Tarihte Bu Hafta : 12 Temmuz – 18 Temmuz

 

12 Temmuz 1913:  Osmanlı Devleti’nde, İttihat ve Terakki Partisi dönemi başladı. Said Halim Paşa sadrâzam, Partinin dört üyesi de bakan olmuştu. Esasen zayıflamış olan Osmanlı Devleti’nin çöküşü bu kadro ile başlatıldı. İttihat ve Terakki Partisi, 2 Haziran 1889 tarihinde, İttihad-ı Osmânî Cemiyeti adı ile gizli bir dernek olarak kuruldu. Kurucuları: Mekteb-i Tıbbiye-i Şâhâne (Askerî Tıbbiye) öğrencilerinden; İshak Sükûti, İbrahim Temo, Abdullah Cevdet, Mehmed Reşid ve Konyalı Hikmet Emin idi. Cemiyetin amacı: Sultan İkinci Abdülhâmid Han’ın azledilmesini sağlamak veya pâdişahlık yetkilerini kısıtlamak, batı yanlısı bir yönetim kadrosu oluşturmaktı. Cemiyet kurulurken İtalyan Mason Teşkilâtı örnek alınmıştı. Yapılan ilk toplantıda cemiyetin başkanlığına Ali Rüşdî, kâtipliğe: Şerafeddin Mağmûmî, Muhasip Üyeliğe: Âsaf Derviş seçildiler. Cemiyet, İstanbul’daki sivil ve askerî okul öğrencilerini üye kaydederek hızla gelişti. Üyeler, Fransız Postahânesi aracılığıyla merkezi Paris’te bulunan Jön Türkler topluluğu ile irtibat kurdular. Yurt içinde ve dışında yine gizli şubeler açtılar. Yurt dışındaki üyeler,  Osmanlı İttihat ve Terakki Cemiyeti adını benimsediler. Fikirlerini yaymak için Meşveret Gazetesi’ni yayınladılar. Cemiyetin para ihtiyacını Paris Mason Teşkilâtı karşılıyordu. 1894 yılında etkinliklerini öğrenci çevresi dışına yaydılar. 1895 yılında, derneğin varlığı, devlet kademesinde öğrenildi. Dernekle irtibatı olanlar merkezden uzak yerlere tâyin edildiler. Bir kısmı da yurt dışına kaçtı. Bükreş, Paris, Cenevre ve Kahire’de merkezler oluşturuldu.

 

1897 Osmanlı – Yunan Savaşı, Osmanlı Devleti’nin zaferiyle sonuçlanıp pâdişah prestij kazanınca, cemiyetin işleri zorlaştı. İttihat ve Terakki’nin kimi önemli isimleri, cemiyetle ilişkisini kesip yurda döndüler ve devlet kademelerinde görev aldılar. Yeni nakdî yardım kaynakları bulunarak olumsuz gelişmeler önlendi ise de yöneticiler arasında önemli anlaşmazlıklar çıktı. Cemiyetin yayın organları Meşveret ve Terakki, biri birleri aleyhinde yayın yapmaya başladılar. Anlaşmazlıklar sonunda, 10 Eylül 1906’da, telgraf idaresi başkâtibi Mehmed Talât başkanlığında Selânik’te Osmanlı Hürriyet Cemiyeti kuruldu. Bu derneğin kurucuları masondu. Amaçları ise Sultan İkinci Abdülhâmid Han’ı tahtından indirmek… Cemiyet, silâhlı kuvvetler çevresinden de üye kaydetti. İhtilâlci bir güç olarak gelişti. Bir yıl sonra Paris’teki Osmanlı İttihat ve Terakki Cemiyeti ile birleşti. Birleşme, İttihatçılara güç kazandırdı. Sonradan Enver Paşa olarak tanınacak olan Enver Bey, cemiyete üye oldu. Talât ve Enver Bey’den sonra, İttihatçıların üçüncü paşasının sonuncusu olan Cemal Bey de cemiyete katıldı. Cemiyet artık silâhlı ihtilal komitesine dönüşmüştü. İlk cinâyetini, cemiyetin çalışmalarını incelemekle görevlendirilen Şemsi Paşa’yı, 7 Temmuz 1908 tarihinde öldürmekle gerçekleştirdi.

 

23 Temmuz 1908’de İkinci Meşrutiyet ilân edilince Cemiyet mensuplarının bir kısmı İstanbul’a geldi. Hükümette görev alamadılarsa da bazı hükümet üyeleri üzerinde etkili olmayı başardılar. Üzerinde otorite kuramadıkları hükümetleri istifa ettiriyorlardı. 4 Ağustos 1908’de kurulan Said Paşa hükümeti, 5 gün sonra kurulan İkinci Said Paşa Hükümeti, 21 Ağustos’ta kurulan Kâmil Paşa hükümeti istifa ettiler. Bu istifalarla devlet iyice zayıflamıştı. Bundan yararlanan Bulgarlar, 5 Ekim 1908’de bağımsızlıklarını ilân ettiler. 6 Ekim’de Girit Osmanlı’nın elinden çıktı. 18 Ekim – 8 Kasım 1908 tarihleri arasında yapılan kongrede Cemiyetin parti hâline dönüştürülmesi kararlaştırıldı. Türk ve Müslüman olmayan ahâlinin desteğiyle, 1908 Kasım’ında yapılan seçimi İttihat ve Terakki Partisi kazandı. Kâmil Paşa hükümeti düşürüldü. İdare beceriksizdi, devlet güç kaybediyordu. İttihatçıların aleyhtarları çoğaldı. Muhalefetteki Ahrar Partisi’nin yayın organı olan Serbestî Gazetesi’nin başyazarı, çözülemeyen bir cinâyetle öldürüldü. 

 

İşler artık raydan çıkmıştı. Sultan Abdülhâmid Han’ın sözde baskılarına karşı bir araya gelen İttihatçılar, daha yoğun baskılar uyguluyorlardı. Bununla da yetinmediler. İç karışıklık düzenlediler. Derviş Vahdeti adında birini görevlendirip halkı, “Din elden gidiyor” diyerek ayaklandırdılar. Bu ayaklanma tarihe 31 Mart Vak’ası olarak geçti. Ayaklanmayı bastırmak üzere Selânik’ten Hareket Ordusu getirtildi. Pâdişâha bağlı birlikler, Hareket Ordusu’na karşı koymak istedilerse de Sultan, kardeş kanının akıtılmasına râzı olmadı. Hareket Ordusu’nun subay ve askerleri Yıldız sarayı’nı basıp yağmaladılar. Sultan İkinci Abdülhâmid Han tahttan indirildi, Selânik’e sürgüne gönderildi. Yerine, iki yaş küçük kardeşi Mehmed Reşad tahta oturtuldu. İttihatçıların üç paşası önemli görevlere getirildiler. Sultan Mehmed Reşad Han ve O’nun ölümünden sonra tahta oturan Sultan Vahideddin Han, şeklen pâdişah olmakla birlikte, fiilen fazla bir yetkileri yoktu. Ülkeyi İttihatçılar yönetiyordu. Bu dirâyetsiz yönetim sebebiyle devlet, girdiği her savaşı, savaşlarla birlikte önemli ölçüde toprak kaybediyordu. 21 kasım 1911’de Hürriyet ve İtilâf Partisi kuruldu. Kuruluşundan 20 gün sonra İstanbul’da yapılan seçimi kazandı. Bunun üzerine İttihatçılar, Meclis-i Mebusan’ın yetkilerini kısıp, hükümetin yetkilerini artırdılar. 1912’de yapılan milletvekili genel seçimini İttihatçılar hile ile kazandılar. İşler daha da kötüye gidince, 16 Temmuz 1912’de kurulan hükümette İttihatçılar görev almadılar. Gazi Ahmed Muhtar Paşa Hükümeti kuruldu. Devlet iyice zayıflamıştı. Balkan Harbi bu sebeple kaybedildi.

 

İttihatçılar, tekrar hükümet olabilmek için 23 Ocak 1913’te Bab-Âli Baskını’nı düzenlediler. Mahmud Şevket Paşa sadrâzam oldu. İttihatçılar, O’nu da öldürüp Said Halim Paşa’yı sadrazam yaptılar. Artık iktidar, tam anlamıyla İttihat ve terakki Partisi’nindi. Aynı İttihat ve terakki Partisi, en zayıf döneminde Osmanlı Devleti’ni Birinci Dünya savaşı’na soktu. Savaşın aleyhimize sonuçlanması üzerine, mütarekeden sonra İttihatçılar, birer – ikişer ülkeyi terk ettiler. İttihat ve Terakki Partisi’nin dolaylı ve doğrudan iktidar olduğu yaklaşık 10 senelik dönem içerisinde 600 senelik Osmanlı Devleti, tarihin sînesine gömüldü.

