
Tarihte Bu Hafta : 28 Haziran – 04 Temmuz
28 Haziran 1363: Osmanlı Devleti’nde Türk Kara Kuvvetleri kuruldu. Gerçekte, Kara Kuvvetlerimizin ilk temelinin atılışı daha eskilere uzanır. Türklerde ilk ordu; Hun İmparatorluğu döneminde Mete Han tarafından M.Ö. 209 yılında gerçekleştirildi. 1040 yılında, Dandanakan Meydan Savaşı’nda Gaznelileri yenerek bağımsızlığına kavuşan, 26 Ağustos 1071 Malazgirt Meydan Savaşı’nda Bizanslıları yenerek Anadolu’yu yeni bir Türk Yurdu yapan Büyük Selçuklu Devleti’nde kara kuvvetlerinin teşkilât ve eğitimi sağlam esaslara bağlanmıştı. 1299 yılında kurulan Osmanlı Devleti’nin ilk yıllarındaki teşkilâtında Selçukluların ve Memlüklerin tesiri görülür. Osmanlı ordusunun teşkilâtlı bir şekilde ortaya çıkışı ise Sultan Birinci Murad zamanında oldu. Târih: 28 Haziran 1363’tür.
Târihte ilk süvârili ordu olma niteliği taşıyan Osmanlı ordusu, önceleri yalnızca atlı akıncılardan oluşmakta iken, daha sonraları yaya birliklerinin de katılmasıyla Yeniçeri Ocağı adı altında sürekli bir yapıya dönüştürüldü. Osmanlı Devleti’nin yükseliş döneminde Yeniçeri ocağı önemli hizmetler gerçekleştirdi. Osmanlı Devleti’nin gerileme devri ile birlikte, 15 Haziran 1826’da başlayan yeniçeri ayaklanmasının bastırılmasından sonra bu ocak kaldırıldı. Asâkir-i Mensure-i Muhammediye adında yeri bir ordu kuruldu. Bu gücün temelini, Kol adı verilen taburlar oluştururdu. Yine bu dönemde ihtiyat (Redif) kuruluşu göreve başladı. 1843 yılında yeni bir düzenlemeye gidilerek hizmet süresine tâbi personelle oluşturulan 5 ordu kuruldu. 1848 yılında yapılan bir değişiklikle ordu sayısı 6’ya çıkarıldı. Osmanlı Ordusu yaklaşık 300.000 kişilik bir güce yükseltildi.
Mustafa Kemal Paşa’nın önderliğindeki Kurtuluş Savaşı’nda kazanılan zafer sonunda, Türk Kara Kuvvetleri, Cumhuriyet döneminin başında, ikişer tümenli 9 kolordu ve 3 süvâri tümeninden oluşan üç ordu Müfettişliği hâlinde teşkilâtlandı. İlk tank birliği 1934 yılında oluşturuldu. Daha sonra komando ve paraşüt birlikleri kuruldu; silâh, teçhizat ve her cins malzemenin üretilmesi için önemli adımlar atıldı. Değişen milletlerarası siyâsî ve askerî ortam ile gelişen teknoloji, Kara Kuvvetlerinin yeniden yapılanmasını gerektirince; 1990’lı yıllarda kuvvet, modern savaş ortamına uyum sağlayacak biçime getirildi. Yeni yapılanma sonunda Kara Kuvvetlerinin hareket yeteneğini artıran kolordu, tugay ve tabur esasına dayanan bir yapılanma oluşturuldu. Türk Silâhlı Kuvvetleri’nde eğitim, göreve yönelik muharebe ortamına benzer gibi uygulanan ferdî eğitimden, ortak tatbikata kadar uzanan bir bütünlük içerisinde ve her an savaşa hazır birlikler yetiştirecek şekilde hazırlanıyor.
28 Haziran 1873: Dârüşşafaka kuruldu. Yusuf Ziya Paşa’nın teşvik ve öncülüğünde, Gazi Ahmet Muhtar Paşa ve diğer Osmanlı devlet adamlarının fakir Müslüman çocuklarının eğitim ve öğretimine yardımcı olmak amacıyla kurulmuştur. Başlangıçtaki adı: Cemiyyet-i Tedrisiyye-i İslâmiyye Derneği idi. 1873′te, amacını gerçekleştirmek için yatılı bir okul açtı. On yaşından büyük olmayan çocukların alındığı ve ihtiyaçlarının söz konusu dernek tarafından karşılandığı okulun müfredatı; dönemin ilk, orta ve lise seviyesindeki eğitim ve öğretim programlarını içine alacak şekilde hazırlanmıştır. Sekiz yıl olan öğretim süresinin son iki yılında takip edilen derslerin, yüksek okul programına göre hazırlanması sebebiyle, 1873–1894 yıllan arasında okulu bitirenler yüksek okul mezunu sayılmışlardır.
Kurucu derneğin zayıflayıp ihtiyaçlarını karşılayamaması üzerine 1903′te Maarif Nezâreti’ne bağlanan okul, 1908 yılında kurulan Mezunlar Cemiyeti’nin gayretleri ile 1909′da yeniden derneğe bağlanmıştır. Cumhuriyetin ilanından sonra Darüşşafaka Lisesi adını alan okul, Maarif Vekâletinin normal orta öğretim programını uygulamaya başlamıştır. Cemiyetin tabii başkanı olan sadrazamların yerini Cumhuriyetin ilanından sonra başbakanlar almıştır. 1955 yılında İngilizce öğretime geçilen lisede, 1969 yılında karma eğitim başlamıştır. 1971–1972 eğitim-öğretim yılında ihtiyaçları karşılayamayan eski binadan okulun bahçesinde inşa edilen yeni binaya geçilmiş ve eski bina, müze olarak kullanılmaya başlanmıştır. Halen yetim ve fakir çocukların kabul edildiği bu okulun ihtiyaçları, hayırsever vatandaşların yardımları ile karşılanmakta; öğrencilerin ders araçları ve giyim eşyaları da okul tarafından sağlanmaktadır. Bu eğitim yuvasında çok sayıda ilim adamı, idareci, asker ve sanatkâr yetişmiştir.
