Tarihte Bu Hafta : 19 Temmuz – 25 Temmuz

20 Temmuz 1624: Osmanlı donanmasının çıkan ayaklanmayı bastırmak için Kırım’da bulunmasından yararlanmak isteyen Don kazakları, İstanbul Boğazı’nda Yeniköy ve Sarıyer’e akın düzenlediler.

 

21 Temmuz 1517: Sultan İkinci Beyazıd Han ve Yavuz Sultan Selim Han dönemlerinde beş defa sadrâzamlık makamına getirilen Hersekzâde Ahmed Paşa Mısır Seferi’nden dönerken, Maraş yakınlarında vefat etti. Doğumu: Hersek, Haziran 1459. Hersek beyi Stefan’ın oğludur. 1463′te devşirme yoluyla Edirne Sarayı’na getirilerek Enderun’da yetiştirildi. 1479 Arnavutluk seferine bayraktar olarak katıldı. 1480′de Anadolu beylerbeyi oldu. 1484′te İkinci Beyazıd’ın kızı Hundi Sultan’la evlendi. Güneydoğu Anadolu’da Memlûklerle yapılan sınır savaşlarını yönetirken 1486′ da esir düşerek beş ay Kahire’de kaldı.

 

Dönüşünde yeniden Anadolu beylerbeyi oldu. 1488′de donanmayla Mısır seferine çıktı. Lübnan kıyılarını topa tutarak Memlûk askerlerinin kaçış yollarını kesmeye çalıştıysa da, kara ordusu 1489′da yenilgiye uğrayınca geri çekildi. 1497′de sadrazamlığa getirildi. 1498′de bu görevinden alındıktan sonra Ege’ye açıldı ve İnebahtı’nın alınmasına katıldı. 1503′te ikinci defa sadrazam oldu. 1506′da, Akdeniz’de giderek artan korsanlığı önlemek üzere kaptan-ı deryalığa getirildi. 1511′de üçüncü defa sadrazamlık makamına oturtuldu. İkinci Beyazıd’ın oğulları arasındaki taht mücadelesinde önce Şehzade Ahmed’i destekledi. Şehzade Selim (I. Selim) taraftarı olan yeniçerilerin ayaklanması üzerine azledildiyse de, I. Selim’in tahta çıkmasından sonra idam edilen Sadrazam Mustafa Paşa’nın yerine dördüncü defa sadrazam oldu. Askerin disiplinini sağlayamadığı gerekçesiyle 1514 Çaldıran Seferi dönüşünde azledildi. 1515′te beşinci defa aynı göreve getirildi, birkaç ay sonra da Bursa muhafızlığına gönderildi. 1517′de, Mısır seferine katıldıktan sonra geri dönerken yolda öldü. Cenazesi İzmit’e getirilerek adını taşıyan köye gömüldü. Orada ve Keşan’da birer cami yaptırmıştır.

 

21 Temmuz 1711: Osmanlı Devleti ile Rusya arasındaki Prut Savaşı sona erdi, Prut Antlaşması imzalandı. Savaş, Osmanlı Devleti’ne sığınan İsveç Kralı’nın Rusya’nın isteğine rağmen sınır dışı edilmemesi sebebiyle 1 Temmuz 1711’de çıkmıştı. 3 gün süren savaş, Baltacı Mehmet Paşa komutasındaki Osmanlı Ordusu’nun zor şartlar içerisinde bulunması sebebiyle sonuçlanmadı. Rusların isteği üzerine imzalanan anlaşma, Osmanlılar lehine hükümler içeriyordu.

 

İsveç Kralı Güstav, Ruslarla yaptığı Poltava Savaşı’nda Rus Çarı Petro’ya yenilince, 1709 yılında Osmanlı Devleti’ne sığındı. Tahtta; Sultan Üçüncü Ahmed Han vardı. Kendisinin pâdişah olmasında çok hizmeti geçen Baltacı Mehmed Paşa sadrâzamdı. Ruslar; kralın Türk topraklarından çıkartılmasını istediler.  Osmanlı Devleti bu isteği kabul etmeyince, savaş kaçınılmaz hâle gelmişti. Zâten Ruslar, Balkanlardaki Ortodoksları, Türkler aleyhine kışkırtıyorlardı. Bu davranışların da hesabı sorulmalıydı. Ekin 1910’da savaş kararı alındı. 1711 yılı Temmuz başında, 100.000 kişilik Türk Ordusu, Sadrâzam baltacı Mehmet Paşa komutasında Rus Seferi’ne çıktı.

