Tarihte Bu Hafta : 05 Nisan – 11 Nisan

 

05 Nisan 1900:  Plevne Kahramanı Gazi Osman Paşa İstanbul’da öldü. Doğumu: Tokat, 1833. Asıl adı Osman Nuri’dir. Kereste gümrüğünde kâtip olarak çalışan Mehmet Efendi’nin oğludur. Ailenin tek erkek çocuğu olduğundan ailesiyle birlikte, sekiz yaşlarında iken babası ile birlikte olmak için İstanbul’a getirildi.  Beşiktaş Askerî Rüştiyesi’ni, askerî idâdiyi ve Mekteb-i Harbiye’yi bitirdi. 1853 yılında Erkân-ı Harp sınıfına kaydoldu ise de Kırım harbi’nin çıkması sebebiyle mülâzım-i sâni rütbesiyle orduya katıldı.  21 Mart 1855’te mülâzım-e evvel rütbesine yükseltildi. Kırım Harbi sona erince İstanbul’a dönerek erkânıharp sınıfına devam etti. Bitirdikten sonra Erkânıharp Dairesi’nde çalıştı. Bir yıl sonra Kolağası oldu. Rumeli Ordusu’nda, Suriye’de, Cebelilübnan’da,  Girit’te birçok görevlerde bulundu. Çok başarılı oldu.  Rütbesi miralaylığa yükseltildi ve kendisine üçüncü dereceden Mecidiye nişanı verildi. 1868’de gönderildiği Yemen’de de başarılı oldu. Mirlivalığa terfi ettirildi. 1871’de İstanbul’a döndü. Bir süre Manastır’da görev yaptı.  1876’de rütbesi ferik olmuştu. Ardından İstanbul Merkez Komutanlığı görevine getirildi. Burada kısa bir süre kaldıktan sonra Arnavutluk ve Bosna’da vazife gördü. 1875’de ise Erzurum’daki Dördüncü Ordu Erkânıharp Başkanlığı’nı üstlendi. Hemen ardından Balkanlardaki karışıklıkları gidermek için Niş’e gönderildi. Vidin komutanı olarak 1876’da Rus generallerinin kumanda ettiği Sırp ordusunu bozguna uğrattı. Asıl şöhretini burada elde etti. 

 24 Nisan 1877’de Ruslar Osmanlı Devleti’ne savaş ilân ettiklerinde Vidin’deki Garp Ordusu Komutanı idi. Kendisine verilen emir üzerine 25.000 kişilik ordusu ile 7 Temmuz 1877’de Plevne’ye ulaştı. Rusların, buraya yönelik olarak 8 Temmuz’da Alman asıllı general kumandasında başlattıkları saldırılara karşı koydu. Birinci Plevne Savaşı olarak tarihe geçen bu çatışma, 1877 – 1878 ( 1293 – 1294 ) Osmanlı Rus savaşlarında Rusların Rumeli cephesinde yedikleri ilk darbe oldu. Takviye alan Rus kuvvetleri, Plevne üzerine 18 Temmuz’da ikinci defa saldırdılar.  Fakat yirmi altı saat süren bu savaşta, Gazi Osman Paşa komutasındaki Osmanlı Ordusu’nun gösterdiği direniş ve karşı saldırı sonucunda Ruslar bir defa daha hezimete uğradı. Ruslar, Romenlerden takviye aldılar. 7 Eylül’den 11 Eylül’e kadar süren Üçüncü Plevne Savaşı’nda yine başarı elde edemediler. Bu başarısı üzerine Osman paşa’ya Gazi unvanı verildi. Birbiri ardına başarısızlığa uğrayan Ruslar ise Plevne’yi 13 Eylül’de kuşatma altına aldılar. Uzun süren bu kuşatma sırasında mühimmat ve yiyecek sıkıntısı çekmeye başlayan kale savunucuları, huruç harekâtında bulunmaya karar verdi. 10 Aralık 1877 sabahı 40.000 neferden oluşan ordusunu iki kola ayıran Gazi Osman Paşa, Vid suyu’nu geçmeye çalıştığı sırada, Rus – Romen topçularının ateşi sonucu bir şarapnel parçasıyla yaralandı.  Erkânıharp subaylarının yapılabilecek fazla bir şeyin olmadığını belirtmeleri üzerine de teslim olmak zorunda kaldı. Bir süre Bükreş ve Harkov’da esir hayatı yaşadı. Sonra Moskova’ya götürüldü. Rus Çarı Nikola, kendisini değerli bir misâfir gibi ağırladı. Kılıcını, üniformasını ve madalyalarını taşıyabileceğini bildirdi. Plevne’de gösterdiği kahramanlıktan dolayı kendisine Rus Çarlığı’nın en büyük nişanı verildi. Barış yapılınca İstanbul’a döndü. Yedi yıl Serasker (Genel Kurmay Başkanlığı ve Kara Kuvvetleri Komutanlığı birlikte) yaptı. Sonra da saray’da Mabeyin Müşirliğine tâyin edildi.  Kabri, Fatih Camii avlusundadır.