29 Haziran 1787: Kırım’ın Rusların eline geçmesinde başlıca âmil olan Şahin Giray Rodos Adası’nda idam edildi. Doğum tarihi ve yeri bilinmiyor. Kırım Hanı İkinci Devlet Giray’ın torunu ve Ahmed Giray’ın oğludur. 1772′de Kırım Hanı olan kardeşi İkinci Sahib Giray tarafından kalgay / veliaht olarak tâyin edildi. 1774′te Osmanlı Devleti ile Rusya arasında yapılan Küçük Kaynarca Antlaşması ile Kırım’ın Rus nüfusuna girmesine karşı çıkan ve 1775′te tahtı ele geçiren Dördüncü Devlet Giray’ın yerine, Ocak 1777′de Rusların desteği ile Kırım Hanlığına getirildi. Hanlığı, Osmanlı yönetimi tarafından tanınmadı ve Aralık 1777′de Üçüncü Selim Giray, hanlık beratıyla Kırım’a gönderildi.
1778′deki ayaklanmanın bastırılmasıyla Kırım tahtının tek sahibi olan Şahin Giray, 1779 Aynalıkavak Tenkihnamesi’nin imzalanması ile Osmanlı Devleti tarafından da tanınmış oldu. 1782′de tâkip ettiği Rusya taraftarı siyâset sebebi ile çıkan yeni bir ayaklanma sonucu, Yenikale ve Kerç yöresine çekildi. Yerine, kardeşi İkinci Bahadır Giray getirildi. Ancak Ruslar, karışıklıklardan yararlanarak, Temmuz 1783′te General Potemkin’i Kırım’a gönderdiler ve Şahin Giray’ı göstermelik de olsa Kırım Hanı ilân ettiler ve Kırım’ın Rus topraklarına katılmasını sağladılar. Şahin Giray uygulanan baskılara dayanamayarak 1787′de Osmanlı Devleti’ne sığındı. Önce Rodos Adası’na sürgüne gönderildi. Bir müddet sonra Kırım halkına ihâneti şüphe götürmeyecek bir şekilde ortaya çıkanca, orada idam edildi. Aşağılanması amacıyla gömüldüğü yere bir mezar taşı bile konulmadı.
30 Haziran 1097: Birleşik Avrupa ordusu Birinci Haçlı Seferi olarak Selçuklu Sultanı Kılıç Arslan komutasındaki Türk Ordusu ile karşı karşıya geldi. 1097 yılının Mayıs ayında Haçlılar, Selçuklu Devleti’nin başşehri İznik’i kuşattılar. 600.000 kişi idiler. Kılıç Arslan’ın ordusu 100.000 kişi idi. Büyük bir askerî dehâ olan Kılıç Arslan, Haçlıların birkaç saldırısından sonra şehri koruyamayacağını anladı. Eskişehir’e doğru çekildi. Haçlı ordusunun mevcudu 500.000’e düşmüştü. Birinci Haçlı seferinin ikinci dalgası ile karşı karşıya gelindi. Türkler, tekrar geri çekildiler ve amansız bir gerilla savaşı başlattılar. Baskınlar ve vur-açlarla düşman birlikleri azar azar imha ediliyordu. İki ordu, Amasya yakınlarında tekrar karşı karşıya geldi. Haçlıların 400.000 kişiye inen ordusu, 100.000’den az olan Türk askeri karşısında 300.000 kayıp verdi ve geri çekilmeye başladı. Zafer, Kılıç Arslan’ın olmuştu.
Haçlı Seferleri; On birinci yüzyılın son çeyreğinde Batı Avrupa, feodal krallıklar bölgesi idi. Hepsi de o dönemin en önemli geçim kaynağı olan ticâretle iştigal ediyor, çalışma alanlarını genişletmek istiyorlardı. Ticâret yolları ise Müslümanların denetiminde idi. Rekabet, çatışmaya dönüşmek üzere idi. Papalık; çatışmalara ikinci bir hedef belirledi: Hıristiyanlarca mukaddes bölgeler olarak bilinen toprakları, Müslümanların elinden almak! Avrupa’nın batı ucu olan İspanya, sekizinci asırda Müslümanların olmuştu. Avrupalılar henüz Müslümanları batıdan çıkartamamışken, doğudan: Anadolu’dan Balkanlara doğru Müslüman Türkler gelmeye başlamışlardı.
En önemlisi dîni olmak üzere; siyâsî, sosyal ve ekonomik sebepler bir araya geldi. Avrupa; ileride savunma yapmak mecburiyetinde kalmaktansa, bu günden saldırıya geçmeyi uygun gördü. Papa İkinci Urbanus, 1095 yılındaki toplantıda yaptığı bir konuşma ile tehlikeleri anlattı. Asırlarca devam eden, Asya’yı, Avrupa ve Afrika’nın kuzey kesimlerini kan görü haline getiren, insanlık târihinin en vahşi saldırılarını başlattı. Saldırılar 1097 yılından 1270 yılına kadar 8 dalga hâlinde devam etti.
