
Tarihte Bu Hafta : 03 Mayıs – 09 Mayıs
03 Mayıs 1481: Fatih Sultan Mehmet Han Hazretleri, Gebze yakınlarında vefât etti. Doğumu: 30 Mart 1331. Sultan İkinci Murad Han’ın, Hâtice Âlime Hümâ Hâtun’dan doğan oğludur. Bazı gayrimüslim tarihçiler, Fâtih’in annesinin Türk olmadığını iddia ederler. Bu iddia doğru değildir. Hâtice Âlime Hümâ Hâtun, Türk ve Müslüman olduğu, ilgili mahkeme kayıtlarında ve Bursa’daki Murâdiye Camii’nin yakınlarında bulunan Hâtuniyye Türbesi’nin 1449 senesinde yazılmış olan kitâbesinde yazılıdır. İsfendiyaroğulları olarak da anılan Candaroğulları Hânedânı’na mensuptur.
Şehzâde Mehmet, küçük yaşlardan itibâren çok iyi bir eğitim ve terbiye ile yetiştirildi. Devrin en sekçin âlimlerinden ilim öğrendi. Biraz büyüyünce, meşhur din ve fen âlimi Molla Akşemseddin Hazretleri’nin rahle-i tedrisine oturtuldu. İdârî yönden tecrübe kazanması için, şehzâdeler şehri olan Manisa’ya Sancak Beyi olarak gönderildi. Orada da devrin meşhûr âlimi Molla Ayas’tan dersler aldı. İlk Osmanlı şeyhülislâmı Molla Fenâri, hadis – tefsir – ve fıkıhta yüksek âlim olan Molla Gürâni de hocaları arasında idi. Ayrıca; matematik, geometri ve târih ilimlerinde köklü bilgiler edindi. Arapça, Farsça, Lâtince, Yunanca ve Sırpça öğrendi. Edindiği dîni bilgilerle kendi hayat tarzını, fen bilgileriyle de Osmanlı Devleti’nin geleceğini şekillendirdi. İstanbul’un fethinde kullanılan topların plânlarını o çizdi.
Şehzâde Mehmed, Manisa Sancak Beyi olduğu sene, Amasya Valisi olan ağabeyi veliaht şehzâde Alâeddin Ali Çelebi vefât etti. Böylece tahtın tek vârisi durumuna geldi. 1444 senesinde Edirne’ye çağrıldı. Osmanlı tahtına; birincisi, 13 yaşında ve 1444’te, ikincisi, babasının ölümünden sonra, 18 Şubat 1451 târihinde olmak üzere iki defa çıktı. İslâm’ı Hıristiyanlığa üstün kılan İstanbul’un fethini gerçekleştirdi. Böylece kâinatın efendisi Hz. Muhammed (sav) Efendimiz’in, İstanbul mutlaka fetih olunacaktır. O’nu fetheden hükümdar ne mübârek hükümdardır… diyerek müjdelediği komutan olma şerefini kazandı.
Fetihten sonra ilk işi, Hıristiyanlığın âbide eseri Ayasofya’yı, Fetih Hakkı olarak câmiye çevirmek oldu. Fethi gerçekleştirdiği o mübârek günde, Cuma namazını Ayasofya’da kıldı. Adına hutbe okundu. İstanbul artık dünya durdukça Türk’ün malı olarak kalacak idi.
Fâtih Sultan Mehmed Han, yalnızca İstanbul’u fethetmekle yetinmedi. İşte bir ömre sığdırılan seferler ve diğer fetihler: 1451’de Menteşe Beyliği’nin fethi, 18 Nisan 1453’te Marmara Denizi’ndeki adaların fethi, 1454’te Birinci, 1455’te İkinci Sırbistan Seferleri, 26 Temmuz 1455’te Arnavutluk’un fethi, 1456’da Cenevizlilere ait Ege Adaları’nın fethi, 13 Haziran 1456’da Üçüncü Sırbistan Seferi, 15 Mayıs 1458’de Mora Seferi ve Atina’nın fethi, 1458’de Sırbistan’ın fethi, 8 Kasım 1459’da Semendre’nin fethi, 13 Nisan 1460’ta İkinci Mora Seferi, 1461’de Amasra’nın fethi, Temmuz 1461’de İsfendiyaroğlu topraklarının fethi, 15 Ağustos 1461’de Trabzon Pontus Rum Devletinin fethi, 1462’de Eflâk Seferi ve Midilli Adası’nın fethi, 1463’de Bosna Krallığı’nın fethi, 12 Temmuz 1470’te Eğriboz Adası’nın fethi, 1471’de Alâiye Beyliği’nin zaptı ve Silifke havâlisinin fethi, 26 Temmuz 1476’de Boğdan’ın fethi, 11 Ağustos 1480’de İtalya’nın Otranto Limanı’nın fethi.