 

İttihat ve Terakki Partisi son kongresini 14 Kasım 1918’de topladı. Bu kongrede parti kendisini feshetti. Daha sonra kurulan Divan-ı Harb-i Örfî  (Sıkı Yönetim Mahkemesi)  tarafından yargılandılar. Partinin mallarına devletçe el konuldu. Yurt dışına kaçanlar gıyâben mahkûm edildiler. Kaçamayanlar Bekirağa Bölüğü’ne hapsedildiler. Sonra da Malta’ya sürgün edildiler. Sürgünden dönenler 1926’da İzmir Suikastı’na teşebbüs ettiler. Müteşebbis İttihatçılar ölüm cezâsına çarptırıldı, cezâlar infaz edildi. Böylece İttihat ve Terakki Partisi’nin son temsilcileri de yok oldu.

 

12 Temmuz 1947: Amerika Birleşik Devletleri (ABD) ile Türkiye arasında Türkiye’ye yapılacak yardımı konu alan bir anlaşma imzalandı. Marshall Yardımı olarak anılan yardım konusu şöyle gelişti:

* 19 Mart 1945: Sovyetler Birliği, Türk-Sovyet Dostluk ve Saldırmazlık Paktı’nı yenilemeyeceğini açıklayarak Türkiye’ye yönelik saldırgan bir politika tâkip etmeye başladı.

* 5 Nisan 1946: ABD’de ölen Büyükelçi Münir Ertegün, dünyanın ikinci büyük zırhlısı USS Missouri tarafından İstanbul’a getirildi. Missouri’nin gelmesi, Türkiye’nin diplomatik yalnızlığının sona ermesinin göstergesi oldu.

* 12 Mart 1947: Kızılordu’nun Türkiye ve Yunanistan’a karşı tehditkâr girişimlerde bulunması ABD Başkanı Harry Truman’ı harekete geçirdi. Başkan bu ülkelere askerî ve ekonomik yardım sağlamak için Kongre’den yetki talebinde bulundu.

* 22 Mayıs 1947: Truman Türkiye’ye yapılacak yardımı imzaladı. Yardımı ABD Dışişleri Bakanı George Marshall’ın kontrol edeceği açıklandı. Aynı gün General Oliver başkanlığındaki ABD heyeti Türkiye’ye yapılacak askerî yardımı görüşmek üzere yurda geldi.

* 12 Temmuz 1947: Yukarıda belirtildiği üzere ABD ile Türkiye arasında, Türkiye’ye yapılacak yardımı konu alan bir anlaşma imzalandı. Ne var ki Amerika’nın yaptığı yardımları denetleme kararı kamuoyunda tartışmalara yol açtı.

* 1 Eylül 1947:  ABD yardım anlaşması Meclis’te tasdik edildi.

* 22 Ekim 1947 Amerikan yardımlarının ilk bölümü İskenderun Limanı’na geldi.

 

Yardımların gelişi 1948 ve 1949 yıllarında da devam etti. Toplam 354 milyon dolar tutarındaki ekonomik ve askeri yardım 1950 yılının ilk aylarında tamamlandı. ABD Dışişleri Bakanı George C. Marshall tarafından hazırlanan ve Marshall Planı olarak bilinen program, İkinci Dünya Savaşı yüzünden büyük yıkıma uğrayan toplumların işsizlik ve ekonomik sıkıntılar sebebiyle komünizme yönelmelerini engellemek üzere hazırlanmıştı. Marshall Planı çerçevesinde toplam 12 milyar dolar dağıtıldı. Bu yardım birçok Avrupa ülkesinde malî istikrarın yeniden sağlanmasına katkıda bulunurken, sanayi ve tarım sektörlerine de canlanma getirdi. Türkiye 1947′de toplam 615 milyon dolarlık yardım talebinde bulundu, ancak savaşta büyük hasar görmediği gerekçesiyle bu yardımın ancak yarısından biraz fazlasını alabildi. Anlaşma uyarınca Türkiye’ye 1948′de Thunderbold avcı uçakları, tank ve topları da kapsayan ağır silahlar ve 4 denizaltı hibe edildi. Ayrıca 10 milyon dolarlık ekonomik yardım sağlandı. 1949′da ise iki muhrip teslim edildi. Tarımı desteklemek üzere verilecek 1807 traktörün bir bölümü de Türkiye’ye gönderildi.

 

OLAYIN YORUMU: Türkiye ile ABD arasında imzalanan askerî ve ekonomik yardım antlaşması Türkiye’de ve dünyada kısaca Marshall Yardımı olarak bilinir. Marshall Yardımı, o günkü şartlarda birçok kişi tarafından bir can simidi olarak görülmüştür. Bu yardım, gün geçtikçe büyüyen Sovyet tehdidine karşı Türkiye’nin aradığı teminattır. Bu yardımla, İkinci Dünya Savaşı sonrasında Sovyetler Birliği’nin art niyetli politikaları karşısında sahipsiz kalmış, yalnızlığa itilmiş Türkiye bir çıkış yolu bulabilecektir. İşte bu yüzden yardım antlaşması kamuoyunda genel olarak sempatiyle karşılandı. Hürriyetler ülkesi Amerika, hürriyetin koruyucusu ilan edildi. Hiç kimse ABD’nin art niyetlerinden şüphelenmedi. Oysa bu antlaşmanın namlusu kendine dönük bir silahtan farklı olmadığı yıllar sonra anlaşıldı. Yıllar sonra Nelson Rockefeller’ın dediği gibi, balık oltaya gelmişti.

 

Anlaşmanın tartışmalara sebebiyet veren bir maddesinde, yapılacak askerî yardımın ABD hükümetinin bilgisi olmadan kullanılamayacağı belirtiliyordu. Bu maddeye dayanılarak 1964 yılında Kıbrıs’ta Türklere karşı girişilen katliama Türkiye bu antlaşma yüzünden seyirci kalmak zorunda kaldı. Kıbrıs Barış Harekâtı’ndan sonraki silah ambargosunun sebebi de yine bu antlaşmadır. Bağımsız Türkiye için yapılan yardım, Türkiye’nin bağımsızlığının en büyük engeli haline geldi. Aynı sıkıntılar değişik bir şekilde Türkiye’nin PKK terör örgütü ile mücâdelesi sırasında da yaşandı. Hâlen de yaşanmaya devam ediliyor.

 

OLAYLA İLGİLİ OLARAK NÂDİR NÂDİ’NİN YORUMU: Ankara’da, Dışişleri Bakanı Hasan Saka ile Büyükelçi Wilson arasında imzalanan Amerikan-Türk yardım anlaşması, yalnız memleketimizde değil, bütün barışsever dünyada derin akisler uyandırdı. Çünkü, içinde bulunduğumuz şartlar altında bu anlaşma, iki milletin karşılıklı münâsebetlerini ilgilendiren tek başına bir hadise olmaktan ziyade, dünya çapında bir prensibin yürürlüğe girdiğini gösteren bir işarettir.

 

İkinci Cihan Harbi sona ereli iki yılı geçtiği halde yeryüzünde barış hâlâ kurulamamıştır. Birtakım totaliter ve zorba ruhlu kuvvetlerin milletleri boyunduruk altına almak, hürriyet nizamını ortadan kaldırarak yerine tek taraflı bir hegemonya nizamı kurmak uğruna çalıştığını ve fırsat kolladığını görüyoruz. Bu kötü niyetli kuvvetlerle mücadele etmek, ancak iyi niyetlilerin birleşmesi ve teşkilatlanmasıyla mümkündür. Dünya hesabına ne iyi bir talih eseridir ki, tahakküme ve istibdada karşı nefret duyan insan topluluklarının başında bugün Amerika Birleşik Devletleri gibi, her bakımdan kuvvetli bir millet yer almış, tehlikeyi vaktinde görerek ona karşı hazırlanmak lüzumunu kavramıştır. Birleşik Amerika, işi oluruna bıraktığı takdirde, fertlere ve milletlere ait bütün temel hakların birer birer ayaklar altına alınacağını ve bir gün tehlikenin kendi sınırlarına gelip dayanacağını artık iyice öğrenmiştir.

