Tarihte Bu Hafta : 22 Mart – 28 Mart

 

25 Mart 0922:  Görüşleri ve yaşayışı ile tartışmalı değerlendirmelere konu olan dünyaca tanınmış mutasavvıf Hallac-ı Mansur İran’ın Fars bölgesindeki Tur şehrinde öldürüldü. 858 yılında aynı şehirde doğmuştu. Tam ve asıl adı: Ebu’l-Mugis el-Hüseyin bin Mansur el-Hallac’tır. Babası Hallac (pamuk atıcısı) idi. Mânevî sırları hallac pamuğu gibi attığı için bu kelimeyle anıldığı da iddia edilmektedir. Hallac, hiç şüphe yoktur ki samimî bir Müslüman idi. Fakat heyecanlı ve coşkun bir kişiliği vardı. Yaşayışı, alışılmışlardan farklı idi. Gerçekleri de değişik bir anlatımla ortaya koyuyordu. Bu sebeple kimilerinde hayranlık kimilerinde nefret uyandırdı. Öldürülmesi de İslâm târihinin en çok konuşulan olaylarından biridir.

 İslâm’ı anlatmak ve yaymak için Hindistan ve Türkistan’a gitti. Çin sınırına kadar uzandı. Bu gezisi sırasında İslâm ile şereflenmesine vesile olduğu insanlar, Mansurî olarak anıldı. Basra’da,  Cüneyd-i Bağdadî’nin sohbetlerine katıldı ve Amr b. Osman el-Mekkî’den hırka giydi. Basra’da zâhidâne bir hayat yaşarken döneminin önemli sûfilerinden olan kayınpederi Ebû Yâkub Akta ile şeyhi arasında şiddetli bir geçimsizlik oldu. Durumu Cüneyd-i Bağdadî’ye arz ederek ne yapması gerektiğini sordu. Aldığı cevapta; sabırlı olması tavsiye ediliyordu. Daha sonra Cüneyd-i Bağdadî’ye sorduğu bâzı sorulara cevap alamadı. Hocası, Hallac-ı Mansur’un soru sorarken maksatlı olduğunu düşünerek O’nun sohbetlere katılmasından rahatsız olduğunu bildirerek meclisinden uzaklaşmasını istedi. Bunun üzerine Mansur, Tüster şehrine gitti. Orada, Hiçbir mezhebe bağlı olmayan, ancak her mezhebin en zor hükümlerini uygulamayı esas alan bir insan olarak bilindi ve çok sevildi. 

 Üçüncü defa hac farizâsını edâ ederken kendinden geçme sırasında: Ene’l-Hak – Ben Hakk’ım. Dedi. Hacda vakfedeyken, çevresindekilerden kendisine işkence etmelerini ve hatta kendisini öldürmelerini istediği anlatılır. Sonraki hayatı ve söyledikleri; devlet yöneticileri ve bâzı din âlimleri tarafından endişe ve şüphe ile karşılandı. Onlar, tasavvufun derinliklerine yabancı idiler. Mezopotamya’nın güneyinde patlak veren zenci ayaklanmasını O’nun organize ettiği iddia edildi.  Bütün bu sebeplerle, 911 yılında hapse atıldı. İlk yargılanmasında Şafii kadısı, O’nun öldürülmesine karşı çıktı. Daha sonra Mâliki kadısı da Hallac’ın öldürülemeyeceği yönünde karar verdi.  O’nun hapiste kalması, şöhretinin artmasına yol açtı. Abbasi Devleti’nin yöneticileri, büsbütün korktular. Sonunda vezir, öldürülmesi için gerekli fetvâyı almayı başardı. Hallac önce kırbaçlandı, sonra kolları ve bacakları kesildi, asılarak halka teşhir edildi. Başı kesildikten sonra yakılarak külleri savruldu. Hallac’ın asıldığı yer zamanla önem kazandı. Hak şehidi bir velînin türbesi olarak ziyâret edilmeye başlandı. Sonraki yıllarda vezir tâyin edilen bir şahıs, göreve başlamadan önce Hallac’ın kabri olarak bilinen mekânı ziyâret ederek mânevî huzurunda dûa edip niyazda bulunması, Abbasi Devleti’nin Mansur’dan özür dilemesi ve itibarını iade etmesi şeklinde yorumlandı.  Yıllar sonra Beyâzıd-ı Bistâmî de Hallac-ı Mansur’un söylediklerine benzer fikirleri dile getirmiş olmasına rağmen suçlanmamış, normal karşılanmıştır.  

