
Tarihte Bu Hafta : 05 Temmuz – 11 Temmuz
05 Temmuz 1086: Anadolu Fâtihi Kutalmışoğlu Süleymanşah, 41 yaşında iken, Kuzeni sultan Tutuş ile giriştiği savaşta öldü. Doğumu: Horasan, 1045. Güneydoğu Anadolu, eskiden beri İslâm toprağı olduğu ve Süleymanşâh’ın Bizans’tan fethettiği Anadolu’ya dâhil bulunmadığı için, Türkiye sultanına değil, doğrudan Büyük Selçuklu sultanına aitti. Suriye ise büyük hâkan Melikşâh’ın kardeşi Sultan Tutuş’un elindeydi. Anadolu Fâtihi Kutalmışoğlu Süleyman Şah, 20 Haziran 1085’te Haleb ve Musul’un Selçuklulara tabî Arap hükümdârı Şerefüddevle’yi yenip öldürttü. Kudüs’te bulunan Sultan Tutuş, kuzeni Süleymanşâh’ın Suriye’yi elinden almak üzere olduğunu anladı. Yanında bulunan Artuk Bey’e danıştı.
Artuk Bey, Anadolu’nun Fethi’nde Süleyman-Şâh’ın başlıca kumandanları arasındaydı. Yeşilırmak vadisini kendisi fethettiği halde, Süleyman-Şâh, bu bölgeyi dayısı olan Dânişmend Gazi’ye vermişti. Bunun üzerine Artuk Bey, kızıp Türkiye hizmetinden çıktı. Sultan Melik-Şâh O’nu Umman valiliğine tâyin etti. Sonra Tutuş’un hizmetine girdi. Tutuş’u, kırgın ve kızgın olduğu Süleymanşah’a karşı kışkırttı. Onun muharebe taktiğini bildiğini, taarruza geçip mutlaka yeneceğini, zira Süleymanşâh’ın asıl ordusunu Bizans’a karşı İznik’te Ebülkasım Bey’in emrinde bıraktığını, aksi takdirde Süleyman Şah’ın Suriye’yi mutlaka Tutuş’un elinden alacağını söyledi. Süleyman Şah, 30 Temmuz 1085 ve Mayıs 1086′da iki defa Haleb Kalesi’ni zorladı, alamadı. Haleb’e 5 kilometre uzaklıktaki Aynü Seylem’e geldi. Burada 5 Haziran 1086 günü iki Selçukoğlu, Süleymanşâh ile Tutuş, karşı karşıya geldiler. Süleymanşâh, derhal taarruza geçtiyse de, karşısındakileri, Bizans ordusuna karşı kullandığı taktikle dağıtamadı. Artuk Bey, karşı taarruzla Anadolu ordusunu dağıttı. Süleymanşâh vuruşmada öldü.
Anadolu Fâtihi Kutalmışoğlu Süleymanşah, yaklaşık 41 yaşında idi. Bu kadar genç ölümü, hem Türkiye devletinin sınırlarının sağlamlaştırılmasını engelledi, hem de 12 yıl sonra başlayacak Haçlı taarruzunun karşısına O’nun çıkmasını önledi. Büyük hâkan Sultan Melik-Şâh, Süleyman-Şâh’ın en büyük İslâm gazisi olması dolayısıyle, öldürülmesine çok kızdı ve üzüldü, kardeşi Tutuş’u cezalandırmak üzere bizzat üzerine yürüdü. Süleymanşâh’ın yerine oğlu Birinci Sultan Kılıç-Arslan geçti. Ama çocuktu. Sultan Melikşâh, yeğenini, eğitimini tamamlaması için kendi sarayına getirtti. 6 yıl 5 ay 15 gün müddetle Türkiye’yi, İznik’te oturarak Isfahan Sarayı’ndaki yeğeni Sultan Kılıçarslan nâmına Süleyman Şah’ın kardeşi Melik Dâvud, nâip sıfatıyla yönetti. Birinci Kılıçarslan şürd yaşına erişince İznik’e gelip İznik’e gelip Türkiye Selçuklu Devleti’nin tahtına oturdu. Sonraki yıllarda Birinci Haçlı ordusuna karşı büyük zaferler kazanacaktır.
05 Temmuz 1683: Osmanlı Devleti’ne büyük hizmetleri olan Hatice Tarhan Sultan, 56 yaşında İstanbul’da öldü. Doğumu: Güney Ukrayna, 1627. Kırım’dan İstanbul’a Saray-ı Hümâyûn’a gönderilmişti. Uzun boylu, narin yapılı, alımlı, güzel, gayet beyaz tenli, altın sarısı saçlı, mavi gözlü idi. Kör Süleyman Paşa tarafından Kösem Mâhpeyker Vâlide Sultan’a takdim edildi. Kösem Sultan da, yetiştirmesi için O’nu, görümcesi olan, Sultan Birinci Ahmed’ın kızı Âtike Sultan’a verdi. Âtike Sultan, 3 defa evlenmiş, çocuğu olmamıştı. Onun için Ukrayna’dan gelen kızı evlâdı gibi yetiştirdi. Hadice Tarhan adını verdi. Âtike Sultan, 1640′ta ağabeyi Dördüncü Murad ölüp, küçük kardeşi Sultan İbrahim tahta çıkınca, Hadice Tarhan’ı, 24 yaşındaki yeni padişaha eş olarak verdi. Bu suretle 14 yaşlarındaki Hadice Tarhan, 1641 yılında başhaseki / padişahın birinci eşi oldu. Osmanoğulları’nın tek erkek üyesi olarak Sultan İbrahim kalmıştı. Başka hiç bir şehzade yoktu. Hadice Tarhan Haseki, 2 Ocak 1642 günü Şehzade Mehmed’i doğurdu ve şehzade, doğar doğmaz saltanat veliahdı ilân edildi. Sonra Beyhan Sultanı dünyaya getirdi.
Hadice Tarhan Haseki, çok akıllıydı. Sultan İbrahim’in tersliklerine tahammül ediyordu. Başında kendisinden 38 yaş büyük olan kayınvalidesi Kösem Sultan vardı. Kösem Sultan, Dördüncü Murad Han gibi Sultan İbrahim Han’ın de annesi olduğu için, vâlide sultanlık tahtını muhafaza etmişti. Sultan İbrahim Han, 8,5 yıl süren bir saltanattan sonra tahttan indirildi ve 10 gün sonra öldürüldü. Yerine Şehzade Mehmed, Dördüncü Sultan Mehmed Han unvanıyla hâkan halîfe oldu. 6 yaşını 7 ay ve 7 gün geçiyordu. Hadice Tarhan Haseki, sadece 21 yaşında olduğu halde, vâlide sultanlığa yükseldi. Fakat Kösem Sultan’ın, büyük valide Sultan sıfatıyla hayatta olması sebebiyle yönetimde rolü yoktu.
Halk, Kösem Sultan’ın yönetiminden memnun değildi. Şikâyeti olanlar birer ikişer Tarhan Sultan’ın çevresinde toplanmaya başlamıştı. Kösem Sultan, gelininden kurtulmak ve tehlikede gördüğü iktidarını sürdürmek istedi. Bunun pratik yolu, çocuk padişahı tahtından indirmekti. O zaman annesi Tarhan Sultan hiç mesabesine düşer, eski bir padişah eşi olarak Beyazıt’ta Eski Saray’da bir daire verilip veya kızı evlenirse kızının sarayına gönderilip devlet mekanizmasından uzaklaştırılırdı. Saltanat sırası Sultan Mehmed’in kardeşi Ulu Şehzade Süleyman’da idi. Onun annesi ise, kendi hâlinde bir kadıncağızdı. Kaynanası Kösem Sultan’ın sözünden çıkmayı aklından bile geçiremezdi. Fakat bir çocuk padişah hangi suçlama ile tahtından edilebilirdi? Bu, mümkün değildi. Tek yol, hayatına son vermekti. Mahpeyker Kösem Büyük Vâlide Sultan, küçük oğlu Sultan İbrahim’in kanına girdikten sonra, şimdi de büyük torunu Sultan Mehmed’i ortadan kaldırmaya karar verdi. Zehirletecek, ‘Çocuk padişah hastalandı, öldü.’ Dedirtecekti.
Kösem, iki kavanoz zehirli şerbet yaptırdı. Adamlarından Üveys Ağa’ya bu şerbeti, padişahın içecekleri arasına konması için talimat verdi. Ancak yüksek rütbeli cariyelerden Melekî Kalfa, olaya şahit oldu ve bu cinayeti önlemeye ahdetti. Tarhan Sultan’ın dairesine koştu. Genç vâlide’yi etekledi: Sultânım, Dedi. Çok mühim bir sır arz edeceğim. Yalnız başım tehlikededir. Beni ele vermeyeceğinize, koruyacağınıza söz veriniz, söyleyeyim!
Tarhan Sultan, Kalfa’ya kısa bir bakış atfetti. Bir Vâlide Sultan’dan peşin söz istemek gibi akıl almaz bir küstahlıkta bulunan bu cariyenin gerçekten mühim şey söyleyeceğini derhal kavradı. Riyanın zerresini taşımayan gözlerini çevirerek: Var söyle. Kimseye bir şey söylemem!. Sırrı öğrenen Tahran Sultan, on sekiz yüksek rütbeli ağasını topladı ve durumu anlattı. Bazıları padişahın hocaları idiler. On sekiz ağa teker teker Tarhan Sultan’ın önünden geçerek şu yemini ettiler: ‘Padişahımızın hayatı için Büyük Vâlide’nin izâlesi yoluna baş koyduğuma vallahi!’ Bu suretle Kösem Sultan’ın idamına karar verildi. 3 Eylül 1651 gecesi, 62 yaşındaki Kösem Sultan’ın dairesi basıldı. Kordonla boğuldu. Tarhan Sultan, 24 yaşında, Cihan Devleti’ne nâibe-i saltanat, padişah vekili oldu. Ertesi gün Ocak Ağaları teker teker tutulup idam edildi. Millet geniş nefes aldı.
Tarhan Sultan, gizli müşavirlerine danışarak karar veriyordu. Müşavirlerini çok akıllıca, politikacı olmayan, Devlet’ten makam beklemeyen, yaşlı, tecrübeli, daha çok ilim ve sanat adamı zümresinden seçti. Bunlarla gizlice görüşüyor, halk isimlerini bilmiyordu. Başlarında büyük mimar Kasım Ağa vardı. O’nu kendisi için valide kethüdası yaptı 1623′ten 1643′e kadar mimarbaşılık yapmış bir ihtiyardı. Diğer müşavirleri arasında seçkin fikir adamı ve yazar Göriceli Koçi Bey, tarihçi ve bestekâr Solakzâde Mehmed Çelebi, Saray hocalarından Mehmed Efendi, dış politika için seçkin bilgin ve bestekâr Şâmîzâde Mehmed Efendi bulunuyordu.
Cuntanın imparatorluğa tahakkümüne son vermiş, halkın minnetini kazanmıştı ama, dış ve iç meseleleri çözümleyecek sadrâzamı bir türlü bulamadı. Baş müşaviri Kasım Ağa, devamlı Köprülü Mehmed Paşa’yı tavsiye ediyordu. 78 yaşında şöhretsiz bir vezirdi ki, önemli hiç bir iş yapmamıştı. Az konuşur, elinden bir şey gelmez görünürdü. Böyle bir adamı Saltanat Nâibesi’ne tavsiyede ısrar etmemesi için Kasım Ağa, vezirlerce tehdit edildi. İhtiyar mimar, kulak bile asmadı. Tarhan Sultan, Köprülü Vezir’i kabul etmeye razı oldu. Benzerleri gibi sadrazamlık makamının üzerine atılacağını sanıyordu. Osmanlı tarihinde görülmedik ve bir daha görülmeyecek sadrazamlık yetkileri isteyince doğrusu şaşırdı. Aksi takdirde görevi kabul etmeyeceğini söylemişti. Tarhan Sultan, kabul etmek mecburiyetinde kaldı. Seksenine merdiven dayayan Köprülü Mehmed Paşa, 29 yaşındaki Saltanat Nâibesi’nin huzuruna girdi. Yerden temenna ile Vâlide Sultan Hazretleri’ni etekledi. Tarhan Sultan, tekliflerini kabul ettiğini bildirdi. Hâsodabaşı’ndan mühr-i hümâyûnu aldı. Köprülü’ye uzattı.
Bu olay 15 Eylül 1656 günü geçti. Sultan Mehmed 15 yaşına gelmişti. Tarhan Sultan, oğlunu reşîd ilân etti. Saltanat nâibeliğinden çekildi. 27 yıl sürecek Köprülüler devri açıldı. Devlet yeniden can buldu. Bu 27 yıl boyunca Tarhan Sultan, hiç bir devlet işine karışmaksızın, padişah oğluna, Köprülüler’i iktidarda tutması için tesir etti. Oğlunu hayırlı işlere yönlendirdi. Bu suretle Köprülü Mehmed Paşa’nın 5 yıl, oğlu Fâzıl Ahmed Paşa’nın 15 yıl, Köprülü damadı Merzifonlu Kara Mustafa Paşa’nın 7 yıl süren sadrazamlığı gerçekleşti.