 

Türkiye’ye yardım kanunu ile atılan adım, yakın zamana kadar bir çığ gibi yuvarlandığını gördüğümüz kaba istila kuvvetlerine karşı bir dur! işareti çekmiş olmaktır. İçinde bulunduğumuz politika şartları yurdumuzu medeniyet dünyasının bir ileri kalesi haline getirmiştir. İstilacı Bolşevik orduları ile hürriyetçi dünya milletleri arasında bir gün bu çatışma olursa, ilk safta istilaya karşı göğüs germek vazifesi bize düşecektir. Kendi varlığımızı korumaya çalışırken, aynı zamanda medeniyet dünyası uğruna da kan akıtacağız. Amerikan yardımının asıl mânâsı, bu gerçeğin Birleşik Devletler tarafından kabul edildiğini göstermesidir.

 

Nereden çıktığı pek iyi bilinen bazı propaganda yaygaraları, Amerikan yardımının Türk bağımsızlığına bir darbe olduğunu, şu kadar milyon dolar karşılığı kendi varlığımızı Washington’a kaptırdığımızı ortalığa yaymak istedi. Bu saçma sözler üzerinde durmak bile lüzumsuzdur. Egemenlik haklarımızı ve toprak bütünlüğümüzü parçalamayı hedef tutan Moskof istekleri ileri sürüldüğü zaman, henüz kimse bize bir santimlik bir yardım vaadinde bulunamamıştı. Ona rağmen, ölünceye kadar yurdumuzu koruyacağımıza dair bütün dünyanın gözü önünde ant içen gene bizlerdik. Bugün yurdumuza yardım elini uzatan Amerika, bu hizmetine karşılık bizden ne toprak, ne de üs istiyor. Yukarıda da söylediğimiz gibi, bu yardım, hürriyeti seven milletlerin hürriyet düşmanlarına karşı teşkilatlanması yolunda bir ileri adımdan başka bir şey değildir. (Cumhuriyet Gazetesi, 15 Temmuz 1947)

 

13 Temmuz 0634: Halife Hazret-i Ebû Bekr  (ra) 63 yaşında vefât etti. Doğumu: 571. İslâmiyet’le şereflenen ilk hür erkektir. Müslüman olmadan önce, gençliğinde de Resûlullah Efendimiz’in arkadaşı idi. Ticaret ile meşgul olmakta idi. Bütün malını, evini – barkını İslâmiyet ve Peygamberimiz uğruna harcadı. Hayatının, Müslüman olmadan önceki 38 yıllık bölümünde hiç içki kullanmadı, putlara tapmadı, her türlü sapıklıklardan ve hurâfelerden uzak güzel bir hayat yaşadı. Çevresinde sevilen ve saygı gören bir insandı. Dürüst bir tüccardı. Herkes O’na sonsuz ölçüde itimat ederdi.

 

Hazret-i Muhammed (sav) Peygamberliğini açıklayınca, Ebû Bekr, kendisine gitti ve sordu: “Peygamberlerin, peygamberliklerine dâir delilleri vardır. Senin delilin nedir? Aldığı cevap, Peygamberimize has bir mucizeyi işâret ediyordu. “Gördüğün ve yorumunu bir râhibe yaptırdığın, başka hiç kimseye söylemediğin rüyâdır. Ey Ebû Bekr! Seni Allah’a ve Resûlüne inanmaya dâvet ediyorum.” Bunun üzerine Ebû Bekr, “Şehâdet ederim ki sen, Allah-ü Teâlâ’nın Resûlüsün. Senin Peygamberliğin haktır ve cihânı aydınlatan bir nûrdur.”  Diyerek, eski dostunun sözünü tasdik edip Müslüman oldu. Daha sonra da yakın dostlarını İslâmiyet’e dâvet ederek onların da Müslümanlıkla şereflenmelerine vesile oldu. Müşrikler, İslâmiyet’ten vazgeçmesi için O’na baskılar yaptılar, işkenceler uyguladılar. O yılmadı. Hz. Muhammed (sav) Efendimiz’in yanından hiç ayrılmadı. O’nunla birlikte bütün savaşlara katıldı, bedenini siper edip muhafızlığını yaptı. Bedir’de, Uhud’da, Hendek’te, Tebük’te sancaktarlık görevini ifâ etti. Miraç Olayı kendisine sorulduğunda; Peygamber Efendimiz’i kastederek: “O söyledi ise vallahi doğrudur !” Diyerek cevap vermesi O’na Sıddık sıfatını kazandırdı.

 

Resûlullah Efendimiz’in ebedi âleme intikalinden sonra Eshâb-ı Kiram toplandı. Toplantıya katılanlar, ittifakla kendisini halife seçtiler. Peygamber Efendimiz (sav)’in ilk halifesidir.  Halife seçildikten sonra Müslümanları Mescid-i Şerif’te toplayıp şu konuşmayı yaptı: Ey Müslümanlar! Sizin halifeniz olmakla emrolundum. Bu göreve en çok lâyık olan ben değildim. Eğer iyi işler yaparsam bana yardım ediniz. Fena bir iş yaparsam, bana doğru yolu gösteriniz. Doğruluk emânet, yalancılık hıyanettir. Sizin zayıfınız, bence çok kıymetlidir. Onun hakkını korurum. Kuvvetine güveneniz ise en zayıftır. Çünkü onun elinden, gasbettiği başkasının haklarını alırım. Hiçbiriniz cihadı terk etmesin. Cihadı terk edenler zelil olur. Ben Cenab-ı Allah’a ve Resûlüne itaat ettikçe, siz de bana itaat ediniz. Doğru yoldan saparsam, bana itaat etmeniz gerekmez. Şimdi hep berâber namaz kılalım, sonra da doğru yolda olmamız için, bize iyilikler vermesi için Allah’a dua edelim. Henüz hayatta iken Cennet ile müjdelenen insanlardandır. Dirayetli bir devlet başkanı, muktedir bir komutandı. Döneminde İslâmiyet’ten ayrılanlar dine kazandırıldı, ayrıca Müslümanların sayısı arttı, yeni topraklar fethedildi. Kısa bir hastalık döneminden sonra vefât etti. Ölümünden önce, Hz. Ömer’in (ra) halife seçilmesini vasiyet etmişti. Vasiyet uygulandı.

 

13 Temmuz 1878: Osmanlı tarihinde Doksan üç Savaşı olarak bilinen Osmanlı – Rus Savaşı’ndan sonra Osmanlı Devleti ile Almanya, Avusturya, Macaristan, Fransa ve Rusya ittifakı arasında Berlin Antlaşması imzalandı. Antlaşma ile Osmanlı’nın Balkanlar üzerindeki nüfuzu zayıfladı, bölge Rusya’nın sahası hâline getirildi. Sultan İkinci Abdülhâmid Han’ın pâdişah olmasından sonra kabul edilen Kanun-ı Esâsi’ye göre kurulan Meclis-i Mebusan; Rusya’nın 24 Nisan 1877 tarihinde Osmanlı Devleti’ne savaş ilânı ile ilgili notasına, Pâdişahın karşı çıkmasına rağmen savaş ilânı ile karşılık verdi. Osmanlı Ordusu, çeşitli cephelerde kahramanca çarpışmasına rağmen savaş, Türklerin mağlubiyeti ile sona erdi. Rus kuvvetleri Doğu Anadolu’da Erzurum’a, Rumeli’de Edirne’ye kadar ilerlediler. Edirne’nin teslimi ile İstanbul yolu Ruslara tamamen açılmış oluyordu. Bundan sonraki Rus ilerleyişi karşısında İstanbul’un tehlikeye düşeceğini gören Sultan İkinci Abdülhâmid Han, 9 Ocak 1878’de ateşkes yapılması isteğini Ruslara iletti. Ruslar, Edirne’nin tesliminden sonra görüşmelere başlanabileceğini belirttiler. Bunun üzerine, Sultan, arabuluculuk yapması için İngiltere Kraliçesi Victoria’ya başvurdu. Rusların Türk Boğazları’na hâkim olmasını istemeyen İngiltere, sulh için arabuluculuk görevini kabul etti. Ruslar bunun üzerine barış sözleşmesi için görüşmelere başlanmasını kabul ettiler. Rusya’nın güçlenmesini istemeyen Avusturya da devreye girdi. Barış görüşmelerine başlanmadan önce Viyana’da bir meclisin toplanmasını teklif etti. İngiltere, Boğaz dışında beklemekte olan donanmasını Çanakkale Boğazı’ndan geçirerek Marmara’ya girdi. İngiltere’nin harekete geçtiğini gören Rusya, barış sözleşmesi için şu ağır şartları ileri sürdü: 1- Bulgaristan’a muhtariyet verilecek. 2- Karadağ’ın bağımsızlığı kabul edilecek. 3- Romanya ve Sırbistan’ın bağımsızlıkları tasdik edilecek, sınırları belirlenecek.  4- Bosna Hersek’e muhtâriyet verilecek. 5- Rusya’ya nakit ve arazi terk edilmesi suretiyle harp tazminatı verilecek. 6- Boğazlarda Rus haklarının korunması, Pâdişah ile Çar arasında yapılacak görüşmeler sonunda kararlaştırılacak. 7- Bu şartların kabul edildiğinin bildirilmesi hâlinde, savaş durdurulacak, teminat olarak Vidin, Rusçuk, Silistre ve Erzurum Kaleleri Türkler tarafından boşaltılacak, görüşmeler devam ettiği müddetçe bu kalelere Rus askerleri yerleştirilecek.