Kimi tarihçiler, Fatih Sultan Mehmed Han’ın, babasının ve kendisinin döneminde vezirlik yapan Çandarlı Halil Paşa’yı öldürtmesini tenkit ve O’nun Türkmen düşmanı olduğunu iddia ederler. Çandarlı Halil Paşa, Orhan Gazi zamanından beri Osmanlı Devleti’ne hizmet etmiş büyük bir ailenin ferdi, Sultan İkinci Murad Han’ın itimâdını kazanmış veziri olan İbrâhim Paşa’nın oğludur. Murad Han, İbrâhim Paşa’nın ölümünden sonra yerine oğlu Halil Paşa’yı vezir yaptı. Fatih Sultan Mehmed Han, 1444’te tahta geçince, babasının fevkalâde değer verdiği Çandarlı Halil Paşa’nın göreve devam etmesini uygun gördü. Fakat Çandarlı Halil Paşa’nın, devleti kendi görüşleri doğrultusunda idâre ettiği gözünden kaçmadı. Yaptığı işlerin çoğunun doğru ve vezirinin samimi olduğunu gördüğü için değiştirmeyi düşünmedi. Haçlı ordularının saldırısı üzerine, babasının tekrar tahta çıkmasını isterken, Çandarlı kendisine yardımcı olmuştu. Bu sebeple vezirini takdir ediyordu. Fâtih Sultan Mehmed Han, İstanbul’u fetih hazırlıklarını başlatınca, barış taraftarı olan, İstanbul’un fethinin zor olduğunu ve böyle bir teşebbüsün Osmanlı Devleti’nin aleyhine sonuçlar doğuracağını düşünen Çandarlı, Sultan’ı bu işten vazgeçirmeye çalıştı. Aralarında sert tartışmalar geçti. Belki gerçek, belki rivâyet bilinmez… İddialara göre Çandarlı, İstanbul kuşatması başladıktan sonra da fethin gerçekleşemeyeceğini söyler, moral bozarmış. Aleyhinde yapılan propagandalar rahatsız edici boyutlara ulaşınca, Fethin gerçekleşmesinden bir ay sonra Sultan, 1453 Haziran’ında vezirini görevden aldı. Halil Paşa’nın yetkisiz kaldığını gören muhalifleri, tekrar göreve gelir de kendilerinden intikam alır endişesiyle hareket ettiler. Düzmece bir takım belgelerle, Çandarlı’yı karalamaya devam ettiler. Sultan, aralarında geçen tartışmanın ışığında, söylenenlere inandı. Çandarlı’yı önce hapse attırıp mallarına el koydurdu. Sonra da idam ettirdi. Bir müddet sonra bütün mal varlığının çocuklarına aynen devredilmesini sağladı.
Çandarlı Halil Paşa, Sultan Murad Han gibi, barışçı bir siyâset uygulanmasını istiyordu. Ve de devletini çok seviyordu. Haçlı seferleriyle iyice yıpranmış olan Osmanlı’nın, İstanbul’a alma ihtirası ile girişilecek bir savaşın kaybedilmesi hâlinde, tamamen çökeceğinden endişe ediyordu. Kusuru, Fatih Sultan Mehmet Han kadar büyük düşünememesi ve cesaretinin yetersizliği idi. Bu kusurlarının cezâsını hayatı ile ödedi.
Târihçilerin yazdığına göre Fâtih’in İstanbul’dan sonraki hedefi Roma idi. Fakat bunu kimseye söylememişti. Ordu-yu Hümayun’u, Gebze yakınlarındaki Sultançayırı mevkiinde topladı. Kimse nereye sefer düzenleneceğini bilmiyordu. 50 yaşında idi, sağlıklıydı. Aksi takdirde sefer hazırlığı yapmazdı. Hastalandı ve üç gün sonra Hakk’a yürüdü. Ölüm sebebi anlaşılamadı. Söylenilir ki Fâtih Sultan Mehmed Han Hazretleri, Venedikli Yahudi Hekimbaşı Yakup tarafından zehirlenmiştir. Söylentilerin çıktığı gün Yakup, Mübârek Sultan’ın yanındaki askerler tarafından parçalandı. Fatih Sultan Mehmed’in ölümü üzerine Avrupa kiliselerinin hepsinde 3 gün 3 gece çan çalınıp şükran âyini yapıldı. Bu hareket, başka hiçbir Osmanlı Pâdişahı için yapılmamıştır.