Çok seçkin bir hizmeti, Kadınlar Saltanatı denen döneme son vermesidir. Bunun için dikkat ve özenle çalıştı. Kendisi örnek oldu. İstese, politikayı bırakmazdı. Fakat Kadınlar Saltanatı’nın son döneminde, kaynanası Kösem Sultan’ın sebep olduğu kötülükleri görmüş, tiksinmişti. Gelini Emetullah Rebîa Gülnûş Haseki’yi de bu şekilde yetiştirdi. Gelini Haseki, sonradan 21 yıllık vâlidesultanlığı döneminde, oğullan İkinci Mustafa ile Üçüncü Ahmed’in saltanatlarında, kayınvaldesi Tarhan Sultan’dan gördüğü Devlet terbiyesini aynen devam ettirdi ve Harem-i Hümâyûn’u ayni şekilde yönlendirdi.
Hadice Tarhan Vâlide Sultan, hayır işleriyle uğraştı. Binlerce genç kızı çeyiz vererek evlendirdi sayısız yoksula iş buldu, yardım etti. Anadolukavağı’nda, Rumelikavağı’nda, bugün ikisi de Slovakya’da kalan Uyvar ve Nitra’da, Girit’te Resmo ve Kandiye’de birer cami, Mekke’de hastâne, Medîne’de su tesisatı, kuyular, çeşmeler, Günümüzde Rusya sınırları içerisinde kalan Rostov’da Kal’a-i Sultaniye yaptırdı. Sonradan halkın Çanakkale dediği boğaz üzerindeki büyük Kal’a-i Sultaniye de onun millî savunma alanındaki hayır eserlerindendir. Edirne Sarayı’nda Şikâr ve Gülhane kasırlarını, Şehvâr denen muhteşem havuzu, Rumelihisarı’nda kendisi için bir saray inşa ettirdi. Kahire’de, Atina yakınında Ezdin’de ve Hicaz’da başka hayır eserleri de bıraktı. En tanınmış hayır eseri, Mimar Mustafa Ağa’ya tamamlatıp 30 Ekim 1665′te açtığı İstanbul’da Yeni Valide Camii’dir, kısaca Yeni Cami diye ünlüdür. Kütüphane, türbe, dârülhadîs, mektep, hamam, han, sebil, çeşme, tekke, hastâne, kasır ile tam bir külliyedir. Eminönü meydanında İstanbul’un şeref âbidelerinden biridir. Yeni Camiye vakıf olarak 1662′de halkın Mısır Çarşısı dediği büyük kapalı çarşıyı inşa ettirdi.
Hayatının son çeyrek asrını Edirne Saray-ı Hümâyûnu’ndaki dairesinde tabiat içinde geçirdi. Nadiren İstanbul’a gider, bir kaç ay geçirir, Edirne’ye dönerdi. 1683 yaz mevsiminin başında hastalandı. Hekimler ve ilâçlar kâr etmedi. Temmuz ayının 5. salı günü Edirne Sarayı’nda 56 yaşında öldü. Viyana kuşatmasının başlamasından 9 gün öncedir. Oğlu Belgrad’da ve Ordu-yı Hümâyûn ile Sadrâzam Merzifonlu Kara Mustafa Paşa da Viyana önünde idiler. Büyük huzur içinde ölen Vâlide-Sultan, Edirne’de teçhiz ve tekfin edildi. Osmanoğullarının İstanbul’da gömülmeleri kanun olduğu için cenazesi araba içinde İstanbul’a nakledildi. Cenaze namazı, bütün İstanbulluların candan iştirakiyle, merhumenin hayır eseri Yeni Cami’de kılındı. Camiin yanındaki türbesine gömüldü.
Sultan Dördüncü Mehmed Han, annesinin ölümünü öğrenince: ‘Devletin en büyük temel direği gitti!’ diyerek üzüntüsünü açıkladı. Hadice Tarhan Vâlide Sultan, Osmanoğulları Hânedânı, Dördüncü Sultan Mehmed Han’dan yürüdüğü için, kendisinden sonra gelen Osmanoğullarının hepsinin büyük vâlidesidir. İstanbul’un en kalabalık ve canlı noktasında, her gün önünden çok sevdiği milletinin torunları olan on binlerce kişi geçerek, yanında beş padişah ve nice şehzade ve sultanla beraber, ebedî uykusunu uyuyor.
05 Temmuz 1974: İkinci defa ihtilâle teşebbüs eden Talât Aydemir Ankara’da idam edildi. Doğumu: Söğüt, 1917. Kara Harp Okulu’nu 1939, Kara Harp akademisi’ni 1954 yılında bitirerek kurmay subay oldu. 1950’lerde, sonradan 27 Mayıs İhtilâli olarak gerçekleştirilen harekâtın çekirdek kadrosu içerisinde yer aldı. 27 Mayıs 1960’da Kore’de görevli bulunduğundan, harekâta fiilen katılamadı. Bu sebeple millî Birlik Komitesi’ne giremedi. Bu sebeple ihtilâl yönetimine karşı kırgınlık duymasına sebebiyet verdi. Kore dönüşünde önemli bir görev olan Kara Harp Okulu Komutanlığı’na tâyin edildi. 27 Mayısçıların, On dörtleri de içeren radikal kesimi içinde yer alıyordu. Bu kesimde oturmuş bir düşünce birliği olmamakla birlikte, askerî yönetimin sürmesi, otoriter reformculuk, parlamentarizmi küçük görme gibi asgarî müştereklerde birleşiliyordu. 13 Kasım1960 tarihinde MBK’nin ılımlı kanadı, radikal kanadı tasfiye etti. Fakat MBK içinde olmayan Aydemir bu gelişmeden etkilenmedi.
15 Ekim 1961′de seçimlerin yapılmasından sonra, ordu içindeki hoşnutsuzluklar arttı. Kendilerine Silahlı Kuvvetler Birliği (SKB) adını veren bir grup subay 21 Ekim’de seçimlerin, siyasî partilerin ve MBK’nin feshini öngören bir protokol imzaladı. 27 Mayıs’ın hedefine ulaşamadığı, koalisyon hükümetlerinin gerekli reformları yapamayacağı, bu nedenle yeni bir müdâhalenin gerekli olduğu düşüncesindeki Aydemir grubu ile SKB arasında belirli bir ilişki vardı.
Protokolde sözü edilen müdâhale çeşitli gelişmeler sonucu gerçekleşmemekle birlikte, ordu içindeki hoşnutsuzluk sürüyordu. İsmet İnönü başkanlığında kurulan hükümet, bir darbe girişimini önlemek amacıyla aralarında Aydemir’in de bulunduğu bir grup subayı başka yerlere tâyin etti. Bunun üzerine Aydemir, Ankara’daki askerî birliklerin bir bölümünün katılmasıyla 22 Şubat 1962′de bir darbe düzenledi. Fakat ordu Başbakan İnönü’ nün yanında yer alınca, yalnız kalan Aydemir hükümetle anlaşarak teslim oldu. Bu anlaşma uyarınca 22 Şubatçılar yargılanmadılar, yalnızca emekliye ayrıldılar. Aydemir bundan sonra da darbeci etkinliklerini sürdürdü. 20–21 Mayıs 1963’te Kara Harp Okulu’nun katılmasıyla yeni bir darbe düzenledi. Bu girişim de İnönü’nün direnişiyle bastırıldı. Aydemir, birçok subay ve Kara Harp Okulu öğrencileri ve On dörtlerden bazılarıyla birlikte yargılandı. 5 Eylül 1963′te arkadaşı Fethi Gürcan’la birlikte ölüm cezasına çarptırıldı. TBMM’nin de kararı onaylaması üzerine birlikte idam edildiler. Aydemir’in darbe girişimlerinin belirgin bir programı yoktu. Bu girişimlerde askeri-otoriter bir reformculuk isteği ve bâzı şahsî düşünceler ve çekişmeler belirleyiciydi.
06 Temmuz 1413: Yıldırı Beyazıd, Yavuz sultan Selim Han ve Fâtih Sultan Mehmed Han ayarında bir Osmanlı olan Şehzâde Mûsa Çelebi Sofya yakınlarında öldü. Doğum tarihi bilinmiyor. Babası Yıldırım Beyazıd’ın ölümünden sonra, kardeşleri Süleyman ve Mehmet Çelebilere karşı taht mücâdelesine girişen Osmanlı şehzâdesidir. Şubat 1411’de hükümdarlığını ilân etti. Sırplara ve Bizanslılara karşı yaptığı savaşlarda, Osmanlıların Rumeli’deki eski topraklarının hepsini geri aldı. Kardeşi Çelebi Mehmet karşısında tutunamadı, Bulgaristan’a kaçarken öldürüldü. Cenâzesi Bursa’ya getirilerek Murad Hüdavendigâr Külliyesi’ndeki türbeye gömüldü.
MUSA ÇELEBİ OLAYI: Babası Yıldırım Beyazıd’ın sağlığında, Rumeli’de akıncı beyliği yaptı. Ankara Savaşı’na, babasının yanında kardeşleri ile birlikte katıldı. Savaştan sonra, babasının teşebbüsü ile Timur’un huzuruna çıkarılmış, O’nun tarafından hil’at giydirilmiştir. Mûsa Çelebi, Timur’un iltifatlarına mazhar olmuş, kendisinden yol harçlığı ve hediye olarak güzel atlar ve murassa kemer, ok muhafazası almıştır. Buna rağmen Timur, Mûsa Çelebi’yi, esir gibi sıkı bir gözaltında bulundurmuş, ancak Süleyman Çelebi’nin Osmanlı yönetimini ele aldığı haberi üzerine serbest bırakmıştır. Musa Çelebi’yi, kendisi gibi kısa bir süre Osmanlı tahtında oturan diğer kardeşi Süleyman Çelebi ile birlikte, Osmanlı Pâdişahları arasında sayan tarihçilere de rastlanmaktadır. Böylece, çoğu kaynaklarda 36 olarak kaydedilen Osmanlı Pâdişahlarının sayısı 38’e çıkmaktadır.
Mûsa Çelebi, Bursa’da pâdişahlığını ilân eden kardeşi İsâ Çelebi’yi mağlup ederek şehri ele geçirdi. Emir Timur, Mûsa Çelebi’nin pâdişahlığını devam ettirmesi konusunda, Germiyanoğlu Yakup Bey’i görevlendirdi. Ancak Mûsa Çelebi, 1405 yılında Bursa’nın yönetimini, Ankara’yı da hâkimiyetine alan Süleyman Çelebi’ye terk etmek mecburiyetinde kaldı. Bu olay üzerine Mûsa Çelebi, Candaroğulları Beyliği’ne sığındı. Daha sonra da, kendisine destek olacağı düşüncesiyle, Eflâk Beyi’nin kızı ile evlenerek Rumeli’ye geçti. Tuna boylarındaki Osmanlı ahâlisi, kendisini pâdişah olarak kabul ettiler. Burada, istediği güce kavuşarak 13 Şubat 1410’da Eflâk ve Sırp kuvvetleri ile birlikte, Osmanlı Devleti’nin Rumeli Beylerbeyi ile savaştı, galip geldi. Bu sıralarda Anadolu’da bulunan Süleyman Çelebi, Rumeli’deki gelişmeleri öğrenenince, İzmiroğlu Cüneyd Bey ve askerleriyle birlikte hemen Rumeli’ye hareket etti. O’nun Rumeli’ye gelmesini uygun görmeyen Mûsa Çelebi de ordusuyla Anadolu’ya geçti. İki kardeş İstanbul’da Hasköy mevkiinde savaşa tutuştular. 15 Haziran 1410 tarihindeki savaşı Süleyman Çelebi kazandı. Mûsa Çelebi, Eflâk’a çekildi. Süleyman Çelebi, kardeşini tâkip etmedi. Mûsa Çelebi, kuvvet toplayıp Edirne yakınlarında Süleyman Çelebi’nin askerleriyle tekrar karşı karşıya geldi. Bu savaşı da kaybettikten sonra bir yıl müddetle hiçbir yerde görülmedi. Öldüğü zannediliyordu ki, Edirne’de bir eğlence sırasında Süleyman Çelebi’ye ve ordusuna saldırarak Edirne’yi kardeşinin elinden aldı. Süleyman Çelebi, İstanbul’a kaçmak isterken yakalandı ve 9 Şubat 1411 tarihinde öldürüldü. Böylece, Mûsa Çelebi, Osmanlı topraklarının Rumeli kesiminin tek hâkimi oldu. 17 Şubat 1411 tarihinde Edirne’de Osmanlı tahtına geçti. Kardeşi Mehmet Çelebi ile yaptığı anlaşmayı ihlâl ederek bağımsızlığını ilân etti, adına para bastırdı. Çandarlızâde İbrahim Paşa’yı vezir, Simavna Kadısı oğlu Şeyh Bedreddin Mahmud’u kazasker tâyin etti. Devletin iç düzenini oluşturduktan sonra kardeşi Süleyman Çelebi’nin Bizanslılara verdiği toprakları geri almak için harekete geçti. Ordunun başında bizzat sefere çıktı. Babasının döneminde Osmanlı toprağı olan yerleri geri aldı. Yeni fetihler gerçekleştirdi. Bu arada Selânik’i fethetti. Ödenmemiş üç senelik vergileri tahsil etmeyi başardı.