 

Türk tarafı, bu ağır şartları kabul etmedi. Yumuşatılarak değiştirilmesi için direndi. Fakat Ruslar, şartları kabul edilmediği takdirde, İstanbul üzerine yürüyeceklerini kesin bir şekilde bildirince, 31 Ocak 1878’de barış esasları antlaşması Edirne’de imzalandı. Ruslar, bu anlaşmaya rağmen, yeni istekler ileri sürdüler. Bunların da kabul edilmesi için 5 Şubat’ta Silivri’ye, 6 Şubat’ta Çatalca’ya, 7 Şubat’ta Yeşilköy’e gelip karargâh kurdular. Bu davranışlarına sebep olarak da İngiliz donanmasının İstanbul’a doğru hareket etmiş olmasını gösterdiler. Hatta donanma çekilmez ise İstanbul’u işgal edeceklerini bildirdiler. Sultan İkinci Abdülhâmid Han, bu nâzik durumda, İngiltere ile Rusya arasındaki rekabetten yararlanmak gibi mükemmel bir milletlerarası politik manevraya girişti.  İngiliz donanmasının Mudanya önlerine çekilmesini sağlamak suretiyle, Rusların İstanbul’u işgal etmekten vazgeçmelerini sağladı. Bunun üzerine Ayastefanos Antlaşması’nın müzâkereleri başladı. Müzâkereler 3 Mart 1878 tarihinde sonuçlandı ve Ayastefanos Antlaşması, Osmanlı Devleti’nin Hâriciye Nâzırı Safvet Paşa tarafından imzalandı. Hemen ardından Sultan İkinci Abdülhâmid Han, İngiliz – Rus rekabetinden yararlanarak İngiltere’yi harekete geçirdi. İngiltere, Ayastefanos Antlaşması’nın, Berlin’de yapılacak müzâkereler sonucuna kadar askıya alınmasını talep etti. Bu arada İngiltere, Kıbrıs’ın yönetiminin kendilerine verilmesi halinde Osmanlı Devleti’ne her türlü yardımın yapılacağını duyurdu. Sultan, İngiltere’nin bu şartını kabul edince, Ruslar, Berlin konferansına katılmayı kabul etmek mecburiyetinde kaldılar.

 

Berlin Konferansı, 13 Haziran 1878 günü Alman Devlet Başkanı Bismark’ın başkanlığında toplandı. Görüşmeler, 13 Temmuz 1878 tarihinde sona erdi. İmzalanan Antlaşma, şu hükümleri ihtiva ediyordu: 1- Bulgaristan’a,   Makedonya geri alınarak ve ikiye bölünerek muhtariyet tanındı. 2- Bosna – Hersek, Osmanlı hâkimiyetinde kalmakla beraber, geçici olarak Avusturya – Macaristan işgaline terk edildi. 3- Romanya, Sırbistan ve Karadağ’ın bağımsızlıkları tasdik edildi. 4-Rusya, Basarabya’yı Romanya’dan aldı. 5- Osmanlı Devleti, Ermenilerle ilgili ıslahat düzenlemeleri yapmayı taahhüt etti. 6- Osmanlı – Yunan ilişkilerinin düzenlenmesini taraflar kabul ettiler.

 

Berlin Antlaşması, Osmanlı Devleti için çok ağır şartlar ortaya koyuyordu. Fakat, Türklerin Avrupa’dan tamamen tasfiye edilmesi isteklerine de set çekmişti. Rusların istediği savaş tazminatı da yaklaşık olarak yarıya indirildi. Bu kadarı bile Osmanlı devleti için çok ağır bir meblâğ idi. Ancak Berlin Antlaşmasının 61 maddesi, Osmanlı Devleti’nin başına büyük gaileler açtı. Anadolu’nun toprak bütünlüğüne karşı ciddî bir tehdit oluşturdu. Bu madde şöyle idi: Osmanlı Hükümeti, Ermenilerin yaşadığı eyâletlerde mahallî ihtiyaçların gerektirdiği reformları geciktirmeden yapmayı, Çerkez ve Kürtlere karşı Ermenilerin huzur ve güvenliğini sağlamayı taahhüt eder. Bu hususta alınacak önlemleri, büyük devletlere bildirecektir ve devletler de alınan önlemlerin uygulanmasını gözetleyeceklerdir. Bu madde Antlaşmaya, Türkiye Ermenilerinin Patriği Nerses Varjabetyan’ın gayretleriyle konulmuştu.

 

13 Temmuz 1920: Kurtuluş Savaşı’na karşı çıkanlar, Haçin Ayaklanması’nı başlattılar. Birinci Dünya Savaşı sırasında, memleketin iç güvenliğini sağlamak amacıyla İttihat ve Terakki Hükümeti, düşmanla işbirliği yapan, yerli halktan binlerce kişiyi öldüren Ermenileri, savaş dışında kalan bölgelere yerleştirmek için uygulama başlatmıştı. Savaş, Osmanlı Devleti’nin mağlubiyeti ve çöküşü ile sona erince, Mondros Mütarekesi gereğince Fransız kuvvetleri Adana bölgesini işgal ettiler. Bunu fırsat bilen Ermeniler de, yerleştirildikleri yerlerden ayrılarak Fransızların desteğiyle eski bölgelerine geri döndüler. Adana çevresine geri dönen Ermeniler, eski hıyanetlerini unutarak büyük bir hırs ve öç alma şevki içinde geldiler. Osmanlı Devleti’nin çöküşünden yararlanarak Kilikya’da (Adana ve havalisi) bir Ermenistan kurma hayaline kapıldılar ve hemen çalışmalara başladılar.

 

Fransızlar Adana bölgesine yerleştikten sonra 15 Eylül 1919’da İngilizlerle bir anlaşmaya vardılar. Buna göre Fransa, Musul’daki petrol haklarını İngiltere’ye bırakacak; karşılığında Urfa, Antep, Maraş sancaklarını İngilizler onlara terk edeceklerdi. Türklere sorulmadan yapılan bu garip değişiklik bölgedeki Türk halkı üzerinde çok olumsuz etki meydana getirdi,  millî gururları zedelendi ve mücâdele azmini kamçılamıştı.

 

Göç ettikleri yerlerden geri gelen Ermeniler, yeni bir maceranın ve büyük hayalin arkasına takılmaya başlamışlardı. Bir yandan silahlanıyorlar, bir yandan da güçlendikçe Türk halkına kinli saldırılarını artırıyorlardı. Bölge halkı Ermeni saldırılarından korunma imkânına sâhip değildi. Ermeniler ise hızla silahlanıyor, azgınlıklarını artırarak devam ettiriyorlardı. Kilikya’ da Ermenistan kurma hayali içinde Ceyhan nehri ile Göksun ilçesi arasındaki dağlık bölgelerde Zeytin, (Süleymanlı) Ermenileriyle yine dağlık kesimde bulunan Haçin (Saimbeyli) ve Şar Ermenileri ayaklanmaya başladılar. Haçin (Saimbeyli) büyük bir ilçe idi. Yedi bine yakın binaları içinde 30-40.000 insan yaşıyordu. Bu nüfusun ancak % 30′ u Türk idi. Geri kalanı Ermeni’ydi. Bu sebeple Haçin, Ermeni çetelerinin ayaklanma merkezi, Ermenistan hayalinin beslendiği yerdi. Fransızların Adana ve Maraş bölgesinde destekledikleri Ermeniler vahşî davranışlar içine girmişler, Türk halkına olmadık zulümler yapıyorlardı.