 

Ordumuz, Çar Petro’nun askerlerini Prut Irmağı kıyısındaki Falçi geçidi yakınında kıstırdı. Rus ordusu, yenilgiyi kabul ederek geri çekilmeye başlamıştı. Kırım Hanı İkinci Devlet Giray da ordusu ile yardıma gelince, düşman çembere alındı. Ruslar, savaş ağırlıklarını gömüp bir huruç hareketi ile çemberi yarıp kaçmaya hazırlanıyorlardı ki, ne olup bittiğini anlayamayan yeniçeriler paniğe kapılıp dağıldılar ve önemli kayıplar verdiler. Ciddî bir hücumla Ruslar imha edilebilirdi. Fakat yeniçerilerin isteksizliği sebebiyle o hücum gerçekleştirilemedi. Durumdan yararlanan Çarın gayri meşru eşi Birinci Katarına, Türk tarafına çok değerli eşyalar ve mücevherler göndererek barış isteğinde bulundu. Reisülküttap ve Sadâret Kethüdâsı hediyeleri aldılar ve Baltacı’yı savaştan vazgeçirmeye çalıştılar. Paşa, yine de orduyu hücuma geçirmeye teşebbüs etti ise de, başarılı olamadı. Bu sebeple anlaşma yapmaya mecbur kaldı. Kırım Hânı ile İsveç elçisinin karşı çıkmalarına rağmen 21 Temmuz 1711’de Prut Antlaşması imzalandı.

 

Antlaşmaya göre: Azak kalesi Osmanlılara bırakıldı. Rusların, Karlofça Antlaşmasına aykırı olarak inşa ettikleri üç kalenin yıkılması ve buralardaki savaş malzemelerinin Osmanlılara verilmesi kararlaştırıldı. Rusya, Lehistan (Polonya)’nın işlerine karışmamayı taahhüt etti. İsveç Kralı’nın serbestçe ülkesine dönebilmesi konusunda mutabakata varıldı. Ruslar, Kırım Hanına vergi ödemeye devam edecekler. Görüldüğü gibi anlaşmanın bütün maddeleri Osmanlı Devleti’nin lehinedir. Baltacı Mehmed Paşa’nın muhalifleri, O’nun Rus ordusunu imha etme imkânı varken, barış yaptığı için Divan-ı harbe verilmesini istediler. Rüşvet alma konusu başta olmak üzere birçok suçlama ve eleştiriler dile getirildi. Reisülküttap ile Sadâret kethüdâsı’nın rüşvet aldıkları belirlendi ve îdam edildiler. Mehmet Paşa ise yetkilerini kullanmadığı, rüşvet alınmasını önlemediği gerekçesiyle görevden uzaklaştırıldı. Bu karışıklıklardan yararlanan Çar Birinci Petro, Antlaşma şartlarının gerektirdiği yükümlülüklerini yerine getirmedi. Bu cümleden olarak üç kaleyi yıktırmadı ve malzemelerini vermedi. Lehistan’ın işlerine eskisinden daha fazla müdâhale etmeye devam etti. Yalnızca, İsveç Kralı’nın ülkesine gitmesine izin verildi. Osmanlı Devleti 1712’de Rusya’ya yeniden savaş ilân edince, Lehistan ile ilgili hükümler hâriç Prut Antlaşması’nın diğer şartlarını yerine getirmek mecburiyetinde kaldı. Lehistan ile ilgili hükümlerine de, Osmanlı’nın yeni bir savaş kararı üzerine, 24 Haziran 1713’te imzalanan Edirne Antlaşması ile işlerlik kazandırıldı. Reisülküttap: Osmanlı Devleti’nde Dış İşleri Bakanları’na verilen unvan. Sadâret Kethüdâsı: Osmanlı Devleti’nde, günümüzdeki başbakanlık müsteşarlığının karşılığı olan makam. 