 Gazi Osman Paşa, iyi derecede Arapça, orta seviyede Farsça ve Fransızca biliyordu. Ferik Neşet paşa’nın kız kardeşi Zâtigül Hanımla yaptığı evlilikten Nureddin, Kemâleddin, Cemâleddin ve Hüseyin Abdülkadir adlarını verdiği dört oğlu dünyaya geldi. Torunları hâlen İstanbul, Kahire ve Paris’te yaşamaktadırlar. Sultan İkinci Abdülhâmid Han kendisini çok takdir ettiği için iki kızını Gazi Osman Paşa’nın iki oğlu ile evlendirmiştir.

 Paşa’nın ölümünden sonra ailesinin başına gelenler ise içler acısı. 1924 yılında Osmanlı Hanedanının yurt dışına sürgün edilmesiyle Sultan Abdülhamid’in kızları Naile ve Zekiye Sultan’la evli olan Kemaleddin ve Nureddin Paşa da sınır dışı edilir. Nureddin Paşa, Türkiye’de babasının adına kahramanlık türküleri yazılırken Fransa’nın Pau kentindeki küçük bir otelde ömrünü yokluk içinde geçirdi. Nureddin Paşa’nın tek kızı olan Fatma Hanım Sultan ise 1952′de Türkiye’ye döndü ve 1972′ye kadar Beyoğlu’ndaki bir binanın merdiven altındaki bölmesinde yaşadı. Kemaleddin Paşa’yla evlenen Naime Sultan ise, ilk mesken edindiği yer olan Nice’de ekonomik durumu yavaş yavaş sarsılmaya başlayınca, daha mütevazı bir ülke olan Arnavutluk’a yerleşti ve sefalet içinde yaşadı. Kemaleddin Paşa’nın oğlu Cahit Osman, hayatının büyük bir kısmını iş arayarak geçirdi. 1952 yılında Türkiye geldi ama hazin bir trafik kazasıyla yaşamını yitirdi. Kemaleddin Paşa’nın torunu Nermin Nezahat’ın Türkiye’ye girmesi yasaklandı.

 07 Nisan 1226: Kastamonu ve Sinop bölgesinde hüküm süren Çobanoğulları Beyliği’nin kurucusu Emir Hüsâmeddin Çoban öldü. Anadolu Selçukluları’nın Kastamonu uç beyi olan Emîr Hüsâmeddin Çoban’ın; Oğuzlar’ın Kayı boyuna mensup olan ve Anadolu fâtihi Kutalmışoğlu Süleyman’ın emirlerinden Karategin’in soyundan geldiği rivayet edilir ve kaynaklarda dürüst, kahraman, cömert, devamlı gaza ile meşgul bir kişi olarak anılır. Beyliğin kuruluş tarihi kesin olarak bilinememekle beraber varlığı 12. yüzyılın sonlarına kadar geri götürülebilir. Hüsâmeddin Çoban’ın 1211yılında Kastamonu beyi olarak bulunduğu ise kesindir. Nitekim1219’da Birinci Alâeddin Keykubad’ın tahta çıkışında Konya’ya giderek ona bağlılığını arz etmiş ve Kastamonu Beyliği menşurunu yeniletmiştir.

