
Tarihte Bu Hafta : 29 Mart – 04 Nisan
29 Mart 1352: Eretna Beyliği’nin kurucusu Eretna Bey Kayseri’de öldü. Doğum yeri ve târihi kayıtlara intikal etmemiştir. Uygur Türklerindendi. İlhanlıların Anadolu valisi olan Timurtaş Paşa’nın yanında görevli idi. Timurtaş Paşa, babası Emir Çoban’ın öldürülmesi üzerine Memlüklere sığınınca, Eretna Bey bir süre Anadolu’yu yönetti. Sonra Timurtaş’ın yerine Anadolu valiliğine getirilen Hasan Büzürg vekâlet etti. İlhanlı hükümdarlarının dokuzuncusu olan Ebu Said Bahadır Han’ın 1317 yılında ölümü üzerine başlayan taht kavgasında Hasan Büzürg yenilince, Eretna Bey, Hasan Küçek’e karşı durumunu koruyabilmek için 1338 yılında Memlük Sultânı Nâsır’ın koruması altına girdi ve O’nun adına para bastırıp hutbe okuttu. Bu arada, Azerbaycan’a hâkim olan Hasan Küçek’in hâkimiyetini tanımadı ve O’na karşı savaştı. Eretna topraklarının bir bölümünü istilâ eden Hasan Küçek’i yendi. 1343′te bağımsızlığını ilân etti. Kısa zamanda hemen hemen Anadolu’nun tamamına hâkim oldu. Yetenekli ve âdil yöneticiliğinin yanı sıra, âlim kişiliğiyle de tanınıyordu. Eretna Beyliği; Niğde, Ankara, Amasya, Tokat, Samsun ve Erzincan’ı sınırları içerisine alıyordu. Devletin başşehri Sivas idi. Sonra Kayseri’ye nakledildi.
Eretna Bey’in ölümünden sonra Oğlu Gıyâseddin Birinci Mehmed tahta çıktı. O’nun yönetimi sırasında mahallî idâreciler isyan başlattılar. 1364 yılında ayaklanan veziri Ali Şah’ı Memlüklerin yardımıyla yenerek öldürttü. Bir yıl sonra da Amasya Emiri, Birinci Mehmed’i öldürttü. Beylik topraklarının bir bölümü Osmanlı’lara, bir bölümü de Karamanlılar ve Akkoyunlulara geçti. Gıyâseddin Birinci Mehmed’in yerine geçen oğlu İkinci Mehmed de öldürülünce devletin vezirlerinden Kadı Burhâneddin, Eretna Beyliği’nin kalan toprakları üzerinde Kadı Burhaneddin Beyliği’ni kurdu.
01 Nisan 1261: Bir esnaf birliği olan Ahi Evren teşkilâtının kurucusu Ahi Evren, Kırşehir’de, Moğol Emiri Nureddin Caca tarafından öldürüldü. Doğumu: İran’ın Hoy şehri. Asıl adı: Mahmud bin Ahmed el-Hoyi’dir. Âlim bir zat olan Ahi Evren, Anadolu’da, Ahilik olarak anılan esnaf teşkilâtının kurucusudur. Döneminin en büyük âlimlerinden olan Fahreddin-i Râzi Hazretlerinin derslerine devam etti, çeşitli ilim dallarında zahirî ilimleri öğrendi. Bir taraftan da Ahmed-i Yesevî Hazretlerinin sohbetlerine devam ederek tasavvuf yolunun feyz ve bereketlerine kavuştu. Mânevî olguluklara ulaştı. Tefsir, hadis, fıkıh, kelâm ve tıp ilimlerinde derin ve engin bilgiler sâhibi oldu.
Bağdat’a elçi olarak gönderilen Sâdeddin Konevî Hazretlerinin babasının dâveti üzerine insanlara dinlerini öğretmek, kardeşlik ve beraberliği sağlamak için Anadolu’ya geldi. Başşehri Konya olan Anadolu Selçuklu Devleti yöneticilerinden büyük itibar gördü. Hocasının kızı Fâtıma Bacı ile evlendi. Mürşid-ül-Kifâye ve Yezdan-Şinaht adlı eserlerini Sultan Alâeddin İkinci Keykubat’a takdim etti. Hocası ve kayınpederi Evhadüddin ile birlikte Anadolu şehirlerini dolaşarak, özellikle esnaflıkla geçinen insanlara İslâmiyet’i anlattı. Esnafın dünya ve ahiret işlerinin düzenli olması için nasihatlerde bulundu. Yaklaşmakta olan Moğol tehlikesine karşı halkı hazırladı, vatanseverlik duygularını aşıladı ve vatana savunmaya azimli insanlar yetiştirdi.
