
Türk Dış Politikası ve Azerbaycan İlişkileri
Avrasya’ya göçlerin kavşak noktası olan Kafkaslar; çok kavimli, çok dilli özelliğiyle ve dikkat çekici stratejik konumuyla büyük önemi haizdir.
Osmanlı’nın Karadeniz hakimiyeti ve Kuzey Steplerine çıkışı, Rusların ise Karadeniz’e akan su yolları üzerinde hakimiyet tesis etmeleri, hem bölgede iç karışıklığa hem de bu iki devlet arasında sürekli bölge hakimiyet mücadelesine sebep olmuştur.
Kafkas Kartalı Şey Şamil’in, Çar Kuvvetlerine karşı mücadelesini kaybetmesiyle Ruslar güneye inmişler 93 harbiyle (1877-1878 Osmanlı Rus Savaşı) Erzurum’a uzanarak Anadolu’yu tehdit sahaları içine almışlardır.
Kazım Karabekir’in meşhur Doğu Müdafaası ve bölge halkının gayretleriyle Ruslara karşı yürütülen mücadele kısmi dengenin tesisini sağlamıştır. O günden, soğuk savaşın sona ermesine kadar Kafkaslar, Rus/Sovyet yayılma politikasının ana ekseni olmuştur.
Türkiye’nin NATO’ya dahil olması da bu gerçekliğin sonucudur.
Türkiye’nin Batı Savunma bloğunu tercih etmesiyle; Türk-Rus sınırı, NATO-Varşova Paktı sınırı haline gelmiştir. Karşılıklı güç dengesi, bu sınırlarda suni-katı bir istikrar görüntüsünün Sovyetlerin dağılmasına kadar devamını temin etmiştir.
Soğuk savaşın sona ermesini müteakip Türkiye’nin Kafkaslara bakış tarzı değişmiş, Türkiye, bu bölgede haliyle meşruiyetin yanında yer almıştır. Bölgede farklılıklardan kaynaklanan çatışmalar baş gösterince, Rusya da olaylara müdahil olmaya başlamıştır.
Davutoğlu bu dönemde meydana gelen olayları ve devamını “Stratejik Derinlik” adlı eserinde üç başlıkta incelemektedir:
1-Küresel değişmelerin ve gelişmelerin bölge üzerindeki etkileri
2-Bölge üzerinde söz sahibi olmak isteyen Rusya, Türkiye,İran ile Hazar Denizi’nde kıyısı bulunan Özbekistan,Kazakistan ve Türkmenistan’ın konuyla ilgili düşünceleri.
3-Bölge içinde var olan ve mevcut şartlar içinde seslerini yükselten farklılıkların, bölge içi dengelere tesirleri.
Bu noktada Azerbaycan’ın tarihi etnik yapısı hakkında özet bir bilgiye ve yakın tarihle alakalı bazı hususların açıklanmasına ihtiyaç vardır:
1995 yılında kabul edilen Azerbaycan Anayasası’na göre “Azerbaycan’da yaşayan insanlar “Azerbaycanlıdır”.Yani burada yaşayan ve nüfusun %91’ni Oğuz Terkleri’nin teşkil ettiği insanlar “Azerbaycanlı” adını hukuki üst kimlik olarak benimsemişlerdir.Tarih bize Türklerin M.Ö III.yy.dan beri bu coğrafyada yaşadıklarını göstermektedir.
Azerbaycan’da bugün karşı karşıya bulunduğumuz durumu daha iyi değerlendirmek ve yukarıda da ifade ettiğimiz gibi Türkiye-Azerbaycan münasebetleriyle “Karabağ Sorunu”nu daha iyi anlayabilmek için yakın tarihe göz atmak, oradan günümüz olaylarına gelmek gerekmektedir:
Karabağ meselesi ve Hocalı katliamı 21.yy da konuşulmaya devam edecektir. Azerbaycan’ın uğramış olduğu bu felakete Türk Dünyasının kayıtsız kalması hele Türkiye’nin bunu kabullenmesi düşünülemez.