 Sözlerindeki tasavvufî mânâyı kavrayamayan kaba sofular dışındaki âlimler, O’nun şehid edildiği kanaatine sâhiptirler. Zaman içerisinde Müslümanlar arasında; Allah (cc) sevgisi uğruna can vermenin sembolü olarak kabul edildi. Çeşitli kaynaklarda Hallac’a izâfe edilen 50′ye yakın eserden söz edilirse de bunlar günümüze ulaşmamıştır. Fransız bilgini Louis Massignon, hayâtını âdeta Hallac’a tahsis ederek eserler yazdı, öğretilerini kitaplaştırdı. Sözleri ve menkıbeleri çağlar boyunca Müslümanlar arasında yankılanan ve İslâm toplumu üzerinde derin izler bırakan Hallac’ın öğretisi üç temele dayanır:

 1- Allah’ın ruhu insan ruhu ile birleşmiştir. Hallac’a göre insan, özü bakımından ilâhî bir varlıktır. Allah, insanı kendi biçiminde yaratmış ve melekleri ona secde ettirmiştir. Bu sebeple benliğini Allah’a kullukla eğiten, ihtiraslardan arındıran, kalbini iyi işlere veren ve dünyevî zevklerden kaçınan insan, Allah’ın dostluğunu kazanır. Daha sonra dostluk merdiveninde yükselerek beşeri konumundan kurtulur. Benliğinde beşerî bir iz kalmayınca, Allah’ın rûhu, Hz. İsa’da olduğu gibi onun rûhuna hulül eder. Bu andan sonra her şey O’na boyun eğer, istediği her şey gerçekleşir. 

 2- Hakikat-ı Muhammedî – Nur-u Muhammedî’nin öncesi yoktur.  Cenab-ı Allah’ın ilk yarattığı şey, Hazret-i Muhammed’in nûrudur. Âdem henüz yaratılmamış iken O, peygamberdi. Hallac’a göre Hazret-i Muhammed (sav)’nin iki ayrı sûreti vardır.  Birincisi: O, bütün varlıklardan önce var olan bir nurdur ve bu nur, bütün bilgilerin kaynağıdır. İkincisi: Peygamber olarak dünyaya gelen, belli bir yer ve zamanda 63 yıl için ortaya çıkan geçici biçimidir. Hz. Muhammed, peygamberlik görevi süresince bütün bilgilerini ve ahlâkındaki olgunluğu, öncesiz- ezelden beri var olan nurdan almıştır. Yalnız O değil, bütün peygamberler bilgi ve ışıklarını o nurdan almışlardır. Bu görüş, Hakikat-ı Muhammediye olarak anılmış ve çok geniş taraftar bulmuştur.

 3- Bütün dinler Allah’a çıkar. Hallac’a göre bütün dinler aynı gerçeği dile getirir. Değişik adlarla anılsa bile, bütün dinler, bir ağacın dalları gibi temelde birleşir. Amaçları aynıdır. Ve tümü Allah’a aittir. Toplumların çeşitli dinlere bağlanması, kendi seçimleriyle değil, Allah’ın dilemesiyle ilgilidir. Bu yüzden hiçbir dinin temelsiz olduğu söylenemeyeceği gibi, bir kimsenin dininin yanlış olduğu da öne sürülemez. Çünkü böyle bir iddiayla o kişinin inancını kendi hür irâdesiyle seçtiği öne sürülmüş olur. Hallac hakkında ileri sürülen iddiaların en yaygını, en etkili ve en sürekli olanı; O’nun Ene’l Hak sözüdür. Bu söz sebebiyle Hallac’ın kâfir ve zındık olduğu iddia edilmiştir. O’nu büyük bir velî olarak kabul edenler ise bu sözü,  diğerlerinden farklı yorumlamışlardır. Hallac’ın Enel Hak dediği doğrudur. Ancak bu sözü ile tanrılık iddiasında bulunduğu yolundaki hükümler kesinlikle yanlıştır. O, sözünü şu cümlelerle açıklamıştır: “Eğer Allah’ı tanımıyorsanız, eserini tanıyınız. İşte o eser benim. Ben, Hakk’ım. Çünkü ebediyyen Hak ile berâberim.”  Bir şiirinde hulûlle ilgili olarak: “Ben sevgilimin kendisiyim. O da bendedir. Biz bir bedene hulûl etmiş iki ruhuz.”  Diyordu.  Hallac’ın öğretisini benimseyenlerin bir bölümü, O’nun öldürülmediğine, Hz. İsa gibi O’nun yerine bir benzerinin öldürüldüğüne inanmışlardır.  