Bu başarılarından sonra İstanbul üzerine yürüdü. Şehri şiddetle sıkıştırdı. İstanbul muhafızlarının çıkış hareketlerini etkisiz hâle getirdi. Bizanslılar, anlaşma yapıp şehri Mûsa Çelebi’ye teslim etmeyi düşünürlerken Venediklilerden İstanbul yönetimine yardım geldi. İstanbul kısa bir süre için rahat nefes alma imkânı buldu. Bizans imparatoru bu arada, Bursa’daki Mehmet Çelebi’yi harekete geçirerek Rumeli’ye gelmesini sağladı. Mûsa Çelebi, kardeşinin gelmekte olduğunu öğrenince İstanbul kuşatmasını kaldırdı. Kardeşinin ordusuna, Çatalca civarında karşı koydu. Buradaki savaşı kazandı. Savaş sonrasında kardeşi ve vezirleri de dâhil olmak üzere kimseyi cezalandırmadı.
Güvenilir kaynaklar, Mûsa Çelebi’nin 1412 yılında ve İstanbul yakınlarında kardeşi Mehmet Çelebi’yi bir defa daha mağlup ettiğini yazarlar. Mehmet Çelebi yılmadı, yeniden toparlanarak ve Bizans kuvvetlerinden de takviye alarak Mûsa Çelebi’nin üzerine yürümek için hazırlık yaptı. Bunu duyan Mûsa Çelebi’nin önemli adamlarından bir çoğu, saf değiştirerek Mehmet Çelebi’ye katıldılar. Mûsa Çelebi yine de güçlü ve kardeşini mağlup edebilme imkânına sâhip olmasına rağmen, Filibe civarındaki Değirmendere mevkiine, daha sonra da Sofya ovasına çekildi. Bu çekilmeleri sırasında yanındaki kumandanlar ve beyler kendisine terk ettiler. Henüz ayrılmamış olanları hapse attırdı ve büyük bir cesâretle savaşa hazırlandı. Savaşta yaralanınca Eflâk’a doğru kaçmaya başladı. Atının ayağının tökezlemesi üzerine atı ile birlikte düştü. Toparlanmaya vakit kalmadan kendisini tâkip etmekte olan, Mehmet Çelebi’nin kumandanlarından Beyazıd Paşa tarafından etkisiz hâle getirildi. Esir alınıp Mehmet Çelebi’nin yanına götürüldü. Mehmet Çelebi, adamlarından Balta-oğlu’nu görevlendirerek kardeşini boğdurtmak suretiyle öldürdü.
Başlangıçta çok halim selim bir insan olan Mûsa Çelebi, sonradan sert mizaçlı, sinirli ve aksi bir insan hâline geldi. Kumandanları başta olmak üzere askerlerinin gönlünü almak bir tarafa, onları kırdı, gururlarıyla oynadı. Müslümanlar ile Hıristiyanların kardeşliğini telkin eden Şeyh Bedreddin’i iş başına getirmesi, halk arasında hoşnutsuzluklara yol açmıştı. Rumeli’de 2 sene, 7 ay, 20 gün hüküm süren Mûsa Çelebi’nin tabutu, Mehmet Çelebi’nin emri üzerine Bursa’ya getirildi. Düzenlenen büyük bir cenâze töreni ile şehitlere uygun bir şekilde toprağa verildi.
06 Temmuz 1517: Hicaz, Osmanlı topraklarına katıldı. Mukaddes Emanetler Kahire’de Yavuz Sultan Selim Han’a teslim edildi. Peygamberimiz Hazret-i Muhammed (sav) Efendimiz, insanlığa örnek olarak gönderilmişti. Mü’minler; O’nu severek, O’nun gibi davranmaya çalışarak Cenab-ı Allah’a yaklaşma gayretinde olmuşlardır. Bu hassasiyet, yalnızca Resulûllah’ın tavsiyelerine uymakla, hal ve tavırlarına yönelmekle kalmamış, O’na ait maddî mânevî hâtıralara ve eşyâlara da yönlendirilmiş ve bu eşyalar, ilk günden itibâren muhafaza edilmiş ve onun hatırası olarak büyük bir özenle korunmuştur. Hz. Peygamber’in aziz hatırasını devam ettiren bu eşyalara Mukaddes Emanetler denilmiş ve bunlara manevî değer verilmiştir. Yavuz Sultan Selim Han’ın 1517′de Mısır’ı fethederek halifeliği devralmasıyla birlikte, mukaddes emanetler de milletimize intikal etmiştir. Mukaddes emanetlerin İstanbul’a getirilişinden sonra da çok değerli koleksiyona çeşitli vesilelerle birçok yeni eser kazandırılmıştır. Günümüze kadar büyük bir titizlikle korunan bu eserler, bugün Topkapı Sarayı’nda, Hırka-i Saadet Dairesi’nde muhafaza edilmektedir.
Mukaddes emanetlerden bazıları şunlardır: Hırka-i Saadet (Peygamberimizin elbisesi), Lıhye-i Saadet (Sakal-ı Şerif), Dendân-ı Saadet (Peygamberimizin Uhut Savaşı’nda kırılan dişinin bir parçası), Livâ-i Saadet (Peygamberimizin sancağı), Mühr-i Saadet (Peygamberimizin mührü), Nâme-i Saadet (Peygamberimizin Mısır hükümdarına gönderdiği mektup), Süyûf-u Mübareke (Peygamberimizin kılıçları), Kadem-i Şerif (Peygamberimizin ayak izi), Kemân-ı Peygamberi (Peygamberimizin yayı). Mukaddes emanetlere asırlardır gösterilen sevgi ve saygı, bugün de aynı hassasiyetle devam ettirilmekte, Hırka-i Saadet Dairesi’nde Osmanlı döneminde olduğu gibi, bugün de görevli hafızlar tarafından yirmi dört saat Kur’an-ı Kerim okunmaktadır. Buradaki Mukaddes Emânetler, 400 yılda toplanmıştır ve dünyanın en büyük mukaddes eşya koleksiyonudur.
Hırka-i Saadet, mukaddes emanetlerden en önemlisidir. Hz. Muhammed (sav)’in giydiği hırkadır. Hz. Muhammed’in hırkayı Züheyr oğlu Ka’b'a verdiği biliniyor. Ka’b aslında başlarda İslam dinine muhalif bir şairdi. Hz. Muhammed tarafından öldürülmesi için ferman çıkarıldı. Ka’b ölüm emrini duyunca, Hz. Muhammed’in hırkası için Hırka Kasidesi’ni yazdı ve huzuruna çıkıp af diledi. Hz. Muhammed onu affetti ve sırtından çıkarıp hırkasını ona verdi. Hırka-i Saadet olarak anılan hırka, yıllar içinde ilk Osmanlı halifesi Yavuz Sultan Selim Han’a kadar ulaştı ve oradan Topkapı Sarayı’na şu an durduğu yere getirildi. Hırka-i Saadet’in bulunduğu oda, Fatih döneminde padişahın özel dairesi / Has Oda olarak inşa edilmişti. Padişahlar, devlet işlerinin bir kısmını ve ibâdetlerini bu odada yürütürlerdi. 1808′den sonra padişahlar Boğaz saraylarını ikametgâh olarak kullanmaya başlayınca bina tamamen Mukaddes Emanetlerin muhafazasına tahsis edildi. İsmi de Hırka-i Saadet Dairesi oldu.
Hırka-i Saadet, Has Oda’da dört ayaklı yüksek bir masa üzerine yerleştirilen altından bir sandığın içinde duruyor. Etrafında da üstü dantel gibi işlenmiş portatif gümüş şebekeler var. Odanın iç duvarları İznik çinileriyle kaplı. Saraya getirildiği 1517′den beri her yıl Ramazan ayında ziyarete açılıyor. Eskiden Hırka-i Saadet’in saklandığı yerden çıkarılarak, padişah-halifenin yüzünü sürmesi ve başında dua okuması için yapılan tören, önemli bir merasimdi. Buhur sulan hazırlanır, tüm devlet erkanı özel kıyafetlere bürünür ve devamlı Kuran okuyan müezzinlerin, imamların refakatinde yedi bohçaya sarılı Hırka-i Saadet, altın anahtarla sandığından çıkarılarak padişahın önüne koyulurdu. Padişahın, Ramazan’ın 14. günü yapılan merasim sırasında Hırka-i Saadet’i öpüp yüzüne sürmesinden sonra üst düzey devlet görevlileri de aynı şekilde bu töreni devam ettirirlerdi.
Hırka-i Saadet’in padişahlar tarafından askere moral aşılamak için seferlere de götürüldüğü biliniyor. Sultan Üçüncü Mehmed Han’ın Eğri Seferi’nde, bozgun başlayınca hırkayı sırtına geçirdiği ve askerlerin tekbir sesleriyle zafere ulaştığı günümüze ulaşan anekdotlardan sadece biridir. Hırka-i Saadet’in bulunduğu odada, bugün de görevli müezzinler tarafından 24 saat Kuran-ı Kerim okunmaktadır. Bu geleneğin başlangıcı tam olarak bilinmiyor fakat Yavuz Sultan Selim Han döneminden bu yana devam düşünülüyor. Sultan’ın, ‘Hayırların fethi, belaların defi’ için kırk vazifeliye Kur’an-ı Kerim okuttuğu, kendisinin de kırkıncı görevli olduğu rivayet ediliyor.
SAKALI ŞERİFLER: Balmumuyla kapalı şişelere konuluyor kırk kat bohçaya sarılarak saklanıyor.
Hz. Muhammed tıraş olduğu zaman, saç ve sakal telleri etrafındakiler tarafından toplanır, hatıra olarak saklanırdı. Rivâyete göre peygamber berbere gittiğinde, Müslümanlar etrafını sarar ve tek bir teli bile yere düşmemesi için bütün saç ve sakal tellerini kapışırmış. Hatta bazen hastalar, kendisine başvurup şifa için o saç tellerinin suyuyla yıkanırmış. Vedâ haccında Hz. Muhammed de, Mamer bin Abdullah tarafından tıraş edilen saçlarının halka dağıtılmasını istemiş. Bu yüzden birçok cami, aile ve şahsın elinde bugün Hz. Muhammed’e ait olduğu düşünülen saç ve sakal telleri bulunuyor. Sakal-ı şerifler genellikle iki tarafı balmumuyla kapatılmış şişelerde kırk kat bohçaya sarılarak saklanıyor.
SANCAK-I ŞERİF: Hz. Muhammed’in savaşlarda kullandığı siyaha yakın koyu renkte Ukab adlı sancak Topkapı Sarayı’nda gümüş bir sandıkta saklanıyor. Ukab, zamanla yıpranıp parçalara ayrılınca, yeşil bir bohçaya konularak muhafaza edilmeye başlandı. Osmanlılar, Ukab’ın bazı parçalarını da kullanarak üç sancak daha yaptırdı. Seferde, Ukab, toz halinde bir torbada saklanır, sonradan yapılan sancaklar kullanılırdı. Yeniden yaptırılan bu üç sancaktan biri, Hırka-i Saadet’in yanında özel sandığında, hükümdarla birlikte onun gittiği yere taşınırdı. Biri devamlı Hazine-i miri’de dururdu. Üçüncüsü de yine Hazine-i miri’de saklanır, fakat savaş açıldığında çıkartılırdı. Sancak-ı Şerif son defa, Birinci Dünya Savaşı’nda 24 Kasım 1914′te çıkartıldı ve cihad-ı ekber ilan edildi.
06 Temmuz 1987: Sürgündeki Kırım Türkleri, kendilerine Vatan Kırım’a dönüş izni verilmesi için Moskova’da gösterilere başladılar. Gösteriler 5 Ağustos 1987 tarihine kadar devam etti. Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliği (SSCB) tarafından zulüm ve işkenceye dayalı olarak uygulanan komünist rejim, devlete ihânet ettikleri bahanesiyle Kırım Türklerini, 18 Mayıs 1944 tarihinde topyekün sürgüne gönderdi. Sürgün olayı, iki sene müddetle, SSCB’nin kendi halkından ve dünya kamuoyundan gizli tutuldu. Olay, 25 Haziran 1946 tarihli Pravda ve İzvestiya gazetelerinde yayınlanan Rusya Sovyet Federatif Sosyalist Cumhuriyeti Yüksek Şûrası kararnamesi ile ve aşağıdaki cümlelerle duyuruldu: ‘Büyük vatan savaşı sırasında, birçok Çeçen ve Kırım Tatarı, Alman Gizli Servis ajanlarının teşvikine uyarak, teşkilâtlandılar. Alman ordusu saflarında, kızıl ordu ile savaştılar. Buna rağmen Çeçen – İnguş ve Kırım Muhtar Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti yönetimleri, bu vatan hâinlerine karşı bir tedbir almadılar, cezalandırma yoluna gitmediler. Bu sebeple, Çeçenler ve Kırım Tatarları, SSCB’nin başka taraflarına yerleştirilmişlerdir. Gönderildikleri yerlerde kendilerine toprak verilmiş ve hükümet tarafından gerekli yardım yapılmıştır.”
