
Tarihte Bu Hafta : 12 Nisan – 18 Nisan
13 Nisan 1517: Son Mısır Sultanı Tumanbay idam edildi. Tumanbay’ın ordusu ile çarpışıp zafer elde eden Yavuz Sultan Selim Han, kahramanlığına ve dirayetine hayran kaldığı için kendisini, fethettiği Mısır’a vali olarak tâyin edecekti. Durumu öğrenen Tumanbay mağrurlanıp taşkınlıklar yapınca yakalandı ve hayatına son verildi.
Mısır ve Suriye’ye hâkim olan Mısır Memluk (Kölemen) Sultanlarının sonuncusu olan Sultan İkinci Tumanbay’ın asıl adı: el-Mâlik el-Eşref Ebû el Nasr Min Kanşuh el-Gavr’i’dir. Doğum tarihi kesin olarak bilinmiyor. 10 Ekim 1516 dan 13 Nisan 1517 tarihine kadar hükümdarlık yaptı. Çerkez kökenlidir. Emir Kansu Gavri’nin kardeşinin oğlu idi. Yeğenini satın alarak eğitimini, 1468 – 1495 yılları arasında Memlüklerin Mısır ve Suriye Sultanı olarak görev yapan Kayıtbay’a bıraktı. Kayıtbay o sırada, Memlük tahtından uzaklaştırılmıştı. Sultanlığa bağlı bir vilâyette Atabey olarak görev yapıyordu. Çok iyi bir eğitim aldı. Kansu Gavri kendisini Emir olarak görevlendirdi. Görevi 1507 yılına kadar devam etti. Daha sonra sivil görevler de üstlendi. Bu süre içerisinde devletin en mühim mevkilerine sâhip olarak büyük bir nüfuz kazandı. Kansu Gavri’nin Suriye’ye, Yavuz Sultan selim Han’a karşı yürüdüğü sırada O’na vekâlet etmek suretiyle naib oldu. Bu sıfatla her gün Kahire’yi dolaşan Tumanbay, halkını çok memnun etti ve kendisini sevdirdi. Kansu Gavri, Yavuz sultan selim Han ile yaptığı Mercidâbık Savaşı’nı kaybedip ölünce, Mısır’a gelen Memlük emirleri, Kansu Gavri’nin oğlunun tahta çıkmasını kabul etmeyerek Tumanbay’ı tahta oturtmak istediler. İç savaş çıkmasını istemediğinden teklifi reddetti. Görevi kabul etmek istemeyişinin başka sebepleri de vardı. Savaş dolayısıyla devlet hazinesi tamamen boşalmış, Memlük ordusu sıfır noktasına gelecek kadar zayıflamıştı. Hayattaki komutanlar arasında birlik ve dayanışma yoktu. Bütün bunlar yetmiyormuş gibi, Yavuz Sultan Selim Han’ın da Mısır üzerine yürümesi kesin olarak görülüyordu. Uzun süren ısrarlar ve komutanların itaat sözü vermeleri üzerine Tumanbay, görevi kabul etmek mecburiyetinde kaldı.