 Hüsâmeddin Çoban, Moğolların Kırım’a kadar uzanarak önemli bir ticaret merkezi olan Sudak’ı işgal etmeleri üzerine Alâeddin Keykubad tarafından Kırım’a sefer yapmakla görevlendirildi. Kırım sahiline başarılı bir çıkarma yapan Çoban, Sudak’ı geri almakla kalmadı, Kıpçak hanının ve Rus meliklerinin itaatini de sağladı. Bir süre Sudak’ta kalan Emîr burada bir cami yaptırdı; ayrıca kadı, imam ve müezzinler tayin etti. Daha sonra da Selçuklu sultanının emriyle 1224′te Kastamonu’ya döndü

Emîr Hüsâmeddin Çoban’ın ölümünden sonra Kastamonu Beyliği’ne oğlu Alp Yürek geçti. Onun zamanında Anadolu Selçuklularının Moğol hâkimiyetine girmesiyle Çobanoğulları Beyliği de Anadolu’nun yeni hâkimlerine tâbi oldu. Sadece siyasî değil ekonomik bağımsızlıklarını da kaybeden Çobanoğulları’nın başına 1280 yılı civarında Alp Yürek’in oğlu Muzafferüddin Yavlak Arslan geçti. Saltuknâme’de, Kastamonu bölgesinde “kâfirlere karşı amansız cihad açtığı” belirtilen Yavlak Arslan’ın beyliği, 1266–1284 yılları arasında hüküm süren Üçüncü Gıyâseddin Keyhusrev ile 1284–1296 ve 1302–1310 yılları arasında hüküm süren Sultan İkinci Mesud’un dönemlerine rastlar. Anadolu’nun diğer bölgelerindeki beyliklere kıyasla onun zamanında Kastamonu’da durum nisbeten sâkindi. Bununla birlikte Yavlak Arslan, Anadolu Selçukluları arasındaki taht mücadelelerinde aktif rol oynadı ve 1284 yılında İkinci Mesud’a tâbi olduysa da sonradan ona muhalefet etti.

 1291 yılında İlhanlı Hükümdarı Argun’un ölümünden sonra Moğollar arasındaki taht mücadelesi yüzünden Anadolu tekrar karışıklıklar içine düştü. Diğer Türkmen toplulukları gibi Çobanoğulları Beyliği’nde de kıpırdanmalar başladı. Muzafferüddin Yavlak Arslan bu iç karışıklıklar sırasında öldü. Yerine geçen oğlu Mahmud, Çobanoğulları Beyliği’nin son Emîri oldu. Beylik dönemi uzun sürmemekle birlikte onun zamanında Bizans topraklarına akınlar yapılmış ve Sakarya nehrinin batı tarafındaki bazı yerler fethedilmiştir. O sıralarda Osman Bey’den daha nüfuzlu bir durumda olduğu anlaşılan Emîr Mahmud’un Çandaroğlu Süleyman tarafından 1309 yılında mağlûp edilmesinden sonra Çobanoğulları Beyliği sona erdi ve yerini Çandaroğulları aldı.

 Bir asır kadar Kastamonu ve dolaylarını elinde tutan Çobanoğulları zamanında özellikle beylik merkezi olan Kastamonu yoğun ilmî ve edebî faaliyetlere sahne oldu. Bunda, başta Hüsâmeddin Çoban olmak üzere emirlerin kültür ve imar faaliyetleriyle yakından ilgilenmelerinin rolü büyüktür. Bu emirlerin âlim ve sanatkârlara gösterdikleri yakınlık Orta Asya, İran ve Irak taraflarından birçok ilim adamı, mütefekkir ve sanatkârın Kastamonu’ya gelmesine sebep oldu. Bunlar Çobanoğulları beyleri için eserler kaleme aldılar. Adına en çok eser yazılan Emîr, Muzafferüddin Yavlak Arslan’dır. Nitekim Anadolu’da uzunca bir süre müderrislik ve baş kadılık görevlerinde bulunan, astronomi, fizik, felsefe ve coğrafya alanında ün kazanmış büyük âlim Kutbüddîn-i Şîrâzî Kastamonu’ya gelerek yazdığı İhtiyârât-ı Muzafferi adlı astronomi kitabını ona ithaf etmiştir.