Daha Birinci Haçlı Seferi için düzenli bir ordu kurulmadan, Avrupa’nın çapulcuları, bir papaz ve bir kumandan bozuntusunun önderliğinde, zenginliğini duydukları Bizans yönetimindeki İstanbul’a yağmalamaya geldiler. Bizans yönetimi bu saldırıdan çok zarar gördü. Kurnaz bir politika uyguladı. Asıl zenginliğin Anadolu’da olduğunu söyleyerek çapulcuları İznik’e yönlendirdi. 50.000 kişilik çapulcu takımı, İznik yakınlarında Selçuklu Sultanı Birinci Kılıçarslan tarafından, geldikleri anda bozguna uğratıldı. Hemen ardından, 1096 yılının Ağustos ayında, Birinci Haçlı ordusu, 4 ayrı kol olarak harekete geçti. 100.000 atlı ile 500.000 piyâdeden oluşuyordu. Ağır zırh ve silâhlarla donatılmıştı. O tarihe kadar düzenlenen en güçlü ordu idi. 30 Haziran 1097’de İznik’e ulaştı. Savaş üç yıl sürdü. Orta Doğu’ya yerleşen haçlılara karşı ilk zaferi, savaşın bitiminden 45 yıl sonra, 1144 senesinde Musul Atabeyi İmadettin Zengi kazandı. Urfa’yı geri aldı.
30 Haziran 1839: Otuzuncu Osmanlı Pâdişâhı Sultan İkinci Mahmud Han vefât etti. İslâmiyet’in doksan beşinci Halifesi idi. Doğumu: 20 Temmuz 1786. Babası Sultan Birinci Abdülhâmid Han, annesi: Nakş-ı Dîl Sultan idi. Tahta, 28 Temmuz 1808’de 24 yaşında çıktı. 31 Yıl, 4 gün pâdişahlık yaptı. Amcası Sultan Üçüncü Selim Han; O’nu kendi oğlu gibi çok itina göstererek yetiştirmişti. Modern askeri ve teknik bilgileri ve devlet idâresini iyi bir şekilde öğrenmesini sağladı. Tahttan indirildikten sonra da yeğeni Sultan İkinci Mahmûd Han’la sık sık görüşerek, ona tavsiyelerde bulundu ve tahta çıktığı zaman dikkat etmesi gereken hususları bildirdi. 28 Temmuz 1808′de Alemdar Mustafa Paşa’nın Selim Hanı tekrar başa geçirmek üzere saraya girdiği sırada sâbık hâkânın âsiler tarafından şehit edilmesi üzerine Sultan Mahmûd, Osmanlı tahtına çıktı. Sultan İkinci Mahmud Han; Selim Han’ın başlattığı Yeniçeri Ordusu’nu kaldırma işine hayatını adadı. Alemdar Mustafa Paşayı, veziriâzam tâyin edip, Kabakçı isyânından sonra ülkede pek çok hâdise çıkaran zorbaları yola getirmekle vazifelendirdi. Kabakçı Mustafa isyânında rol oynamış bulunan âsiler cezâlandırıldı. İsyan çıkan valiler ve Mekke’deki Vahhabiler de dâhil olmak üzere bütün ülkede otorite sağlandı. En büyük hizmeti, devlete zarar vermeye başlayan Yeniçeri Ocağı’nın kaldırılmasını sağlamak oldu. Tarihimizde Vak’a-yı Hayriye = Hayırlı Olay olarak anılır.
Öte yandan Balkanlarda, Avrupa devletlerinin Osmanlı Devleti’nin birlik ve bütünlüğünü parçalamak gâyesiyle yaptırdıkları bölücü ve yıkıcı faaliyetler çok artmıştı. Sırplar 28 Mayıs 1812 tarihli Bükreş Antlaşması ile muhtâriyet kazanmalarına rağmen rahat durmuyorlardı. 1813 yılında, Sırpları yola getirmek için Hurşid Paşa seraskerliğinde sefer açıldı. Âsiler yola getirildi. Belgrad ve Semendire kaleleri Osmanlılara tâbi oldu. Arnavutluk’ta Yunanlılar ayaklanma başlattılar. İsyan, 12 Şubat 1821′de Mora Yarımadasına yayıldı. Rum âsiler, yüzyıllardır hâkimiyeti altında yaşayıp, komşuluk hakkını dahi çiğneyerek, Müslüman ahâliye karşı katliamlara giriştiler. İsyan Atina, Tesalya ve Adalara da yayıldı. Katliamlarda 1500 Müslüman şehit edildi. Rus Çarının yâveri, 6 Mart 1821′de Eflak’ta isyan çıkardı. İsyan bastırıldı. İstanbul’daki Rum Patriği ve birkaç metropolit, isyanla alâkası görülerek asıldılar. Mora’daki isyan büyüyerek Adalara ve Selânik’e kadar yayıldı. Bu durum üzerine Sultan İkinci Mahmûd Han, Mısır vâlisi Mehmed Ali Paşa’yı isyanı bastırmakla görevlendirdi. Kavalalı Mehmed Ali Paşa’nın oğlu İbrâhim Paşa kumandasında gönderdiği küçük, fakat disiplinli ve modern ordu, isyânı kısa sürede bastırmaya muvaffak oldu.
Yeniçeri Ocağı’nın kaldırılmasından sonra Osmanlı Devleti’ndeki süratli ve olumlu gelişmeler, Avrupa devletlerini rahatsız etti. İngiliz ve Fransızlar, Osmanlı Devleti içerisindeki Mustafa Reşid Paşa gibi adamlarını yardım vadiyle kullanarak Rusya ile harbe sebebiyet verdirdikleri gibi, Mısır valisi Mehmed Ali Paşa’yı da devletine karşı kışkırttılar. Mısır’da Mehmed Ali Paşa’nın hâkim olacağı bir devleti tanıyacağını bildiren İngiliz ve Fransızlar, onun güçlü ve disiplinli kuvvetlerini Osmanlılara karşı çevirmeyi başardılar. Osmanlı Devleti, kendi tâyin ettiği paşasıyla harbe tutuştu. 1831–1832 yılındaki muharebelerde, Mısır askeri, çokluğu ve intizamlı olması sebebi ile galip gelince, Osmanlılar Rusya’dan yardım istediler. Bu durum, İngiltere ve Fransa’yı telaşa düşürdü. Fransa’nın aracılığıyla 8 Nisan 1833 Kütahya Antlaşması imzâlandı. Mehmed Ali Paşa ile ağır şartlar kabul edilerek anlaşmaya varıldı. 8 Temmuz 1833′te Rusya ile savunma ve yardım esâsına dayanan Hünkâr İskelesi Antlaşması imzâlandı. 1839′da Mısır üzerine ordu sevk edildiyse de neticesi gelmeden İkinci Mahmûd Han İstanbul’da vefât etti ve Çemberlitaş’daki türbesine defnedildi.