Hocasının ölümünden sonra Kayseri’ye yerleşti ve çalışmalarını hızlandırdı. Debbağlık yapıyor ve geçimini kendi elinin emeği ile sağlıyordu. Hava kararınca işlerlerini kapatan esnaflar, zevk ve iştiyakla, Ahi Evren’in sohbetlerine katılmak için O’nun bulunduğu yerlere geliyorlardı. Çok sevildi. Bu sevgiden güç alarak, başka şehir ve kasabalarda da ders verecek, sohbet edecek elemanlar yetiştirdi. Böylece Ahilik Teşkilâtı’nın temelleri atılmış oldu. Ahilik teşkilâtı, günümüzdeki esnaf kuruluşlarının işlevlerini daha kapsamlı olarak görüyordu. Yalnız iş konusunda değil, ahlâklı ve dürüst olmak, işini sağlam yapmak, işini sağlam yapan elemanlar yetiştirmek gibi dünya işleri hakkında bilgiler verilirken, İslâmî konularda da esnaf kesiminin bilgi açığı kapatılıyordu.
Ahi Evren’in yetiştirdiği talebeler gittikleri yerlerde sohbet odaları açarak aynı zamanda Türkistan’dan Anadolu’ya geni gelmiş insanlara meslek edinme, iş ve ev kurma konularında da yardımcı oluyorlardı. Özetle Ahi Evren ve talebeleri, Anadolu’nun Türkleşip Müslümanlaşması konusunda en büyük katkıları sağladılar. Ahi Evren Teşkilâtı’nın bulunmadığı yerlerdeki halk, Anadolu Selçuklu Devleti’ne karşı ayaklanma teşebbüsünde bulununca, Ahi Evren’in, devlet nezdindeki itibarını kıskanan bazı fesat kişiler, yalan ve desiselerle kendisini devleti yönetenlere şikâyet ettiler. Araştırma yapmadan söylenenlere kanan yöneticiler, Ahi Evren’i yargılamadan hapse attılar. Beş sene kadar hapis yattı. Buna rağmen devletine küsmedi. Bu sırada Moğollar, Kayseri’yi kuşattılar. Ahi Evren Teşkilâtı’nın mensupları şehri kahramanca savundular. Devlet kuvvetleri yetersiz kalınca, şehir Moğolların eline geçti. Binlerce esnaf şehit oldu, geri kalanlar da esir alındı. Esirler arasında Ahi Evren’in eşi Fâtıma Bacı da vardı.
Ahi Evren, cezasını çekip serbest bırakılınca Denizli’ye gitti ise de, sonra Konya’ya döndü. Şems-i Tebrizî’nin şehid edilmesinden sonra Kırşehir’e yerleşti. Moğol istilâları, Kırşehir’e de ulaştı. O’nun, halkı düşmana karşı şuurlandırmasından rahatsız olan Moğollar, Ahi Evren’i şehit ettiler. Ahi Evren, bir taraftan geçimini temin etmek için çalışır, bir taraftan da esnafın mükemmel bir insan olması için gayret ederken, diğer taraftan da çok kıymetli eserler kaleme aldı. Bu eserlerden bazılarının isimleri şöyledir: Metâli’ul-İman, Tebıirât-ül Mübtedi ve Tezkiret’ül-Mentehi, Et-Teveccüh-ül-etemm, Menâhic-i Seyfî, Medh-ı fakr ve zemm-i Dünyâ, Ağaz-i Encâm, Mukâtebât, Tercüme-i Elvâh-ı İmâdî.