Tumanbay ilk iş olarak Suriye’den gelen emirlere yüksek görevler verdi. Orduyu güçlendirme çalışmalarını başlattı. Bu sırada Yavuz Sultan Selim Han’ın elçisi Çerkez Murad, Mısır’a geldi. Sultan’ın isteklerini içeren bir mektubu Tumanbay’a takdim etti. Mektupta, namına para bastırıp hutbe okutması şartıyla Gazze’den Mısır’a kadar uzanan toprakların Tumanbay’a bırakılacağı belirtiliyordu. Sultan, Mısır’da bulunan Türkmenlerin öldürülmemesini talep ediyor, aksi halde Mısır’a yürüyeceğini belirtiyordu. Mektubun bu bölümündeki bilgiler dışarıya sızınca halk, korku içerisinde ülkeyi terk etme hazırlıklarına başladı. Tumanbay, henüz arzuladığı güce ulaşamamıştı. Osmanlı Pâdişâhı’nın şartlarını kabul etmek istediyse de, kendilerini yetkili görevlere getiren emirler, şiddetle karşı koyarak gelen elçiyi öldürdüler. Bu olay, Osmanlı Ordusu’nun Mısır Seferi’ni gerçekleştirmesi için kaçınılmaz bir gerekçe oldu. Sinan Paşa komutasındaki Osmanlı Ordusu’nun öncü kuvvetleri, Canberdi komutasındaki Mısır ordusunu yendi. Ardından, Yavuz Sultan selim Han komutasındaki Osmanlı Ordusu, büyük zahmetlerle ve güçlükle çölü aşarak Kahire önlerine gelebildi. Askerler perişandı. Tumanbay, derhal hücuma geçse idi, zaferi elde edecekti. Bunu yapmayı istedi de. Fakat emirleri Ridâniye yakınlarında beklemenin uygun olacağında ısrar ettiler. Osmanlı Ordusu gelinceye kadar takviye kuvvet alabileceklerini, bulundukları bölgenin etrafına hendek kazıp savunma güçlerini yükselteceklerini söylüyorlardı. Bütün bu hazırlıklar yapıldı. Fakat yeteneksiz emirler, dağ tarafını boş bırakmışlardı. Usta bir savaşçı olan Yavuz Sultan selim Han, bu boşluğu keşfetti ve oradan saldırdı. Daha ilk saldırıda Memlük ordusunun yarısı yok edilmişti. Çerkez süvârilerin Osmanlı Ordusu’na saldırısı başarılı oldu. Bu çarpışma sırasında Sultan’ın, evlâdı gibi sevdiği vezir-i âzâm Sinan Paşa şehid oldu. Tumanbay, Kertbay ve Âmir pâdişahın çadırı üzerine hücuma geçtiler. Tumanbay, Yavuz Sultan Selim Han’ı öldürdüğünü zannederek zafer sarhoşluğuna kapıldı ise de gerçeği öğrenen askerleri kaçmaya başladılar. Kendisi de Kahire’ye gelerek şehir içerisinde gerilla çarpışmalarını başlattı. Bu çarpışmalar, Osmanlı Ordusu için Mercidâbık’tan daha zorlu geçiyordu. Şehir tahrip edildi, yakalanan Çerkezler öldürüldü. Fakat Tumanbay ve etrafında bulunan az sayıdaki askerleri bir türlü ele geçirilemiyordu. Yavuz Sultan Selim Han, yeniçerilere ve komutanlarına ne pahasına olursa olsun sonuca ulaşmalarını emretti. Bir taraftan da Tumanbay’ın kahramanlıklarına hayran kaldığını, teslim olması hâlinde hayatını bağışlama kararı aldığını ilân etti. Tumanbay belki emirlerinin yanıltması, belki de güvenemediğinden teslim olmayı kabul etmedi. Kadın kılığına bürünerek sokaktan sokağı kaçtı ve şehri terk etti. Nil Nehri’ni kayıkla geçip Sâid şehrine gitti. Osmanlı Ordusu’nun oraya yöneldiğini öğrenince elçi göndererek şartlarının kabul edilmesi halinde teslim olacağını, aksi takdirde savaşa devam edeceğini bildirdi. Fakat anlaşma sağlanamadı. Yavuz Sultan Selim Han, Tumanbay’ın bulunduğu şehre küçük bir birlik gönderdi. Birlikler, Tumanbay’a canları pahasına korumaya azimli Çerkezler tarafından bozguna uğratıldı. Bunun üzerine Tumanbay güven kazandı ve mağrurlandı. Yeniden başlayan gerilla çarpışmaları, geceli gündüzlü üç gün sürdü. Sonunda Tumanbay esir alındı. Mısır halkının kendisine gösterdiği sevgi ve bağlılıktan geleceği açısından endişe eden Yavuz Sultan Selim Han, bir bakıma Sinan Paşa’nın intikamını almak, bir taraftan da komutanlarının yönlendirmesi üzerine Tumanbay’ın asılmasını emretti.