 

Ayaklanma sonucu kaymakamlık makamını Haçinli Çavdaryan işgal etmişti. Yaptığı bir törenle ve büyük bir Ermeni topluluğunun söylediği Ermeni marşından sonra ilçenin ortasında Türk bayrağını direkten indirmiş, yerine Ermeni bayrağını çekmişti. Bölgede bunlarla mücâdele eden Bucak Müdürü Süleyman Bey ile İstanbul’ dan Anadolu’ya geçmiş genç hukukçu ve yedek subay Saim Bey vardı. Saim Bey Anadolu’ya geçtikten sonra kendisine verilen memuriyetleri kabul etmemiş, ‘Memleketim işgal altındadır, oraya gidip dövüşmek gerekir…’ Demişti. Bu iki yurt severin meydana getirdikleri millî kuvvetler, Ermeni çeteleriyle devamlı çarpışıyorlardı. Fransızlardan yardım gören hayalperest Ermeniler, Türk köylerine saldırarak zulüm ve yağmalar yapıyorlardı. Süleyman ve Saim beylerin önderlik ettiği direnişler sebebiyle kesin sonuç alamıyorlardı.

 

Bu bölgede kurulan Kuvvay-ı Milliye’ den Tufan bey, Binbaşı Kemal ve Yüzbaşı Osman emrindeki müfrezeler biraz güçlenince hazırlanan plan gereğince 13 Temmuz 1920′ de Haçin’ e taarruz ettiler. Şiddetli dövüşler oldu. İlçeyi ele geçirmek mümkün olmadı. Fakat onu sıkı bir çember altına aldılar. Haçin’ de sarılmış bulunan Ermeniler 24 Eylül günü kuzey cephesinden bir çıkış yaparak Kuvvay-ı Milliye müfrezelerinin bir kısmını dağıttılar ve Rum bucağına saldırdılar. Bu hareket Feke, Göksun ilçelerini telaş ve endişeye düşürdü. Ermeniler çevrede bazı yağmalar, taşkınlıklar yaptıktan sonra Haçin’ e geri döndüler. Haçin ayaklanmasının önem kazanması üzerine 13′üncü Kolordudan millî müfrezelere top ve cephane gönderildi. Çevreden toplanıp gelen milislerle de kuvvetlendirilmiş müfrezelerimiz 14 Ekim 1920 günü tekrar Haçin’ e taarruza başladılar. Gittikçe sıkıştırılan ve yok edilme durumuna düşen Ermenilerin 200 kadarı gece karanlığından yararlanarak güney cephesinden kaçmayı başarabildiler. Ele geçen diğer isyancılar ise tümü yok edildi. Bir gün sonra, 15 Ekim 1920’de Haçin millî kuvvetlerce teslim alındı ve isyan bastırıldı.

 

14 Temmuz 1942:  Denizaltı Gemimiz Atılay battı. 14 Ağustos 1937 tarihinde, İstanbul Valide tesislerinde kızağa konulmuştu. Yapımına, Haliç Tersanesi’nde başlandı. 21 ay sonra, 19 Mayıs 1939’da denize indirildi. 14 Temmuz 1942’de, Çanakkale Boğazı’nda sualtında mayına çarparak battı. Atılay’ın batışı, Türk Denizaltı tarihindeki yedinci kazâdır. Dalışta iken batan ve can kaybına uğradığımız ilk denizaltı kazasıdır. Denizaltımız, Çanakkale’ye su altına döşenen elektrik kablolarının kontrolü için görevli olarak gönderilmişti. Gemide 1 binbaşı, 3 yüzbaşı, 1 teğmen, 18 astsubay ve 16 er olmak üzere 39 askerimiz şehid oldu. Onlar; maddî anlamda savaşlar mekânı, zaferler diyârı ve şehitler kapısı olan Çanakkale’nin sularına, mânevî ve ulvî anlamda ise aziz ve necip Türk Milleti’nin kalbine gömüldüler. Alınlarında ölmezliğin güneşi, temiz yüzlerinde şehitlik mertebesine ulaşmanın hazzıyla şekillenen tebessümlerle…

 

Atılay denizaltı gemisi, Deniz Kuvvetlerimize ait Ay Serisi olarak adlandırılan 4 denizaltından biriydi. Diğerlerinin isimleri ve hikâyeleri şöyledir: Yıldıray: İstanbul’da 9 Eylül 1937’de kızağa konuldu. Alman teknik elemanlarının gözetiminde Türk işçisinin emeği ile inşa edildi. 28 Ağustos 1939’da denize indirildi. Ancak, iki ana dizel motoru Almanya’dan gelmemişti. 13 Ağustos 1940’ta yedeğe alınarak Haliç’ten Gölcük tersânelerine çekildi. Noksanlar orada tamamlandı. İlk seyir tecrübesi 11.10.1945’te yapıldı. 2 Eylül 1946’da Türk deniz Kuvvetleri’ne teslim edildi. Motorların ikmali ile seyir ve dalış tecrübeleri teknik anlamda hiçbir yabancı desteği olmaksızın, tamamen Türk personel tarafından yapılmış ilk denizaltı gemimizdir. Saldıray: Almanya’da inşa edildi. 23 Temmuz 1938’de denize indirildi. 5 Haziran 1939’da Türk deniz Kuvvetleri’ne teslim edildi. Batıray: Mayın denizaltısıdır. Almanya’da 10 Şubat 1937’de kızağa konuldu. 28 Eylül 1938’de denize indirildi. İkinci Dünya Savaşı’nın başlaması sebebiyle gemi Türkiye’ye teslim edilmedi. 20 Eylül 1939’da Alman Deniz Kuvvetleri’nde hizmete girdi.  

 

15 Temmuz 1709: İsveç Kralı Demirbaş Şarl, Osmanlı Devleti’ne sığındı. Birkaç defa Rusya’ya hücum ederek ordularını bozguna uğratan Şarl, son savaşında Ruslara yenilince, kaçtı ve Osmanlı’ya sığındı. Osmanlı topraklarında 15 yıl kaldıktan sonra ülkesine döndü. Demirbaş, onun ülkesindeki adı değildir. Topraklarımızda çok kaldığı için, ‘Demirbaşımız oldu’ anlamında, zekice ve ince bir espri ürünü olarak Türk milleti tarafından yakıştırılmış bir sıfattır.

 

15 Temmuz 1917: Galiçya’da görev yapan Türk ordusuna bağlı 15. Kolordu yurda döndü. Türk askerleri, Birinci Dünya Savaşı süresince Kafkas, İran, Irak, Mısır, Yemen, Filistin, Suriye, Galiçya, Romanya, Makedonya ve Çanakkale cepheleri olmak üzere tam onbir ayrı cephede savaştı. Bu cephelerden Kafkas, İran, Irak ve Mısır, Filistin ile Suriye cepheleri Alman ve Osmanlı genelkurmayları tarafından plânlanmış ve bu şekilde açılmış cephelerdi. Yemen’de İngilizlerle işbirliği yapan asilerin çıkardığı isyanlar ve İtalyanlarla savaşılmakta idi. Avrupa’daki üç cephe, yani Galiçya, Romanya ve Makedonya cepheleri ise müttefikimiz olan devletlere yardım etmek, onlarla birlikte savaşmak için kuvvet gönderilmiş cephelerdi. Çanakkale cephesi ise İtilâf Devletleri’nin saldırısı karşısında açılmıştı.

 

Müttefiklerimiz olan Almanya ve Avusturya-Macaristan devletlerinin Ruslar’a karşı açtığı bir cephe olan Galiçya’daki Alman Güney Ordusu, Orgeneral von Bothmer’in komutasındaydı. Rus ordusu 1914 Ağustos’unda bu cephedeki saldırılarını yoğunlaştırmış ve Galiçya’yı işgal ederek Karpatlar’a kadar gelmişti. Alman kuvvetleri ile Avusturya-Macaristan kuvvetleri bir dereceye kadar Rus kuvvetlerini durdurmayı başarmışlardı fakat Ruslar’m cephe boyunca üstünlükleri sürüyordu.

 

Galiçya Cephesi’nin bir Türk kolordusu ile güçlendirilmesi kararlaştırılınca, 15. Kolordu 8 Ağustos 1916′da Uzunköprü’den hareket etti, Belgrad ve Lemberg üzerinden 20 Ağustos’ta Podoyski’ye vardı. 22 Ağustos 1916′da Güney Ordusu’nun savunma cephesinde, 20 kilometrelik bir cephenin savunma sorumluluğunu üzerine aldı. Kolordumuzun karşısında Ruslar’ın Üçüncü Türkistan Tümeni vardı. Kolordumuz bu bölgede başarılı savunmalar yaptı fakat Alman Güney Ordusu Komutanlığından aldığı emirle, 6 Eylül 1916′da 15-16 kilometrelik Şümlani-Trosyaniç-Kotow-Pototory hattına doğru çekildi. Bu çekilme esnasında 20. Tümen ağır kayıplar verdi.