Bildiride, önceden haber verilmediğinden söz edilmemiş, insanların; mecburî ikamet bölgelerine hangi araçlarla gönderildiğine, yolda kaç kişinin öldüğüne dair bilgilere yer verilmemiştir. Gidiş, insanlık dışı işkencelerle geçtiği gibi, 1956 yılına kadar geçen yıllar da çilelerle doludur. Bu dönemde, bulundukları şehrin dışına çıkanlar, 25 yıla kadar ağır çalışma cezalarına çarptırılmış, eğitim görmeleri engellenmiş, kültür ve dinlerini koruyacak organizasyonlarla meşgul olmalarına izin verilmemiştir. 1956 yılında, Krusçev’in, Stalin dönemini karalama kampanyası başlatması üzerine, Kırım Türkleri ile birlikte, sürgün edilen Kafkas halklarına da Özel Yerleştirme Rejimi’nde küçük bir değişiklik yapılarak az miktarda serbestlik tanınmıştır. 1957 yılında ise bazı kültürel haklar verildi. Meselâ; Lenin Bayrağı adı ile Kril harfleri ve Kırım Türkçesi ile yayınlanan bir dergi çıkartılmasına müsaade edildi. Bir de folklor topluluğu kurulmasına göz yumdular. Yetersiz de olsa tanınan bu haklar kullanılırken, 1957 yılından sonra sürgündeki Kırım Türkleri arasında millî uyanış hareketi başladı. Vatan Kırım’a geri dönme fikrinin geniş kitlelere yayılması için gizli toplantılar düzenlendi. Vatana geri dönüş hakkının tanınması için on binlerce imzalı dilekçeler hazırlandı, temsilcilerle Moskova’ya gönderildi. Sonraki başvurularda imza sayısı yüz binleri aştı. Bu dönemde Millî Hareket’in başında; Cebbar Akim ve Bekir Osman gibi, aynı zamanda Komünist Partisi üyesi olan, kültür seviyesi yüksek önderler vardı.
Vatan Kırım’a tekrar döneceklerine inanan Kırım Türkleri, 1960’lı yıllara kadar ev-bark sâhibi olmadan derme çatma binalarda yaşamışlardır. 1960’tan sonra daha aktif bir dönem başladı. Vatana dönüş arzuları toplumun çok büyük bir kesimi tarafından vazgeçilmez ideal hâlinde kabul gördü. Bu gelişmeler üzerine 1961 yılında komünistler baskılarını artırdılar, hareketlenmeleri önlemek için özel görevli ekipler ve mahkemeler oluşturuldu. Yürütülen baskı politikaları ve adâletsiz mahkemeler, Kırım Türklerinin vatana dönüş gayretlerini engelleyemedi, aksine artırdı. 1967 yılından sonra sık sık miting ve protesto nümâyişleri düzenlendi. Bu hareketlere, Rus aydınları da destek vermeye başlamıştı. Moskova yönetimi, olup bitenlere ilgisiz kalamadı. Sonunda, miting ve nümâyişlere son verilmesini isteyerek “Sizin problemlerinizi çözeceğiz.” Vaatleri seslendirildi. 5 Eylül 1967 tarihinde SSCB Yüksek Prezidyumu Başkanı Podgorni bir kararnâme çıkarttı. Kararnâmede, “Kırım Türklerinin vatana ihânetlerinin olmadığını, Sovyet vatandaşlarının sâhip oldukları haklardan yararlanabilecekleri…” belirtiliyordu. Açıklanan bu kararnâmeye güvenen Kırım Türklerinden 5.000 kişi, Vatan Kırım’a döndü. Fakat hemen ertesi günü, tekrar sürgün edilerek Krasnodar ve Herson’a yerleştirildiler.
Komünist yöneticiler, Kırım Tatar Millî Hareketi’nin lidersiz kalması için başta Mustafa Abdülcemil Kırımoğlu olmak üzere, önder konumunda bulunan kişileri hapse ve ağır şartlarda çalışma kamplarında çalışmaya mahkûm etti. 21 Nisan 1968 tarihinde Taşkent’te, Türklerin ananevi Derviza Festivali sırasında, kutlamalara katılan topluluk, Rus askeri tarafından ablukaya alınmış, insanlar, erkek – kadın, yaşlı – genç ayırımı yapılmaksızın dövülmüş, direnen 300 kişi tutuklanarak hapse atılmıştır. O gün ve sonraki günlerde yapılan haksızlıkları protesto etmek için Kırım Türklerinden Mustafa Mahmud, 23 Nisan 1978 tarihinde kendisini yaktı. Bu olay üzerine, Millî Hareket, daha da şuurlu hâle geldi. Gösteriler önlenemez boyutlara ulaşınca Moskova, Kırım Türklerine, yurt edinmeleri için toprak tahsis etti. Bu haktan yararlanmak istemeyenler, göstermelik mahkemelerde ağır cezâlara çarptırıldı, sürgüne gönderildi. Önderlerden Bekir Osman, kendisine uygulanan işkencelere dayanamayarak 26 Mayıs 1983 tarihinde vefat etti. 6 Temmuz 1987’de başlayıp 5 Ağustos 1987 tarihinde sona eren Moskova Kızıl Meydanı’ndaki “Ya vatan, ya ölüm …” sloganları tesirli oldu. Buna rağmen, dönüş hakkını elde etmek için eski yıllara göre daha yoğun ve çileli 3 yıl daha yaşandı. Kırım Türkleri, 2 Mayıs 1990 tarihinde, Vatan Kırım’ın eski başşehri Bahçesaray’da Genel Kurul Toplantısı yapma imkânını bulabildiler.
KARACA AHMED SULTAN VELİ: Kaynakların belirttiğine göre Karaca Ahmed Sultan, Horasanlı bir Türkmen Beyi’nin oğludur. Gençliğinde psikiyatri dalında öğrenim görmüştür. Daha sonra ruh doktoru olmuş Anadolu’ya geldiğinde hem ruh doktorluğu yapmış, hem de bir Alp Eren olarak Hacı Bektaşi Veli saflarında hizmet vermiştir. Saruhanoğulları zamanında Manisa’dan 1371 yılında de tanzim edilen bir vakfiye senedinde ‘Süleyman Horasanî oğlu Karacaahmet’ şeklinde adı geçmektedir. Buna göre babasının adı Süleyman’dır. Karacaahmet Sultan’ın bilinen çocuklarından Hıdır Abdal Sultan, Erzincan’ın Ocak köyünde, diğer oğlu Eşref Sultan ise Eşme’nin Karacaahmet köyündeki türbede defnedilmişlerdir. Horasan Erenleri’nden olan Karaca Ahmet Sultan 13.yy ortalarına yakın bir zamanda Moğol zulmünden kurtulmak için Anadolu’ya göç etmiş ve bu göçü de büyük Türk kafileleriyle olmuştur. Karaca Ahmet Sultan’ın Kan Abdal (Gani) ve Kamber Abdal isimli iki oğlu daha vardır.
Karacaahmed Sultan’ın Dergâhı Üsküdar sınırları içinde Selimiye Kışlası’nın üst tarafında Gündoğumu Caddesi ile Nuhkuyusu Caddesi’nin birleştiği köşede Karacaahmet Sultan Dergâhı ve türbesi yer alır. Karaca Ahmet Dergâhı, Şahkulu Sultan Dergâhı gibi köklü ve eski bir dergâhtır. Asıl merkezi İstanbul’un Üsküdar ilçesi olan bu dergâhta uzun süre hizmet veren Karaca Ahmet, hakka yürüyünce, naaş, dergâhın bulunduğu yerde toprağa verilmiştir. Karaca Ahmet’in Türbesi’ni, yıllar sonra Kanunî Sultan Süleyman’ın Han’ın eşi Gülfem Hatun yaptırmıştır. Denilmektedir ki, bir gece rüyasında Karaca Ahmet’i gören Gülfem Hatun uyandığında, gördüğü rüyasını etkisiyle sabahın erken saatinde Üsküdar’a kadar giderek üstü açık bulunan türbeyi görmüş ve yazdırdığı bir fermanla türbenin üstüne bir tavan yaptırmıştır. Türbenin içine de Karaca Ahmet’in sancağını, devetüyünden örülmüş hırkasını ve tespihlerini koydurmuştur. Zamanla türbenin etrafı da mezarlarala dolmuş ve büyük bir hazire olmuştur. Daha sonraki yılarda bu çerçevede kurulan hazireye kendi adı verilmiştir.
Karaca Ahmet hakka yürüdükten sonra, türbesi ve kurduğu dergâhı, bu işlevini yürütmeye devam etmiştir. Geçmişte olduğu gibi günümüzde de kurbanlar kesilmekte, lokmalar verilmekte ve cem törenleri yapılmaktadır. Türbenin dış kapısından içeri girildiğinde 2,5 metre eninde, 8 metre boyunda bir koridor ve koridorun sonunda türbe kapısı görünmektedir. Bu kapı gündüzleri sürekli açıktır. Dış kapının yanından türbenin içi görülebilir konumdadır. Türbe kapısının üstünde mermer üstüne yazılmış şu yazı bulunmaktadır.
Revza-i feyz-i fütuh Karacaahmet’dir
Gel erenler, oku bir fatiha, kıl istimdat
Eyledi zevcesi Fehmiye Hanım ruhu için
Matbah-ı amire memuru Ziya Bey Banyad
Geniş ve uzun bir koridordan sonra türbeye girilir. Ortalama 40 metre kare dolayında olan türbenin doğu cephesinde üç ve güney cephesinde de dört adet olmak üzere yedi büyük pencere İslamî tarzda mimarî özelliğe sahip olup üstleri yarım daire biçimindedir. Tavan kısmı kubbeli olup, ortasında büyük ve renkli bir avize sarkıtılmıştır. Kuzey cephesindeki duvar kısmı, pencereler, altın renkli yaldızlı boya ile boyanmıştır. Orta yerdeki büyükçe sanduka, yeşil renkli çuha ile kaplanmış ve duvarlar da yağlı boya ile yeşile boyanmıştır. Duvarların alt kısımları beyaz mermer lambrilerle kaplanmış olup, zemin kısmı halılarla döşenmiştir. Sanduka, sarı pirinç çubuklarla kafes içine alınmış olup köşelere de ve yanlarda iri tespihler bağlanarak sarkıtılmıştır. Doğu cephesi pencerelerinin iki başında altışar ampullü, ayaklı aplikler süslemektedir. Giriş kısmının sağında bir pencere koridora bakarken, solunda da duvar dibinde demirli bir camekân içinde Karaca Ahmet Sultan’ın deve yününden örülmüş hırkası ve uzunca iri 99′luk tespihi asılıdır. Camekânın hemen yanından uzunca bir dolap içinde o zamanlardan kalma sarkaçlı eski bir saat ve eski yazılı bir manzum bir tablo bulunmaktadır.
07 Temmuz 1939: Son Fransız askerleri törenle Hatay vilâyetinden ayrıldı ve Hatay Türk Devleti, tam bağımsız olarak tarih sahnesindeki yerini aldı. Hatay Türk Devleti’nin Başbakanı Dr. Abdurrahman Melek, Hatay Nasıl Kuruldu adlı kitabında şunları yazar: ‘29 Haziran 1939 tarihindeki toplantıda Hatay millet Meclisi büyük tezâhürat içerisinde ve çeşitli hatiplerin pek heyecanlı nutuklarından sonra Anavatan’a iltihak kararı aldı. Türkiye Büyük Millet Meclisi adına Hatay’a gelen heyetin huzuruyla ve mahşerî bir kalabalıkla yapılan muazzam ilhak törenini müteakip üç gün üç gece devam eden emsalsiz tezâhüratla ilhak kararı ve Hatay Kuruluş Bayramı kutlandı. 19 sene süren bin türlü siyasî entrikalara, kuvvete, şiddete ve her türlü haksızlığa karşı mukavemet eden ve muhtelif formüllerle icat edilen muhtelif idâre şekillerinde asla benliklerini kaybetmeyen Hatay Türkleri güzel yurtlarını Anavatan’ın kopmaz bir parçası olduğunu dünyaya gösterdiler.’ Bu pasaj, Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra bir oldu-bitti ile işgal edilen bir vatan parçasının nasıl geri döndüğünü anlatan en güzel özettir. Bu belki biraz gecikmiş, fakat kaçınılmaz bir geri dönüştü. Çünkü Gazi Mustafa kemal Paşa’nın da söylediği gibi; ‘Kırk asırlık Türk Yurdu, ilelebet düşman elinde kalamazdı.’ 08 Temmuz 1938’de Hatay meselesi, Türkiye’nin istediği şekilde çözüme kavuşturuldu.
07 Temmuz 1941: İlk havacılık okulu, Gök Okulu adı ile İstanbul’un Yeşilköy semtinde açıldı.
Bazı kaynaklarda Yeşilköy Tayyare Mektebi olarak anılan Gök Okulu, vatansever Türk müteşebbisi Nuri Demirağ’ın, tayyare fabrikası kurması fikri ile birlikte gelişti. Nuri Demirağ, ‘Göklerine hâkim olamayan milletler, yerlerde sürünmeye, yerin dibinde çürümeye mahkûmdur.’ Diyerek önüne fırsatları değerlendirir ve yanına aldığı mühendis ve teknisyenlerle seyahatlere çıkarak incelemelerde bulunmaya başlar. Almanya, Çekoslovakya ve İngiltere’deki uçak fabrikalarını gezer.