Yavuz Sultan Selim Han, muazzam bir zafer elde etmesine rağmen üzgündü. Tumanbay’ın tabutu amcası Sultan Gavri’nin yaptırdığı medreseye götürüldü. Sultan’ın katılımı ile namazı kılındı ve kahramanlara yakışır büyük bir törenle toprağa verildi. Sultan İkinci Tumanbay; yakışıklı, hâlim-selim görünüşlü ve hayır işlerinden zevk alan, fakirleri koruyan bir zattı. Üç ay on dört güren kısa saltanatı süresinde, amcasının koyduğu haksız vergileri kaldırmış, örnek evliliği ve aile hayatı ile halkının sevgisini kazanmıştı.
13 Nisan 1878: İstanbul Ermeni Patriği Başpiskopos Nerses Varjabetyan, İngiltere Dışişleri Bakanı Lord Salisburi’ye gönderdiği muhtırada, Türklerle beraber yaşayamayacaklarını bildirdi. Patrik Narses muhtırada şunları yazıyordu: Eşitliği ancak bir Hıristiyan yönetim uygulayabilir. Adaleti, ancak Hıristiyan yönetim sağlayabilir. Vicdan özgürlüğünü de yalnız Hıristiyan yönetim uygulayabilir. Şu halde, Hıristiyan kitlelerin yaşadığı her yerde, Müslüman yönetimin yerini Hıristiyan yönetim almalıdır. Doğu Anadolu ve Kilikya, Hıristiyan yönetiminin kurulması gereken yerler arasındadır. Türkiye Ermenileri işte bunu istiyorlar. Yani Türkiye Ermenistan’ında, Lübnan’da olduğu gibi, güvence altına alınmış bir Hıristiyan yönetim istiyorlar.
Narses, Berlin Kongresi’ne de bir muhtıra gönderdi ve Ermeni isteklerinin desteklenmesi için üst üste yabancı elçilerin kapılarını çaldı. 30 Haziran 1878 tarihinde İstanbul’daki İngiliz Büyükelçisi Henry Layard’la görüştü. On gün sonra tekrar görüştü ve Berlin Antlaşması’na Ermenilerle ilgili özel bir madde koymasını tekrar rica etti. Böyle bir madde olursa, Ermenilerin ileride buna dayanarak büyük devletlerin koruyuculuğunu isteyeceklerini belirtti. Layard, Patriğin bu isteklerini, Berlin’de bulunan Salisbury’ye iletti. 13 Temmuz 1878 tarihinde imzalanan Berlin Antlaşması’nda Osmanlı Ermenileriyle ilgili şu özel madde yer aldı: Osmanlı Hükümeti, Ermenilerin yaşadığı eyâletlerde mahallî ihtiyaçların gerektirdiği reformları geciktirmeden yapmayı, Çerkez ve Kürtlere karşı Ermenilerin huzur ve güvenliğini sağlamayı taahhüt eder. Bu hususta alınacak önlemleri, büyük devletlere bildirecektir ve devletler de alınan önlemlerin uygulanmasını gözetleyeceklerdir.
Bu iki cümlelik madde, ileride Osmanlı Devleti’nin başına büyük gaileler açtı. Anadolu’nun toprak bütünlüğüne karşı ciddî bir tehdit oluşturdu. Önce Ayastefanos, ardından Berlin Antlaşmaları, Türk- Ermeni ilişkileri tarihinde bir dönüm noktası oldu.
13 Nisan 1904: Ermeniler Bitlis’in Sason ilçesinde ayaklandılar. Ermeni komiteleri, Taşnakların İstanbul’daki Osmanlı Bankası baskını (*) ile Van’daki 1896 ayaklanmasında başarı sağlayamayınca, yeniden Sason ve Taluri bölgesini seçerek ikinci bir ihtilal denemesine giriştiler. Esasen bu bölgede, yapılacak yeni bir hareket için Ermeni çetecileri iki yıldan beri hazırlık yapıyorlardı. İran sınırı üzerindeki, Türkiye’ye silah sokmak için en uygun ve güvenilir yol olan Hasasor bölgesindeki en güçlü engel olan Mazrik aşiretini ortadan kaldırmak üzere 1894 yılı Temmuz ayında saldırıya geçildi. Taşnaksutyun (*) Merkez İdare Komitesi’nin bir atlı birliği desteğindeki 400 çeteci ile her yerden akın akın gelen gönüllüler, Mazrik aşiretinin büyük bir kısmını öldürdüler. Osmanlı hükümeti 1901′de Sason’un yönetimini düzene sokmak üzere Taluri ve Şenlik tepelerinde birer kışla yapma teşebbüsünde bulundu. Ancak Ermeni kadınlarının kışla inşaatında çalışan işçilerin üzerine saldırtılmaları sonucu bundan vazgeçildi.
