâkim kıldı. İlim adamlarına saygı gösterdi. Muhammed Bahaeddin Buhârî ve Pir-i Türkistan Ahmed-i Yesevî, saygı gösterdiği âlimlerin başında gelir. Müslümanlar arasında yayılmakta olan sapkın anlayış Hurûfilik ile mücadele etti. Hurûfiler Osmanlı topraklarına sığınınca, savaşı göze aldı. Osmanlı Sultanı Yıldırım Beyazıd Han’ı Ankara yakınlarındaki Çubuk Ovası’nda yaptığı savaşta yendi. Bu savaştan sonra da sarayına dönmedi. Suriye ve Gürcüstan topraklarını fethetti. O artık cihân hâkimi bir Türk’tü.
12 Mart 1405’te Otrar şehrine geldi. Burada ilk iş olarak Kurultay topladı. Daha önce veliaht olarak tâyin ettiği oğulları Cihangir Mirza, Ömer Şeyh Mirza ve Cihangir’in oğlu Muhammed Sultan Mirza ölmüşlerdi. Diğer oğlu Şahruh ise derviş-meşrep mizaçlı olduğundan Cihangir’in diğer oğlu Pir Muhammed’i veliaht tâyin etti. Otrar’a geldiğinin beşinci haftasında hastalandı ve 35 yıl devam eden hükümdarlıktan sonra 69 yaşında hayata vedâ etti.
Emir Timur, bir yönü ile Türklüğün şânını yüceltmiş, İslâmiyet’e hizmet etmiş, bir yönü ile de Türklüğün, İslâmiyet’in ve insanlığın zarar görmesine yol açan gelişmelere imkân sağlamıştır. Verdiği zararlar şöyle sıralanabilir: İstanbul’un Türkler tarafından fethini 51 yıl geciktirmiş, Altın Orda Devletine vurduğu darbe ile Rus Devleti’nin doğuşunu ve gelişip Türklük ve insanlık âlemine belâ olmasına sebebiyet vermiş, Delhi Sultanlığı’na vurduğu darbe ile, Hint Müslümanlığı’nın gelişmesine bir süre için set çekmiştir.
Prensip ve tavsiyeleri şöyle özetlenebilir: 1- Her zaman her yerde İslâmiyet için çalışılmalı. Allah-ü Tealâ’nın dîni ve Hz. Muhammed (sav)’nin hadisleri tek düsturdur. 2- Âlimler ve emirlerle istişâre edilmeli. 3- Devlet idâresinde kanunlara riâyet, eşitlik ve adâlet en önemli prensiptir. 4- Hükümdarlar, kendisine zafer kazandıran ve devleti başarı ile yöneten idârecilere cömert davranmalı. Timur, iyi bir devlet adamı, üstün vasıflı bir komutandı. Ölümünden sonra imparatorluğunun uzun ömürlü olmayışı, bir müddet sonra oğulları ve torunları arasında paylaşılarak erimesi ve dağılması, onun teşkilâtçılık yönünden zayıf olduğunu gösterir. Yine de Türk tarihinin ender yetiştirdiği hükümdarlardan biridir.
21 Mart 1452: İstanbul’un fethine hazırlık amacıyla ve geleceğin Fâtih’i Sultan Mehmed Han’ın emirleriyle Rumeli Hisarı’nın yapımına başlandı. Genç Sultan Mehmed Han 1451 yazı sonunda Karaman Seferi’nden dönerken, Boğaziçi’nin durumunu çok dikkatli bir şekilde incelemişti. O zamanki topların menzili kısa idi. İstanbul Boğazı’ndan geçmekte olan gemileri kontrol altına almaya ve gerektiğinde top atışlarıyla batırmaya yeterli değildi. Bu sebeple Boğaz’a hâkim olmak düşüncesiyle Rumeli Hisarı’nın yapımını kararlaştırdı ve plânlarını bizzat kendisi çizdi. Hisarın temelleri 15 Nisan 1452 günü atıldı. İnşaat, gayretli çalışmalarla Ağustos ayı içerisinde bitirildi. Kale; 250 X 125 = 31.250 M2’lik bir alanı kapsamaktadır. Kalenin içinde evler, câmi, sarnıç, yiyecek deposu ve cephâne vardır. Kalenin ilk komutanı Firuz Ağa’dır. Emrine 400 asker verilmişti. 1509 yılındaki depremde büyük hasar gören Rumeli Hisarı esaslı bir tâmir gördü. 1746 yılındaki yangından sonra, Sultan Üçüncü Selim Han döneminde son olarak tâmir edildi. Fâtih Kanunnâmesi’ne göre yatsı namazından sonra ve sabah ezanından önce kale önünde nevbet vurmak (*) gerekli idi. Günümüzde bu gereğe uyulmamaktadır. Yapıldığı yıllarda ve sonraki asırlarda; Rumeli Hisarı; Yenicehisar, Yenihisar, Boğazkesen Hisarı, Yenikale, Güzel Hisar anlamında Nîkhisar ve Başkesen Hisarı olarak anılan Kale, etrafında evlerin yapılması sebebiyle meskûn bölge içerisinde kalmış ve Rumeli Hisarı adı ile anılır olmuştur.
(*) nevbet vurmak: Resmî ve önemli yerlerde günün belli saatlerinde bando ile müzik icrâ edilmesi. O dönemin bandosu Mehter idi. Mehter müziği ile birlikte Gül-bank okunması da âdettendi. Gül-bank, merâsim s ırasında, hep bir ağızdan ve yüksek sesle okunan ilâhi veya duâdır.
Yayına Hazırlayan:
E. Albay Araştırmacı-Yazar Mehmet Şadi POLAT
Kaynak:
Kronolojik Tarih Ansiklopedisi – Oğuz ÇETİNOĞLU
Kategori: Tarihte Bu hafta