Sultan İkinci Mahmûd Han, Osmanlı Devletinin ilerlemesini, teknikte ve sanâyide çağdaş devletler seviyesine ulaşılmasını isteyen tedbirli, gayretli bir padişahtı. Devrindeki büyük hâdiseler karşısında aslâ ümitsizlik ve gevşeklik göstermedi. Gayreti sâyesinde devlet, Avrupa tarzında sistemli orduya sâhip oldu. Avrupa’da askerlik ve yeni silahların kullanılmasını öğrenmek için, talebe gönderdi. Askeri Tıbbiye ve Harbiye mekteplerini kurdu. Bu iki müessesenin eğitim ve öğretimini en üst seviyeye çıkarmak için Avrupa’dan hocalar ve mütehassıslar getirdi. Askeri Tıbbiye, Harbiye ve sivil yüksek okulların öğrenci ihtiyacını karşılamak için medrese ve mekteplere ilâveten sıbyan mekteplerinin üstünde günümüzdeki ortaokul seviyesinde eğitim veren Rüştiye isimli okulları kurdu. Devlet memurlarının yetiştirilmesi için de Mekteb-i Maârif-i Adlî isimli okulları açtı. Açılan okulların seviyesini yükseltmek için, fen ve teknik bürosu kuruldu. 1 Ekim 1831 târihinde Takvim-i Vekâyi adlı gazete, Osmanlı Türkçesi ile ülke içinde çıkarılmaya başlandı. Fransızca’sı da yabancı ülkelere gönderildi. Avrupa ülkelerine gönderilen gazeteler ile Türkiye’nin propagandası yapılarak hâdiseler ve ıslâhatlar dünyâ kamuoyunda değerlendirmeye tâbi tutuldu.
Sultan İkinci Mahmûd Han, üst düzeyde ilim sâhibi idi. Dindar, akıllı, zeki, çalışkandı, gayret ve azim sâhibiydi. Şâirdi. Adlî mahlasıyla şiirler yazdı. İlim ve sanat adamlarına ve eserlerine çok alâka gösterdi. Onlara kıymet verip, himâye etti. Ülkenin imârına, ilim, sanat, hayır ve sosyal müesseselerine önem veren İkinci Mahmûd Han, pek çok eser yaptırdı. Beyazıd Yangın Kulesini; Unkapanı ile Azapkapı arasındaki şimdi Unkapanı Köprüsü denilen Mahmûdiye Köprüsünü; Beylerbeyi ve Çırağan saraylarını; Tophâne’de Nusretiye, Bahçekapı’da Hidâyet, Üsküdar’da Adliye, Arnavutköy sâhilinde Tevfikiye câmilerini yaptırdı. Hazret-i Hâlid’in türbesini mükemmel tâmir ettirip, iyi bir hattat olduğundan sandukası pûşidesi üzerindeki yazıyı kendisi bizzat yazdı. Yine kendi eliyle ve güzel bir hüsnü hatla yazdığı levha, Lefkoşe’de Selimiye Câmii’nde asılıdır. Tophâne’de Kâdiri Câmii ve tekkesini tâmir ettirdi.
Sultan İkinci Mahmud Han, şâirliğinin ve müzisyenliğinin yanı sıra hat sanatında da söz sâhibi idi. İlk yazı derslerin şehzâdeliği sırasında Keçecizâde Mehmed Vasfi Efendi’den aldı ve iki adet Kur’an-ı Kerim yazdı. Öğrenmeye, 1808 yılında tahta çıkmasından sonra da devam ederek çağının en büyük hattatı olan Mustafa Rakım Efendi ile çalıştı ve zor bir yazı çeşidi olan Celi stilinde ilerleyerek hocasına yaklaştı. Bu yüzden, “Sultan Mahmud’un yazılarını O’nun adına Rakım Efendi yazıyor !” Diye söylentiler çıktı. Sultan İkinci Mahmud Han, yazılarını varak altınla koyu zeminlere mâlâkâri denilen teknikle kabartma olarak yazar ve eserlerini muhtelif âbidelere ve mekânlara astırırdı. Celi stili yazı ile uğraşan Osmanlı p3adişahlarının en önemlisidir. Altmıştan fazla eseri günümüze intikal etmiştir. İkinci Mahmûd Han, 1820 senesinde Hücre-i saâdete hediye ettiği şamdanla birlikte gönderdiği aşağıdaki yazı, Osmanlı sultanlarının Resûllah (sav) Hazretleri’ne olan hürmet ve muhabbetlerinin bir vesikasıdır.
Şamdan ihdâya eyledim cüret yâ Resûlallah! / Murâdım der-i ulyâya hizmet, yâ Resûlallah!
Değildir ravdaya şâyeste, destâviz-i nâçizim, / Kabûlünle kıl ihsân u inâyet, yâ Resûlallah!
Kimim var hazretinden gayrı, hâlim eyleyem i’lâm / Cenâbındandır ihsân u mürüvvet, yâ Resûlallah!