 

21 Temmuz 1718: Osmanlı Devleti ile Avusturya – Venedik Savaşı’na son veren Pasarofça Antlaşması imzalandı. Antlaşma ile Osmanlı Devleti, Avusturya’ya toprak verdi, Venedik’ten toprak aldı. Osmanlı Devleti 1715 – 1718 yılları arasındaki savaşlarda Venedik’i yenmiş, Almanya’ya yenilmişti. Pasarofça kasabasında 2 ay süren bir konferansın sonunda Almanya ile 20, Venedik ile 26 madde üzerine anlaşma imza edildi. Merkezi Tameşvar olan Banat Almanya’ya bırakıldı.  Türkiye, Macaristan’daki son topraklarından vazgeçtiği gibi, Sava Irmağı sınır olarak kabul edilmek üzere Belgrad ve Semendire’deki Türk nüfusu boşaltmak şartıyla bu toprakları Almanya’ya verdi. (Belgrad ve Semendire, 22 yıl sonra Almanlardan geri alındı.) Pasarofça Antlaşması, Lâle Devri’nin başlangıcı sayılır. Nevşehirli Dâmâd İbrâhim Paşa’nın, barışçı dış politikası beğenildi ve sadrâzamlığa getirildi. 

 

21 Temmuz 1774: Osmanlı Devleti ile Rusya Çarlığı arasındaki 1768 – 1774 Savaşı’nın sonunda Küçük Kaynarca Antlaşması imzalandı. Antlaşma ile Osmanlı Devleti’nin Karadeniz’deki hâkimiyeti sona erdi.  Osmanlı yönetimindeki Ortodoks’ların haklarının korunması için Rusya’ya yetki verilmesine dair bir hüküm ile de Ruslar, Osmanlı’nın içişlerine karışma hakkını elde ettiler. Anlaşma ile Rusya’nın sınırı güneyde Burg Irmağı’na kadar genişledi. Azak Limanı, Kırım Yarımadası’nın doğu ucundaki Kerç limanı ve kalesi Rusların oldu. Kırım’ın dîni açıdan Rusya’ya bağlı bağımsız bir devlet olması kararlaştırıldı.

 

21 Temmuz 1905: Sultan İkinci Abdülhâmid Han’a Yıldız Sarayı’nda suikast düzenlendi. Yıldız Suikastı’nda Sultan’ı a öldürmek istediler. Sultan, 63 yaşında idi. Tahtta 29 yılını tamamlamıştı. O yıllarda Avrupa’da anarşi kol geziyordu. Dönemin devlet başkanlarının hemen hepsi, suikastlara mâruz kalmış, kimileri öldürülmüştü. Olumsuzluklar, kısa bir sürede Osmanlı Devleti’ne de sızdı. Sebepli veya sebepsiz, düzeni değiştirmek isteyenler, yeni düzende daha iyi bir konuma erişebileceğini düşünenler, çok gizli çalışıyorlardı. Sultan 2. Abdülhâmid Han da bu düşüncedeki soysuzların hedefi oldu. Târihe, “Bomba Hâdisesi” olarak geçen suikast olayını Ermeni komiteciler düzenlediler. Olayı plânlayanların ve Ermenileri azmettirenlerin – yönlendirenlerin, milletlerarası teröristler olduğu tahmin ediliyor. Osmanlı tebaasından;  aslî unsur olan Türkler, Çerkezler, Abazalar, Araplar, Arnavutlar ve Lazlar Sultan’ı sevip sayıyorlardı. Osmanlı ile yaptıkları son savaşı kaybeden Rumlar, Doğu Anadolu’da bağımsızlık arayışlarında olan ve hedeflerine ulaşamayan Ermeniler ile Filistin’de toprak istekleri reddedilen Yahudiler Abdülhâmid Han’dan nefret ediyorlardı. Anarşistler, uzun bir araştırma dönemi yaşadılar. Sultan’ın selâmlık törenleri, Cuma namazı için Yıldız Câmii’ne gelişleri ve dönüşleri inceden inceye araştırıldı. Sonra yine uzun bir hazırlık dönemi geçti. Viyana’da özel bir araba yaptırıldı. Parçalar hâlinde İstanbul’a getirilip monte edildi. Gizli bölmelerine 80 kilo patlayıcı, 20 kilo parçalayıcı madde ile çok dakik bir saatli bomba yerleştirildi. Komiteciler dikkat çekmemek için aralarına kadın da alarak Avrupalı turist – seyirci görünümünde bu arabaya binerek selâmlık töreni mahalline geldiler. Sonra da arabayı terk ederek gittiler. Arabadaki bomba, Sultan’ın câmiden çıkıp saltanat arabasına binmek üzere yürürken patlayacaktı. Patladı da… Fakat takdir-i ilâhi denilebilecek bir tevakkufla,  Sultan’ın câmiden çıkışı bir dakika gecikmişti. Daha câmi kapısından çıkış için henüz adımını atmıştı ki, müthiş patlama sesi duyuldu. Herkes kaçışmıştı. Sultan ise heykel gibi hareketsizdi. Tavırlarında en küçük bir korku alâmeti yoktu. Cenab-ı Allah’a kayıtsız şartsız teslim olmuş insanların sükûnet ve tevekkülü içerisinde ortalığın yatışmasını bekledi.  Sonra, önceden hazırlanan programı aynen tatbik etti. Daha sonra, olayı düzenleyen komitecilerin bir kısmı yakalandı. Muhakeme edildiler. Elebaşları îdam cezâsına çarptırıldı ise de Sultan, kendisini affetti. Avrupa’daki komite ve anarşi çalışmaları hakkında bilgi toplamak üzere özel bir görevle kendisini Avrupa’ya gönderdi. Satın alınan Ermeni, görevini sadakatle yaptı, sonraki suikastlar bu şekilde önlendi. 