Yedinci Osmanlı Pâdişahı idi. 32 yıl tahtta kaldı. Çağ kapayıp çağ açan Türk’ün yüce sultanının aziz kabri, Fâtih semtinde, kendi yaptırdığı Fâtih Camii ve Külliyesi içerisindeki türbesindedir.
Fatih Sultan Mehmed Han Hazretleri mükemmel bir şairdi. Şiirlerini Avnî mahlâsı ile yazdı. Bir kısmı bestelendi. Sâkiya, mey sun ki bir gün… mısraı ile başlayan şiirini: Emin Ongan: Nihavend, Alâeddin Yavaşça: Şehnaz, Ekrem Güyer: Mâhûr makamında besteledi. “Zülfünün zencirine bendeyledi şâhım beni / Kulluğundan etmesin âzad, Allâh’ım beni” mısralarıyla başlayan şiirini de Emin Ongan, Rast makamında bestelemiştir.
04 Mayıs 0672: Eshâb-ı Kiram’dan Eyüp Sultan Hazretleri, İstanbul kuşatmasında vefât etti. Asıl ve tam adı: Ebû Eyyüb el-Ensârî’dir. Ülkemizde Eyüp Sultan olarak alınır. Eshab-ı Kiram’ın büyüklerindendir. Peygamber (sav) Efendimiz’i 7 ay evinde misâfir etmiştir. Doğum tarihi bilinmiyor. Medine’lidir. İslâm Ordusu’nun 669 yılında İstanbul’u fethetme amacı ile düzenlediği ilk sefere katıldı. Kuşatmada bizzat bulundu. Ordu ile dönmeyip İstanbul’da kaldı. 3 sene sonra da ebedî âleme intikal etti. Vasiyeti üzerine surlara en yakın bir yere gömüldü.
Öylesine mübârek bir zat idi ki, Hıristiyanlar bile kabrini ziyaret ederler, O’nun hürmetine isteklerde bulunurlardı. 1204 yılında Birinci Haçlı Seferi sırasında İstanbul, sefere katılan Avrupalı çapulcular tarafından yağmalanmış, mukaddes bilinen yerler tahrip edilmişti. Bu arada Eyüp Sultan Hazretleri’nin kabri de yok edilmişti. Zamanla yeri unutuldu. Fatih Sultan Mehmed Han, İstanbul’u fethedince, Eyüp Sultan’ın kabrinin bulunmasını emretti. Bir başka mübarek zat olan, Sultanın hocası Akşemseddin Hazretleri, keşif yoluyla kabrin yerini belirledi. Belirlenen yere, Fatih Sultan Mehmed Han’ın emri ile 1458 senesinde türbe ve cami, inşa olundu. Bu cami ve türbe, 1591’de Ekmekçi-zâde Ahmed Paşa tarafından onarıldı ve genişletildi.
Sultan Üçüncü Osman Han’ın annesi Mah Firuz Hatice Sultan, Sultan İkinci Mehmed Han’ın vezirlerinden Semiz Ali Paşa, Kıbrıs Fâtihi Lala Mustafa Paşa ve daha bir çok önemli kişinin kabirleri de bu türbenin yakınlarında bulunmaktadır.
İstanbul’un fethinden sonra Osmanlı pâdişahlarının tahta çıkışında kılıç kuşanma törenleri uzun yıllar boyunca Eyüp Sultan Hazretleri’nin türbesi önünde yapılırdı. Türbe, 1800 yılında Sultan Üçüncü Selim Han tarafından yeniden inşa olundu. Türbenin son tâmiri, Sultan İkinci Mahmud Han, caminin son tâmiri de 1960 yılında merhum başbakan Adnan Menderes tarafından yaptırıldı.
Eyüp Sultan Hazretleri: Mihmandâr-ı Nebî ve Sancaktâr-ı Resûlullah unvanları ile de anılır. O, Hz. Peygamber ile birlikte Bedir, Uhud, Hendek ve Hayber Savaşlarına ve Mekke’nin fethine katıldı. Efendimiz’e zarar gelmemesi için geceleri çadırının etrafında nöbet tutardı. Aynı zamanda vahiy kâtibi idi. İlmi ile tanınan bir kişi olması sebebiyle pek çok konuda fetvâlar verdi.