1936 yılında havacılık sanayinin ilk temellerini atmaya başladı. İlk iş olarak 10 yıllık devreyi kapsayan bir plan – program hazırlattı. Bu program gereği, bir Çekoslovak firması ile anlaşarak, Beşiktaş Barbaros Hayrettin Paşa İskelesinin yanında, bugün Deniz Müzesi olarak kullanılan, o zamana göre modern bir bina yaptırdı ve burada Tayyare Etüt Atölyesini kurdu. Bu tayyare atölyesi kısa sürede dev bir fabrika haline geldi.
Yeşilköy’de Elmas Paşa çiftliğini tayyare meydanı yapmak için satın aldı. 1000 X 1300 metre boyutlarında bir tayyare alanı yaptırdı. Bunun bir örneği de, o sıralar Avrupa’nın en modern havaalanı olan Amsterdam’da vardı. Bu sahanın üzerine bir de, Gök Okulu, uçak tamir atölyesi ve hangarlar yapıldı. Bu tesisleri yaptıran Nuri Demirağ, ‘Türk’ün yaptığı uçakları elbette Türkiye’de yetişen pilotlar uçuracaktır.’ Düşüncesiyle hareket ediyordu. Bu yüzden havacılık üzerine eğitim verecek 150 yataklı bir yurdu da bulunan Gök 0kulu’na, üniversitede okuyan veya mezun olmuş öğrenciler alındı. Uçuş eğitiminin yanı sıra uçağın teknik yapısıyla ilgili eğitimler de verilerek pilot yetiştirildi.
1937–1938 yılı içinde Türk Hava Kurumu, Beşiktaş’taki fabrikaya 10 okul uçağı ve 65 planör siparişinde bulundu. Planörler zamanında teslim edildi. İstanbul fabrikalarında yapılan ilk yerli Türk uçağı, 1941 yılı ağustosunda, Nuri Demirağ’ın doğduğu yer olan Sivas’ın Divriği ilçesine kadar uçarak gidip gelmişti. Halkı da heyecanlandıran bu tür gösterilerin yararlı olduğunu düşünen Nuri Demirağ, Eylül ayında 12 uçaklık bir filoyu, Bursa, Kütahya, Eskişehir, Ankara, Konya, Adana, Elazığ ve Malatya rotasında uçurarak halka kendi tayyarelerimizle göklerimizi kendimizin koruyabileceğini göstermek ve onlara inanç vermek istemiştir.
Bu dönemde Selâhaddin Alan’ın Eskişehir’de ilk örneğini yaptığı, NuD-36 rumuzuyla 24 adet uçak imal edildi. 1938 yılında, Alman uzmanların da yardımıyla, NuD–38 rumuzlu, çift motorlu ve madenî gövdeli, 6 kişilik yolcu uçağının tasarımına başlandı. NuD–38 tipi yolcu uçağı, tamamen Türk mühendis ve işçilerinin ortaya çıkardıkları Türk tipi bir uçaktır. 6 kişilik yolcu uçağının çift pilot kumandası bulunmaktadır. Saatte 325 kilometre hız yapabilmekte ve 1000 km uçabilmektedir. Türk Hava Kurumu, Nuri Demirağ’ın fabrikalarına sipariş vermiş olduğu bu uçakları almaktan vazgeçti. Nuri Demirağ’ın uçak fabrikası da, Gök Okulu olarak anılan Yeşilköy Tayyare Mektebi de verilen uçak siparişlerinin iptal edilmesi üzerine kapandı.
08 Temmuz 1277: Mısır ve Suriye Türk Memlûk Sultanlarının en ünlüsü Birinci Baybars, bir askerî sefer sırasında, Dımaşk yakınlarında öldü. Doğumu: Kıpçak ülkesi, 1223. Moğollara ve Haçlılara karşı gerçekleştirdiği askerî seferlerle isim yaptı. “Baybars’ın Hikâyesi” isimli, hayatını anlatan kitap Arapça konuşulan ülkelerde çoksatar ve çok okunur. Mısır, Osmanlılar tarafından fethedilmeden önce de yüzyıllar boyu Türk Yurdu idi. Orada Türk asıllı askerler, yöneticiler ve hükümdarlar ülkeyi yönettiler. 868 – 905 yılları arasında hüküm süren Tolonoğulları Beyliği’nde, 935 – 969 yılları arasında hüküm süren İhşidler Beyliği’nde yönetim kadroları ile halkın çoğunluğu Türk ve Müslüman idi. Memlûk Devleti Sultanlarının çoğu Türk asıllı idi. Bunlardan biri de el-Melikü’z Zâhir Rükneddin es-Sâlih el Bundukkârî unvanlı Birinci Baybars’tı. Baybars, köle olarak Kahire’de Eyyübî Sultanı’na satılmıştı. Sarayın muhafız alayında görev aldı ve ordunun başkomutanlığına kadar yükseldi. Sultan Kutuz’un 23 Ekim 1260 tarihinde öldürülmesinden sonra Baybars, Sultan olarak ilân edildi. Memlûk Hânedânı’nın kurucusudur. Ülkeyi 17 yıl yönetti. Haçlı ordularına karşı büyük zaferler kazandı. Moğol saldırılarını önledi. 54 yaşında, eceli ile öldü. Şam’da yapılan türbesinde toprağa verildi.
08 Temmuz 1937: Türkiye, İran, Irak ve Afganistan arasında Sâdâbât Paktı imzalandı. Balkanlar ve Doğu Akdeniz’de yayılmacı bir politika izleyen İtalya’nın 1935′te Etiyopya’yı işgal etmesiyle güvenliğini tehlikede gören Türkiye, daha önce ikili antlaşmalar yaptığı İran, Irak ve Afganistan ile ortak bir dayanışma sağlamaya yöneldi. İtalyan işgalinin Milletler Cemiyeti’nde kınandığı ve İtalya’ya karşı zorlayıcı önlemler alındığı bir dönemde, 2 Ekim 1935 tarihinde Türkiye, Irak ve İran arasında Cenevre’de üçlü bir antlaşma imzalandı. Bu antlaşmayı Türkiye, İran, Irak ve Afganistan arasında Tahran’daki Sadâbad Sarayı’nda Sadâbad Paktı’nın imzalanması tâkip etti. 25 Haziran 1938′de yürürlüğe giren Sadâbad Paktı’na göre, taraflar birbirlerinin içişlerine karışmaktan kesinlikle kaçınacak, ortak sınırların dokunulmazlığına saygı gösterecek, birbirlerine karşı saldırıda bulunmayacaklardı. İmzacı devletler kendi aralarındaki sorunları barışçı yollardan çözecek, bu konuda kendi aralarında ortaya konacak yöntemlere uyacaklardı.
Antlaşma beş yıl için imzalanmıştı. Ama taraflardan biri bitim tarihinden altı ay önce antlaşmaya son verdiğini bildirmedikçe, antlaşmanın beş yıl daha uzayacağı kabul edilmişti. Sadâbad Paktı bu hüküm yoluyla İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra da yürürlükte kalmakla birlikte, önemini giderek kaybetti. 1955′te imzalanan ve sonradan adı; Merkezî Antlaşma Teşkilatı (CENTO) olarak değiştirilen Bağdat Paktı’nın imzalanması, 1979′da Afganistan’daki rejim değişikliği ve 1980′de İran ve Irak arasında patlak veren savaş, Sadâbad Paktı’nın varlık nedenini tamamıyla ortadan kaldırdı.
ABBASİ İMPARATORLĞU: Peygamberimiz Hazret-i Muhammed (sav) Efendimizin amcası Hazret-i Abbas soyundan gelen Ebû’l – Abbas es Seffah bin Muhammed tarafından 25 Ocak 750 tarihinde Emeviler Hânedânı’na son verildi. İşbaşına gelen Abbasiler Hânedânı’nın yönettiği devlet, Abbasi İmparatorluğu olarak anılır. Emevî Hânedânı, Halife İkinci Velid’in, görevinden azledilmesinden sonra çıkan iç karışıklıklar sebebiyle zayıflamıştı. Emevî Halifelerinin sonuncusu, İkinci Mervan, devletin merkezi olan Dımaşk’ı terk ederek Harran şehrine geldi. Ebû’l Abbas, Emevi Hânedânına muhalif olanları da yanına çekmeyi başararak, ordusu ile Mervan’ın üzerine yürüdü. Mervan savaş alanında ölünce, Hilâfet makamı, Abbasilere geçmiş oldu.
Abbasiler döneminde, Türkler de ordu komutanlıklarında ve devlet yönetiminde söz sâhibi olunca özellikle Hârun Reşid’in halifeliği yıllarında İslâm ülkesi çok genişledi. Dolayısıyla Müslümanların sayısı arttı. Abbasiler döneminde en büyük mücâdeleler Bizanslılara karşı verildi. 838 yılında Mutasım komutasındaki savaş, Abbasi – Bizans çatışmalarının en büyüğü ve önemlisidir. Büyük bir ordu ile Anadolu’ya giren Mutasım, Ankara üzerinden bu günkü Afyon’a kadar ilerledi.
Dokuzuncu yüzyılın ortalarından itibâren Abbasi İmparatorluğu da zayıflamaya başladı. Suriye ve el-Cezire’de yeni devletler ortaya çıkmıştı. Ağlebiler ve Hammadiler bunların en güçlüleri idi. Cengiz Han’ın Harezmşahlar Devleti’ni ortadan kaldırmasından sonra sıra Abbasiler’e gelmişti. Cengiz Han’ın torunlarından Hülâgü, İran’da son mukavemetleri kırarak 1258 yılının Ocak ayında Bağdat’a geldi. Abbasiler, şehri ve ülkeyi koruyabilecek güçte değillerdi. 37. ve son halife el-Mutasım-Billah, devlet erkânı ile birlikte teslim olmak mecburiyetinde kaldı. Hülâgü, teslim olanların hepsini idam ettirdi. Beş asırdan beri İslâm dünyasının başşehri olan Bağdat tamamen tahrip edildi, insanlar katledildi. 750 yılından 1258 yılına kadar hüküm süren Abbasiler, İslâm tarihinde, Osmanlılardan sonra en uzun ömürlü hânedândır. Onların döneminde İslâm medeniyeti, en parlak devirlerinden bir bölümünü yaşamıştır.
Abbasi Devleti’ne son veren Hülâgü, 1260 yılında Ayn-ı Câlut denilen bölgede, Mısır Memlük kumandanı Baybars tarafından bozguna uğratıldı. Baybars aynı yıl Memlüklü sultanı Kutuz’u öldürerek, kendisi tahta geçti. Sultan Baybars, Abbasilerden hayatta kalan ve halife Zâhir’in oğlu olan Ahmed’i Kahire’ye dâvet ederek parlak bir merâsimle halife ilân etti. Böylece beş asırdan beri İslâm âlemi’nin mânevî liderliğini yapmış olan Abbasi Hilâfeti, üç yıllık bir aradan sonra yeniden kurulmuş oldu. Halife olduktan sonra el-Mutâsım lâkabını alan Ahmed, Sultan Baybars ile birlikte Bağdat’ı kurtarmak için aynı yıl Dımaşk’a gitti. Fakat Baybars’ın Kahire’ye dönmek mecburiyetinde kalması üzerine zayıf ordusu ile Moğollar karşısında tutunamadı ve giriştiği savaşı kaybederek öldürüldü. Abbasi Hânedanından, Ahmed adlı bir başka kişi, halife ilân edildi. Abbasi Hânedânı, devlet yönetimi ile ilişkili olmayıp yalnızca dîni lider olarak halifeliklerini 24 Ocak 1516 tarihine kadar sürdürdüler. Bu tarihte halifelik, Yavuz Sultan Selim Han’a ve dolayısıyla Osmanlılara geçmiş oldu. Bağdat’ta görev yapan Abbasi halifeleri 37, Mısır’da görev yapan Abbasi halifeleri ise 22 kişidir. Halifelik Abbasilerde 750 yılından 1517 yılına kadar, aradaki üç yıl çıkartılmak suretiyle 767 yıl sürmüştür.
Abbasiler döneminde devletin idârî ve Siyâsî teşkilâtı yeniden düzenlenerek güçlendirilmiş, askerî teşkilât Türklerden alınan takviyelerle zirveye ulaştırılmıştır. Adliye teşkilâtı, âlimler arasından seçilen kadılara teslim edilmiş ve âdaletle hükmedilmeye önem verilmiştir. Abbasiler, ilim, kültür ve medeniyete de büyük önem verdiler. Câmiler medreseler açtılar. Selçukluların büyük veziri Nizamülmülk, Nizâmiye Medreseleri’ni Abbasiler Hânedânı’nın desteği ile kurdu. Burada, dört mezhep için büyük âlimler yetiştirildi. Arap dili ve edebiyatı da Abbasiler döneminde büyük ölçüde gelişme imkânı buldu. Dînî açıdan önemle eserler yazılıp basıldı. Tasavvufî çalışmalar gelişme imkânı buldu. Diğer ilimlerden: mantık ve felsefe, astronomi, coğrafya ve tıp alanında bilim âlimler yetiştirildi. Güzel sanatlar içerisinde minyatür ve hat sanatları ile tezhip, çini, seramik, cam ahşap, halı dokuma gibi sanatlar geliştirildi. Ülkedeki mâden kaynakları işletildi ve devlet çağının en zengin ülkelerinden biri hâlene getirildi.