 

Düşman, 16 Eylül’de kolordumuzun bulunduğu bölgeye dört piyade tümeniyle taarruz etmiş ve zehirli gaz kullanmıştı. İki gün boyunca süren muharebeler sonunda kolordumuz ağır zayiatlar vermesine rağmen mevziini terk etmemişti. Türk Kolordusu, Galiçya Cephesi’ne gideli bir aydan kısa bir süre olmasına rağmen 95 subay ile 7.000 er şehid vermiş ve büyük fedakârlık göstermişti.

 

Ruslar, 30 Eylül günü Üçüncü Kafkas Kolordusu’yla, 15. Kolordumuza taarruz etti ve mevzilerimizin bazı kesimlerine girmeyi başardı fakat akşama doğru püskürtüldü. Kolordumuzun bu muhaberedeki zayiatı 45 subay ve 5.000 er olmuştu. Düşmana da ağır kayıplar verdirilmiş ve 500 esir alınmıştı. Ruslar, 5 Ekim’de üstün topçu ateşiyle yeniden taarruza başladılar ve ertesi gün de çok çetin çarpışmalar yaşandı. Kolordumuzun cephesine 13 Rus alayı taarruz etmiş, bütün bu çetin şartlara rağmen birliklerimiz Rus hücumlarını durdurmuştu. Çarpışmalarda 15 subayımız ve 3.000 erimiz şehid düşmüş fakat Ruslar’a da ağır zayiat verdirilmişti. Taarruzlarını Kasım ve Aralık aylarında da tekrarlayan Ruslar bir başarı elde edemediler ve memleketlerinde yaşanan komünist ihtilâli sebebiyle 1917 Mart’ından itibaren muharebe gücünü iyice kaybetmeye başladılar.

 

Kerensky, Rusya’da hükümet başkanı olunca bütün cephelerde taarruza geçilmesine karar vermişti. Zaten taarruza başlamadan önce Alman Güney Ordusu’ndan iki kat kadar üstün olan düşman, başka kuvvetler de getirmişti. Şiddetli bir topçu ateşi ile 29 Haziran 1917 sabahı başlayan taarruzda 20. Tümen bölgesi de ateş altında kalmış, buna rağmen ateşle karşılık vermişti. 20. Tümen’in bütün cephesinde ertesi güne kadar süren saldırılarda gaz da kullanılmış, top ateşi ile siperler yıkılmış ve tahribat çok fazla olmuştu. Alman ve Türk kuvvetleri bu şiddetli hücumları geri püskürtmüşler, Türk tümenine 24 batarya ile 43.000 mermi atılmıştı. Çarpışmalardan sonra, 15. Kolordu Komutanı Kurmay Albay Yakup Şevki Bey, 20. Tümen’e şu yazıyı göndermişti: “‘Kahraman tümenimiz, bir aydan beri gösterişli bir hazırlık yapan düşmanı büyük taarruzun üçüncü gününde de üstün bir cesaret ve direnme ile karşıladı. Görevini tam olarak yaptı. Üç gündür süregelen pek şiddetli topçu ateşi altında siperlerinizin ve engellerin hemen hepsi yıkıldığı halde, bugün saat 04.00′ten beri kahraman alaylarınızın hemen her biri beş-altı adet hücumu korkusuzca karşıladılar, cesaretle karşı taarruzlar yaptılar, siperlerinizin karşısında düşmandan iz kalmadı. Türkler’in tarihi ve şanı yükseltildi. Vatan, tümeninizin kahramanlıklarını sonsuza kadar bağrında taşıyacaktır. Kıtalarınızdaki yiğit çocuklar sağ kaldıkça, düşmanlar hiçbir zaman Türkleri esir edemeyecektir. Bütün subaylara ve erlere selamlarımı, en içten teşekkürlerimi ve tebriklerimi iletiniz. Şanlı sancağınızın sonsuza kadar benzeri zaferlerle dalgalanmasını diler, hepinizi Allah’a emânet ederim.”  Muharebelerin zamanla şiddetini kaybetmesi ve Rusya’daki ihtilâlin cephelere yansıması üzerine, 15. Kolordu’nun yurda dönmesi kararlaştırıldı. Kısım kısım gerçekleştirilen dönüş, 15 Temmuz 1917′de tamamlandı.

 

GALİÇYA KAHRAMANLARI: Şair Süleyman Nazif in, Malta Geceleri, Firâk-ı Irak ve Galiçya adlı eserlerinde 15. Kolordu Komutanı Yakup Şevki Paşa tarafından bizzat onaylanmış olan Galiçya kahramanlarının hikâyeleri detaylı bir şekilde anlatılır. Rus Kimdir, Moskof Nedir? başlıklı bölümde kahraman Mehmetçiğin birbirinden şanlı kahramanlıkları yer alır:

 

Bursalı Nurullah oğlu Ali: 17 Eylül savaşında er Ali, beş Rus askeri tarafından esir edilmişti. Esir olmak Türk çocuğunun onurunu en çok yaralayan bir utançtı. Ali nasılsa yakayı ele verince sesini çıkarmaz; torbasında kalan tek bir bombasını vermemenin yolunu düşünür. Sessiz bir vaziyet alır. Cesur Ali’nin yalnız tüfeğini alırlar. Beş Moskof, avlarını götürürken Ali, gözettiği fırsatı bulunca derhal yararlanır, bombasını atar. O kargaşalıkta can veren Ruslar’dan birinin tüfeğini çeker alır, bombanın dumanı dağılmadan sağ kalan ikisini de gebertir ve artık arkasına bakmaz, kaçar. Akşamüzeri Ali, arkadaşları ile yemek yerken diyordu ki; ‘Beş Moskof değil, yirmi de olsaydı yine o bombayı korkusuzca savururdum. İnsanın elinde bir tek bomba oldukça, Moskof un elinden ucuz şekilde can vermek günahtır.’

 

Kilisli Raşit oğlu Abdullah Çavuş: Abdullah Çavuş, Gelibolu savaşında kendisini feda edercesine şehidlik rütbesine yükselen Osman Çavuş’un kardeşidir. Bu iki kardeş ölüm nedir bilmezler, düşmanla çarpışmayı bir eğlence sayarlardı. Osman Çavuş, İngilizlerle Fransızlar’dan öcünü aldı. Abdullah Çavuş da şimdi Ruslar’dan öç alıyor. Bu yiğit, bütün savaşlarımızın seçkin bir kahramanıdır. 17 Eylül’de özellikle yiğitliğiyle nam almıştı. Ruslar 421 rakımlı tepeye, Abdullah Çavuş’un bulunduğu sipere de saldırıyorlardı. Moskoflar’ın çok üstün sayıda saldırdıklarını görünce kahraman Abdullah düşmanı daracık siperler içinde karşılayıp dövüşmekten utanıp, arkadaşlarına seslendi: ‘Biz Osmanlı değil miyiz, Ruslar buraya kadar gelsinler de biz kadınlar gibi siperde bekleyelim, ayıp değil mi? Haydi arkadaşlar, dinini, milletini seven erkekler benimle birlikte gelsin…’ Dedi ve siperden çıktı. Zaten Ruslar en çok askerimizin süngüsüyle bombasından yılmıştı. Onu gördü mü kaçar, arkasına bile bakmaz, kaçamayan kesin teslim olurdu. Abdullah Çavuş, o gün 32 Rus’u da esir almıştı.

 

Vulçitrinli Sadık Çavuş: 397 rakımlı tepedeki bomba yeri düşman siperine çok yakındı. Siperlere 30-40 adımlık bir mesafe vardı. Buradan her zaman şiddetli bomba alışverişi yapılırdı. Her gün yaralı, şehid eksik olmazdı. Bir sabah yine düşman, bombalarını sık sık atmaya ve bizi rahatsız etmeye başladı. 14. bölükten Vulçitrinli Sadık Çavuş, kahraman mangasıyla birlikte o gün bomba yerinde nöbetçi idi. Dayanamadı, titredi, hain düşmana karşı kalbinde gizlediği öç alma hırsı ile kendini bir türlü yerinde tutamıyordu. Bombalar yağıyor, bombaların patlayışından meydana gelen cehennemi andıran gürültüler Sadık Çavuş’un kulağına bir sinek vızıltısı kadar bile gelmiyordu. Çünkü o, ismi gibi dinine, vatanına, silahına, kısacası kutsî olan her şeye sadıktı ve kahramanlığına bütün zaferler vaat edilmişti.