Haksızlıklara tahammül edemez, doğru bildiğini söylemekten çekinmezdi. Hadis rivâyet etmekte çok titiz davrandığı için, uzun yıllar Peygamber Efendimiz’in yakınında bulunmasına rağmen, 150 adet hadis kaleme almıştır. Bir defasında, yazacağı bir hadisin sahih olup olmadığını araştırmak için Medine’den Mısır’a gidip gelmiştir. Rivâyet ettiği hadisler çok önemlidir
04 Mayıs 1421: Osmanlı Pâdişahlarının beşincisi ve Devleti âdetâ yeni baştan kuran Sultan Birinci Mehmet Han – Çelebi Mehmet vefât etti. Doğum târihi: 1389. Sultan Birinci Beyazıd Han (Yıldırım Beyazıd)’ın oğludur. Annesi, Mevlânâ Celâleddin-i Rûmî Hazretlerinin torunu idi. Hz. Mevlânâ soyundan gelenlere Çelebi denildiği için Sultan Mehmet Han’a bu unvan verilmiştir. Babasının Ankara Meydan Savaşı’nda Emir Timur’a yenilip esir alınmasından sonra taht iddiasında bulunan kardeşleriyle mücâdele etti. Onları bertaraf ederek, Osmanlı Devleti’nin birlik ve bütünlüğünü korudu. Denilebilir ki Çelebi Mehmet, Osman Gazi’den sonra, Osmanlı Devleti’nin ikinci kurucusudur.
Çelebi Mehmed, bütün şehzâdeler gibi devrin en gözde âlimlerinin elinde yetişti. Arapça ve Farsça, aklî ve naklî ilimleri, fıkıh ve Kur’an öğrendi. Eniştesi Emir Sultan’dan feyz aldı. 1381 senesinde babasının emri üzerine 30.000 kişilik bir ordu ile Amasya üzerine yürüdü. Kadı Burhaneddin’in geri çekilmesi üzerine şehre girdi ve böylece ilk başarısını elde etti. Kendisine Amasya Sancak Beyliği verildi. Çelebi Mehmed Amasya’ya geldiği vakit halk, ileri gelenler ve şehirde yaşayan âlimler tarafından sevinçle karşılandı. Etrafında kendisine yardımcı olacak çok mükemmel yöneticiler ve âlimler vardı. Onların da yardımıyla şehirde tam bir otorite kurdu. Halkın sevgi ve saygısını kazandı. İşler yoluna girmişti ki, Emir Timur’un Erzurum taraflarına yaklaştığı haberi geldi. Çelebi Mehmed, halktan aldığı destekle ordusunu güçlendirdi. Babasının dâveti üzerine Ankara’ya hareket etti. Yıldırım Beyazıd ile Emir Timur arasında 28 Temmuz 1402 tarihinde yapılan Ankara Meydan Savaşı sırasında, Osmanlı Ordusu’nun ihtiyat kuvvetleri komutanı idi. Savaş sırasında büyük kahramanlıklar ve yararlıklar gösterdi. Sırp Prensi’nin, azınlıklara mensup bazı komutan ve askerlerin kaçması, Türkleşmiş Moğolların Timur orduları saflarına geçmesi üzerine zayıflayan Osmanlı Ordusu’nu takviye etmeye çalıştı. Babasını bir an yalnız bırakmadı. Babası esir düşüp savaşın sonucu belli olunca, ileri görüşlü ve devletin geleceğini düşünen kumandanların ikazları ile Amasya’ya gitmek üzere savaş alanından çekildi. Orada kalıp ordunun geri kalan kısmının da yok olmasını, Osmanlı Devleti’nin başsız kalmasını önlemek gerekiyordu.
Amasya’ya dönerken önüne, şehri almak isteyen Candaroğlu İsfendiyar Bey’in yeğeni Yahya Bey çıktı. Onu yenerek yolunu değiştirdi ve Bolu’ya gitti. Fedâiler gönderip Emir Timur’a esir düşen babasını kurtarmaya çalıştı ise de ekip başarılı olamadı. Amasya ile de irtibatı kesilmiş, şehrin yönetimi Kutluşah-zâde Yâkut Paşa’nın eline geçmişti.