09 Temmuz 1187: Suriye Atabegliği’nin en büyük komutanı Selâhaddin Eyyübi, Hittin Zaferi’ni kazandı. Bu zaferle Selâhaddin Eyyübi, Bizans’a bağlı Kudüs Haçlı Krallığı’nın elindeki Akka Kalesi’ni fethetti ve Kudüs Hıristiyan Krallılığı’nı tarih sahnesinden sildi. Selçuklu Türklerinde, şehzadeleri eğitmekle görevli kişilere atabeg denilirdi. Atabegler daha sonra kendilerine tahsis edilen vilâyetlerin yöneticisi olurlar, çevre ülke veya beyliklerden toprak fethederek, yönetimleri altındaki belgeyi genişletirlerdi. Atabeglerin çocukları ölen babasının yerine geçer, Büyük Selçuklu Devleti’ne bağlı yarı bağımsız bir statü kazanırlardı. Osmanlı Devleti’nde, benzer görevi yapan kişilere lala denilir, ancak lala unvânına sâhip kişilerin bağımsız veya yarı bağımsız devlet yöneticisi olmaları söz konusu edilmezdi.
Atabeg unvanını ilk kullanan ünlü Selçuklu veziri Nizamülmülk’tü. Melikşah kendisini yetiştiren Nizamülmülk’e atabeg unvanına bağlı olarak her türlü yetkiyi vermişti. Büyük Selçuklu hükümdarları eyalet melikliğine gönderilen hanedan üyelerinin yanına, danışman ve vasi olarak bir atabeg atarlardı. Atabegler, Oğuz beyleri arasından veya yüksek düzeydeki komutanlardan seçilirdi. Doğrudan doğruya hükümdara bağlı olan atabegler, yönettikleri bölgenin yarı hâkimi konumunda olurlardı. Çeşitli bölgelerde yüksek gelirli iktaları, askerî güçleri ve memurları olurdu. Sultan öldüğünde atabegler görünüşte kendi meliklerini hükümdar yapmak için, aslında ise devlet yönetimini kendi ellerine geçirmek amacıyla taht kavgalarının çıkmasına sebep olurlardı. Büyük Selçuklu Devleti’nin güçlü olduğu dönemlerde, atabegler sultanın egemenliği altında kaldılar. Fakat özellikle Sultan Sencer’in 1157 yılında ölümünden sonra Büyük Selçuklu Devleti yıkılınca, atabegler, naibi oldukları şehzadelerin yerine kendi egemenliklerini kurdular. Atabeglik babadan oğula geçer oldu, atabeg soyları oluştu. En ünlü atabeg soyları Begteginliler, İldenizliler, Salgurlular, Togteginliler ve Zengilerdir. Bunlar Büyük Selçuklu Devleti zayıflayınca bağımsızlıklarını ilan edip beylikler kurmuşlardı. Atabeglik bir unvan olarak Anadolu Selçukluları, Harezmşahlar, Eyyubiler, Memlûkler ve Safevilerde de vardı.
Selâhaddin Eyyübî’nin babası Necmeddin Eyyup bin Şâdi, Irak ve Suriye Selçuklu Devletlerinin hizmetinde askerlik yapmış bir Türk ailesinden geliyordu. Eyyup, Şam Vâliliği’ne tâyin edilince, kardeşinin de desteğini alarak Haçlılara karşı Suriye’nin birliğini sağladı. 1173 yılında Eyyup ölünce, oğlu Selâhaddin Eyyubî, Suriye Valisi oldu. Hükmettiği topraklar; Suriye’nin bir bölümünü, Irak’ın yukarı kesimlerini, Mısır ve Yemen topraklarını kapsıyordu. Başlangıçta Suriye Atabegliği olarak anılan yönetim birimi, Selâhaddin Eyyübi’nin başarıları sebebiyle yarı bağımsız konuma erişti ve Eyyübî Devleti olarak anıldı. Eyyübî Devleti, 1250 yılında taht varisleri arasında paylaşılmış ve Eyyubî Meliklikleri hâline gelmişti. Meliklikler, Moğol Kökenli İlhanlılar ve İran kökenli Akkoyunlular tarafından ortadan kaldırıldı.
09 Temmuz 1452: İstanbul’da Rumelihisarı’nın inşası tamamlandı. Boğazkesen Hisarı olarak da bilinir. İstanbul’un Avrupa yakasında, bugün aynı adla anılan semtte bulunan kale, İstanbul Boğazının en dar noktasında, Anadolu yakasındaki Anadolu Hisarı’nın tam karşısındadır. İstanbul’un fethinden bir yıl önce Sultan İkinci Mehmed Han tarafından yaptırılmış, inşaatı yalnızca dört ay sürmüştür. Denize doğru dik bir eğimle inen bir yamaç üstündedir. Planı kabaca bir dörtgen biçimindedir. Uzunluğu yaklaşık 250 metre olan, eni 50-125 m arasında değişen bu dörtgen, uzun kenarıyla kuzey-güney doğrultusunda kıyıya paralel uzanır. Beden duvarlarının yüksekliği yerine göre 5-10 metre, kalınlığı 3-5 metre arasındadır. Dörtgenin batı kenarının kuzey ucunda Sarıca Paşa Kulesi, güney ucunda Zağanos Paşa Kulesi yer alır. Doğu kenarının ortasında da Halil Paşa Kulesi vardır. Her biri, yapımı yönetmiş olan vezirlerin adıyla anılan bu üç kule kulenin en büyük burçlarıdır; daire planlı olan ilk ikisinin çapları 23 metreyi aşar. On iki köşeli olan üçüncüsünün çapı da 26 metrenin üstündedir. Ortalarında silindir biçiminde birer boşluk vardır ve duvar kalınlıkları 5-7 metre arasında değişir. Bu ölçülerle söz konusu kuleler dünyanın en kalın duvarlı tarihî kale burçları arasında yer alır. Ortadaki boşluğun içinde ahşap kirişlere oturan katlar yapılmıştır. Sarıca Paşa Kulesi dokuz, Halil Paşa Kulesi on, Zağanos Paşa Kulesi de yedi katlıdır. Kulelerin tepesini örten koni biçimli, kurşun kaplı ahşap külahlar 19. yüzyılın ilk yarısında yok olmuştur. Kalenin beden duvarları üstünde bunlardan başka dikdörtgen, çokgen ve daire planlı 13 küçük burç daha vardır.
Halil Paşa Kulesi ile kuzeyindeki burcun önünde, ince ve alçak bir duvar yer alır. Hisarpeçe diye anılan bu duvar, adından da anlaşıldığı gibi iki burcun arasında bulunan kalenin ana girişini perdeler. Hisarpeçe’nin girişi kuzey yanındadır. Bu kapıdan başka kalenin beden duvarları üzerinde dört kapısı daha vardır. Kalenin beden duvarları üstündeki seğirdim yolu eğim nedeniyle yer yer basamaklar halinde düzenlenmiştir; ayrıca çeşitli noktalarda merdivenlerle zemine bağlanır. Bir savunma tedbiri olarak seğirdim yolu bütün hisarı çepeçevre dolaşacak gibi yapılmamıştır; bütün burçlarda kesintiye uğrar. Böylelikle, düşman beden duvarını bir noktadan aşıp seyirdim yoluna ulaşırsa, her iki yönde ilerleyebilmek için de karşısına çıkan bir burcun içinden geçmek zorunda kalacaktır. Seyirdim yolunun dış yanında barbata kalkanları ve aralarında mazgal boşlukları vardır.
Rumeli Hisarı, İstanbul Osmanlılar tarafından fethedildikten sonra işlevini yitirmiş, zamanla içine ahşap evlerin yapılmasıyla bir konut bölgesi niteliği almıştır. 1918′de bir ölçüde onarılmıştır. 1953′te ise, içindeki bütün yapılar yıkılarak büyük bir onarımdan geçirilmiştir. Bahçesi park olarak düzenlenmiş, yalnız minaresi kalmış olan ortadaki caminin yeri, arazinin eğiminden de yararlanılarak bir açık hava tiyatrosuna dönüştürülmüştür. Kale de müze haline getirilerek 1958′de Rumeli Hisarı Müzesi adıyla ziyarete açılmıştır.
09 Temmuz 1942: Türkiye, Milletler Cemiyeti’ne üye olarak kabul edildi. Milletler Cemiyeti: Cemiyet-i Akvam olarak da anılır. Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra, dünya barışını korumak ve milletlerarası işbirliğini geliştirmek üzere galip İtilaf Devletleri’nin teşebbüsüyle kuruldu kurulan milletlerarası teşkilattır. ABD, İngiltere ve Fransa’daki bazı etkili çevreler daha savaş sırasında böyle bir örgütün kurulması yönünde çabalara girişmişti. Yeni bir dünya savaşını önleme açısından bu düşünceyi hararetle benimseyen ABD başkanı Woodrow Wilson, Ocak 1918′de açıkladığı On Dört Madde’de bütün devletlerin hak eşitliği temelinde bir Milletler Cemiyeti kurmaları gereğine işaret etmişti. Paris Barış Konferansı’nda bu amaç doğrultusunda oluşturulan komisyonun toplu güvenlik, milletlerarası uyuşmazlıkları hakemlik yoluyla çözme, silah indirimi ve açık diplomasi ilkelerini temel alarak hazırladığı Milletler Cemiyeti Sözleşmesi, delegelerce görüşülerek 28 Nisan 1919′da onaylandı ve 10 Ocak 1920′de resmen yürürlüğe girdi. Bir kuruluş sözleşmesi niteliğini taşıyan belge, 1945′ten sonra Milletlerarası Adalet Divanı olarak anılan Milletlerarası Daimi Adalet Divanı’nın oluşturulmasını öngörüyor, ayrıca Asya ye Afrika’daki sömürgelerin yönetimini İtilaf Devletleri arasında paylaştıran bir manda sistemi getiriyordu.
Milletler Cemiyeti’nin başlıca karar ve yönetim organları, bütün üye devletlerin temsil edildiği Meclis, büyük devletlerin daimi temsilcilerinden ve dönüşümlü geçici üyelerden oluşan Konsey ile yürütme işlevini gören Sekreterlik’tir. Örgütün merkezi Cenevre’deydi.
Milletler Cemiyeti’nin kurucu üyeleri savaşın galibi olarak barış antlaşmalarını imzalayan şu ülkelerden oluşuyordu: ABD, Belçika, Bolivya, Brezilya, Büyük Britanya İmparatorluğu (Birleşik Krallık’la birlikte Kanada, Avustralya, Güney Afrika, Yeni Zelanda ve Hindistan), Çekoslovakya, Çin, Ekvador, Fransa, Guatemala, Haiti, Hicaz, Honduras, İtalya, Japonya, Küba, Liberya, Nikaragua, Panama, Peru, Polonya, Portekiz, Romanya, Sırp-Hırvat-Sloven Devleti, Tayland (Siyam), Uruguay ve Yunanistan. Tarafsız ülkelere üyelik çağrısında bulunmayı öngören Milletler Cemiyeti Sözleşmesi, Meclis’in üçte iki çoğunluğunun onayıyla mağlup devletlerin de teşkilata girmesine imkân tanıyordu. Milletler Cemiyeti’nin başlangıçta 42 olan üye sayısı 1934′te 60′a çıktı. 1920’de Avusturya ve Finlandiya, 1926’da Almanya, 1932’de Türkiye ve 1934’te SSCB topluluğa kuruluştan sonra katıldılar. Sözleşme hükümlerine uymayan üyelere karşı konan ve ancak oybirliğiyle geçerlilik kazanan teşkilattan çıkarma cezası yalnız, Aralık 1939′da Finlandiya’ya saldıran SSCB’ye karşı uygulandı.
ABD Kongresi’nin Milletler Cemiyeti Sözleşmesi’ni de içeren Versailles Antlaşması’nı onaylamaması sebebiyle ABD’nin üyelikten çekilmesi, daha başlangıçta Milletler Cemiyeti’ne ciddî darbe vurdu. Temel amaçlarından biri Birinci Dünya Savaşı sonrasında kurulan statükoyu korumak olan teşkilat, 1920′lerde küçük çapta bazı milletlerarası anlaşmazlıkların çözümüne katkıda bulunduysa da 1930′larda teşkilattan ayrılan Almanya, İtalya ve Japonya’nın antlaşmaları hiçe sayarak giriştikleri eylemler karşısında pek etkili olamadı. Bu duruma yol açan etkenlerin başında, teşkilatın yaptırım gücünün sınırlı olmasıdır.
Öte yandan toplu güvenlik ve silahsızlanma konusunda da hiçbir somut adım atılamadı. Japonya’nın Mançurya ve Çin’e saldırması, İtalya’nın Etiyopya’yı işgal etmesi ve Hitler’in Versailles Antlaşması’nı tanımaması karşısında hareketsiz kalan teşkilat, giderek güvenilirliğini kaybetti ve İkinci Dünya Savaşı sırasında çalışmalarını bütünüyle durdurdu. Milletler Cemiyeti milletlerarası güvenliği sağlama ve barışın tehlikeye düşmesini önleme işlevlerini yerine getirememekle birlikte kuruluş yapısı, amaçları ve yöntemleri bakımından İkinci Dünya Savaşı’ndan hemen sonra kurulan Birleşmiş Milletler Teşkilatı’na örnek oluşturdu.