Dahilek, elemân, sad el- emân, dergâhına düştüm, / Terahhüm kıl, bana eyle şefâ’at yâ Resûlallah!
Dü- âlemde kıl istishâb bu Han Mahmûd-i Adlî’yi, / Senindir evvel ü âhırda devlet yâ Resûlallah!
30 Haziran 1925: Kürt isyanına elebaşılık eden Şeyh Said idam edildi. Şeyh Sait ve 46 arkadaşı ile ilgili idam kararı, 26 Mayıs 1927 tarihinde başlayan duruşmalardan sonra, 29 Haziran 1925 tarihinde Diyarbakır İstiklâl Mahkemesi tarafından verilmişti. İstiklâl Mahkemesi kararlarının temyizi olmadığından kararın verildiği günden sonraki sabah vaktinde infaz gerçekleştirildi. 1865 yılında Elazığ iline bağlı Palu ilçesinde doğdu. Şeyh Mahmud’un oğludur. Medrese öğretimi gördü. Tahsilini tamamlayınca Palu’dan ayrılarak Erzurum’un Hınıs ilçesine yerleşti. Şeyh sıfatıyla halkın dinî duygularını sömürerek mal-mülk ve sürü sâhibi oldu. Şavşan bucağındaki geniş ovalarda yetiştirdiği koyunları Suriye’ye sattı. Bu yüzden sık sık Halep’e gitti. Gdiş-gelişleri sırasında yol boyundaki aşiretler arasında geniş bir şöhret ve itibara sâhip oldu. Kürt bağımsızlık hareketi taraftarlarıyla tanıştı ve bu amacı benimsedi. Oğlu Ali Rıza’yı birkaç defa İstanbul’a göndererek oradaki Kürtçülerle ilişki kurdu. Zaza Kürtleri arasındaki otoritesini sağlamlaştırdı. Kendi adıyla anılan ayaklanmayı başlatarak yönetti. Sonunda yakalanarak idam edildi.
01 Temmuz 1243: Anadolu Selçukluları ile Moğollar arasında Kösedağ Savaşı oldu. Savaş, Sultan İkinci Keyhüsrev komutasındaki Anadolu Selçuklu Devleti ordusu ile Baycu Noyan komutasındaki Moğol ordusu arasında, Sivas’ın Zara ilçesi yakınlarındaki Kösedağ bölgesinde cereyan etti. Savaşın daha başlangıcında aceleci davranan ve taktik hatâsı yapan Sultan Keyhüsrev yenilgiye uğradı. Bu savaştan sonra Selçuklular bir daha toparlanamadılar. Moğollar, 35 yıl süren saldırılardan sonra Anadolu’yu işgal edip Anadolu Selçuklu Devleti’ne son verdiler.
03 Temmuz 1910: Osmanlı’da iktidara gelen İttihat ve Terakki Partisi; Makedonya’daki huzursuzluğu önlemek için Kiliseler Kanunu’nu yürürlüğe koydu. Ancak bu kanun Balkan Devletleri’nin Osmanlı aleyhine birleşmelerine yol açtı. Sultan İkinci Abdülhamid Han’ın Balkan politikasının esası, Balkanlıları birbirine düşürmek temeline oturmuştu. Böylece Osmanlı hâkimiyetindeki Balkanlılar, birbirleriyle mücâdele etmekten, devlet otoritesine karşı mücâdele etmeye fırsat bulamayacaklardı. Bu politikanın bir süre için faydası olduğu ve elde kalan son Balkan topraklarının kopmasını geciktirdiği söylenebilir.
Sultan İkinci Abdülhamid Han’ın 31 Vakası ile padişahlıktan uzaklaştırılmasından sonra iktidara gelen İttihat ve Terakki PHartisi; asayişi temin etmek maksadıyla Kilise kavgasını bir çözüme kavuşturmak gereğini duydu ve 3 Temmuz 1910′da ‘İhtilaflı kilise, okul ve mukaddes yerler, hangi unsurların nüfusu çok ise ona aittir.’ Esasını kabul eden Rumeli’de bulunan kilise ve mektepler hakkında kanun adıyla bir kanun çıkardı. Bundan sonra hangi okulun kime ait olduğu açıklığa kavuşturuldu ve hükümetin yardımıyla teslim ve tesellüm muameleleri yapıldı.
Bu kanun ile Makedonya’da Sırp, Bulgar ve Rum unsurları arasında yıllardır devam eden ve bir araya gelmelerine engel olan herhangi bir ihtilaf ve anlaşmazlık bırakılmadı. Böylece Makedonya’daki huzursuzluk ve karışıklıklar sona erdiriliyordu. Ancak aralarında hiçbir anlaşmazlık konusu kalmayan bu devletler, kendi aralarında anlaşmalar ve ittifaklar yaparak Osmanlı Devleti’ne karşı birleştiler. Böylece Osmanlı yönetimi kendi elleriyle Balkan devletlerinin aralarında anlaşmalarına ve Osmanlı’ya karşı birleşmelerine en uygun imkânı ve ortamı sağlamış oldu. Bu durum ileride Balkan Savaşı’nın çıkmasının asıl sebebini oluşturmuştur.
03 Temmuz 1969: Türkiye ile Amerika birleşik Devletleri arasındaki ikili antlaşmaların birleştirilmesi görüşmelerinin tamamlanması üzerine Türk – Amerikan Savunma İşbirliği Antlaşması imzalandı. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Türkiye ile ABD arasında birtakım ikili anlaşmalar yapıldı. Bu ikili anlaşmalar esas itibarıyla iki konu üzerinde toplanmaktaydı: Birincisi Amerikalılara sağlanan üs ve tesislerle ilgiliydi. İkinci kısım anlaşmalar ise, Amerikalı personelin Türkiye’de sahip olacağı yetkileri ve imtiyazları tespit ediyordu. Bu yetki ve özel haklar zamanla o kadar genişletildi ki, bunlar Türkiye’nin egemenlik haklarına ters düşen kapitülasyon mahiyetini aldı ve tatbikatta da Amerikalı personel ile Türkler arasında sürtüşmelere ve sosyal rahatsızlıklara sebep oldu.