Ermeni hareketleri 1903 yılının sonlarına doğru iyice arttı ve isyan, Sason’un her tarafına yayıldı; isyancıların üzerine sevk edilen askerlerle kanlı çarpışmalar yaşandı. Hükümetin Muş Marhasası Vartan ve Bitlis Marhasası’nı nasihat vermek üzere asilere göndermesinden bir sonuç alınamadı. Bunun üzerine 13 Nisan 1904′te askerî hareket başladı. Ermeni köylerinden yardım gören çeteciler Taluri’ye çekildiler. Ardından çarpışmalar Muş ovasına sıçradı. Hükümet, ovaya inmiş olan Sasonluların bir daha yerlerine dönmemeleri için orada yerleştirme teşebbüsünde bulundu. Fakat konsolosların karşı koymaları sebebiyle bu proje uygulanamadı. 6.000 Sasonlu yine yerlerine gönderildi. Daha sonra çeteciler etkisiz hale getirilerek isyan hareketleri tamamen bastırıldı.
(*) Osmanlı Bankası’na saldırı olayı: Ermeni komitecileri, Anadolu’daki olayların, uzaklık sebebiyle Avrupa’nın fazla dikkatini çekmediğini düşünerek İstanbul içinde yeni ve büyük baskınlara hazırlandılar. Niyetleri beş koldan saldırmaktı. Birinci kol Babıali’ye bombalar atacaktır. İkinci kol Samatya semtini ayaklandıracak ve orayı ele geçirecektir. Üçüncü kol Osmanlı Bankası’nı işgal edecektir. Dördüncü kol, Kredit Lyonnaıs isimli bir başka yabancı bankayı basacak ve havaya uçurma tehdidi savuracaktır. Beşinci kol ise Galata ve Voyvoda karakollarını bombalayacaktır.
Bu büyük girişimin, Sultan İkinci Abdülhamid Han’ın tahta çıkış yıldönümü olan 31 Ağustos’ta yapılması karara bağlandı. Fakat 25 Ağustos’ta Samatya’da Ermeni okulunda bombalar hazırlanmakta olduğuna ilişkin ihbar yapıldı. Polis okula yaklaşınca ateşle karşılaştı. Çarpışma sonunda okul ele geçirildi. İçeride çok miktarda bomba, silah ve cephane bulundu. Bu olay, komitecilerin planlarını aksattı. Ertesi gün harekete geçmeye karar verildi. Yalnız baskın planlarından ancak birini gerçekleştirebildiler ve Osmanlı Bankası’nı ele geçirdiler. Bankadaki 120 memuru rehin aldılar ve istedikleri yerine getirilmediği takdirde bankayı havaya uçuracaklarını bildirdiler. Sultan, banka müdür yardımcısının aracılığıyla bütün gece süren pazarlıklar sonunda bankayı basan komitecilerin İstanbul’dan serbestçe çıkıp gitmelerini kabul etti. Fakat siyasî istekleri geri çevirdi. Böylece 27 ihtilalci, sefaret tercümanının korumasında bankadan çıktı ve limanda bir İngiliz yatına götürüldü. Oradan başka bir gemiye aktarılarak Marsilya’ya gittiler. Ermenilerin bombalı ve tabancalı baskınlarının duyulması üzerine şehir karıştı. Bazı Ermeni evlerindeki komiteciler tarafından halkın üzerine bombalar atılması üzerine, halk da karşılık vermeye başladı. Şehirde devlet yönetimi kayboldu. Edirne’den asker getirilerek karışıklık önlendi.