 09 Nisan 1911: Şahkulu Baba tekeli isimli şahsın başlattığı Şahkulu Ayaklanması oldu. Osmanlı kaynaklarında Şeytankulu olarak Şahkulu, Şah İsmail’in babası Şeyh Haydar’ın halifelerinden Hasan Halife’nin oğluydu.  Erdebil’de Şii inançları doğrultusunda eğitim gördükten sonra doğum yeri olan günümüzde Antalya olarak anılan Teke şehrine döndü. Orada Şiilik propagandası yaparak yandaş toplamaya çalıştı.  Tımar ve zeamet dağıtımındaki haksızlıklar İkinci Bayezıd’ın oğulları arasındaki taht mücadelesi, Şahkulu’nun çevresinde toplanan Türkmenlerin artmasına yol açtı. Teke yöresinde tımarları ellerinden alınmış sipahilerden ve Alevi gençlerden bir ordu kuran Şahkulu, Rumeli’ye gönderdiği halifeleri aracılığıyla da Serez, Selanik, Yenice, Sofya yörelerindeki Müslüman Türkleri, Şah İsmail’i desteklemeye çağırdı. Sonradan Yavuz Sultan Selim Han olarak anılacak olan Şehzâde Selim’in babasına başkaldırması üzerine, Teke sancakbeyi Korkud Çelebi taht mücadelesini daha etkili bir biçimde sürdürebilmek amacıyla, Manisa’dan ayrılmıştı. Bundan yararlanan Şahkulu 10 bin kadar yandaşıyla ayaklanmayı başlattı. Ayaklanmacılar Batı Anadolu yollarını kestiler. Korkud Çelebi’nin hazinesini yağmaladılar. Antalya’yı basarak kadıyı öldürdüler. Kızılcakaya, İstanos, Elmalı, Burdur, Keçiborlu şehirlerini alarak direnenleri kılıçtan geçirdiler. Karagöz Paşa komutasındaki Osmanlı kuvvetlerini yendiler, Kütahya Kalesini kuşattılar ve Karaman beylerbeyi Haydar Paşa’yı öldürdüler. Bu olayların üzerine Sadrazam Hadım Ali Paşa komutasındaki Osmanlı kuvvetleri Karaman yakınlarındaki Kızılkaya Boğazında ayaklanmacıları kuşattı. Amasya sancakbeyi Şehzade Ahmed’in yeniçeriler arasında bölünmeye yol açan tutumundan yararlanan Şahkulu kuşatmayı yararak kaçtıysa da, Çubukova yakınlarında arkasından yetişen Hadım Ali Paşa’nın kuvvetleriyle çarpışırken öldü. Onun ölümünden sonra ayaklanma bastırıldı. Şahkulu’nun taraftarları Erzincan’dan Tebriz’e kadar köyleri basıp kervanları vurarak İran’a kaçtılar. Bu kaçış esnasında Tebriz’den gelen bir kervana da saldırınca, Şah İsmail tarafından şiddetle cezalandırıldılar.

 10 Nisan 1950:  Mareşal Fevzi Çakmak İstanbul’da vefat etti. Doğumu: İstanbul, 12 Ocak 1876. Tophâne Kâtibi Miralay Ali Sırrı Bey’in oğlu olarak İstanbul’da dünyaya geldi. Aile, Çakmakoğulları olarak anılırdı. Annesi, Varna’lı Müftü Hacı Bekir Efendi’nin kızıdır. Fevzi Çakmak, Rumelikavağı Mahalle Mektebi’nde, Soğukçeşme Askerî Rüştiyesi’nde  ve Kuleli Askerî Lisesi’nde okuduktan sonra, 1893′te Harbiye Mektebi’ni bitirdi. Bu arada dedesi Hacı Bekir Efendi’den Arapça, Farsça ve fıkıh öğrendi. Harbiye’deki başarıları sebebiyle kurmay subay oldu ve 1898′de kurmay yüzbaşı olarak olarak orduya katıldı. 1899′da merkezi Kosova vilâyetine bağlı Metroviçe’de bulunan 18. Nizamiye Fırkası Erkân-ı Harp Reisliği’ne ( Kurmay Başkanı ) tâyin edildi. Balkanlar’da Sırp ve Arnavut çetelerine karşı savaştı. Başarıları sebebiyle erken terfi etti. Kosova Kolordusu Kurmay Başkanlığı’na getirildi. 1911′de Garp Ordusu Kurmay Başkanı idi. 1912 – 1913 yılları arasında Balkan Savaşı’na katıldı.