 

26 Mart 1925:  Cumhuriyet döneminin ilk Genel Kurmay Başkanı Mareşal Fevzi Çakmak, Diyânet İşleri Başkanlığı’na bir yazı göndererek, askerlerin okuyup anlayacakları bir asker ilmihâli hazırlanmasını istedi. Dönemin Diyânet İşleri Reisliği Danışma Kurulu üyelerinden Ahmed Hamdi Akseki, Askere Din Dersleri isimli kitabı hazırladı. Kitap, 1925, 1945, 1980 ve 1982 yıllarında dört defa basılıp ordu mensuplarına dağıtıldı. 

 Cumhuriyet Dönemi’nin ilk Genelkurmay Başkanı olan Mareşal Fevzi Çakmak, 26 Mart 1925′te Diyanet İşleri Başkanlığı’na gönderdiği bir yazı ile askerlerin okuyup anlayabilecekleri bir ‘Asker İlmihâli’ hazırlanmasını istedi. Diyanet’in ‘Hey’et-i Müşavere’,  bu günkü anlatımıyla:  Danışma Kurulu üyelerinden Ahmet Hamdi Akseki, bu istek üzerine, ‘Askere Din Dersleri’  adında bir kitap kaleme aldı. Bu kitabın, günümüze kadar birçok baskısı yapıldı. Türk Silahlı Kuvvetleri’nde mânevî eğitim hizmetleri bugün, Genelkurmay Başkanlığı Personel Dairesi Moral Şubesi ile Kara, Deniz ve Hava Kuvvetleri Moral Şubeleri tarafından yürütülüyor. İç Hizmet Kanunu’nun 86. maddesinde ‘Asker, kendisinden beklenen vazifeleri hakkıyla yapabilmek için yüksek ahlâka ve kuvvetli mâneviyata sahip olmalıdır.’ Dendikten sonra ‘İyi ahlâk sahibi olmalı, esrar, içki, kumar, hırsızlıktan uzak durmalı, aynı zamanda da dine hürmetsizlikten, iki yüzlülükten dalkavukluktan nefsini koruyup çekinmelidir.’ ifadeleri yer alıyor.

 Osmanlı Devleti’nde Veniçeri Ocağı’nın imamına, İmâm-ı Hazret-i Ağa, Ağa İmamı veya Ocak İmamı denirdi. Bu makama ocaktan yetişen, Orta Camii’ndeki müderristen ders alan ve Ağa Kapısı Camii’nde bulunan beş müezzinden en kıdemlisi tayin edilirdi. Ocak imamı Ağa Kapısı Camii’nde camide namaz kıldırır ve seferlere yeniçeri ağasıyla beraber katılırdı. Yine Ağa ile birlikte ayda bir defa sadrazamı ziyarete gider, bayramlarda da padişahın muayede merasimine, günümüz anlatımıyla bayramlaşma törenine katılırdı. Sultan Üçüncü Selim Han’ın kurduğu Nizâm-ı Cedid ordusunda uygulanmak üzere hazırlanan Levent Çiftliği Kanunnâmesi’nde her bölüğe birer imam tayin edilmesi, askerlerin cemaatle namaz kılmaları ve Birgivi Risâlesi’ni(1) okumaları hükme bağlanmıştı. Yeniçeri Ocağı’nın Sultan İkinci Mahmud Han tarafından 1826′da kaldırılmasından sonra, ocağın yerine kurulan ‘Asâkir-i Mansure-i Muhammediyye’ adlı orduya dînî eğitim kuralları da konmuştu. Her bölük için bir mektep açılacak, mekteplerde her gün Kur’an-ı Kerim ve ilmihâl dersleri verilecek, erlerin beş vakit namazı cemaatle kılmaları için her bölüğe birer imam tayin edilecekti.