Emir Timur, Anadolu’daki her bölgeyi, o yerin Osmanlı’dan önceki beyine teslim etti. Amasya’yı ise, eski Ankara hâkimi olan Melik Nâsıreddin Bahtiyâr Bey’in oğlu Kara Devlet Şah’a vermişti. Şehir halkı, başında yine Çelebi Mehmed’i görmek istiyordu. Amasyalılar, çevre kasabalardan da yardım alarak Kara Devlet Şah’ı şehre sokmadılar. Durum Emir Timur’a bildirildi. O da oğlu Muhammed’i, hocası Abdülcebbar ile birlikte Amasya’ya gönderdi. Şehzâde Muhammed, güçlü bir ordu ile Amasya’ya geldi. Şehrin âlimlerini topladı. Hocasının sorularına cevap verebilirlerse, şehri cezalandırmayacağını söyledi. Sorular vukufiyetle cevaplandırıldı. Amasya halkı, sefer masraflarını ödeyerek Şehzâde Muhammed’i gönderdi. Çelebi Mehmed’in Bolu’dan Amasya’ya gelmesi için teşebbüse geçti. Çelebi Mehmet, ordusunun başına geçerek Amasya’ya geldi. Bu sırada Çelebi Mehmed, on yedi yaşındaydı. Amasya’da yönetime yeniden hâkim olduğunda, ağabeylerinden Şehzâde Süleyman Çelebi Edirne’de, İsa Çelebi Balıkesir ve Bursa’da, Musa Çelebi ise Kütahya’da sultanlıklarını ilân etmişlerdi. Her tarafta eski beylikler yeniden ortaya çıktı. Osmanlı Devleti âdeta dağılmış, yok olmuştu. Çelebi Mehmed de sultanlığını ilân etti. Amasya çevresinde başkaldıran beylikleri Sivas ve Tokat dâhil olmak üzere otoritesi altına aldı. Emir Timur’a elçi gönderip bağlılığını bildirdi. Emir Timur kendisiyle karşılıklı görüşmek istemişti. Kumandanlar doğru olmayacağını söyledilerse de Sultan Çelebi Mehmet yanına bir miktar asker alarak yola koyuldu. Yolda, Sultanlığını tanımayan beyler önüne çıktılar. Birini yeniyor, başkası ile karşılaşıyordu. Bu durumda, gelmesinin mümkün olmadığını bir mektupla bildirerek özür diledi. Emir Timur durumu anlayışla karşıladı. Kendisini Osmanlı Sultanı olarak tanıdığını belirtir taç, kemer ve hil’at gönderdi. Çelebi Sultan Mehmed de Emir Timur ve kendisi adına para bastırdı.
Çelebi Sultan Mehmet, Bolu’dan gelirken beş yüz kişiden ibâret olan ordusunu Amasya halkının desteği ile güçlendirdi. Yönetimin parası yoktu. Para işlerini yoluna koydu. Bursa’da bulunan ağabeyi İsa Çelebiye, “Kardeş kavgasından vazgeçelim, herkes kendi bölgesini idâre etsin.” Diyerek haber gönderdi. Teklifi reddedildi. İki kardeşin orduları 1404 yılında Ulubat Mevkii’nde karşılaştı. Savaşı Çelebi Sultan Mehmet kazandı. Bursa’ya girerek hükümdarlığını ilân etti. İsa Çelebi Bizans’a sığındı. Edirne’de sultanlığını ilân eden Süleyman Çelebi, İsa Çelebi ve adamlarını yanına alarak güçlü bir ordu oluşturdu. İsa Çelebi bu ordunun başında Bursa’yı geri almak istediyse de başaramadı. İsfendiyar Beyin yanına kaçtı. Ondan aldığı destekle Ankara’yı almak üzere harekete geçti. Kardeşine yine mağlup oldu ve Kastamonu’ya çekildi. Diğer beylerle birleşti ise de yine savaşı kaybetti ve öldürüldü.
İsa Çelebi’nin ortadan kaldırılmasından sonra Sultan Çelebi Mehmed, Anadolu’da söz sahibi olarak tek kaldı. Bu defa da Edirne’deki ağabeyinin saldırısına uğradı. Çelebi Mehmet, ağabeyine karşı koymayarak Amasya’ya çekildi. Kendisi ile birlikte hareket eden kardeşi Musa Çelebi’yi Edirne’ye gönderdi. Edirne’nin elinden çıkmasından korkan Süleyman Çelebi, Rumeli’ye geçti. Musa Çelebi’nin bir baskınında hayatını kaybetti. Bursa, yeniden Çelebi Sultan Mehmed’in olmuştu. Bu defa da Musa Çelebi Edirne’de bağımsızlığını ilân etti. Kardeşinin Anadolu’da güçlü olduğunu bildiği için Bizans’tan toprak fethetme yoluna gitti. Başarılı oldu. Fakat Çelebi Sultan Mehmed ile yaptığı savaşı kaybetti. Yaralı olarak kaçarken yakalandı. Tedâvi edildi ise de bir müddet sonra öldü. Çelebi Sultan Mehmed, kardeşine büyük bir cenâze töreni düzenledi ve babasının türbesinde toprağa verildi.