09 Temmuz 1956: Başbakan Adnan Menderes İstanbul’da çağdaş imar seferberliğini başlattı Başbakan Adnan Menderes hedefini şöyle belirledi: ‘İstanbul’u bir kere daha fethedeceğiz.’ Menderes’in bu ideali, açık ve anlaşılır gerekçelere dayanıyordu. Türkiye ekonomisi her geçen gün biraz daha kötülemekteydi. Yıllardan beri dışarıdan sağlanan kaynaklar sanayiye ve altyapı hizmetlerine gittiğinden, halkı mutlu edecek tek bir netice yoktu. Bu gidişle DP’nin yeniden seçilmesi mucizelere bağlıydı. Öte yandan İstanbul Türkiye’nin yeni patronuydu. Ülkeyi kalkındıracak, bu arada elbette ki siyasî eğilimleri belirleyecek sermaye grupları İstanbul’da idi. İstanbul’u kazanacak parti, büyük bir ihtimalle iktidarın da sahibi olacaktı. İşte Türkiye Cumhuriyeti Başbakanının kendisini İstanbul’a adamasının, sebebi buydu. 1956 yılında, 4 yıl sürecek olan ve İstanbul’u bir şantiyeye çeviren imar seferberliği başladı. Başbakan Adnan Menderes bir basın toplantısı düzenleyerek İstanbul’da uygulamaya konulan imar seferberliğinin hedeflerini açıkladı:
1- Aksaray, Beyazıt, Eminönü, Karaköy, Tophane ve Taksim gibi düğüm noktaları yeniden düzenlenecek. Bu meydanları birbirine bağlayan yollar genişletilecek.
2- Meydanlar büyük binalarla çevrelenecek.
3- Topkapı ve Boğaziçi gibi şehrin uzak semtleri, geniş bulvarlarla birbirine bağlanacak.
4- Boğaz’daki yılanvari yollar düzeltilecek.
5- Trakya’dan ve Yeşilköy Havalimanı’ndan şehre giriş birinci sınıf bir yolla sağlanacak.
6- 1957 yılında Alman kent planlamacısı Prof. Hans Högg İstanbul’a geldi. O’na plânlar hazırlatıldı.
7- İmar faaliyetlerini bizzat yöneten Adnan Menderes’e, İstanbul’un Fahri Belediye Başkanı unvanı verildi.
8- 1958 yılında İmar Planlama Müdürlüğü kuruldu ve İtalyan şehircilik uzmanı Prof. Luigi Piccinato danışman olarak tâyin edildi.
9- 1959 yılında Kamulaştırılan veya yıkılan yapıların sayısı 7.289′a ulaştı. Aksaray civarında istimlâk muhacirleri adı verilen evsiz barksız bir kitle oluştu.
10- 27 Mayıs 1960’tan sonra Başbakan Adnan Menderes ve onun döneminde görev yapan beş belediye başkanı, istimlâkler sırasında usulsüzlük yaptıkları gerekçesiyle mahkemeye sevk edildi.
11- 1961 yılında, Adnan Menderes’e verilen Fahri Belediye Başkanlığı unvanı Belediye Encümeni kararıyla geri alındı.
Adnan Menderes ve Demokrat Parti’lilerin büyük çoğunluğu, 1923′ten Demokrat Parti’nin iktidara geldiği 1950 yılına kadar Türkiye’de gereği kadar iş yapılmadığı, kalkınma hareketlerinin ihmal edildiği kanaati hâkimdi. Amaç, 27 yıllık rötarı kapatmaktı. Yapılan işler, 27 yılda yapılan işlerle karşılaştırılıyor, geçmiş yıllarda yapılanın kaç kat fazlasının yapıldığı hesaplanıyordu. İstanbul’daki hummalı imar faaliyeti çerçevesinde açılan yolların, meydanların rekor seviyesine ulaştığı, çok kısa zamanda başarılan büyük eserlerin sade İstanbullunun değil, İstanbul’u ziyarete geleceklerin de göğsünü övünçle kabartacağı söyleniyordu. İstanbul Belediyesi 1923–1950 yılları arasında şehirde yol, köprü, kanal, rıhtım yapmak için 20.000.000 lira harcamıştı. Demokrat Parti ise 1950–1957 yıllarında 86.000.000 lira, yani yaklaşık olarak yedi yılda 27 yılda harcanan paranın dört buçuk katını harcamıştı.
İstanbul Vilayeti Bayındırlık İdaresi’nin 1923–1950 yılları arasında vilayet yollarına sarf ettiği para 15 buçuk milyon, 1950–1957 yılları arasında harcanan para ise 46 milyon lira idi. Ve yine 7 yılda harcanan ödenek 27 yılda harcanan ödenekten 3 kat fazla bulunuyordu. Yine 1923–1950 yılları arasında, yani 27 yılda İstanbul’da istimlâkler için 25.500.000 lira harcanmıştı. Hâlbuki 1950–1957 yıllarındaki 7 yılda 335.000.000l lira, yani 7 yılda 27 yılda sarf edilmiş olan paranın 13 katı harcanmıştı. Camilerin, türbelerin restorasyonuna kadar her şey 27 yılın ölçüsünde toplanıyordu. 1923–1950 yılına kadar 27 yılda İstanbul’da 7 cami onarılmıştı. 1950–1957 yıllarında ise onarım adedi 15 buçuk katı geçiyordu. Geniş yolların açılması için evleri istimlâk edilenlerin şikâyetleri, 27 Mayıs İhtilâli’nden sonra kurulan Yüksek Adalet Divanı’nda soruldu. Niçin bu kadar ev yıktın? Denildi. Aradan 10 yıl geçmeden açılan o geniş yollar bile İstanbulluya yetmez olmuş, vatandaşlar; ‘İyi Menderes bu yolları açmış.’ Demeye başlamıştı.
08 Temmuz 1965: Sol görüşlü öğretmenleri bir araya getiren Türkiye Öğretmenler Sendikası (TÖS) kuruldu. 1961 Anayasası ile kamu çalışanlarının sendika kurma hakkı verilince, bu hakka dayanılarak Ankara’da kuruldu. Genel başkanlığına öğretmen kökenli yazarlardan Fakir Baykurt getirildi. Temel amaç olarak üyelerinin ekonomik, hukukî ve sosyal haklarıyla çıkarlarını korumayı benimsedi. Öğretmenler arasında hızla örgütlenmesine karşın, kamu çalışanlarına kanunen grev ve toplu iş sözleşmesi hakkı tanınmadığı için gerçek anlamda sendikal bir kuruluş olamadı. Bununla birlikte öğretmenlerin meslekî çıkarları ile özlük haklarını savundu, özellikle sol görüşlü öğretmenlere rahat çalışabilme ortamları hazırlamak için Millî Eğitim Bakanlığı ile mücâdeleye girişti. Bu arada eğitim düzeninin kökünden değiştirilmesi gerektiğini öne sürerek bu yolda çalışmalar yaptı. 4–8 Eylül 1968′te Ankara’da düzenlediği Devrimci Eğitim Şûrası’na öğretmenlerin yanı sıra solcu yazarlar, bilim adamları, üniversite öğretim üyeleri katıldı. Şûra sonunda alınan kararlarda ‘Eğitimin ulusal olmaktan çıktığı, bu sebeple toplumu yeni amaçlara ulaştırmak için bir eğitim devriminin gerçekleşmesi…’ gerektiği vurgulandı.
Kurulduğu günden başlayarak öğretmen örgütlerinin tek çatı altında bir araya gelmesi gerektiğini savunan TÖS, eski bir öğretmen kuruluşu olan Türkiye Öğretmen Dernekleri Millî Federasyonu’nun (TÖDMF) kendisini feshederek sendikaya katılması yolunda çalıştı. Fakat bu konuda öğretmenler arasında çıkan tartışmalar birleşmeyi bir süre geciktirdi. İki kuruluşun birleşme kurultayı Temmuz 1969′da Kayseri’de yapıldı. Kurultay başladıktan sonra şehrin TÖS’e ve TÖDMF’na destek veren solcu / devrimci kuruluşların militanları, bir cami ile birkaç derneğe bomba koydular. Olayı protesto etmek isteyen halk, ertesi gün kurultayın yapıldığı Alemdar Sineması önünde toplantılar. Dışarıdan gelen azılı militanlar, sinemayı ateşe vererek suçu, öğretmen düşmanı olduğunu iddia ettikleri kişilerin üzerine attılar. TÖS ve TÖDMF delegeleri Ankara’ya geçerek kurultay çalışmalarını orada tamamladılar ve TÖDMF’nin TÖS’e katılmasını onayladılar.
TÖS’ün düzenlediği en önemli eylemlerden biri de Aralık 1969′daki öğretmen boykotuydu. Öğretmenlerin bir bölümü bu eyleme katıldı. Boykot eylemine katılan öğretmenlerin yarısından çoğu idarî hakkında, kanunsuz boykota katıldıkları için idarî soruşturma açıldı. Bir bölümü açığa alındı, bir bölümüne de kıdem indirimi, maaş kesimi gibi cezalar verildi. Tâkip ettiği sol politika sebebiyle TÖS’ün çalışmaları, 12 Mart 1971 tarihinde ordunun hükümete verdiği muhtıradan sonra işbaşına gelen tarafsız yönetim tarafından durduruldu. Sendika kapatılarak yöneticileri tevkif edildi ve Türk Ceza Kanunu’nun 141. ve 142. maddelerini ihlal ettikleri gerekçesiyle haklarında dava açıldı. Yargılananlar, 1803 sayılı Af Kanunu ile serbest kaldılar.
10 Temmuz 1561: Osmanlı Sadrazamlarından Rüstem Paşa, 61 yaşında İstanbul’da öldü. Doğumu: Saray Bosna, 1500. Devşirme olarak alındığı Enderun’da yetişti. Kanunî Sultan Süleyman Han’ın Mohaç Seferi’ne silahdar olarak katıldı. Sefer dönüşünde başmirahor oldu. Daha sonra Diyarbakır ve Anadolu beylerbeyliği yaptı. 1539′da üçüncü vezirliğe getirildi. Aynı yıl, Pâdişâhın, Hürrem Sultan’dan doğan kızı Mihrimah Sultan’la evlendi. 1541′de ikinci vezirliğe yükseltildi. 28 Kasım 1544′te de Hadım Süleyman Paşa’nın yerine sadrazam oldu. Tahtın kendi oğullarından birine kalmasını isteyen Hürrem Sultan’ın isteği doğrultusunda, Kanunî Sultan Süleyman Han’ın Mahidevran Kadından olan oğlu Şehzade Mustafa’nın (1) bir komplo sonucunda öldürülmesinde önemli rol oynadı. Bu olayın bir yeniçeri ayaklanmasına yol açmasından korkularak 1553 yılında görevden alındı. Karısının ve Hürrem Sultan’ın çabaları sonunda 1555′te ikinci defa sadrazamlığa getirildi ve hayatının sonuna kadar bu görevde kaldı.
Padişaha ait gayrimenkullerin iltizama (2) verilmesi Rüstem Paşa’nın sadrazamlığı döneminde başladı. Önceleri hazineye büyük bir kaynak sağlayan bu uygulama, sonraları iltizama vermede yolsuzluk ve rüşvetin yaygınlaşmasıyla giderek çift bozma ve eşkıyalık olaylarına yol açtı. Rüstem Paşa, en önemlisi İstanbul’da Tahtakale’deki olmak üzere ülkenin çeşitli yerlerinde birçok cami, ayrıca medrese, kütüphane, hamam, imaret ve kervansaray yaptırmıştır. Onun yazdığı konusunda kuşkular bulunan ve Tarih-i Rüstem olarak da bilinen Tevarih-i Al-i Osman adlı eser, Osmanlı Devleti’nin kuruluşundan 1561′e kadar geçen olayları ihtiva eder.
BİLGİLİK / RÜSTEMPAŞA CAMİİ: Rüstem Paşa Camii, İstanbul’da Tahtakale semtindedir ve 1562 yılında Mimar Sinan tarafından yapılmıştır. Çok yoğun bir ticaret bölgesinde, sıkışık bir sokak ve dükkân dokusu ortasında yer alan cami bu sebeple iki katlı olarak düzenlenmiştir. Zemin katta bir sıra dükkânla depo gibi kullanılmak üzere düşünülmüş üç büyük mahzen vardır. Asıl cami ise üst kata alınarak sıkışıklıktan ve gürültüden uzaklaştırılmıştır. Üst kata yapı kütlesinin dört kenarındaki birer merdivenle ulaşılır. Bu katta caminin önünde teras biçiminde bir avlu oluşturulmuştur. Beş gözlü son cemaat yeri bu terasa açılır. Son cemaat yerini önden ve iki yandan, kurşun kaplı ahşap çatısı mermer sütunlara oturan bir sundurma sarar. Bu, Sinan’ın orta büyüklükteki birçok camisinde rastlanan ilginç bir uygulamadır.