 Birinci Dünya Savaşı’nda 5. Kolordu Komutanı olarak Çanakkale Cephesi’nde çarpıştı. 1915′te Anafartalar Grup Komutanı, 1916′da Kafkas Kolordu Komutanı, 1917′de Halep’teki 7. Ordu Komutanı, 24 Aralık 1918′de Genel Kurmay Başkanı ( Erkân’ı Harbiye-i Umumiye Reisi ) oldu. Bu görevi 14 Mayıs 1919′a kadar devam etti. 3 Şubat 1920′den 8 Nisan 1920′ye kadar Harbiye Nâzırlığı ( Savunma Bakanlığı ) yaptı. 17 Nisan 1920′de Kozan Milletvekili olarak T.B.M.M. üyesi oldu. 3 Mayıs 1920′de tekrar Millî Savunma Bakanlığı’na getirildi. 24 Ocak 1921′de üstlendiği Başbakanlık görevini 9 Temmuz 1922′ye kadar sürdürdü. Başkomutanlık Meydan Savaşı’ndan sonra kendisine Mareşal  rütbesi verildi.

 Asker milletvekillerinin, iki görevi bir arada yapmalarını engelleyen kanun yürürlüğe girince, 30 Ekim 1924′te, milletvekilliğini bırakıp yalnızca Genel Kurmay Başkanlığı görevini sürdürdü. 23 yıl süren görevinden, 12 Ocak 1944′te yaş haddi sebebiyle emekli oldu. 1946′da, Demokrat Parti (DP) listesinden bağımsız İstanbul Milletvekili seçildi. 12 Temmuz 1948′de DP’den ayrılıp Millet Partisi (MP)  kurucuları arasında yer aldı, Partinin fahrî başkanlığına getirildi.

 Üstün başarılarla dolu hayatı, Teşvikiye Sağlık Yurdu’nda sona erdi. Halk ve gençlik O’nun vefâtı üzerine millî yas ilân edilmesini istedi. Bu istek, iktidardaki Cumhuriyet halk Partisi (CHP) Hükümeti tarafından reddedildi. Karar, büyük bir tepki ile karşılandı. Cenâze namazı Beyazıd Camii’nde kılındıktan sonra, çoğunluğu üniversite gençliğinden oluşan çok kalabalık bir cemaat, tekbirler getirerek aziz kahramanın, değerli vatan evlâdının tabutunu eller üzerinde Eyüpsultan’a getirdi. Orada yine tekbirler ve gözyaşları ile toprağa verildi.

 Atatürk’ün, ölüm döşeğinde iken, “Benden sonra Fevzi Çakmak’ı Cumhurbaşkanı seçiniz !”  Dediği rivayet edilir. CHP hükümetinin bu rivayetten rahatsız olduğu  için yas ilân etmeme kararı aldığı tahmin edilmektedir. Bütün bu sebeplerle halkın ve gençliğin millî kahramanına sâhip çıkması, İsmet İnönü ve CHP aleyhine esasen var olan karşı görüşlerin, yoğunluk kazanmasına yol açtı. O yoğun muhalefet, CHP’nin iktidardan uzaklaştırılması neticesini doğurdu. Olaydan 34 gün sonra, 14 Mayıs 1950 tarihinde yapılan milletvekili genel seçimlerinde CHP, umulmadık bir hezimete uğradı. Bir daha da toparlanamadı.   

 Fevzi Çakmak, başarılı askerlik hayatı boyunca çalışkan, alçak gönüllü, sağlam iradeli ve karakterli, dinine bağlı, Milliyetçi-Türkçü  seçkin bir insan olarak  sevildi, sayıldı. Engin kültüre sahip olan Paşa’nın en büyük zevki kitap okumak ve yazmaktı. Fransızca, İngilizce, Arapça ve Farsça başta olmak üzere 11 dili bilirdi. Bütün Balkan dillerini de meramını anlatacak kadar konuşabiliyordu. Düşünen ve düşündüklerini yazıya geçiren mümtaz bir şahsiyetti. Eserleri: Garbî Rumeli ve Balkan Savaşı Hakkında Konferanslar  (1927), Büyük Harp ve Şark Cephesi Hareketleri  (1936). Geniş hacimli bir kitap olabilecek askerî ve siyâsî hâtırâları henüz yayınlanmamıştır.

 

 Yayına Hazırlayan:

E. Albay Araştırmacı-Yazar Mehmet Şadi POLAT

Kaynak:

Kronolojik Tarih Ansiklopedisi – Oğuz ÇETİNOĞLU

Kategori: Tarihte Bu hafta