Çelebi Mehmed artık Osmanlı Devleti’nin tek hâkimi idi. Selçuklu Devleti’nin mirasçısı olduğunu iddia edip Osmanlı Devleti’nin karşısına en ciddi rakip olarak çıkan Karamanoğlu Beyliği ile mücâdele etti. Karamanoğlu Beyliği’ni yok edemedi ise de zararsız hâle getirdi. Çelebi Sultan Mehmed, Rumeli’de, Anadolu’da ve Ege sâhillerinde duruma hâkim olunca Devletin yeniden yapılanmasına çalıştı. Derleyip toparladı.
Çelebi Sultan Mehmed aynı zamanda şâirdi. Tezkirelerde yer alan bir şiiri şöyledir:
Cihân hasm olsa, Hakk’tan nusret iste !
Erenlerden duâ vü himmet iste.
Çalup dîn aşkına udvâne şimşir,
Anuban çârı yârı hidmek iste.
Eğer leb-teşne isen ey bed-endîş;
Bu deşne çeşmesinden şerbet iste !
Geçenden geç, demür daştan sakınma,
Demüri mahv idenden kuvvet iste.
Çevürme yüz muhâlifden Mehemmed,
Adûyı arsadan sür vüs’at iste !
Çelebi Mehmed, i’lâ-yi kelime-t-ullah uğruna ömrünü cömertçe harcayan bir büyük insandı. Ülkesini yeni baştan kurmakla yetinmedi. Çeşitli sosyal tesislerle donattı. Halkın maddî ve mânevî refahı için çalıştı. Kısa süren hükümdarlığı döneminde emri üzerine birçok ilmî eser yazıldı. Biri, kendisinden sonra İkinci Murad olarak tahta geçen üç oğlu, beş kızı vardı.
06 Mayıs 0765: Hanefî Mezhebi’nin kurucusu büyük İslâm âlimi İmam-ı Âzâm Ebû Hanife (ra) Kûfe şehrinde öldü. Doğumu: Kûfe, 702. Kûfe şehrinde 699 yılında doğdu. Çok küçük yaşta Kur’an-ı Kerim’i ezberledi. Gramer, Hadis ve Tefsir ilimlerini öğrendi. On altı yaşında Hac farizasını edâ etti. İyi bir öğrenim gördü. Kırk yaşına kadar hocası Hammad’dan sürekli ders aldı. Hocası Hammad ölünce, O’nun kürsüsüne geçerek ders vermeye başladı. Dünyanın her tarafından binlerce öğrenci, O’ndan ilim öğrendi. Öğrencilerinden beş yüz kadarı fıkıh ilminde şöhret oldular. İmam-ı Muhammed, İmam-ı Yusuf meşhur talebelerindendir. Hayatının 50 yılı Emeviler döneminde, 15 yılı Abbasiler döneminde geçti. İmam-ı Âzam, Emeviler devrinde Irak Vâlisi’nin kadılık teklifini kabul etmemiş, bu yüzden hapse atılmıştır. Daha sonra Abbasiler yönetime hâkim olunca, bu sefer de Halife Mansur kadılık teklif etmiş, bu teklifi ide geri çeviren İmam-ı Âzam, yine hapse atılmış ve kırbaçlanmıştır.
İslâmiyet’te; Hak Mezhepler olarak kabul edilen ve Sünni Mezhepler olarak Hanefi, Hambeli, Malikî ve Şafii şeklinde isimlendirilen dört mezhepten biri olan Hanefi Mezhebi’nin kurucusudur. Ortaya koyduğu akideler, Ehl- Sünnet Akîdesi olarak adlandırılır. Bu akîdeler, Müslümanların çoğunluğu tarafından benimsenmiştir.
Kaideler alanında Hazret-i Ali’nin görüşlerinden yararlanmıştır. O’nu İslâm’ın ilk âlimi olarak kabul eder. İnançla ilgili görüşleri talebeleri tarafından yazılan eserlerde anlatılmıştır. Bunanla birlikte, inançla ilgili görüşlerini hatâsız olarak belirlemek çok zordur. Belirtilen kitaplarda, aynı konuda farklı yorumlar yapılmaktadır. Bu sebeple öğretilerini kendi yazdıklarından tâkip etmek gerekir. Belli bazı konulardaki görüşleri şöyle özetlenebilir:
1-Bütün varlıklar, Allah tarafından ve yoktan yaratılmıştır. Göklerin ve dünyanın şaşmaz bir düzene sâhip olması, varlıkların bir halden başka bir hâle dönüşmesi, çocuğun güzel bir endam ile ana karnından çıkması, bilgili ve hikmet sâhibi ulu bir yaratıcının mevcudiyetini gösteren apaçık delillerdir. İnsan, Allah’a (cc) inanmakla yükümlüdür. O, sayı itibariyle değil, eşi ve benzeri bulunmaması itibariyle tektir.