02 Nisan 1845: İstanbul’da Gurebâ Hastahânesi hizmete açıldı. Resmî adı: Bezmiâlem Gurebâ-yi Müslimin Hastahânesi idi. Fakir Müslümanlar Hastahânesi anlamındadır. Sultan Abdülmecid Han’ın annesi Bezmiâlem Vâlide Sultan tarafından yaptırıldığı için onun adı ile anılır. Halk arasındaki adı Vakıf Gurebâ Hastânesi’dir. İlk resmî adı: Bezmiâlem Gurebâ-yı Müslimîn Hastahânesi idi. Zaman içerisinde Bezmiâlem Hastahânesi ve Gurebâ Hastahânesi isimleri kullanılır oldu. Günümüzdeki resmî adı: Bezmiâlem Vâlide Sultan Vakıf Gurebâ Hastahânesi’dir. Sultan Abdülmecid Han’ın annesi Bezmiâlem Valide Sultan tarafından o dönemde İstanbul’da çalışır vaziyette bulunan Fâtih Şifahânesi, Süleymaniye Darüşşifası, Haseki Hürrem Sultan Bimarhânesi, Üsküdar’daki Nurbânu Vâlide Sultan Bimarhânesi adlı sağlık kurumlarının ihtiyacı karşılayamaması sebebiyle yanındaki cami ve çeşme ile birlikte 200 yataklı bir erkek hastahânesi olarak yaptırılmıştır. Giriş kapısı üzerindeki tarih kitâbesi, dönemin ünlü şairlerinden Ziver Paşa’ya aittir.
Gurebâ kelimesi, garip = kimsesiz kelimesinin çoğuludur. Hastahâne hizmete açıldıktan iki yıl sonra 15 temmuz 1847’de, Bezmiâlem Vâlide Sultan’ın bütün vakıflarını kapsayan vakfiyesi düzenlendi. Vakfiyenin hastahâneye ayrılan bölümünün başında buranın, Gurebâ-yı Müslimin’e kimsesiz Müslümanlara tahsis edildiği belirtilmiştir. Belirtildiğine göre, kimsesiz Müslümanlar burada ücretsiz olarak tedâvi edileceklerdir. Vakfiyenin eki olan yönetmelikte, hastahânenin idaresine ait genel esaslar, bütün ayrıntılarıyla belirlenmiştir. Bu yönetmelik ile kuruluşun yönetimi aynı zamanda sultanın kethüdâsı olan Evkaf Nâzırı Mehmet Tâhir Bey’e verildi. Daha sonra da yönetim, Vakıflar İdaresi’ne bırakıldı, başına idârî işler için bir müdür tâyin edildi. Âlet ve edevâtın alınması, doktor, cerrah ve eczacı gibi sağlık elemanlarının tâyin, terfi ve azilleri ise başhekime bırakıldı. Sonraki yıllarda bu işler, Mekteb-i Tıbbiye Meclisi’ne bırakıldı. Hastahânede biri bulaşıcı hastalıklar için ayrılmış on iki koğuş, bir eczane ve hekimler için iki, müdürle eczacı ve cerrahlar için birer tane olmak üzere beş oda, hamam, mutfak ve çamaşırhâne bulunuyordu. Mikrop anlayışının henüz ülkeye yerleşmemiş olduğu bir dönemde, bulaşıcı hastalıklar için ayrı bir koğuş tahsis edilmesi, dikkat çekicidir.
Hastahâne, 1900’lü yılların başlarına kadar ilk kuruluştaki tarihî binasında hizmet gördü. Daha sonra ihtiyacı karşılayamaması üzerine 1910 yılında Evkaf Nâzırı Ürgüplü Hayri Efendi zamanında 110.000 altın harcanarak üçü dahiliyeye, ikisi hariciyeye tahsis edilmek, biri ameliyathâne, ikisi idâre binası ve poliklinik olmak üzere, İstanbul Üniversitesi Çapa Tıp Fakültesi’nin bulunduğu bu günkü binalar yaptırıldı. Ancak 1915’te tamamlanan ve iki yıl boş kalan bu yeni binalara 1917’de yangın felâketine uğrayan halk yerleştirildi. Daha sonra da binanın muhtelif yerlerine cemiyet ve heyetler gelip oturdular. Bina, mütâreke yıllarında da Amerikalılara tahsis edildi. Bu binalar 1925’te kuduz müessesesine, 1928’de de tekel idaresinin kullanımına verildi. 1933 yılında binalar, İstanbul Üniversitesi Çapa Tıp Fakültesi’ne aitti. Hastahâne, 1968 yılında, bazı binaları kendisinden ayrılmış olmakla birlikte, bağımsız hâle geldi. 4 Nisan 1988 tarihinde Vakıflar Genel Müdürlüğü adına tescil edildi.
Vakıf Gurebâ Hastahânesi, sonraki yıllarda da ne yapılacağı, kime ait olacağı çok tartışılan bir kurum oldu. İstanbul Belediyesi’ne verilmesi, Üniversite hâline getirilmesi düşünüldü. Bütün bu tartışmalar, Prof. Dr. Şaban Karataş’ın, Prof. Dr. Asaf Ataseven’in, Prof. Dr. Ekmeleddin İhsanoğlu’nun, Süheyl Ünver’in ve konu ile ilgilenen pek çok kişinin kaleme aldığı hacimli kitaplarda bütün detayları ile anlatılmıştır.