 

 

21 Temmuz 1922:  İttihat ve Terakki Partisi’nin, Enver ve Talât Paşa ile birlikte anılan Üç Paşa’dan biri olan Cemal Paşa Gürcüstan’ın başşehri Tiflis’te öldürüldü. Askerî Eczacı Mehmed Hasib Efendi’nin oğludur. 1890’da Kuleli Askerî İdâdisi’ni, 1893’te Harbiye Mektebi’ni bitirdikten sonra erkânı harbiye tahsilini tamamlayıp 1895’te kurmay yüzbaşı olarak orduya katıldı. 1896’da Üçüncü Ordu’ya bağlı redif (1) fırkası erkân-ı harbiye reisi olarak Selânik’te görevlendirildi. Görevi sırasında Binbaşı Fethi (Okyar) ve Kolağası (2)  Mustafa Kemal Beylerle birlikte çalıştı. Bu görevde iken Selânik’teki Osmanlı İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin gerçekleştirdiği askerî teşkilâtlanma faaliyetlerine sempati duymasına rağmen, harekete aktif olarak katılmadı. 1905 yılında binbaşı olduğunda da bu defa çevresinde Jön Türkler faaliyette idi. Bu faaliyetlere de katılmamakla birlikte ilgi duydu. 1906’da Osmanlı Hürriyet Cemiyeti’ne üye oldu.

 

1908’de Osmanlı İttihat ve terakki Cemiyeti’nin askerî kadrosunda aktif ve önde gelen bir üye idi. Siyâsî gelişmeleri kontrol altında tutmak üzere İstanbul’a gönderildi ise de o dönemde, Osmanlı Ordusu’nun birkaç cephede kazandığı zaferlerle hükümet ve pâdişah prestij kazanmış, İttihatçılar ise güç kaybına uğramışlardı. Hükümet, yeni ve parlak görevler vererek İttihatçıları kendine çekmek ve İstanbul’dan uzaklaştırmak gibi bir taktik uyguluyordu. Bu cümleden olarak Cemal Paşa, Anadolu’ya gönderildi. 13 Temmuz 1909’daki 31 Mart Vak’ası üzerine İstanbul’a döndü. Hareket Ordusu tarafından İstanbul’da gerçekleştirilen harekâta katıldı. İstanbul’da durumun kontrol altına alınmasından sonra, Mayıs 1919’da Üsküdar’a mutasarrıf olarak tâyin edildi. Bu görevi sırasındaki sert uygulamalarıyla dikkat çekti. Hemen ardından, 14 Nisan 1909’da Adana’da Ermenilerin çıkardığı olayları bastırmak için bu vilâyete vâli olarak tâyin edildi. 1910 Kasım’ında hastalandığından İstanbul’a döndü. Ağustos 1911’de Bağdat’a vâli olarak tâyin edildi. Temmuz 1912’de tekrar İstanbul’a döndü. 22 Temmuz 1912’de, Gazi Ahmet Muhtar Paşa tarafından kurulan hükümette verilen görevi, o ekibin İttihatçılara karşı olması sebebiyle kabul etmedi. Ekim ayında miralaylığa terfi etti.