2-Kur’an-ı Kerim, Allah (cc) kelâmıdır. Mahlûk yâni yaratılmış değildir. Mahlûk olduğunu söyleyen kâfirdir.
3-Kâinatta meydana gelen her şey ilâhî takdir ve kazâya göre cereyan eder. Zira Kur’an-ı Kerim’de ve hadislerde her şeyin yaratılmadan önce yazıldığı ve meydana gelen şeylerin bu yazıya göre gerçekleştiği açıkça belirtilmiştir. Cenab-ı Allah, hayır ve şer dâhil, vuku bulacak her şeyi ezelî ilmiyle bilmiş ve ilmine göre vasıflandırarak levh-i mahfuz’a yazmıştır. Bununla beraber müminleri imâna, kâfirleri küfre zorlamamış, herkese, fiillerini irâdeleriyle gerçekleştirme imkânı tanımıştır. Bundan dolayı kişi annesinden mümin veya kâfir olarak doğmaz; mümin iken kâfir, kâfir iken mümin olabilir.
4-Allah’a inandığı halde son peygamberin nübüvvetini (1) benimsemeyen kimse, Allah’a da iman etmemiş sayılır. Çünkü O’na iman etmek, Cenab-ı Allah’ın emirlerinden biridir. Dolayısıyla Allah’a iman eden herkesin, Hazret-i Muhammed (sav)’nin peygamberliğini de kabul etmesi gerekir.
5-Kabir azâbı haktır. Zira Kur’an-ı Kerim’de buna işâret edilmiştir. İnanmayanlar, hak mezhep olmayan Cehmiyye inancındandır. İnsanların ölümden sonra diriltilmeleri ve amellerinin tartılması haktır.
6-İman; bilgi, tasdik ve ikrar unsurlarından oluşur. Bir insanda imanın gerçekleşmesi için onun şüpheden arınmış kesin bilgiye sahip olmasının yanı sıra, bu bilginin doğruluğunu kesin olarak tasdik etmesi ve bu kararını sözlü olarak açıklaması gerekir. Günah işlemek, Müslüman’ı imandan çıkarmaz. Çünkü Kur’an-ı Kerim’de, zina eden ve adam öldürenlerden günahkâr olarak söz edilmekte, kâfir denilmemektedir. Eğer günah işlemek, insanı imandan çıkarmış olsa idi, şirkten sonra günahların en büyüğü sayılan adam öldürme fiilini işleyenleri, Hz. Ali’nin (kav) kâfir kabul etmesi gerekirdi. Halbuki O, kendisiyle savaşanları mümin olarak adlandırmıştır.
7-İnsanlar, kendi beyanlarına, ibâdet şekillerine ve dîni alâmet sayılan kıyâfetlerine göre kâfir olarak sıfatlandırılırlar. Mümin olduğunu söylemekle birlikte, ilâhî sıfatları inkâr eden veya bunları yaratıkların sıfatlarına benzeten, kadere inanmayan, Kur’an-ı Kerim’de açıkça belirtilen hükümleri kabul etmeyen, günah işlemeyi helâl sayan ve Kur’an-ı Kerim’in bir harfini bile inkâr eden kimse, kâfir addedilir.
8-Hilâfete, idâreyi zorla ellerine geçiren Emeviler ve Abbasiler değil, ümmetin işlerini düzeltmek isteyen Hazret-i Ali ve evlâtları daha lâyıktır. Fakat bu görüşüne göre, İmam-ı Âzâm Ebû Hanîfe Hazretleri’nin, halifeliğin babadan oğula geçmesi gerektiği kanaatinde olduğunu söylemek mümkün değildir. O, müminlerin bir araya gelip istişâre yoluyla devlet başkanı seçilmesinden yana olduğunu açıkça beyan etmiştir.
Sünni mezheplere mensup olup da İmam-ı Âzâm’ı tenkit eden âlimler de olmuştur. Bunların başında İmam Buharî (ra) gelmektedir. Fakat bu tenkitler tenkitleri ileri sürenlerin âlim olduklarından şüphe edilmeksizin, Müslümanların çoğunluğu tarafından kabul görmemiştir.