 Asâkir-i Mansure-i Muhammediyye alaylarının birinci taburlarında görev yapan alay imamları; din hizmetlerini yürütüp ahlâkî bilgiler veren, cemaate namaz kıldıran, cenaze işleriyle ilgilenen özel üniformalı askerî memurlardı ve birliklerinin her türlü dînî işlerinden sorumluydular. 30 kuruş olan maaşlarına daha sonraları kisve-bahâ – (elbise bedeli)  adıyla 30 kuruş daha zam yapılmış, kılık kıyafetleri de belli bir nizama sokulmuştu. Protokolde yüzbaşıdan önce gelen alay imamları, terfi ederek alay müftüsü olurlardı. Alay müftülerinin protokoldeki yerleri yüzbaşının üstünde idi. Tanzimat’tan sonra kadroları lağvedilen ordu şeyhleri ise özellikle savaş zamanında askerin moralini yükseltmekle görevli idiler.

 Yeniçeri Ocağı’nın kaldırılmasından sonra kurulmasına çalışılan modern orduda önemli yeri bulunan ve daha sonra da Birinci Ordu’nun temelini teşkil eden Muallim Bostâniyân-ı Hâssa Ocağı’nın 31 Mart 1827 tarihli nizâmnâmesine göre, eskiden görevli olan imamlar yeni sisteme göre her bölüğe yeniden tayin edilecekler, sayılarının yetmemesi halinde ocağın kütüphanecisi tarafından imtihan açılacak ve dışarıdan yeni imamlar bulunacaktı. İmamlar namazların cemaatle kılınmasını sağlayacak, kütüphaneciden ders okuyacak, buna ilâve olarak da askerlere günde birer defa Kur’an-ı Kerim ve ilmihâl dersi vereceklerdi. Bütün bu hizmetlerin aksamadan yürütülmesi için subaylar dikkat göstereceklerdi.

 Bahriye teşkilâtında görevli olan Gemi İmamları’nın vazifeleri ise harp gemilerinde namaz kıldırmak, askerlere dînî ve ahlâkî bilgiler vermek ve maneviyatlarını yükseltmekti. Alay imamları gibi medrese mezunlarından seçilen gemi imamları da cübbe giyip sarık sararlardı ve kollarında sınıflarını gösteren sırma şeritler bulunurdu. Tersâne-i Âmire Camii’nde 1665 ile 1693 yılları arasında vaiz, imam-hatip, ikinci imam, cüzhân, müezzinbaşı, müezzin ve ferrâş olmak üzere toplam 15 din görevlisi bulunuyor ve günde toplam 116 akçe ücret alıyorlardı.

 1693′te Kapudâne-i Hümâyun, Patrona ve Riyale kalyonlarının mürettebat kadrolarında bazı değişiklikler yapılarak 20 akçe yevmiye ile birer de imam görevlendirilmişti. Sultan Üçüncü Selim Han’ın başlattığı reform hareketleri sırasında, 1804′te yayınlanan bir kanunnâme ile üç ambarlı kalyonlara, atamaları sefere çıkıldığı zaman yapılmak üzere bir Seferi imam kadrosu konulmuştu. 1846′da donanma personeli arasında 24 imam görev yapmaktaydı. Ertesi yıl Bahriye Meclisi tarafından imtihan edilen imamlar, maaşları da yükseltilmek suretiyle kabiliyetlerine ve bilgilerine göre birinci, ikinci ve üçüncü sınıf olmak üzere üç gruba ayrıldılar.

 Donanmadaki imamların sayısının 44 olduğu, bugün Bahriye Salnâmesi’nden anlaşılıyor. Gemilerdeki Hıristiyan tayfanın dînî âyinlerine katılmak için karaya çıkmaları sırasında bazı firarların meydana geldiğini öne süren Kaptan Paşa, 31 Ağustos 1847 tarihli başvurusuyla sadrazamlıktan gemilere papaz tayini için izin istemiş, ancak bu istek, 6 Ekim 1847′de bizzat zamanın padişahı Sultan Abdülmecid Han tarafından reddedilmişti.