Karabağ, Azerbaycan’ın diğer bölgeleriyle birlikte Ermenistan ve İran’ı da kontrol edebilecek bir noktada bulunması sebebiyle bölge açısından jeopolitik önemi yüksek bir yerdir.
Karabağ tarih boyunca Türk Boylarının yönetimi altında olmuştur.18.yy başlarında kurulmuş bulunana Karabağ Hanlığı 1826 yılında Çar orduları tarafından işgal edilmiştir. Bu tarih bölgenin etnik yapısında meydana getirilen değişiklikler bakımından önemlidir.
İlerleyen dönmelerde Gorbaçov’un ekonomik danışmanı Aganbekyan Paris’te yaptığı konuşmada Karabağ bölgesinin bir an önce Azerbaycan’dan koparılarak Ermenilere verilmesi gerektiğini ve Ermenilerin hem bölgede hem de uluslara arası planda daha aktif olmalarını ifade etmiştir.
1988 yılında bölgede çatışmalar başladı. Savunmasız Türk kasaba ve köylerine saldıran Ermeniler insanları katlettiler.Olayların Bakü şehir merkezinde infiallere sebep olması sonucu 30’un üzerinde ermeni öldürüldü.
12 Temmuz 1988 de DKÖB (Dağlık Karabağ Özerk Bölge)Yerel Meclisi Azerbaycan’dan ayrılma kararı aldı.Bu da SSCB’nin buradaki resmi yapıyı tarihi gerçekler ve nüfus yapısına rağmen Ermenilerin lehine düzenlenmiş olmasından kaynaklanıyordu.
Burada dikkat edilmesi gereken husus Karabağ ile dağlık Karabağ’ın birbirine karıştırılmamasıdır. Zira Karabağ 18000km kare yüz ölçüme sahip bir yer, Dağlık Karabağ ise bu alan içinde 4322km karelik bir bölümü kapsamaktadır. Ermenilerin Karabağ’ı sahiplenme eylemlerine sonradan SSCB yönetimi her ne kadar karşı çıkıyormuş gibi gözükse de gelişmeler Türklerin aleyhine olmaya devam etti; bir taraftan hak ihlalleri bir taraftan Türklerin katli giderek boyut kazandı.
Öteden beri bölgedeki olayları endişe ile izleyen ve şartların el verdiği ölçüde müdahalelerde bulunmaya çalışan Nazarbayev 20 Eylül 1991 de Yeltsin’le birlikte Karabağ’a ve olay bölgelerine gitti.
Bunun sonunda ateşkesin sağlanması, Ermenistan’ın Karabağ’ın Azerbaycan’a ait olduğunu kabul etmesi esaslarıyla görüşmeler başlatıldı.
20 Kasım 1991 tarihinde çok müessif bir olay meydana geldi;içinde Azerbaycan hükümet yetkilileri,Rus Generalleri ve dış işleri bürokratlarının bulunduğu bir helikopter Ermeniler tarafından düşürüldü.Olaydan kurtulan olmadı.Bunun üzerine bütün görüşmeler kesildi.
Azerbaycan, 26 Kasım 1991 de Karabağ’ın Özerk bölge statüsünü kaldırarak doğrudan Baküye bağladığını ilan etti.
1992 ye gelindiğinde çatışmalarda hayatını kaybedenlerin sayısı bini geçmişti ve bunun ekseriyetini savunmasız Türkler teşkil ediyordu.
1992 yılı itibariyle SSCB dağılma sürecini tamamlamış,30 Ağustos 1991 de Azerbaycan’ın bağımsızlık ilanına karşı, Karabağ’daki Ermeniler de “Artsak Ermeni Cumhuriyeti’ni ilan etmişlerdi. Bu uluslararası hukuka ve o anda toplumları bağlayan mahalli yasalara aykırı bir durumdu.Her iki devletin de (Azerbaycan-Ermenistan) bağımsız olarak milletlerarası platforma çıkmaları sebebiyle uzlaşma ve anlaşma çalışmaları devam ettirilmek durumundaydı.