1962 Küba krizinde Amerika’nın Türkiye’ye sormadan Türkiye’deki Jüpiter füzelerini sökmesi ve 1964 Johnson Mektubu ile Türkiye’nin Amerika’ya olan güveninin sarsılması ve ilişkilerin şüpheci bir duruma düşmesiyle, Türk kamuoyunda ABD’ye karşı sert tepkiler ortaya çıktı. Bu ortamda Türkiye’de ikili anlaşmalar meselesi gündeme getirildi. Bu durumun da etkisiyle Türk Dışişleri Bakanlığı 21 Ocak 1967′de yaptığı açıklamada bu ikili anlaşmaların 54 tane olduğunu, 3′ünün 1950′den önce, 31 tanesinin 1950–60 arasında ve 20′sinin de 1960–65 yılları arasında yapıldığını bildirdi. Türk hükümeti 7 Nisan 1966′da ABD’ye verdiği bir muhtırada bu anlaşmaların birleştirilmesini istedi. Türkiye’nin bu müracaatı üzerine başlayan müzakereler 3 Temmuz 1969′da Türk-Amerikan Savunma İşbirliği Anlaşması’nın imzalanmasıyla sonuçlandı.
03 Temmuz 1989: Ahıska Türkleri, Ruslar tarafından kışkırtılan ve desteklenen Özbekistan Türklerinden bir kısmının saldırısına uğradı. Fergana Faciası yaşandı. Gürcüston sınırları içerisinde bulunan ata yurtlarından sürgün edildikten sonra bir kısmı, Özbekistan’ın Fergana Vadisine yerleştirilen Ahıskalı Türklere yönelik saldırılar, ilk günlerden itibâren küçük çaplı olarak devam ediyordu. Facia olarak nitelendirilecek saldırıların en büyüğü 3 Temmuz 1989 tarihinde gerçekleşterildi. Bu saldırılarda 112 kişi öldürüldü, 1032 kişi yaralandı ve 856 evin bir kısmı yakıldı, bir kısmı da yıkıldı. Bu olaylar Fergana Vadisi ve Özbekistan’da yaşayan Ahıska Türklerinin büyük çoğunlukla bu ülkeyi terk etmelerine sebep oldu.. Böylece onlar için yeni bir sürgüne mâruz kaldılar.
Bu sürgünün rotası Rusya Federasyonu, Ukrayna ve Azerbaycan oldu. Çok az bir bölümü de kaçak olarak Türkiye’ye gelebildiler. Zâten Ahıska Türklerinin en büyük idealleri, vatan olarak kabul ettikleri Türkiye’ye yerleşmektir.
AHISKA TÜRKLERİNE UYGULANAN DİĞER HAKSIZLIKLAR VE SALDIRILAR: 1944 Sürgünü Stalin uyguladığı yok etme yöntemleri ve diktatörlüğü ile Hitler’i aratan bir insanlık düşmanı idi. Onun yok ettiği insanların toplam nüfusu şüphesiz yok edilen Yahudilerden kat kat fazlaydı. Fakat SSCB’nin doğu blokunun lideri durumunda olması ve bu ülkeye duyulan ideolojik ilgi Stalin’in insanlık aleyhine işlediği cinayetlerin dünya kamuoyu önüne serilmesini uzun süre engellemiştir. O’nun başlıca amacı Türk ve Müslüman hakları yok etmekti.
Stalin’in Kafkasya politikası sebebiyle büyük zulme maruz kalan Ahıska Türkleri, Sovyetler Birliği’nin İkinci Dünya Savaşı’na katılmasından sonra Karaçaylar, Kalmıklar, Çeçenler, İnguşlar, Balkarlar, Kırım Türkleri ile birlikte Türkistan’daki Türk Cumhuriyetlerine sürgün edilmiştir. 1944 yılının Kasım ayında Ruslar tarafından trenlere bindirilen çoğunluğu Müslüman halkın önemli kısmı bu çetin yolculuk esnasında açlık, hastalık ve soğuk sebebiyle ölmüştür.. Bu yolculuğu sağ salim tamamlayanlar ise, sürgün edildikleri bölgelerde türlü baskılara ve zulümlere maruz kalmışlardır.
1944 sürgünün haksız olduğu bir süre sonra anlaşıldı. Stalin’in ölümü sonrasında SSCB’de yaşanan baskıcı rejimi yumuşatma çabaları Ahıska Türklerine şeklî anlamda yansımıştır. Çünkü SSCB Yüksek Şurası 28.4.1956 ve 30.5.1956 tarihli kararları ile Ahıska Türklerinin itibarları iade edilmiştir. Ancak vatana dönüş bağlamında sadece kanun hükümleri değişmiş, fiili bir sonuç elde edilememiştir. Oysa bu kararın 2. maddesi vatana geri dönüşe izin vermekteydi. 12.6.1968 tarihinde de Sovyet Kamu Düzeni Bakanlığı bir emir yayımlayarak ‘Gürcistan’ın Adigön, Ahıska, Aspinza, Boğdanovka ve Ahılkelek bölgesinden sürülmüş olan Türklerin’ vatanlarına dönüşünün sağlanması’ istenmiştir. Fakat bu emirname somut bir sonuç vermemiştir. Diğer yandan itibarları iade edilmelerine rağmen SSCB devleti 9 Ocak 1974 tarihinde, Ahıska Türklerine dönük ‘Yerleşim yerlerinin seçiminde getirilen kısıtlamaların kaldırılması ve geçmişte olduğu gibi farklı bir vatandaşlık kategorisine sahip olmaları’ yönünde Sovyet Yüksek Prezidyumu karar almıştır. Ahıska Türkleri 1962′den itibaren bir çok kongre düzenleyerek Gürcistan’a dönüş için stratejiler geliştirmeye ve bu yönde girişimde bulunmaya başlamışlardır. 1988 yılına kadar Gürcü ismi alanların bir kısmına vatana dönüş izni verilmiştir.