 

Kasım 1912’de tümen komutanı olarak Balkan Savaşı’na katıldı. Bulgarlara karşı ağır bir yenilgiye uğrayınca, Çatalca’ya çekildi. Aralık 1912’de İstanbul’da Ordu İdare Reisliği görevine getirildi. İttihatçıların üç Paşası’ndan biri olan Enver bey’in 23 Ocak 1913’te gerçekleştirdiği Bab-ı Âli Baskını’ndan sonra İttihatçılar yönetime iyice hâkim olmuşlardı. Cemal Paşa, İstanbul Mutasarrıflığı’na tâyin edildi.  Kısa bir süre sonra İstanbul Mutasarrıflığı’nın kaldırılması üzerine 1. Kolordu Komutan Vekili oldu. Aralık 1913’te mirlivalığa yükseldi. 11 Mart 1914’te Bahriye Nâzırlığı’nda görevlendirildi. Fransa sempatizanı olan Cemal Paşa, Birinci Dünya Savaşı öncesinde, Fransa’nın desteğini kazanmak için Fransa’ya gitti ise de anlaşma sağlayamadı. Bunun üzerine Enver ve Talât Paşalarla birlikte, Osmanlı – Almanya İttifakı’ndan yana oldu. Osmanlı Donanmasına bağlı gemilerin Rus Karadeniz filosuna ve Rus limanlarına saldırısı üzerine başlayan kabine krizinde Cemal Paşa, savaş taraftarı grup içerisinde yer aldı ve savaş kararını destekledi.

 

Kasım 1914’te Filistin’deki 4. Ordu Komutanlığı’na getirildi. 1915’te ferik oldu. Mısır’da İngilizlere karşı giriştiği savaşta ağır kayıplar verdiği için geri çekildi. Bunu, Filistin’deki diğer mağlûbiyetler tâkip etti. Katıldığı barış görüşmelerinde de başarılı olamadı. Birinci Dünya Savaşı, Osmanlı Devleti’nin ağır mağlûbiyeti ile sonuçlanınca, Talât Paşa Hükümeti istifa etti. İttihat ve terakki Partisi’nin yedi lideriyle birlikte Cemal Paşa da yurt dışına kaçtı. Önce Berlin’e, sonra Münih ve Stockholm’e gitti. Türkiye’de, gıyabında yapılan sorgulamada îdam cezâsına çarptırıldı.

 

Cemal Paşa daha sonra Rusya’ya geçti, Sovyet yönetiminin desteğini alarak Afganistan ordusunun modernleştirilmesi çalışmalarında görev aldı. Burada da başarılı olamayınca Afganlı yöneticilerle anlaşmazlığa düştü. Ruslardan yeni bir görev istemek üzere Tiflis’e gitti. Bu şehirde yaveriyle birlikte Ermeniler tarafından öldürüldü. Bir iddiaya göre, cinâyet emrini Moskova vermişti. Tiflis’te toprağa verildi. Daha sonra cesedi, Erzurum’daki mezara nakledildi.