 İmamlar, Birinci Dünya Savaşı’nda Osmanlı ordusunda önemli roller oynamışlardı. Çanakkale savaşlarında 19. Tümen Komutanı olan Yarbay Mustafa Kemal’in 18 Mayıs 1915 tarihli emrinde, ertesi gün yapılacak taarruzda kesinlikle uyulmasını istediği hususlar arasında baskının gürültüsüzce, sessiz sedasız ve yalnız süngü ile yapılması, bombaların sadece düşman mevzilerinin ele geçirilmesinden sonra düşmanı tahrip için kullanılması, birliklerin hücum sırasında çantalarını ve gereksiz ağırlıklarını geride bırakmalarının yanı sıra, tabur imamlarının birinci hatta bulunmaları ve askeri,  çarpışmanın sonuna kadar coşturmaları emri de vardı.

 8 Ağustos 1915′te Çanakkale Boğazı’nda bir İngiliz denizaltısının batırdığı Barbaros Hayreddin zırhlısında şehid olanlar arasında gemi imamı Dadaylı Süleymanoğlu Mehmed Efendi de vardı. Çanakkale savaşlarında 73. Alay Müftüsü Ali Rıza Efendi, çarpışmaların en kızıştığı anda askeri cesaretlendirirken, makineli tüfek ateşiyle şehidlik mertebesine ulaşmıştı. 97. Alay Müftüsü İbrahim Hakkı Efendi de, yine Çanakkale’de şehid olan imamlardandı. Çanakkale’de en kanlı muharebelerin meydana geldiği Kerevizdere’de görev yapan 42. Piyade Alayı’nın müftüsü, çarpışmaların şiddetlendiği ve subayların çoğunun şehid olduğu anda alayın başına geçerek askeri hücuma kaldırmış ve düşmana geçit vermemişti. Beşinci Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay, Birinci Dünya Savaşı’nda Filistin cephesinde İngilizler’e karşı savaşırken Kudüs’te yaralanmış ve alay müftüsü olan babası İslâm Sabri Efendi ile birlikte 1918′de İngilizler’e esir düşmüştü. Yine aynı savaşta Galiçya cephesinde alay müftüsü olan Hasan Fehmi Efendi, hatlarımıza kadar giren Ruslar’a karşı hücuma hazırlanan askerin önüne geçmiş, birliklerimizin başında tekbirler getirerek öne atılmıştı. “Allahu Ekber” nidalarıyla düşmana karşı yüreklendirdiği askerlerle beraber koşan Hasan Fehmi Efendi, o anda bir top mermisiyle şehit olmuştu.

 Kurtuluş Savaşı yıllarında Ankara müftüsü Mehmed Rifat Efendi’nin, yâni ilk Diyanet İşleri Başkanımız olan ve 1941′de vefat eden Rıfat Börekçi’nin fahri kumandanlığında millî bir alay kurulmuş ve alayın müftülüğüne Hacı Atıf Efendi, imamlığına da Hacı Bayram Veli Camii Hatibi Hafız Mehmed Efendi getirilmişti. Fransızlar tarafından işgal edilen Pozantı’yı kurtarma harekâtı sırasında Karaisalı ve Kamışlı müfrezeleri Kamışlı Köyü’nden Kasım Hoca’nın önderliğinde Gökbez tepesini ele geçirmişlerdi. Batı Kilikya bölgesi genel komutanı Sinan (Tekelioğlu) Bey, Kasım Hoca’yı bu başarısından dolayı 23 Nisan 1920′de Millî Kuvvetler Cephe Müftülüğü’ne getirmişti. Daha sonra Pozantı’nın güneyindeki Çöğbeli’ne taarruz eden millî kuvvetlerin en önünde yer alan cephe müftüsü Kasım Hoca çarpışmada ağır yaralanmış ve Belemedik Hastahanesi’nde vefat ederek şehid olmuştu. Balkan ve Birinci Dünya Savaşları’nda alay müftüsü olarak çeşitli cephelerde görev yapan Giresunlu Mustafa Zeki Kurdoğlu, Kurtuluş Savaşı’nda da Garp Cephesi Fahri Vaizi idi ve takdirnameler almıştı.