1956′da Stalin’in ölümünden sonra çıkarılan Yüksek Sovyet Kararı ile Çeçenler, İnguşlar, Balkarlar, Karaçaylar ve Kamlıklarla Kırım Türklerine eski hakları iade edilmiş ve sürgünden önceki vatanlarına dönmelerine izin verilmiştir. Bu hak Ahıska Türklerinden esirgenmiştir. Ahıska Türklerinin eski vatanlarına dönmelerine izin verilmemesinin sebebi, Gürcistan’ın buna sıcak bakmaması ve SSCB’nin bu konuyu Türkiye’ye karşı bir güvenlik meselesi olarak görmesidir. Ahıska Türklerinin Gürcistan’dan sürüldükleri bölgeye Ermenilerin yerleştirilmesi ve yirmi kilometrelik bir güvenlik koridorunun oluşturulması bu durumu açıkça ortaya koymaktadır. 1989 Fergana olayları sonrasında 1989–1991 yılları arasında Ahıskalı küçük bir grup Ahıska’ya dönmüşse de, bunlar yeniden ve zorla göç ettirilerek geldiklere yerlere döndürülmüşlerdir.
Krasnador’da insanlık dramı; Tarihleri baskı ve sürgünlerle dolu Ahıska Türkleri bugün, Rusya, Ukrayna, Özbekistan, Kazakistan, Kırkızistan, Azerbaycan, Gürcistan ve Türkiye gibi farklı devletlerde dağınık bir halde yaşamaktadırlar. Rusya ve Ukrayna’ya dağılma 1989 Fergana katliamının sonucudur. Fergana olayları Ahıska Türklerinin önemli bir bölümünün etnik ve kültürel olarak yok olmalarına yol açacak bir tablo ortaya çıkarmıştır. Çünkü Özbekistan’ı terk etmek zorunda kalanlar Rusya Federasyonu’nun farklı yerleşim birimlerine dağıtılmış durumdadırlar. Bu durum onların içinde bulundukları yoğun Hıristiyan ve diğer etnik gruplar arasında yok olup gitmelerine yol açacaktır. Çünkü birkaç istisna dışında hiçbir yerleşim biriminde kendi geleneklerini sürdürebilecek bir nüfusa sahip değildirler. Çoğu yerleşim birimindeki nüfusları 100 ile 450 arasındadır. Üstelik bunlar da bir arada değil onlarca kilometre arayla daha küçük gruplara bölünmüş durumdadırlar. Toplam nüfuslarının 1995′lerde 250.000 civarında olduğu ve Rusya Federasyonu, Ukrayna ve Türkistan’daki diğer devletler ve Kafkasya’da yaşadıkları yerleşim birimi sayısının 426.438 olduğu dikkate alındığında durumun ciddiyeti ortaya çıkmaktadır.
Bu kadar dağınık durumda yaşayan Ahıska Türklerinin yok olma tehdidi ile burun buruna oldukları Rusya Federasyonu Krasnador bölgesinde yaşayanlara vatansız muamelesi yapılmakta, gayrı menkul satın almalarına izin verilmemektedir. Krasnador ve Kırım bölgelerinde üç beş aile şeklinde dağıtılmış durumda bulunan nüfus kendi kültür ve dilini kaybetme tehlikesi ile karşı karşıyadır. Bu bölgelerde yaşayanlara sürekli yaşadıkları bölgeden ayrılma baskısı yapılması, vatandaş sayılmadıkları ve kanunî ikamete sahip olmadıkları iddiasıyla çocuklar eğitim alma imkânından mahrum kalmaktadır. Böylece Ahıskalılar yerli halkın etnik ve dinî kimliğini almak veya yeniden göç etmek seçenekleri ile karşı karşıya bırakılmışlardır. Binerce nüfusun yaşadığı bir beldede 3-5 hanelik ve üstelik hayatlarını kurtarabilmek için buralara sığınmış olanlara gösterilen tahammülsüzlük tarihte en acı hatıralardan biri olarak yerini almış durumdadır.
04 Temmuz 1770: 1768 – 1774 yılları arasında cereyan eden Osmanlı – Rus Harbi sırasında, Ruslar, Osmanlı Donanması’nı, Çeşme limanı’nda yaktılar. Çeşme Vak’ası olarak anılır. Osmanlı Donanması ile Çarlık Rusyası donanması arasında yapılan ve Osmanlı donanmasının ağlubiyeti ile sonuçlanan deniz savaşı olarak 1768–1774 Osmanlı-Rus genel savaşı’nın devamıdır. Rus çariçesi İkinci Katerina, Osmanlı Devleti’ni parçalayarak Akdeniz’e inme emelinde idi Bu sırada Osmanlı Devleti de Lehistan’ı Ruslara karşı korumak istiyordu Ruslar Mora Rumlarını ayaklandırmak ve Osmanlı donanmasına bir darbe vurmak amacıyla ünlü Amiral Aleksey Orlov kumandasında Baltık Denizi’nde bulunan savaş gemilerini, Avrupa’yı dolaşıp, Cebel-i Tarık boğazından geçerek Ege Denizi’ne gitmek üzere yola çıkardılar Aleksey Orlof, Cezayirli Gazi Hasan Paşa ile denizlerde sık sık karşılaşmış ve hemen çoğunda mağlup ayrılmıştı Ancak bu sefer Osmanlı donanmasında Kaptan-ı Derya olarak Hüsamettin Paşa bulunuyordu Bu arada Çeşme Limanı’na sığınan Rodos sancak beyi Cafer Bey’in filosunu takip eden diğer Osmanlı donanması da Limana sığınmışlardı.