13 Nisan 1915: Birinci Dünya savaşı sırasında Ermeniler Urfa’da ayaklandılar. Türk askeri bu ayaklanmayı bastırmakla meşgulken Rus ordusu, 6 Mayıs1915’te Van’a girdi. Çarın emri ile şehre bir Ermeni vali tâyin edildi. Tâkip eden günlerde Muş ve Bitlis de aynı akıbete uğradı. İngilizler, Türkler tarafından Kars’ta kurulan Şura’yı basarak dağıttılar ve bölgenin idaresini ellerine aldılar. Kars, İngilizler tarafından işgal edildi. 29 Nisan 1919’da ise Kars’a, Ermeni askerlerini getirerek idareyi Ermenilere devrettiler. Daha sonra Ermeniler, İngilizlerin yardımıyla, Güneybatı Kafkas ile Nahçıvan Şura Hükümetlerinin bölgelerini işgal ettiler. Özellikle İngiltere ve Rusya’nın desteğiyle Adana’da bir ayaklanma çıkartarak Müslüman halkı katletmeye başladılar. İngiltere ve Rusya, 1907′de nüfuz bölgeleri konusunda anlaşmaya varmalarının ardından ‘Ermeni Islahatı’ adı altında Osmanlı Devleti’ne yapılan müdâhalelerde artık birlikte hareket etmeye karar verdiler. Bundan istifade eden Ermeniler, batılı büyük devletlerin de desteğiyle yurt içinde ve dışında pek çok cemiyet kurarak terörist faaliyetlere başladılar. İttihatçıların bu tür cemiyetlerle meşrutiyetin korunması uğruna münsebete girmesi, Taşnaksutyun gibi illegal cemiyetlerin legal hale gelmesine yardım etti. Sultan İkinci Abdülhamid Han’ın koyduğu silah ithal yasağını İttihatçılar kaldırdığı için Ermeniler hızla silahlandılar. (**) Meşrutiyet sonrası Avusturya, Bulgaristan, Sırbistan, Girit hareketleri, iç isyanlar ve 31 Mart olayları komiteler için aradıkları fırsatı kendilerine verdi.
Bu karışık durumdan yararlanarak bir ayaklanma denemesi yapmanın yerinde olacağını düşünen komiteler, yabancı devletlerin araya girmesini sağlayarak Kilikya bölgesinin Ermenilere verilebileceğini hesaplıyorlardı. Bu amaçla Maraş, Zeytun, Van, Harput, Diyarbakır ve Bitlis’ten çok sayıda Ermeni Adana’ya getirtilerek Ermeni evlerine yerleştirildi. Bağlarda, mahalle aralarında, hükümetin gözü önünde atış eğitimlerine başlandı; 200 kişilik bir fedai çetesi hazırlandı; çavuş, onbaşı ve erlerden kurulu düzenli birlikler oluşturuldu; kışkırtıcı mitingler ve Türk düşmanlığını artırıcı konferanslar düzenlendi.
Bütün bu hazırlıklardan sonra Ermeniler 14 Nisan 1909′da Adana’da çeşitli olaylar çıkardılar; Müslüman halka küfürler ederek silahlar attılar ve ikisi genç diğeri yaşlı üç Müslüman’ı öldürdüler. Daha sonra dükkânlarını kapatarak gösterilere başladılar. Bunun üzerine Türklerle Ermeniler arasında çatışmalar başladı. Ermeniler, mahallelerinde kalan Türkleri öldürmeye ve caddelere bakan evlerinden ateş açmaya ve yangınlar çıkarmaya başladılar. Çatışmalar civar bölgelere de yayıldı.
Olaylar sonunda kurulan askerî mahkeme 9′u Türk, 6′sı Ermeni olmak üzere 15 kişiyi idam etti. 6 kişiye de kürek cezası verildi. Daha sonra Adana Valiliği’ne gönderilen Cemal Paşa, Avrupa’ya hoş görünmek için, kendilerini savunmak zorunda kalan Türklerin aleyhinde bir tutum sergiledi. Yalnız Adana’da 30, Erzin’de 17 Türk asıldı. 47 Türk’e karşılık sadece bir Ermeni asıldı. Patrikhane soruşturma heyeti ölü sayısının 21.330 kişi olduğunu açıkladı. İlin resmî bildirisine göre ise bu rakam 10.000′in altındaydı.
1909 Adana olayları, Ermeni ıslahatı konusunu tekrar gündeme getirdi. İttihatçıların devamlı anlaşmak istemelerine rağmen Ermeniler, Balkan harbi sırasında, devletin en sıkışık durumundan da yararlanarak yabancı devletleri işin içine soktular.