 

21 Temmuz 1964: Türkiye ile İran ve Pakistan arasında, İstanbul Paktı imzalanarak Mahallî Kalkınma İçin İşbirliği Teşkilâtı (RCD) kuruldu. 1964 yılında CENTO’nun birbirine komşu olan üç üyesi Türkiye, İran ve Pakistan; aralarındaki ekonomik, kültürel ve teknik alanlardaki işbirliğini daha da geliştirmek istediler. Bölgesel Kalkınma İçin İşbirliği düşüncesi, 20–21 Temmuz 1964′te İstanbul’da üç ülkenin devlet başkanları arasında yapılan toplantıda netleşti ve ortak bir demeçle açıklandı. Buna göre üç devlet; bütün alanlarda mevcut işbirliğini daha da genişletmek ve geliştirmek üzere, uygun önlemlerin alınmasına ve ortak çalışmalar yapılmasına karar verdiler. Bu suretle teşkilâtın kuruluş amacı, bölge halkları için daha yüksek kalkınma düzeyleri sağlamak; ekonomik, teknik ve kültürel alanlarda bölgesel işbirliğini gerçekleştirmekti. Milletlerarası alanda İstanbul Paktı adı verilen bu işbirliği anlaşmasını yürütmek üzere, yılda birkaç defa Bakanlar Konseyi toplantısının yapılması öngörüldü. Burada, çeşitli teknik komitelerin çalışmalarının ve Bölgesel Planlama Komitesi’nin raporlarının incelenip karara bağlanması esas alındı. Ayrıca Tahran’da yürütme ile görevli daimî bir sekreterlik kuruldu.

 

22 Temmuz 0716: Göktürk Devleti hakanlarından Kapağan Kağan öldü. Doğum tarihi bilinmiyor. Çinlilerle ve Kırgız’larla yaptığı savaşları kazandı, ülkesinin topraklarını genişletti. Veziri Tonyukuk, oğlu Bilge Kağan’ın döneminde de vezirlik ve danışmanlık yaptı. Oğuz Boylarından Bayırkular’ın tuzağına düştükten sonra öldürüldü. Göktürk Devleti’ni 682 yılında kuran ağabeyi Kutluk Kağan’ın ölümü üzerine 692 yılında Göktürk Hâkanı oldu. 24 yıl hüküm sürdü. O’nun önderliğinde Göktürk Devleti batıda, Mâverâünnehr olarak anılan Batı Türkistan’ı,  doğuda Çin topraklarının bir bölümünü aldı. O’nun asıl hedefi Tang Hânedânı’nın hâkimiyeti altındaki eski Türk topraklarını ve Türk’lerin oturduğu Çin eyâletlerini almak, Çin’in Göktürk Devleti’ne uzak bölgelerinde oturan Türk’lerin de kendi ülkesine yerleşmesini sağlamaktı. Kapağan Kağan, Çin kaynaklarında kendisinden korku ile söz edilen bir kişidir. Dış siyasette ve askerî komuta konularında başarılı olmakla birlikte, iç yönetimde aşırı sertliği sebebiyle hoşnutsuzluklara ve isyanlara sebebiyet verdi. İç karışıklıklarda Çin entrikalarının da rolü olmuştu. 716 yılında Göktürk boylarından Bayırkular yeniden isyan etmişlerdi. Kapağan Kağan bu isyânı da çok sert bir şekilde bastırdı. Zafer sarhoşluğu içerisinde ihtiyatsız bir şekilde savaş alanından ayrılırken, sağ kalan Bayırkular’ın saldırısına uğradı ve öldürüldü. Kapağan Kağan’ın kesik başının Çin sarayına götürülmesinden anlaşıldığına göre bu olayda da Çin entrikası vardı.

 

GÖKTÜRKLER: Tarihteki adı: Büyük Türk Kağanlığı’ dır.  Batılıların Orta Asya dedikleri,  biz Türklerin ise Türkistan olarak anmak mecburiyetinde olduğumuz bölgede hüküm sürmüştür. Bumin Kağan tarafından 552 yılında kuruldu. Peymey Kağan döneminde, 745 yılında, Karluk ve Uygur Türklerine yenilince tarih sahnesinden silindi.  Göktürk Devleti, 193 yıl boyunca, bütün Türk tarihinin akışına tesir eden en mühim Türk Devleti olmuştur. Hükümet merkezi, günümüzde Moğolistan Cumhuriyeti sınırları içerisinde kalan Ötüken şehri idi. Avarlar gibi imparatorlarına kağan, ve imparatorluk prenslerine de teğin – tekin – tiğin demişlerdir.  Türk adını ilk defa resmen devlet adı olarak kullanmışlardır.