 

Kahraman Çavuş’un artık dayanma gücü tükenmişti. Kendisine ateş yağdıran düşmanı eliyle boğmak istiyor, siperler onun genişlemek isteyen gövdesini sıkıyordu. Kalbinde Allah korkusundan başka bir şey taşımayan bu kahraman, mangasının erlerine küçük bir nutuk verdikten sonra bomba siperlerinden fırlayarak düşman siperine atladı. Çavuşlarının bu kahramanca davranışını gören arkadaşları, komutanlarını takipte gecikmediler. Birkaç dakika sonra düşmanın bombası kesilmiş, bunun yerine askerimizin düşman siperlerinden hükmedici biçimde yükselen zafer sesleri işitilmeye başlamıştı. Bu bir avuç Osmanlı kahramanı karşısında neye uğradıklarını bilemeyen Ruslar, kurtuluşu teslim olmakta bulmuşlardı. Biraz sonra Sadık Çavuş, arkadaşlarıyla birlikte sayısı on beşe varan Rus esirlerini süngülerinin önünde kendi siperlerine doğru sürüyorlardı. Kahraman Sadık, bu esirleri bir koruyucu erle ordugâha gönderdi. Artık kendisi de bomba yerinde gönlü rahat, görevine devam ediyordu. Bu koca asker o gün akşama doğru şehid oldu.

 

Yozgatlı İsmail oğlu Başçavuş Rıfkı: 23 Eylül günü yapılan muharebede yaralı taşıyan arabalara rastlayan alay komutanı, yaralı çocuklarının hatırını sordu. Arabanın birinden başını çıkaran bir yiğit: ‘Aman efendim!.. Bölük komutanı şehid oldu, yardımcısı Bilal Efendi şehid düştü. Ben de bölüğe ancak yarım saat komuta edebildim. İşte yaralandım. Yaram hafiftir fakat komutansız kalan bölüğün yarası daha ağır olur. Allah aşkına oraya bir komutan yetiştirin, bölüğüm yalnız kalmasın. Ben sağlık bölüğünde yaramı sardırınca hemen dönerim.’ Dedi. Görevi için hayatını hiçe sayan, kendi yarasından çok komutansız kalan bölüğünün yarasıyla üzülen bu yiğit asker, ağır yaralanmış olan Yozgatlı İsmail oğlu Başçavuş Rıfkı Efendi idi.

 

Çineli Ali oğlu Mehmed: 3. Tabur’un 10. Bölük Komutanı Mustafa Efendi’ye 421 rakımlı tepenin doğusundaki ve orman içindeki siperleri ele geçiren düşmana karşı saldırması emredilmişti. Mustafa Efendi bölüğü ile düşman üzerine atıldı. Osmanlı askerinin saldırı silâhı daima süngüdür. Süngü şakırtısına karışan ‘Allah Allah’ sesleri düşmanı pek şaşırtmış, darmadağın etmişti. Yakayı kurtarabilen Moskoflar kaçmaya başlamışlardı. Bu elli kişilik kahraman Türk yavrusu, bütün siperleri Ruslar’dan temizleyerek geri almayı başarmışlardı. Tam bu sırada idi ki, bir düşman şarapneli Mehmed’i göğsünden yaralamış, takatsiz düşürmüştü. Sırtını ara siperine dayayarak arkadaşlarına bakan yiğit Mehmed, ‘Bu siperleri vaktiyle biz yaptık, hepimiz ölürüz, yine düşmana vermeyiz.’ Diyor, arslan arkadaşlarını cesaretlendirmeye çalışıyordu. Fakat yazık ki yiğit Mehmed’in yarası hafif değildi. O vaziyette bile düşmanın aralıksız, yağmur gibi yağan şarapnelleriyle devamlı eğleniyor, alay ediyordu. Aslan Mehmed’in son sözü ‘Yaşasın 10. Bölük’ oldu ve ruhunu teslim etti. Bu sipere düşman bir daha ayak basamadı.

 

16 Temmuz 1938:  Beden Terbiyesi ve Spor Genel Müdürlüğü kuruldu. Spordan sorumlu Devlet Bakanlığı’na bağlı, tüzel kişiliği olan katma bütçeli teşkilât, 3530 sayılı kanunla kuruldu. 1942′de 4235 sayılı kanunla kuruluş kanununda değişiklik yapıldı. Son olarak da 21.5.1986 tarihli ve 3289 sayılı kanunla, daha önce Beden Terbiyesi Genel Müdürlüğü (BTGM) olan adı değiştirildi ve kuruluş yapısı yeniden düzenlendi.

 

Beden Terbiyesi ve Spor Genel Müdürlüğü’nün (BTSGM) görevleri beden eğitimi, oyun, jimnastik ve spor etkinliklerini yönetmek, bu etkinliklerin esaslarını belirlemek, yurt içi ve yurt dışı spor etkinliklerini programlamak ve yürütmek, spor yöneticisi, antrenör, monitör, sporcu ve hakem yetiştirmek, sporcuların ve spor kulüplerinin tescil, vize ve aktarma işlemlerini yapmak, spor federasyonlarının kurulması için gerekli kural ve ilkeleri belirlemek, beden eğitimi ve spor etkinlikleri için gerekli saha, tesis ve malzemeleri yapmak, yaptırmak, işletmek ve işlettirmek, sporcu sağlığı ile ilgili önlemleri almak, spor karşılaşmalarında uluslararası kuralların uygulanmasını sağlamak, futbol karşılaşmalarında müşterek bahis (Spor-Toto ve Spor-Loto) düzenlemektir.

 

BTSGM, merkez ve taşra teşkilâtı olmak üzere iki bölümden oluşur. Merkez teşkilâtında ana hizmet birimleri, danışma ve denetim birimleri ve yardımcı birimler bulunur. Taşra teşkilâtı ise illerdeki özel bütçeli Beden Terbiyesi ve Spor İl müdürlükleri ile ilçelerdeki Beden Terbiyesi ve Spor İlçe müdürlüklerinden oluşur. İllerde vali, ilçelerde kaymakam beden terbiyesi ve spor başkanıdır. BTSGM’nin sürekli kurulları Merkez Danışma Kurulu, Merkez Ceza Kurulu ile il ve ilçelerdeki danışma kurullarıdır. Merkez Danışma Kurulu, beden terbiyesi ve spor genel müdürünün başkanlığında, spordan sorumlu devlet bakanının ülkede spor alanında uzman olarak tanınan kişiler arasından seçtiği üç kişinin yanı sıra, Millî Savunma, İçişleri, Sağlık ve Sosyal Yardım bakanlıkları, Türkiye Millî Olimpiyat Komitesi, Türkiye Spor Yazarları Derneği ve Amatör Spor Kulüpleri Konfederasyonu’nun belirlediği birer temsilci ile üniversitelerin gönderdiği bir temsilciden oluşur. Merkez Danışma Kurulu genel müdürlüğün en yetkili organıdır. Bu kurul, genel müdürlükçe hazırlanan bütçeyi ve yıllık çalışma programını inceleyip onaylar, teşkilâtı ilgilendiren yönetmelikleri hazırlar.

 

16 Temmuz 1964:  Kurtuluş Savaşı’na katılan asker, milletvekili ve devlet adamı Hüseyin Rauf Orbay İstanbul’da öldü. Doğumu: İstanbul, 1881. Trablusgarb Valiliği yapmış olan Muzaffer Paşa’nın oğludur. Trablusgarb Askerî Rüştiyesi’ni ve Heybeliada Bahriye Mektebi ile Mühendishâne-i Bahrî-i Hümâyûnu bitirdi. Amerika’da denizcilik eğitimi gördükten sonra Osmanlı donanmasına katıldı. 1908 yılında Yemen Harekâtı’nda ve Sisam Ayaklanması’nın bastırılmasında görev aldı. 1909 yılında, Tuna Milletlerarası Su Yolu Komisyonu’nda Osmanlı Devleti’nin temsilcisi olarak bulundu. 1911 – 1912 yıllarındaki Trablusgarb Savaşı’na katıldı. Balkan Savaşı’nda Hamidiye Kruvazörü ile Karadeniz ve Akdeniz’de düzenlediği vur-kaç baskınlarıyla ün kazandı ve deniz savaşlarındaki başarıları sebebiyle Hamidiye Kahramanı olarak tanındı.