Kaynaklar Ebû Hanîfe’nin kanaatkâr, cömert güvenilir ve ilmi çok yüksek bir insan olduğunu kaydediyorlar. İbn-i Sînâ gibi nice büyük dâhîler, fıkıhta O’nun ekolüne tâbi olmuş, Selçuklular ve Osmanlılar gibi büyük devletler, yargı ve fetvâ işlerini O’nun görüşleri üzerine bina etmişlerdir. Derin ilmî bilgilerin sâhibi olmakla birlikte, inandığını ve doğru bildiğini söylemekten ve onun mücâdelesini vermekten çekinmeyen güçlü bir irâdesi, cesâreti ve ideâli vardı. Bu sebeple hayatı mücâdele içerisinde geçti. Dönemindeki kadıların verdiği yanlış kararları ve hatta halifenin hatâlı uygulamalarını tenkit etmekten, doğrusunu söylemekten bir an bile geri durmamıştır.
Bağdat’ta adına inşa ettirilen Âzâmiye Külliyesi’nde metfundur. Fıkh-ı Ekber, Risâletü’l- Âlim ve Müteallim, Vasiyet, Müsned.. gibi önemli eserleri yazmıştır. Sayısı 50’ye yakındır. Kendisi hakkında da pek çok eser yazılmıştır. Onların sayısı ise binden fazladır. (1) Nübüvvet: Allah (cc) haberciliği, nebîlik, peygamberlik.
ESERLERİ
İmamı Azam Ebu Hanife’nin, günümüze kadar ulaşabilmiş eserleri pek fazla değildir. Bunların bir kısmının da ona ait olup olmadığı ihtilaflıdır. Bununla beraber talebeleri Ebu Yusuf ve bilhassa İmam Muhammed’in telif ettiği eserler, fıkhını ve çeşitli konulardaki görüşlerini zamanımıza kadar ulaştırmıştır. Ebu Hanife’nin yaşadığı devirde yazdırma usulü yaygın olduğu için hocalar genellikle kendileri yazmaz, talebelerine yazdırırlardı. Bu yüzden kendine isnat edilen eserlerin sayısı fazla değildir. Bu eserlerin başlıcalarını şöyle sıralayabiliriz.
1. el-Fıkhu’l-Ekber 2. el-Fıkhu’l-Ebsat 3. Osman el-Betti’ye Risale 4. Osman el-Betti’ye diğer bir risale 5.el-Vasıyye 6. el-Vasıyye (oğlu Hammad’a) 7. el-Vasıyye (talebesi Yusuf ibnu Halid es-Semiti’ye) 8. el-Vasıyye (talebesi kadı Ebu Yusuf’a) 9. Müsnedu Ebi Hanife (Ebu Yusuf’un rivayetiyle)
09 Mayıs 1920: Hâkimiyet-i Millîye Gazetesi’nde, Türkiye Büyük Millet Meclisi adına Mustafa Kemal Paşa imzasıyla bir bildiri yayınlandı. İslâm Güneşi tâbirinin kullanıldığı beyannâmede özetle şu hususlara yer veriliyordu:
* İngilizler; İslâm Birliği’ni bozmaya; halkı, hükümeti ve şeyhülislâmı Millî Mücâdele aleyhine çevirmeye çalışmaktadırlar.
* İstanbul ve Ankara arasındaki uyuşmazlık, İngiliz entrikalarının ürünüdür.
* Milliyetçilerin hilâfet düşmanı oldukları doğru değildir.
* Anadolu’daki din adamları, halifenin esâretten kurtarılması gerektiğini ilân etmişlerdir.
Beyannâmede şu cümle dikkat çekmektedir: İslâm Güneşi’nin tamâmen sönmemesi ve bir daha İslâm Dünyası üzerinde parlaması için, (Yavuz Sultan Selim Han’ın ifâdesiyle) Biz, Müslüman gönüllerin birliğini sağlamak için hepimiz kendimizi harap etmiş bir milletiz.
09 Mayıs 1962: Türkiye’de 16 yabancı şirkete daha petrol arama izni verildi.
09 Mayıs 2000: Cumhurbaşkanlığının sona ermesi vesilesi ile, 80′e yakın devlet başkanına veda mektubu yazan Süleyman Demirel, Suriye Başkanı Hafız Esad, Libya lideri Muammer Kaddafi, Irak devlet başkanı Saddam Hüseyin, Sırbistan Cumhurbaşkanı Slobadan Miloseviç ve Pakistan Devlet Başkanı Pervez Müşerref’i listesine dahil etmedi.
Kategori: Tarihte Bu hafta