(*) Taşnaksutyun Komitesi / Ermeni İhtilal Cemiyetleri İttifakı, 1890′da Kafkasya’da kuruldu. Amacı, Türkiye’de faaliyet gösteren Ermeni derneklerini birleştirerek onlara yardım etmek ve bağımsız bir Ermenistan devletinin kurulmasını sağlamaktı.
Bundan önce de çeşitli Ermeni cemiyetleri kurulmuştu. Bunlardan en önemlisi, Kafkasya Ermenileri tarafından 1887′de İsviçre’de kurulan Hınçak / Çan Sesi komitesidir. Üyeleri arasında Rusyalı Ermenilerin de bulunduğu örgüt, başta İstanbul olmak üzere çeşitli illerde şubeler açtı ve daha sonra merkezini Londra’ya taşıdı. Amacı; önce Doğu Anadolu’yu ele geçirmek, sonra da burayı Rus, İran Ermeni bölgeleri ile birleştirerek onlara yardım etmek ve bağımsız bir Ermenistan devletinin kurulmasını sağlamaktı.
(**) Hükümetin resmi kayıtlarına göre, Meşrutiyetin ilanından hemen sonra Mersin ve İskenderun gümrüklerinden Adana’ya 12.840 adet silah girmiştir.
18 Nisan 1897: Türk Yunan Harbi başladı. Savaş 32 gün sürdü. Yunanistan kaybedecekken Rusya devreye girdi. Sultan İkinci Abdülhâmid Han, Rusya’nın ricasını kabul ederek 4 Aralık 1897’de savaşı durdurdu.
Yunanistan, Balkan Yarımadası’nın güneyinde 132.000 Km2 yüzölçümlü yaklaşık 15.000.000 nüfuslu küçük bir ülkedir. Roma İmparatorluğunun Doğu ve Batı olarak ikiye ayrılmasından sonra, başşehri İstanbul olarak kurulan ve daha çok Bizans İmparatorluğu olarak anılan Doğu Roma İmparatorluğu, Yunanlıların iddiasına göre bu günkü Yunan Devleti’nin kökenini oluşturur. Bu iddiaları, pek çok tarihçi ciddiye almaz. 1800’lü yıllara kadar yeryüzünde Yunanistan diye bir devlet, Yunan diye bir millet yoktu. Kendilerine sonradan Yunanlı denilen bölge halkının Türklerle ilk teması, 1821 yılında giriştikleri isyan hareketi ile başladı. İsyan, Osmanlı Devleti’nin gerilemeye başladığı dönemlerde, Avrupalıların kışkırtması ile başlamıştı. Bu isyan, Türk Yunan Savaşlarının birincisi olarak tarihe geçti. İsyan bastırılmasına rağmen, masa başı müzâkerelerde Osmanlı Devleti tâviz vermek mecburiyetinde kaldı. Bu günkü Yunanistan devleti, 1830 yılında, Yunan Krallığı adı ile kuruldu. Krallığı, 1913 yılına kadar Danimarka asıllı asilzâdeler yönetti.
İkinci Türk – Yunan Savaşı yine bir isyan hareketidir. 1897’de başlayan isyan da Osmanlı Devleti tarafından bastırıldı. Fakat masa başı görüşmelerinde Girit’i ileride Yunanistan’ın olacak şekilde bırakmak mecburiyetinde kaldık.