Nitekim 30 Ocak 1992 de Prag’da yapılan AGİK toplantısında Azerbaycan ve Ermenistan bu kuruma üye oldu. Görüşmelerin bu alanda yürütülmesi planlanırken Ermeniler içinde Azerbaycanlı mültecilerin bulunduğu bir helikopteri düşürerek 40 kişinin ölümüne sebep oldular.
Bu dönemde barışın sağlanması için İran’ın da çabaları gözlenmektedir. Bu Cümleden olarak 24 Şubat’ta İran dış işleri bakanı Velayeti arabuluculuk yapmak maksadıyla bölgeye bir ziyaret gerçekleştirdi. Bu barış faaliyetlerine Ermenilerin cevabı 25-26 Şubat 1992 HOCALI KATLİAMI olmuştur.
Başta AGİK olmak üzere milletler arası kuruluşlar ve bölge ülkeleri barış için yeni ataklar başlattılar. Bu maksatla 7 Mayıs 1992 de Tahran’da Azerbaycan ve Ermenistan devlet başkanları bir anlaşma imzaladılar. Fakat hemen ertesi gün Ermeniler Şuşa kentini işgal ettiler, bunu Laçın reyonunun işgali takip etti. Olaylar bölgede incelemeler yapan AGİK heyetinin gözleri önünde cereyan etti.
Ermeniler’in bütün faaliyetlerinin ve cüretlerinin ardında o günde Rusya vardı bu gün de Rusya vardır. Nitekim bu saldırılarından sonra milletlerarası planda sıkışacağını anlayan Ermenistan Ruslarla sekiz üs anlaşmasını yenileyerek BDT’na dahil oldu.
Azerbaycan kuvvetleri karşı saldırıya geçmek zorunda kaldı, birçok köyü ve yerleşim yerini Ermenilerin işgalinden kurtardı. Bu dönemde ateşkes ve barış görüşmeleri için en ciddi çalışmaların yine Nazarbayev tarafından yapıldığını görmekteyiz. Nitekim tarafların 27 Ağustos 1992 de Alma-Ata Beyannamesini imzalamaları temin edildi ve buna göre 1 Eylül 1992 den itibaren ateşkes sağlandı. Ancak kısa bir süre sonra Ermenistan bu beyannameyi reddettiğini açıkladı.
Bunun sebebi kısa bir müddet sonra anlaşıldı. Zira o güne kadar cephelerde savaşları kaybeden Ermenistan Rus kuvvetleriyle destekli olarak Kelbeçer’i işgal etti ve yine yüzlerce masum sivili katletti. Bunun üzerine Azerbaycan AGİK gurubundan çekildiğini açıkladı. Konuyla ilgili olarak BM’in yayınladığı bildiri ve takındığı tavırlar da meseleyi savuşturmaktan başka anlam taşımamaktadır.
İşin başka acı bir yanı da Türkiye’nin bütün bu olaylar karşısında etkili ve açık bir tavır alamamış olmasıdır. Bu durum ikili münasebetlerde her zaman tedirgin edici bir alanın varlığına sebep olmuştur.
Durumu anlamak için başa dönmek zarureti mevcuttur:
-16 Aralık 1991 de bağımsızlığını açıklayan Ermenistan’ı ABD den iki gün önce ilk tanıyan ülke Türkiye olmuştur. İktidarda Süleyman Demirel hükümeti vardır.
-Bu tavra karşı Ermenistan’ın hiçbir müspet adımı olmamış Türkiye’ye karşı malum tavrını sürdürmüştür.
- Ermenistan’ın Azerbaycan’a karşı yürüttüğü işgal ve soykırıma rağmen Demirel hükümeti Ermenistan’a 100.000 Ton buğday hibe etmiştir.
-Hocalı Katliamı üzerine dönemin Cumhur Başaknı Ermenistan’a ekonomik abluka uygulanarak Azerbaycan’ın desteklenmesi gerektiğini ilan etmiş, Demirel tedbirli davranmayı tercih ederek hava koridorunu kısmen kapatarak gıda ve ilaç yüklü uçakların hava sahamızı kullanmalarına müsaade etmiştir.