02 Nisan 1891: Devlet adamı, yazar ve mütercim Ahmet Vefik Paşa İstanbul’da öldü. Doğumu: İstanbul, 3 Ağustos 1823. Dedesi ve babası da devlet adamı, edebiyatçı ve mütercim idi. Londra’da elçilik katipliği, baş tercümanlık, İstanbul’da Danışma Meclisi Üyeliği, Muhakemat Dairesi Reisliği, Tahran’da Elçilik görevlerinde bulundu. Molière’den tercümeler ve adaptasyonlar yaptı. Telif Eserleri: Tarih Felsefesi (1870), Kısa Osmanlı Tarihi (1852), Lehçe-i Osmanî (1876) Ayrıca: Şecere-i Türkî isimli eseri Çağatayca’dan Türkçe’ye çevirdi. Tercümeleri: Victor Hugo’dan Hornani, Voltaire’den Mikromega’nın Hikâyesi, Molière’den adaptasyon ve tercümeler: Zor Nikâh, Zoraki Tabip, Okumuş Kadınlar, Merakî ve Dudu Kuşları. Ahmet Vefik Paşa, tercüme ettiği sahne eserlerinde, Türk kültürüne aykırı olan bölümleri adapte ediyordu. (Kültürümüze uyarlıyordu.)
Ahmet Vefik Paşa’dan bir nükte: Fransa Kralı Üçüncü Napolyon, Paris’te Osmanlı Devleti’nin Büyükelçisi olarak bulunan Ahmed Vefik Paşa ile konuşurken alaylı bir şekilde şöyle demişti: “Siz kendinizi Yavuz Sultan Selim’in elçisi mi zannediyorsunuz?” Bunun üzerine Ahmed Vefik paşa şu cevabı verdi: “Öyle olsaydı, siz Fransa’da imparator olarak bulunamazdınız!”
Osmanlı Devleti’nin son döneminde vazife gören devlet adamı, yazar ve mütercimdir. Divan tercümanı Yahya Naci Efendi’nin torunu ve Paris elçiliğinde başkâtip Ruhiddin Efendi’nin oğludur. Tahsilini bitirdikten sonra Mühendishâne-i Berr-i Humâyûn’a girdi. Mustafa Reşid Paşa’nın mâiyetinde Paris sefâreti başkâtipliğine tâyin edildi. Bu sırada Saint Louis Lisesi’ne devam etti ve diploma aldı. İstanbul’a dönünce tercüme odasında memur olarak işe başladı. 1840’da elçilik kâtibi olarak Londra’ya gitti ve burada üç sene kaldı. 1843’te Sırbistan’da sınır anlaşmazlığını giderecek olan heyete başkanlık etti. 1847’de baş mütercimliğe getirildi ve aynı yıl yayınlanmasına karar verilen Devlet Salnâmesi’nin düzenlenmesine memur edildi. Ahmet Vefik Paşa’yı himâye eden Mustafa Reşid Paşa kendisini 1850’da önce Bükreş, sonra da Tahran’a büyükelçi olarak tâyin etti. Mesâi arkadaşlarıyla anlaşamayınca geri döndü, İstanbul’da görevlendirildi. 1860’da da Paris Büyükelçiliğine tâyin edildi. Ahmet Vefik Paşa’nın Paris Büyükelçiliği sırasında Fransa İmparatoru Üçüncü Napolyon, Suriye ve Lübnan’ı ele geçirmek istiyordu.