İbadet mekânının planı yaklaşık 20 m x 27 m boyutlarında enlemesine bir dikdörtgendir. Bu mekânın ortasını, sekizgen bir tabana oturan ve köşelerde tromplarla desteklenmiş bir kubbe örter. Sekizgenin kuzey ve kıble yönündeki köşeleri beden duvarlarına oturur. Doğu ve batı köşelerini ise sekizgen kesitli ikişer fil ayağı taşır. Bu ayakların arkasındaki aynalı tonozla örtülü bölümler de dikdörtgen planın iki yan ucunu doldurur.
Rüstem Paşa Camisi Sinan’ın, kubbesi sekizgen tabana oturan plan şemasını Edirne’deki Selimiye Camisi’nden önce denediği bir cami olmasından başka, çinileriyle de çok ilgi çekicidir. Son cemaat yerinin duvarı, caminin iç duvarları, fil ayakları, bu ayakları birbirine bağlayan sekiz kemerin arasındaki pandantifler, mihrap çevresi, minber külahı baştan aşağı çini levhalarla kaplıdır. Bu levhalar, 16. yüzyılın ikinci yarısında en üstün düzeyine ulaşmış İznik çiniciliğinin çok görkemli ürünleridir. Rüstem Paşa Camisi 17. ve 18. yüzyıllarda yangın ve depremlerden zarar görmüş ve onarılmıştır. Bugünkü dalgalı kubbe eteği, 18. yüzyılda dönemin barok zevkine göre yapılan onarımdan kalmadır.
BİLGİLİK / RÜSTEMPAŞA KERVANSARAYI: Edirne’de Eski Cami’nin arkasında, 1560 – 1561 yıllarında Mimar Sinan tarafından inşa edilmiştir. Birbirine bitişik iki bölümden oluşan iki katlı bir yapıdır. Batı cephesi üzerinde bulunduğu sokağın kıvrımına uyacak biçimde düzenlenmiştir. Bu cepheyi zemin katta boydan boya dükkânlar kaplar.
Küçük Rüstem Paşa Hanı olarak da anılan güneydeki bölümün ortasında yamuk planlı bir avlu vardır. Sokaktan dükkânların arasındaki bir kapıyla girilen bu avlunun güneyinde develik bölümü denilen ahır, doğusunda mutfak, kuzeybatı köşesinde de helalar yer alır. Develik bütün güney cepheyi kaplayan, ince uzun bir mekândır; haç kesitli bir sıra ayakla ortasından ikiye ayrılmıştır. Üst katta bütün bu bölümlerin üstünde, önde avluya bakan revaklı bir galeri, arkada odalar vardır.
Yapının kuzeydeki bölümünü oluşturan Büyük Rüstem Paşa Hanı, her iki katta da dikdörtgen bir avlunun çevresindeki revaklarla bunların gerisinde sıralanan odalardan oluşur. Ana girişi sokaktan, dükkânların arasındandır; güneyindeki Küçük Rüstem Paşa Hanı’na da her iki katta birer dehlizle bağlanır. Rüstem Paşa Kervansarayı onarılarak 1972 yılında otel haline getirilmiş ve başarılı bulunan bu onarımla 1980′de Ağa Han Mimarlık Ödülü’nü kazanmıştır.
RÜSTEM PAŞA MEDRESESİ: İstanbul’da Cağaloğlu semtinde 1550 yılında Mimar Sinan’a tarafından inşa edilmiştir. Planı yaklaşık 43 m kenarlı bir kare biçimindedir. Ortasında, her kenarı üçer gözlü bir revakla sarılı sekizgen bir avlusu vardır. Revakın gerisinde de, gene her kenarda üçer tane olmak üzere kubbeli mekânlar yer alır; yalnız bir kenar boydan boya dershaneye ayrılmıştır. Kubbeli mekânların bazısı medrese hücresidir, bazısı da gerideki bölümlere ulaşmak için geçit olarak kullanılmıştır. Sekizgen ile karenin arasında, köşelerde kalan üçgenlerden üçünün içi kubbeli odalarla doldurulmuş, biri boş bırakılmıştır.
10 Temmuz 1926: Üniversite öğrencileri arasında milliyetçi fikirlerin gelişmesinde önemli etkisi olan Millî Türk Talebe Birliği (MTTB) kuruldu. MTTB’nin kökeni, Darülfünun öğrencilerinin 1916 yılında kurdukları Talebe Birliği’ne kadar uzanır. Mütâreke döneminde Millî Kongre’ye katılan kuruluşlar arasında, bu birliğin üyesi olan öğrenci dernekleri de bulunuyordu. Kurtuluş Savaşı yıllarında İstanbul’dan Anadolu’ya silâh kaçırmada etkili olan bir iki öğrenci kuruluşu dışında pek öne çıkmayan öğrenci hareketi, çeşitli okulların talebe birliklerinin teşebbüsüyle 1926’da Millî Türk Talebe Birliği adı altında yeniden teşkilâtlandı. Birliğin başkanlığına İbrâhim Öktem getirildi. MTTB, Nisan 1929’da yerli malı kullanılması konusunda ilk faaliyetini icra etti. Kısa bir kapanış döneminden sonra 1930’ların başında Tevfik İleri’nin başkanlığında yeniden çalışmalarına başladı. Türkçe konuşma seferberliği, Bulgaristan’ın Razgrad şehrindeki Türk mezarlarının tahrip edilmesini protesto eden gösteriler düzenlenmesi gibi eylemlere öncülük etti. MTTB, Ekim 1936’da Hatay’ın Türkiye’ye katılmasını sağlamak ve Türklere uygulanan baskıları protesto etmek amacıyla düzenlediği mitinge valilikçe izin verilmeyince, birliğe bağlı öğrenciler, izinsiz olarak gösteriler yaparak polisle çatıştılar. Bunun üzerine MTTB’nin faaliyetleri, İçişleri Bakanlığı tarafından durduruldu.
Aralık 1946’da, Türk Talebe Birliği adı ile yeniden kuruldu. Ertesi yıl, Bakanlar Kurulu kararı ile Millî kelimesinin birliğin isminde kullanılmasına izin verildi. Bundan sonra MTTB; milliyetçi fikirlerin gelişmesini sağlamak, memleket ve millet yolunda çalışmayı mukaddes bir vazife bilen gençliğin bilinçlenmesine yardımcı olmak, Türklük şuurunu kökleştirmek ve buna aykırı fikirlerle mücâdele etmek, komünizmle mücâdeleyi ön plâna çıkarmak… gibi amaçlar belirleyerek çalışmalarını hızlandırdı. Bu amaçları gerçekleştirmek için millî ahlâka ve mâziye bağlı, geleceğe güvenle bakan bir anlayışı yerleştirmek için çalıştı. MTTB, 12 Eylül 1980 Askerî Harekâtı’ndan sonra Millî Güvenlik Konseyi kararı ile kapatıldı.
11 Temmuz 1595: Elli seneden fazla Osmanlı hâkimiyetinde kalan Estergon Kalesi Almanya, Macaristan, Lehistan, Çekoslovakya ve İtalya tarafından oluşturulan 80.000 kişilik ordu tarafından kuşatıldı. Anadolu Beylerbeyi Lala Mehmed Paşa kumandasındaki askerler, büyük bir cesâret ve sabırla, kaleyi teslim etmemek için uzun süre direndiler. Askerin suyu ve yiyeceği bitmiş, yardım da alamamışlardı. Kale, 30 Ağustos 1595’te düştü.
Kale, Budin’in kuzeybatısında Tuna Nehri’nin kuzeyindeki bir şehirde bulunmaktadır. Yıllarca Macar Krallığı’nın başşehri oldu. Estergon Kalesi’ni ilk fetheden Osmanlı Hükümdârı, Kanuni Sultan Süleyman Han’dır. Silâh kullanılmadan vire usulü teslim alınan kale, 1531 yılında elimizden çıktı.
Kanuni Sultan Süleyman Han, 1543 yılında Estergon için ikinci bir sefer düzenledi. Estergon Sefer-i Hümâyûnu olarak anılır. Pâdişâhın onuncu seferidir. Kale, 29 Temmuz 1543’te kuşatılıp, 03 Ağustos’ta teslim alındı. 52 yıl müddetle Osmanlı Devleti’nin hâkimiyetinde kaldı.
2 Ağustos 1595 tarihinde Avusturya orduları komutanı Prens Mansfeld tarafından kuşatıldı. Alman, Macar, Leh, Çek ve İtalyanlardan oluşan 80.000 kişilik ordunun hücumu ve 42 büyük topun günde 2.000 gülle yağdırmasına rağmen Lala Mehmed Paşa ve emrindeki Osmanlı askeri büyük bir sabırla mücâdele ederek kaleyi uzun süre teslim etmediler. Korkunç kuşatma, top gülleleri arasında 28 gün devam etti. Askerin suyu ve yiyeceği bitmiş, yardım da alınamamıştı. Bu savunmayı, Mehmed Paşa’nın mâiyetinde bulunan tarihçi İbrahim Peçevi, şâhit olduğu olayı şöyle anlatmaktadır:
Düşman, 42 pâre büyük topu getirip metrislere yerleştirerek sabah erkenden kaleyi dövmeye başladı. Çok nâdir olarak top sesleri kesilir gibi olunca, bir tanesini daha ateş eder ve yerle gök arası dumanla kaplanırdı. Bazen da topların hepsini birden ateşlerler, kalenin herhangi bir taşını nişan tutup atarlardı. Gülleler biri biri peşi sıra çakar ve vuruşlardan meydana gelen büyük gürültü sanki dünyayı yıkar gibi yansırdı. Bu kadar top ateşine dağların bile dayanması imkânsız iken, Estergon gibi pek de sağlam olmayan kalenin tahammülü fevkalâde bir hâdiseydi.
Kâfirler, iki defa lâğım yaparak, Tuna’ya bakan büyük kulenin dış duvarını havaya uçurdular. Üzerinde bulunan gazilerden kimi içeriye, kimi dışarıya savruldu. Düşman, o kuleyi alınca içine yerleştiler. Birkaç yerde çam tahtalarına domuz derisi kaplayıp duvara dayayarak, duvarı altından kazıp delmeye başladılar. Öyle oldu ki, bizden bir kimse, bir kargıyı onlar tarafına uzatıp yakındaki bir mel’unu yıkmak veya geri atmak isterse, kargının ucuna bir kâfir yapışır, o kendine, biz kendimize çekerdik. Gece ve gündüz böyle boğuşmaktan bir an geri durulmadı. Sözün kısası, çok acı çektik, çâresiz kaldık.
Peçevi, su ve yiyecek maddeleri sıkıntısını da şöyle anlatır: Bir ay boyunca hep sarnıçtan su içildi. Haksızlık olmasın diye, suyu Paşa, bizzat dağıtırdı. Sıcaktan, sarnıç çevresinde mermerleri yalayan ve bir damla su diye inleyen gözü kapanmış, yüzü şişmiş askerler vardı. Pis kokulardan halkın genzi dolmuş çâresiz dertlilerin çığlık ve iniltileri, gönülleri çıldırtır, insanları ümitsizliğe düşürürdü. Askerin yediği sâdece buğdaydan ibâretti. Buğday saçta kavrulur, el değirmeninde çekilir, üzerine biraz su dökerler, sonra onu yerlerdi.
Estergon kalesi komutanı Lala Mehmed Paşa, hiçbir yerden yardım gelmeyeceğini anladığı halde, düşmanın vire usulü kalenin teslim edilmesi teklifini uzun süre bekletti, kabul etmedi. Sonunda, kurmayları ile durumu müzâkere etti, düşmanla pazarlık yapıldı ve silâhlarıyla birlikte Vişegrat Kalesi’ne gitmek şartı ile Estergon Kalesi, 30 Ağustos 1595’te boşaltıldı. Boşaltma sırasında Lala Mehmed Paşa ve askerleri, gözyaşları içerisinde, kaleyi yeniden fethetmek için duâ ettiler.
10 sene sonra, 6 Eylül 1605 tarihinde duâlar kabul olundu. Lala Mehmed Paşa, sadrâzam ve serdâr-ı ekrem unvanı ile ve kahraman gazileriyle Estergon’u kuşattılar. Bir aylık kuşatmadan sonra kale, tekrar Osmanlı’nın oldu. Bu tarihten sonra da 78 yıl boyunca Osmanlı’nın elinde kaldı.
11 Temmuz 1690: Sultan İkinci Süleyman Han döneminde Kanije Kalesi düşman eline geçti. Yıllardan beri kuşatma altında tutulan Kanije Kalesi, açlık sebebiyle vire ile teslim olmuştur. Kanuni Sultan Süleyman Han döneminde, 30 Temmuz 1532 târihinde fethedilmiş olan Kanije Kalesi, tam 157 sene, 11 ay 12 gün Türk hâkimiyetinde kalmıştı. Sultan Üçüncü Mehmed Han döneminde, Tiryaki Hasan Paşa’nın meşhur müdâfaası da bu kalede cereyan emişti.
Yayına Hazırlayan:
E. Albay Araştırmacı-Yazar Mehmet Şadi POLAT
Kaynak:
Kronolojik Tarih Ansiklopedisi – Oğuz ÇETİNOĞLU
Kategori: Tarihte Bu hafta