Rusya’nın kışkırtması ile 8 Ekim 1912 tarihinde başlayan ve 30 Mayıs 1913 tarihinde biten Birinci Balkan Savaşı’na Yunanistan da katılmıştı. Üçüncü Türk – Yunan Savaşı olarak değerlendirilebilir. Birinci Balkan Savaşı’nda Yunanistan fazlaca bir varlık gösterememişti. Ancak savaş Osmanlıların ağır mağlûbiyeti ile sonuçlandı. Osmanlı’nın mağlûbiyeti, Balkan milletlerine huzur ve barış getirmedi. Balkanlarda siyâsî bir otorite boşluğu oluşmuştu. Bölge milletleri biri birlerine düştüler, Rusya Balkanları kendi toprakları arasına katmak, Almanya, İngiltere ve Fransa, nüfuz bölgesi oluşturmak istiyordu. Bu sebeple, daha Birinci Balkan Savaşı’nda kullanılan barutun sıcaklığı geçmeden, yaralar sarılmadan 24 Haziran 1913’te İkinci Balkan Savaşı başladı. Bulgaristan, Sırbistan ile anlaşma imzalayan Yunanistan’a saldırdı. Çok geçmeden Sırplar ve Romenler de savaşa katıldılar. Osmanlı Devleti, Balkan milletlerinin kendi aralarında biri birine düştüğünü görünce, Birinci Balkan Savaşı’nda kaybettiği toprakları geri almak için harekete geçti. Edirne’yi geri aldı. Avrupalılar, Osmanlı Devleti’nin daha fazla ilerlemesinden korktukları için 10 Ağustos 1913’te Bükreş’te barış antlaşması imzalanmasını sağladılar. Türk – Yunan askerleri İkinci Balkan Savaşı’nda doğrudan doğruya karşılıklı çatışmadılarsa da 14 Kasım 1913’te Osmanlı Devleti ile Yunanistan arasında Atina Antlaşması imzalandı. Türkler, bir defa daha müzâkere masasından kayıpla kalktılar. Yarı bağımsız durumdaki Girit, resmen Yunanistan’ın oldu. İkinci Balkan Savaşı, sonuçları itibariyle, Dördüncü Türk – Yunan Savaşı olarak kabul edilebilir.
İkinci Balkan Savaşı’nın hemen ardından, 13 Mart 1914’te Birinci Dünya Savaşı başladı. Osmanlı Devleti savaşa, İttifak Devletleri olarak anılan Almanya ve Avusturya – Macaristan ile birlikte girdi. İtilâf Devletleri olarak adlandırılan karşı cephede ise; Fransa, İngiltere, Rusya, İtalya, Japonya ve Amerika Birleşik Devletleri yer alıyordu. Yunanistan, resmen savaşa girmemekle birlikte, İtilâf Devletleri’ne destek veriyordu. Örtülü ve beşinci Türk – Yunan Savaşıdır. Müttefiki Almanya yenildiği için Osmanlı da yenik sayıldı. Yunanistan bu savaştan da kârlı çıktı. Savaşın hemen ardından Yunanistan, 16 Mayıs 1919’da İzmir’e asker çıkarmıştı. Böylece altıncı Türk – Yunan Savaşı başlamış oldu. Yunanistan, yaklaşık bir yıl sonra, 23 Haziran 1920’de Bursa, Balıkesir, Uşak ve Nazilli’yi işgal edip Polatlı’ya kadar ilerledi. Ankara’ya ulaşmasına az kalmıştı ki, Kurtuluş Savaşı’na başlatan Kuvayı Milliye hareketinin düzenli ordu hâline getirilmesinden sonra geri püskürtüldü. 9 Eylül 1922 tarihinde de İzmir’den denize döküldü. Yunanlılar, Türk Ordusu karşısında kesin mağlubiyete uğramışlardı. Fakat 24 Temmuz 1923 tarihinde imzalanan Lozan Barış Sözleşmesi sırasında ve sonraki masa başı müzâkerelerinde Türkiye’den On İki Ada olarak anılan toprakları alma başarısını gösterdiler.
Yedinci Tük – Yunan Savaşı için Türk Ordusu, 20 Temmuz 1974’te Birinci, 14 Ağustos 1974 tarihinde İkinci Kıbrıs Barış Harekâtı için Ada’ya çıktı. Yunan ordusu, Türklerin karşısına çıkmak cesâretini bile gösteremedi. Harekâttan yirmi dokuz sene sonra, 2003’de yine barış görüşmeleri masasında, Kofi Anan Plânı çerçevesinde kazançlı çıkmanın yollarını arıyorlar.
Yayına Hazırlayan:
E. Albay Araştırmacı-Yazar Mehmet Şadi POLAT
Kaynak:
Kronolojik Tarih Ansiklopedisi – Oğuz ÇETİNOĞLU
Kategori: Tarihte Bu hafta