 

Göktürkler, Türklerin Oğuz boyundandır. Bilge Kağan’ın davranışlarına bakıldığı zaman Göktürklerin bir din arayışı içerisinde oldukları görülür. Bundan önceki dinleri, semâvi dinlere dayanmakla birlikte, bozukluk içerisindeydi. Sekizinci yüzyılda Müslümanlarla karşılaşan Türkler, 751 yılında Çinlilere karşı Müslüman Araplarla ittifak ettiler. Bu tarihî olaydan sonra Türklerde İslâmiyet’e yöneliş başladı. 751 yılındaki Talas Meydan Savaşı’ndan sonra İslâmiyet’i yakından gördüler. Benimseyip İslâmiyet ile şereflendiler. Birçok tarihçi, Osmanoğullarının Göktürklerin meşru vârisi ve devamı olarak görmüş, Göktürklerden Osmanlılara sözü sık sık kullanılmıştır.

 

GÖKTÜRK DEVLETİ:  Dünya tarihinde, Türk adının ilk defa resmî devlet adı olarak kabul edenler Göktürklerdir. Göktürklerin doğuşuna ait efsanelere ve Ergenekon Destanı’na göre Türklerin tarih sahnesine çıkışı ile ilgili olarak başvurulabilecek tek kaynak olan Çin belgelerinde üç efsane vardır. Aslında bu efsanelerin hemen hemen aynısı M.Ö. 119′da Hunlar tarafından büyük bir yenilgiye uğratılan Wu-sunlar için söylenir. En yaygın olarak bilinen efsane şöyle anlatılır: 

Göktürklerin ilk ataları Hsi-Hai olarak anılan Batı Denizi’nin kıyılarında oturuyorlardı. Lin adlı bir ülke halkı tarafından;  kadınları, erkekleri, büyüklü-küçüklü bütün insanları yok edilmişlerdi. Yalnızca bir çocuğa acımışlar ve onu öldürmekten vazgeçmişlerdi. Bununla beraber onun da kol ve bacaklarını kesip, büyük bir bataklığın içindeki otlar arasına atmışlardı. Bu sırada dişi bir kurt peyda olmuş ve ona her gün et ve yiyecek getirmişti. Çocuk da bunları yemek suretiyle kendine gelmiş ve ölmemişti. Bir müddet sonra çocukla kurt, karı koca hayatı yaşamaya başlamışlar ve kurt da çocuktan gebe kalmıştı. Türklerin eski düşmanı Lin devleti hükümdârı, çocuğun hâlâ yaşadığını duyunca hemen kendi adamlarını göndererek, hem çocuğu hem de kurdu öldürmelerini emretmişti. Askerler kurdu öldürmek için geldikleri zaman, kurt onların gelişinden daha önce haberdar olmuş ve kaçmıştı. Çünkü kurdun kutsal ruhlarla ilgisi vardı. Buradan kaçan kurt, Batı Denizi’nin doğusundaki bir dağa gitmişti. Bu dağ, Çinlilerin Kao-ch’ang olarak isimlendirdikleri Turfan’ın kuzey-batısında bulunuyordu. Bu dağın altında da çok derin bir mağara vardı. Kurt, hemen bu mağaranın içine girmişti. Bu mağaranın ortasında büyük bir ova vardı. Bu ova, baştanbaşa ot ve çayırlıklarla kaplı idi. Ovanın çevresi de 200 milden fazla idi. Kurt, burada on tane erkek çocuk doğurdu. Göktürk Devleti’ni kuran A-şi-na ailesi, bu çocuklardan birinin soyundan geliyordu.  