 Osmanlı dönemindeki ordu imamları, Cumhuriyet devrinde de görev yapmaya devam ettiler. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin Güney Kore’ye asker gönderme kararına uyan Türkiye, birleşik orduya tugay düzeyinde katılmış ve ilk kafileyi 25 Eylül 1950′de İskenderun’dan yola çıkarmıştı. Bu kafilede bulunan alay başimamı Muhsin Örtülü’den sonra Kore’ye daha birçok imam gönderildi ve imamlar hem askerlerimizin maneviyatını yüksek tutmaya, hem de komutanlarının izni ile yerli halka hiçbir zorlamada bulunmadan İslâm dinini tebliğe çalıştılar.

 Kore’ye Altıncı Değiştirme Birliği ile gönüllü imam olarak giden ve 1955 Temmuz’u ile 1956 Temmuz’u arasında Kore’de kalan Abdülgafur Karaismailoğlu, Budist dan 57 Koreli’yi Müslüman yaptı. Kore’de daha sonra imamlık eden Zübeyir Koç ise bu sayıyı 208′e çıkardı, ayrıca Seul’de bir mescidin açılmasını sağladı ve resmi açılış, 1957′nin 10 Temmuz’unda yapıldı. Ayrıca 02 Temmuz 1981 tarihinde, Askerin Din Bilgisi Kitabı adı ile bir kitap daha yayınlanmıştır. Bu kitapla ilgili bilgiler için belirtilen tarihe bakılabilir.

 27 Mart 1923: Osmanlı Devleti’nin son dönem siyâset adamlarından Ali Şükrü Bey, Ankara’da, Mustafa Kemal Paşa’nın muhafız komutanı Topal Osman Ağa tarafından öldürüldü. Doğumu: Trabzon, 1884 1904′te Heybeliada’daki Bahriye Mektebi’ni bitirdi. Bahriye Erkân-ı Harp subayı olarak göreve başladı. 1909′da kurulan Donanma-yı Osmanî Muavenet-i Milliye Cemiyeti’nin ikinci başkanı oldu ve Donanma Dergisi’ni yayınladı. İttihat ve Terakki Partisi’ne karşı idi. 1920′de son Osmanlı Meclis-i Mebusanı’nda Trabzon milletvekili olarak siyâsî hayata girdi. Meclis-i Mebusan’ın İngilizler tarafından basılıp 11 Nisan 1930 Pazar günü kapatılması üzerine Ankara’ya geçerek ilk Meclis’e katıldı. O; birinci Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM)’nde muhafazakâr gurubuna mensup bir milletvekili idi. Meclis’te bâzı kanunların, bu arada Men-i Müskirat Kanunu’nun çıkması için gayret gösterdi.  Meclisteki tutumu sebebiyle İkinci Grup diye adlandırılan muhalefetin etkili önderlerinden biri konumuna geldi. Muhalif Tan Gazetesi’ni yayınladı. Özellikle ürerinde durduğu kanunlar şunlardı: Meclisin üstünlüğünün sağlanması, kişi tahakkümünün kabul edilmemesi ve Misak-ı Millî’nin ne pahasına olursa olsun hayata geçirilmesi.                                                                                                                                                          

Ali Şükrü Bey’in yaşadığı dönemlerde Türk halkı sadece tarımla ve askerlikle uğraşıyordu. Diğer bütün işleri Rumlar ve Ermeniler  yapıyorlardı. Türkler fakirlik içindeyken gayrimüslimler refah içerisinde yaşıyorlardı.  Osmanlı Devleti,   Birinci Dünya Savaşı’ndan mağlup olarak çıktığında bu hainlerin ilk işi valilik binalarına Yunan bayrağı asmak oldu. Hilafetçiler   koltuk uğruna seyretti. Halkın ise yiyecek ekmeği yoktu. Hainlerle mücâdele edeceği silâhı bulmak,  ancak hayâl edebiliyordu.

Ali Şükrü Bey bölgesinde,  yaşadığı dönemin en güçlü ve varlıklı insanlarından biriydi. İstese, sessizce olup bitenleri seyreder, gücünün ve varlığının zevkini çıkartırdı. Öyle yapmadı. Şehir eşkıyalarına ve hâinlere savaş açtı. Fakir halkı soyanları çil yavrusu gibi dağıttı. Fırsat düşkünlerinin yüreklerine korku saldı. O; Müslüman – Türk olduğu için hilafetçilerle, İngilizlerle ve İngiliz hayranlarıyla, Yunanlıyla,  Ermeni’yle ve bütün satılmışlarla savaştı.   Nâmus belâsına, ve tek başına başlattığı mücâdelede önce bacağını, sonra da canını verdi. Geniş kültürlü, mükemmel konuşan bir yiğit adamdı. Bu konudaki deliller, Meclis zabıtlarıdır.       