-Ermenistan’ın giriştiği işgal faaliyetleri karşısında Türkiye hiçbir alanda ciddi ve zorlayıcı tedbirler almamış, düşük yoğunluklu bir diplomasi ile Azerbaycan’ın yanında gibi davranarak Karadeniz’de kıyısı bulunmamasına rağmen Ermenistan’ın Karadeniz Ekonomik İşbirliği Örgütüne alınmasına müsaade etmiştir.
Nihayet Türkiye, Ermenistan’ın 1993 yılında Kelbeçer’i işgal etmesi üzerine Özal’ın iki yıl önce teklif ettiği ablukayı uygulamak zorunda kalmıştır.
Erdoğan hükümetinin Ermenistan’la yürütmekte olduğu diplomasi sebebiyle, Azerbaycan’ın münhasıran bu güne ait endişeleri olduğu gibi geçmişten kaynaklanan acı ve endişelerinin de bulunduğu göz ardı edilmemelidir.
Bu güne dair huzursuzluk yaratan hususların göz önüne alınması faydalı olacaktır:
-Ermenistan’ın anayasasına kadar yazılmış olan Türk düşmanlığının ve Türk vatanından pay isteme cüretinin devam etmesine rağmen Ermenistan’ın ileri düzeylerde diplomatik görüşmelerde muhatap alınması.
-Ermenistan’ın “soy kırım” teziyle ilgili tavrından ödün vermemesine rağmen Türk hükümetinin Ermenistan lehine kazanımlara yol açıcı bir tavır içinde bulunması
-Obama’nın ısrarlı girişimleriyle başlatılan son görüşmelerde Türkiye’nin sınır kapılarını Ermenistan’a açmak gibi kuvvetli bir intibaı dünya kamu oyuna vermesi
-Türkiye’nin doğrudan Erivan’a uçak seferleri başlatması.
-Türkiye’nin Ermenistan’ı Rus etki alanından uzaklaştırmak, ABD etki alanına sokmak gibi oldukça zor bir meselede zaman ve prestij kaybetmesi.
-Yürütülen bu diplomasi ile Azerbaycan’ı Rusya’ya yaklaşmaya, bizden uzaklaşmaya ve Azerbaycan halkının umutlarını zedelemeye sebep olunması…
Bu olumsuzluklar Türkiye açısından telafisi oldukça zor sonuçlar doğurmuştur.
Türkiye’nin ne Azerbaycan ne de diğer Türk Cumhuriyetleriyle sadece duygusal söylemlerle ilerleyebilecek bir birliktelik tesis edebilmesi mümkün değildir.Zaten bu eşyanın tabiatına aykırı bir durumdur.
Türkiye ve diğer Türk cumhuriyetleri bir birlerinin dahili ve harici hassasiyetlerini iyi kavramak anlamak ve bunları dikkate alarak politikalar geliştirmek zorundadırlar. Bu politikaların gelişebilmesi; temelinde ekonomik güçün ve yoğun ekonomik işbirliğinin olmasına bağlıdır.
Soy birliğimiz, dil birliğimiz, din birliğimiz hatta kader birliğimiz; doğru diplomasi ve yeterli ekonomik münasebetlerin birer çarpanı olur ki; bu da ölçülemez bir değeri ifade eder.
Sahip olduklarımızı doğru değerlendiremezsek, muhtemel hedeflere ulaşmak imkansız hale gelecektir.
*Bu makalede; Ahmet Davudoğlu’nun “Stratejik Derinlik-Türkiye’nin konumu”,ASAM Avrasya Dosyası “Azerbaycan Özel Sayısı”, ASAM “Stratejik Analiz Dergisi” Mayıs 2009 sayısı,Süleyman Özyurtkan’ın “Büyük Ortadoğu Projesi Ve Psikolojik Savaş” adlı kaynaklardan istifade edilmiştir.
27 Şubat 2010
Abdullah Kılıç
Kategori: Avrasya Bir Fikir Dünyası
Etiketler: Azerbaycan, Ermenistan, Karabağ, Türk Dış Politikası