Fransa İmparatoru Üçüncü Napolyon’un beyaz boyalı bir arabası vardı. Ahmet Vefik Paşa da aynı arabadan yaptırdı ve beyaza boyattı. Türk sefiri bu araba ile Paris sokaklarında dolaşırken halk, imparator geliyor diyerek telâşa düşerdi. Arabasının rengini değiştirmesi kendisine bildirilince şu cevabı vermişti: “ Sizin İstanbul’daki elçiniz, Pâdişâhımızın Boğaziçi’nde gezinti yaptığı mükellef kayığın aynısı ile gezmektedir. O, haddini bilinceye kadar ben kendimi imparatorunuzdan küçük görmem. “ Kısa bir süre sonra İstanbul’da kayık krizi çözüldü. Ardından da Paşa, arabasını değiştirdi. Ancak İmparatorun kızgınlığı geçmemişti. “Kendisini Kanuni Sultan Süleyman Han’ın sefiri mi zannediyor ?” Paşa, bu söze de şu cevabı gönderir: “ Kanuni Sultan Süleyman Han’ı hatırlatmakla, oturduğu tahtın velinimetini unutmamış. Tarih tekerrürdür. Bir gün halefleri arasında yine bu sözü hatırlayacaklar bulunabilir. “
Ahmet Vefik Paşa’nın, koruyucusu Mustafa Reşid Paşa gibi Mason olduğu söylenir. Ancak Paşa, katıksız bir Türk Milliyetçisi idi. Paris Büyükelçiliğinden sonra Evkaf Nazırlığı, profesörlük, Milli Eğitim Bakanlığı, Şura-yı Devlet Reisliği, Meclis-i Mebusan Reisliği ve Başvekillik yaptı. Osmanlı tarihinde Başvekil unvanlı ilk sadrâzam Ahmet Vefik Paşa’dır. Aynı zamanda da Dâhiliye Nâzırı idi. Bu makamlara gelişinin dokuzuncu gününde Sultan İkinci Abdülhâmid Han, savaş gerekçesiyle Meclis-i Mebusan’ı kapattı. Ayastefanos’ta imzalanan ve devleti Rus esâretine koyacak kadar felâketli hükümler içeren antlaşmayı, Ahmet Vefik Paşa, tarih ve millet huzurunda bütün sorumluluğu üzerine alarak Safvet Paşa’ya imzalattı. Bir müddet sonra da başvekillikten azledilerek Bursa Valiliği’ne tâyin edildi. Buradaki çalışmaları başarılı değildi. Yol açmak amacıyla pek çok fakirin evini yıktırdı, onları mağdur etti. Hakkında düzenlenen bir rapor sebebiyle görevinden azledildi. 1882’de tekrar başvekil oldu. İkinci başvekilliği, pâdişaha rağmen Meclis-i Mebusan’ı toplamak istemesi ve pâdişâhın görevine son verilmesi için zemin hazırlaması sebebiyle iki gün sürdü.
Bundan sonra köşesine çekilip, ölümüne kadar dokuz sene müddetle münzevî bir hayat yaşadı. Mezarı Rumeli Hisarı’ndadır. Öldüğü zaman, nereye gömülmesi gerektiği sorulunca Sultan İkinci Abdülhâmid Han’ın: “Robert Kolejin arsasını vermiş, kurulmasına ön ayak olmuştu. Boğazın sırtlarına gömün, çok sevdiği çan seslerini kıyâmete kadar dinlesin !” Dediği rivâyet olunur.
04 Nisan 1953: Dumlupınar denizaltımız NATO manevralarından dönerken, battı. 88 denizcimiz şehit oldu. Deniz Kuvvetlerimizde, mayın denizaltı gemisi olarak hizmet görmekte idi. 1929 da verilen sipariş üzerine Sakarya denizaltısı ile birlikte İtalya’da inşa edildi. Omurgası 15 Şubat 1930 tarihinde kızağa konuldu. 4 Mayıs 1931’de denize indirildi. 6 Kasım 1931’de Dolmabahçe Sarayı önünde Türk Deniz Kuvvetleri’ne teslim edildi. Dumlupınar, şerefli görevler ifa ederek 4 Nisan 1953 tarihine kadar denizlerimizde dolaştı. Son gün saat 02.15’te Çanakkale Nârâ önlerinde İsveç bandıralı Naboland şilebi ile karşılaştı. Hemen manevra yapmasına rağmen şilebin çarpmasından kurtulamadı. Gemimiz kısa sürede iskeleye yıkılarak ve başı üzerine dikilerek battı. Denizaltımızın köprüsünde bulunanlardan 5 kişi, Naboland’ın attığı fosforlu simitlerle kurtarıldı. Gemideki 81 kişi kurtarılamadı. Onlar, rütbelerin en yücesi olan şehitlik mertebesine ulaşarak kendilerinden önce Çanakkale’de düşmana karşı çarpışarak can veren kardeşleri ile kucaklaştılar.