Ali Şükrü Bey 27 Mart 1923 Salı günü Ankara’da Topal Osman tarafından öldürüldü. Fakat katilin ismi resmen açıklanamadı. Erzurum Milletvekili Hüseyin Avni (Ulaş) Bey TBMM kürsüsünden başbakana hitâben: “Rauf Bey! Katilleri biz sizden istiyoruz!” Diye bağırınca,  Rauf Orbay;  ”Katilleri mutlaka Meclis-i Âli’ye getireceğim.”  Diyerek söz vermesine rağmen, Başbakan taahhüdünü yerine getirememiştir. Ancak bilinen katil Topal Osman Ağa, birkaç gün sonra ölü olarak bulundu. Topal Osman’ın Ali Şükrü Bey’i ne sebeple öldürdüğü ve kendisinin de kim tarafından ve niçin öldürüldüğü anlaşılamadı.                                                                                                      

TBMM’de alınan karar gereğince, Ali Şükrü Bey’in tabutu, Trabzon Milletvekili Hamdi Bey ile Lazistan milletvekili Ziya Hurşit Bey’in refakatinde Trabzon’a götürülmek üzere Gülhâne Hastahânesi’nden 4 Nisan 1923 târihinde Türk Bayrağı’na sarılı olarak alındı. Töreni, mahşerî bir kalabalık tâkip ediyordu. Kortejde; bakanlar, elçiler, askerî ve mülkî erkân ile talebeler, askerler ve kalabalık bir halk topluluğu vardı. Namazgâhta kılınan cenâze namazından sonra Kırşehir Milletvekili Müfid Efendi şu konuşmayı yaptı:

“Ey nâs! Bu kâinattaki bütün mevcudat Allah’ın, Resûlünün emrine inkıyada mahkûmdur. Ecelin elinden kimse kurtulamaz.  Hâkimiyetini kullanmak için asil ve necip milletimizin seçtiği Büyük Millet Meclisi’mizin üyelerinden Ali Şükrü Bey’in o hâkimiyet-i milliye uğrunda ecel zaliminin eliyle Cennet’in en yüksek tabakasına intikal etmiştir.”  Bu konuşmadan sonra Ali Şükrü Bey’in tabutu arkasından yürüyen insanların Tehlil ve Tekbir sedaları ile Hacı Bayram-ı Veli Camii’ne getirildi. Burada Balıkesir Milletvekili Abdulgafur Efendi yaptığı duâda Ali Şükrü Bey’in kalemini kıran o hain elleri “Cenab-ı Hakk’ın kahr-u tedmir ve haib-u haşir eylemesini” niyaz etti.

  Daha sonra, tabut, Kelime-i Tevhid ve Tekbirle Ulus’ta şimdi müze olan ilk Meclis binası önüne getirildi. Burada Ankara Milletvekili Hacı Mustafa Efendi dua edip, merhumun naaşını Trabzon’a götürecek milletvekilleri arkadaşlarına teslim etti. İşte bu sırada ilk Meclis’in mühim simalarından Hüseyin Avni (Ulaş) Bey’in: “Trabzon çocukları! Size Albayraklı bir gelin gönderiyoruz.”  Diyen feryadı duyuldu. Sonra tabut, Trabzon’a götürülerek Boztepe mevkiinde toprağa verildi. O Mevkie Trabzon Belediye meclisi’nin kararı ile Ali Şükrü Bey Tepesi adı verildi. Merhum ile ilgili olarak 1978 yılında, Trabzon Mebusu, Şehid-i Muazzez Ali Şükrü Bey isimli bir kitap yayınlanmıştır.

 

Yayına Hazırlayan:

E. Albay Araştırmacı-Yazar Mehmet Şadi POLAT

Kaynak:

Kronolojik Tarih Ansiklopedisi – Oğuz ÇETİNOĞLU

Kategori: Tarihte Bu hafta