 

1914 – 1918 yılları arasında, Birinci Dünya savaşı’nda Afganistan’ın Osmanlı Devleti’nin yanında yer alması için olağanüstü temsilci olarak Kabil’e gönderildi. Görevini tamamlamadan, Enver Paşa tarafından Genel İran Cephesi Komutanlığı’na tâyin edildi. İstanbul’da döndüğünde kaymakamlığa (yarbaylığa) yükseltildi ve Bahriye Nezâreti Erkân-ı harbiye Reisliği’ne getirildi. Türk ve Rus esirlerinin değiştirilmesi amacıyla 1917’de Danimarka’da toplanan komisyonda miralay (albay) rütbesiyle Türk delegasyonuna başkanlık etti. Osmanlı ordusunda subay olarak pek çok cephede savaşa katıldı. İttihatçıların üç Paşası: Talat, Enver ve Cemal Paşaların yurt dışına kaçmalarından sonra, 14 Ekim 1918’de kurulan Ahmet İzzet Paşa hükümetinde Bahriye Nâzırı olarak görev yaptı. 30 Ekim 1918’de Mondros Mütârekesi’ni imzalayan Osmanlı delegasyonunun başkanlığını yürüttü.

 

Mustafa Kemal Paşa’nın Kurtuluş Hareketini başlatmak üzere O’nunla birlikte Samsun’a giden heyette görev aldı. 21 Haziran 1919’da Amasya tamiminin hazırlanmasına katkıda bulundu. 23 Temmuz – 7 Ağustos tarihleri arasında yapılan Erzurum Kongresi’nde Heyet-i Temsiliye üyesi oldu. 4-11 Eylül 1919 tarihlerinde yapılan Sivas Kongresi’nde başkan yardımcılığına seçildi.  12 Ocak 1920’de toplanan son Osmanlı Meclis-i Mebusan’ına Sivas mebusu olarak katıldı. Bu Meclis’te, Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti adına Felâh-ı Vatan Grubu’nu kurdu. Misak-ı Millî’nin kabul edilmesinde büyük rol oynadı.  16 Mart 1920 Baskını sonrasında İngiliz işgal kuvvetlerince tevkif edilip Malta’ya sürgüne gönderildi. 16 Mart 1921 tarihinde, Lord Curzon’un yeğeni ile değiştirilerek serbest kaldı ve İstanbul’a geldi. 11 Kasım 1921’de Millî Mücâdeleye katılmak üzere Ankara’ya geçti. Sivas mebusu olarak TBMM’de görev yaptı. Nafıa Vekili ve sonra da başbakan oldu. Bu görevde iken başlayan Lozan Barış Konferansı’nın ön hazırlıklarını yönetti. Halifeliğin kaldırılmasının gündemde olduğu sırada, İstanbul’da Halife Abdülmecid Efendi ile görüştüğü için sert eleştirilere hedef oldu. Sonradan Cumhuriyet Halk Partisi adını alan Halk Fırkası’ndan ayrılan mebuslarla birlikte, 17 Kasım 1924’te Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nı kurdu. Cumhuriyet târihimizin ilk muhalefet partisidir. Bu partiden Kâzım Karabekir Genel başkanlığı, Ali Fuat Cebesoy genel sekreterliği üstlenmişti. Türkiye Büyük millet Meclisi’nde güçlü bir muhalefet oluşturarak İsmet İnönü’yü Başvekillikten çekilmeye zorladı. Parti, 3 Haziran 1925’te kapatıldı. Bu sırada kendisi, tedâvi amacıyla Avusturya’da bulunuyordu.

 

İzmir’de Atatürk’e karşı düzenlenen suikast ile ilgili olduğu iddiasıyla gıyapta yargılandı ve on yıl ağır hapis cezâsına çarptırıldı. Türkiye’ye 1935 yılında döndü. Hakkındaki suçlama kaldırılmadı, hapse de atılmadı. Atatürk’ün ölümünden sonra, cezalandırılmasının, adlî bir hatâ olduğu açıklandı ve 1939’da Kastamonu milletvekili olarak tekrar Türkiye Büyük Millet Meclisi üyesi oldu. Son görevi, Londra Büyükelçiliği idi. Bu görevi sırasında, Dışişleri Bakanlığı ile anlaşmazlığa düştü. 1944 yılında elçilik görevinden ve devlet memurluğundan ayrıldı. İsmet İnönü’nün yeni bir parti kurması teklifini de geri çevirdi. Yazar Cemal Kutay, Rauf Orbay’ın hatırâlarından ve elindeki belgelerden yararlanarak Osmanlı’dan Cumhuriyete Yüzyılımızda Bir İnsanımız: Rauf Orbay 1881 – 1964 isimli beş ciltlik bir eser hazırladı. Kitap, 1992 yılında yayınlandı.

 

16 Temmuz 1987: Hükümet, Kanun Hükmünde Kararname ile Olağanüstü Hal Bölge Valiliği ihdas etti. Terör örgütü PKK’nın faaliyet gösterdiği illerin yönetimi, Olağanüstü Hal (OHAL) Bölge Valiliği’ne bağlandı. Bingöl, Diyarbakır, Elazığ, Hakkâri, Mardin, Tunceli, Siirt ve Van illerini kapsayan alanda tam yetkiyle görev yapacak OHAL Valiliğine Diyarbakır Valisi Hayri Kozakçıoğlu getirildi. Kararnâme ile bölgedeki askerî kuvvetler ve istihbarat birimleri valiye bağlandı. Ayrıca valiye ihâle ve Sayıştay kanunlarının kapsamı dışında harcama yapabilme, köy ve mezraların yerini değiştirebilme, hâkim, savcı ve jandarma dışında dilediği kişiyi görevden alma gibi çok geniş yetkiler tanındı. 14 Ağustos’ta Adıyaman, Bitlis ve Muş illeri de bölge valiliğine bağlandı.

 

17 Temmuz 1212: İspanya’daki Müslüman hâkimiyetinin sona erme süreci başladı.  İspanya’daki Müslüman hâkimiyeti tam 501 yıl önce,  711 yılında Tarık bin Ziyad adlı cesur Arap liderinin komutasındaki yaklaşık 12.000 savaşçının, Fas’ı İspanya’dan ayıran sekiz mil uzunluğundaki boğazı geçip İspanya topraklarına ayak basmasıyla başlamıştı. Hâlâ onun adını taşıyan yerden, Tarık’ın Dağı anlamındaki Cebelitarık’tan karaya çıktılar. Bundan sonraki 500 yıl, Araplar Hıristiyanların kendilerini durdurma çabasına rağmen, kuzeye doğru sürekli ilerleyerek, İspanya’nın büyük bölümünü egemenlikleri altına aldılar.

 

1158′de, üç yaşında Kastilya ve Leön tahtına oturan Sekizinci Alfonso, krallık yaptığı uzun yıllar boyunca yarımadayı Müslüman hâkimiyetinden kurtarma planları yaptı. Nihayet, 1212′de kesin eyleme geçti. Kral öncelikle manevî ve siyasî desteğini vermesi için korkunç papa Üçüncü Innocent’e düşüncelerini açıp istekte bulundu. Innocent, Kutsal Topraklara karşı yapılan iki ve Albi’li sapkınlara karşı düzenlenen haçlı seferinin mimarıydı. Innocent, beklenen cevabı verdi: Haçlı seferi ilan ederek, Aragon, Navarre ve Portekiz yöneticilerini Alfonso’nın liderliği altında Kastilya ordusu ile güç birliğine çağırdı. 16 Temmuz 1212’de Alfonso’nun güçlü ordusu Las navas de Tolosa Muharebesi’nde Araplarla karşı karşıya geldi. Savaşta Hıristiyan kuvvetleri Alfonso’nun komutası altındaydı. Kesin bir zafer elde edemedilerse de, 200 yıl sürecek ve sonunda Müslümanları Avrupa’dan tam anlamıyla çıkaracak başarıların birincisini elde etmişti.

 

18 Temmuz 0064: Roma yandı. Büyük yangının Neron tarafından çıkartıldığı hakkında genel bir kanaat vardır. Ancak güvenilir tarihçiler, bu görüşte değildirler. 

18 Temmuz 1482: Fatih Sultan Mehmed Han’ın oğlu Şehzâde Cem Sultan, bir gemi ile Osmanlı topraklarından kaçtı.

18 Temmuz 1520:  Yavuz Sultan Selim Han,  İstanbul’dan Edirne’ye hareket etti.  Sultan’ın son seyahatidir.

 

 

Yayına Hazırlayan:

E. Albay Araştırmacı-Yazar Mehmet Şadi POLAT

Kaynak:

Kronolojik Tarih Ansiklopedisi – Oğuz ÇETİNOĞLU

 

Kategori: Tarihte Bu hafta