Rusların bu hareketi ile Çanakkale Boğazı’nı Osmanlı donanmasına kapatmak ve Adalar Denizini kontrolü altına almak peşinde olduklarını sezen Cezayirli Hasan Paşa tedbirli olmaları bakımından Hüsamettin Paşa’yı uyardı Kapalı limana giren Osmanlı donanması’nın bu tedbirsizce hareketini fırsat bilen Aleksey Orlof, beklemeden Osmanlı donanmasının üzerine yürüdü
Rus donanmasında İngiliz amirali Elfinston ve Greig ile bazı yetenekli İngiliz subayları da bulunuyordu Elfinston ve Greig’in plânları gereği Çeşme Limanı ağzında 4 gemi batırılarak Osmanlı gemilerinin dışarıya çıkışlarına mani olundu. Daha sonra Rus gemilerinin üç koldan saldırısıyla başlayan savaş, top ateşi ve güverte savaşıyla bir tam gün sürdü. Rus donanması, topçu ateşini sürdürürken, ateş gemilerini yanaşık düzendeki Osmanlı donanması üzerine göndererek gemileri ateşe verdi. Liman dar ve gemi adedi çok olduğundan kabiliyetini kaybeden Osmanlı donanmasındaki yangın, kalyonların birinden diğerine sıçrıyordu Donanma Rusların top atışları altında tamamen yandı
Kaptan-ı derya Hüsamettin Paşa, bataryası ile Sakız adasına kaçıp kurtuldu ise de sonradan bu tedbirsizliğini idam edilerek ödedi Bu arada Cezayirli Hasan Paşa da kurtulmayı başardı. Çeşme Deniz Savaşı’ndan bir süre sonra Orlov, Limni Adası’nı kuşattıysa da Cezayirli Hasan Paşa’ya 22 Ekim 1770 tarihinde yenilerek çekilmek mecburiyetinde kaldı. Çeşme Deniz Savaşı, Osmanlı donanması açısından önemli bir kilometre taşı niteliğindedir. Osmanlı Devleti’nde modern anlamdaki ilk ilim ve bilim yuvalarından olan Deniz Harp Okulu’nun temellerinin atılmasına vesile olmuştur. ‘Mekteb-i Bahriye-i Şahâne’ adı ile bilinen Deniz Harp Okulu’nun kıymetli harp tarihi hocasının bir sözü, bu ülkede yaşayan her vatandaşımızın aklından çıkarmaması gereken önemli bir gerçeği, şöyle ifade etmektedir. ‘Denizler tükenmez bir memba-ı servet ve kuvvettir. Millet-i Osmaniye ise tab’an denizci olmayabilir. Lakin öyle bir memlekette oturmaktadır ki; o memleket, vaz’an, mevkien, siyaseten, iktisaden, halen ve atiyyen denizlere hâkim bir milletle meskûn olmak ihtiyacındadır. Asya-yı Osmanî, kendisine böyle bir sahip buluncaya kadar suriş ve keşmekeşten kurtulamayacaktır. İnsanlar şeriat-i muhite uymazlarsa yaşayamazlar. Osmanlı Türkleri ya denizci olmaya veya eski vatanlarının kızgın çöllerinde çobanlık etmeye mahkûmdur.’
04 Temmuz 1920: Irak’ta Türklere katliam yapıldı. Irak, İngiliz askerlerinin işgali altındaydı. Arnold Wilson, sert bir genel vali idi. Yönetimde kendilerine hiçbir görev verilmeyen Türkler, durumdan hoşnut değildi. Yönetimin Irak’a bırakılacağı söylentileri tedirginliği artırıyordu. Bu ortam içerisinde, Haziran 1920’de Rumeyse şehrinde başlayan protesto hareketleri, 4 Temmuz 1920’de genel bir ayaklanma hareketine dönüştü. Ağustos sonlarına gelindiğinde İngiliz askerî birlikleri, eğitimsiz ve silâhsız direnişçileri kontrol altına aldı. Halk, Karaçuk Dağı eteklerine sığındı. Üç ay devam eden pasif savunma sırasında çok kişi öldü. Telafer şehri bombalandı, erzak ambarları yakıldı. Teslim olan halkın pek çoğu tutuklandı. Birçoğuna işkence yapıldı, bir kısmı öldürüldü. Geri kalanlar da sürgün edildi. Türkmenler bu olayda 8420 şehit verdiler.
Türk tarihinde bazı kelimeler tek başına, hikâyesi ciltlere sığmayacak büyük zulümleri hatırlatır: Sürgün denilince Kırım, katliam denilince Kerkük akla gelir. Irak Türklerinin talihsizlikleri 10 Mart 1917 tarihinde başlar. Bu tarihte İngilizler, Bağdat’ı işgal ettiler. 15 Ağustos 1917’de Kerkük’e girdiler. 8 Kasım 1918’de Ali İhsan Paşa komutasındaki Osmanlı Ordusu, Musul’dan çekilmek mecburiyetinde kaldı. Böylece Irak Türklerini koruyacak güçler bertaraf edilmişti. Katliamları önleyecek engeller artık yoktu.
Yayına Hazırlayan:
E. Albay Araştırmacı-Yazar Mehmet Şadi POLAT
Kaynak:
Kronolojik Tarih Ansiklopedisi – Oğuz ÇETİNOĞLU
Kategori: Tarihte Bu hafta