Dumlupınar denizaltımız ile ilgili bir hikâye: SONSUZA KADAR Heybeliada’daki Deniz Okulu’ndan mezun olan İsmail Türe, kendi gibi Gelibolulu olan bir genç kıza kaptırır gönlünü. İki sevgili parmaklarına nişan yüzüğü taksalar da, birbirlerini çok seyrek görmektedirler. İsmail Türe, Dumlupınar denizaltında muhabere subayı olarak görevlidir çünkü. Üsteğmenin aklına harika bir fikir gelir; nişanlısına ışıklı mors alfabesini öğretecek, Çanakkale’den geçiş yapacakları geceyi planlı olduğu için önceden bildirecek ve böylelikle haberleşeceklerdir!..
Boğazı yüzeyden geçmekte olan denizaltının kulesindeki denizciler sigara içmekte, sohbet etmektedirler. Aralarından birinin heyecanlı olduğu her halinden belli olmaktadır. Gelibolu kıyılarına geldiklerinde, karanlık içindeki evlerden birinden bir el fenerinin yanıp söndüğü görülür. Mors alfabesiyle verilen mesajı, güvertedekilerin hepsi okumuştur: ”Seni seviyorum”…
Arkadaşları gülümseyerek İsmail Türe’ye bakarlarken, genç âşık elindeki fenerle sevgilisine karşılık vermektedir… “Seni seviyorum !” Bu olaydan sonra iki sevgilinin aşkı dillerden düşmez olur. Deniz altıcıların hepsi biri birlerine, haberleşmek için kurulan ışık yolunu anlatmaktadır. Arkadaşları; “Evlen şu kızla da, buralardan her geçişimizde selamlaşmayı bırak artık !” Diye takılırlar İsmail Türe’ye. Denizaltının üstünün ve altının bir olduğu yağmurlu günlerde bile, Çanakkale Boğazı’ndan geçilirken, elindeki fenerle aşk nöbeti tutan yakışıklı denizci gözünü bir an olsun ayırmaz Gelibolu kıyılarından.
Yine bir gün, yirmi yedi yaşındaki Üsteğmen, Çanakkale’den geçecekleri gün ve saati, denizaltının uğradığı bir limandan telefonla haber verir nişanlısına. Ege Denizi’nden Boğaz’a giriş yapacaklarını, en öndeki denizaltının kulesinde olacağını bildirir. Genç kızın gözüne her zaman olduğu gibi, o gece de uyku girmez. Büyük bir sabırla pencerenin önünde oturmakta ve gözünü hiç kırpmadan denize bakmaktadır. Fenerine yeni pil almış olsa da, arada bir yanıp yanmadığını kontrol eder yine de…
Birden, dev bir karartı belirir suyun üstünde. Güneyden gelen bir denizaltı, penceresinin görüş sahasına girmiştir… Genç kız pencereyi açar ve gecenin karanlığına uzattığı elleriyle feneri yakıp söndürür. ”Seni Seviyorum…” Kulede bulunan denizaltının komutanı Bahri Kunt işareti görünce gülümser: ”Hay Allah, bu kız deniz altıları şaşırdı. Nişanlısının deniz altısı bizim önümüzdeydi…”
O gece, Üsteğmen İsmail Türe’nin görev yaptığı Dumlupınar, Çanakkale Boğazı’na giriş yapan ilk denizaltı olmuştur. Ama, Gelibolu kıyılarına gelmeden, Nara Burnu açıklarında İsveç bandıralı Naboland adlı gemi tarafından çiğnenmekten kaçamamış ve yaralı bir balina gibi acı dolu sesler çıkararak, Çanakkale’nin karanlık sularında kaybolmuştur. Her şey bir kaç dakika içinde gerçekleştiğinden, arkadan gelmekte olan Birinci İnönü Deniz altısı Dumlupınar’a çarpan geminin yanından habersizce geçerek, Gelibolu’ya ulaşan ilk denizaltı olur. Bir anlık tereddütten sonra Birinci İnönü deniz altısının komutanı Bahri Kunt, cevap gönderilmezse genç kızın telaşlanacağını düşünerek, karşılık verilmesini emreder. Yanındakilerin Ne diyelim komutanım? Diye sorması üzerine de şunları söyler: Sonsuza kadar… Genç kız, nişanlısından haber almanın huzuru içinde başını yastığa koyduğunda, genç denizci Sonsuza kadar sürecek olan ebedî uykusuna başlamıştır.
Yayına Hazırlayan:
E. Albay Araştırmacı-Yazar Mehmet Şadi POLAT
Kaynak:
Kronolojik Tarih Ansiklopedisi – Oğuz ÇETİNOĞLU
Kategori: Tarihte Bu hafta