                                                                                                                              

Efsanede Türklerin yaşadığı ve göç ettiği yer olarak gösterilen Batı Denizi, kimi tarihçilere göre Turfan’ın kuzey batısında yer alan Balkaş veya Aral Gölü veya Hazar Denizi olarak belirtilirken,  kimi tarihçilere göre de Isık Göl’dür. Isık göl ve civarı, Kırgızların millî destan kahramanı olan Manas’ın da yaşadığı bir bölgedir. Ancak burada önemli olan çıkış – türeyiş efsanesinin, Göktürklerin Ergenekon Destanı’nın ilk şekli olmasıdır. Bütün Türk boylarında derin izler bırakan bu destan, içinde tarihî olayları barındırması bakımından da dikkate değerdir. Destan özetle şöyledir: “ Türk illerinde Göktürk oku ulaşmayan, Göktürk kolu yetmeyen bir yer yoktu. Bütün kavimler birleşerek Göktürklerden öç almaya yürüdüler. Türkler çadırlarını, sürülerini bir yere topladılar. Çevresine hendek kazdılar, beklediler. Düşman geldi. Vuruş başladı. On gün vuruştular, Göktürkler üstün geldi. Düşman, Türkleri er meydanında yenemeyeceklerini anladığından hileye başvurdu ve Göktürkleri gafil avlayıp, çadırlarını bastı. Büyük bir katliam gerçekleşirdiler. İl Han’ın küçük oğlu Kayan (Kıyan) ve yeğeni Tukuz (Negüz) kadınlarıyla birlikte düşmanın elinden kaçtı ve onların bulamayacağı bir yere,  Ergenekon veya Sarp Dağ Beli denilen yere geldiler. Burası geçit vermez, sarp dağlarla çevrili orta yeri düz, verimli bir ova idi. Burada bir müddet sonra nüfusları gittikçe çoğaldığında, birbirine akraba, ayrı ayrı obalar oluşturdular. Nihayet dört yüz yıl sonra kendileri ve sürüleri Ergenekon’a sığamaz oldu. Kurultay toplayıp, Ergenekon’dan çıkma kararına vardılar. Çıkış için tek bir geçit vardı.  Fakat burası da demirdendi. Bir demirci ustasının fikriyle demir dağ büyük bir ateş yakılıp, devasa körüklerle harlandırılarak eritildi. Nihayet, Börteçene (Bozkurt) adlı bir başbuğun liderliğinde, Türkler Ergenekon’dan çıkıp bütün dünyaya yayıldılar. “

Özetlenen bu destan, İlhanlı tarihçisi Reşideddin tarafından nakledilirken, araya Moğollar da serpiştirilerek, büyük ölçüde tahrif edilmiştir. Ancak destanda geçen motifler ve çağrıştırdıkları olaylar, destanın Göktürklere ait türeyiş efsanelerinin tekâmül etmiş hâli olduğunu açıkça göstermektedir. Nitekim Börteçene, Göktürklerin soylarını dayandırdıkları Asena gibi mübârek ve yol gösteren bir kurttur. Hun birliği dağıldıktan sonra, destanın girişinde belirtildiği gibi, Türkler Altay dağları civarına çekilmişler ve bir müddet Juan-Juanlar’ın hâkimiyeti altında yaşamışlardır. Demircilikte ileri giden Göktürkler, Juan-Juan hükümdarının: ‘Sizler demircilikle uğraşan kölelerimsiniz !’ Diye aşağılanmalarını hazmedemeyerek, onlara savaş açmışlar ve yaklaşık dört yüz yıl süren suskunluktan sonra, 545 yılında büyük bir zafer kazanarak istiklâllerinin temelini atmışlardır. Reşideddin’in de Camiü’t-Tevarih’te yazdığı üzere, Ergenekon’dan çıkış, bir bayram olarak kutlanmış, önce Türk kağanı, ardından beyler, bir parça demiri ateşe salıp kızdırdıktan sonra, örs üstünde çekiçleyerek, Ergenekon’u Türk geleneğinde canlı tutmuşlardır. Göktürk hükümdarlık ailesi Aşına soyundan gelmekteydi. Yukarıda ifade ettiğimiz efsanelere göre Aşına soyu dişi bir kurttan türemişti ve bu inanış sebebiyle de Göktürk Devleti’nin alâmeti, altından kurt başlı sancak olmuştur. Ergenekon efsânesi, Hun devletinin yıkılmasından sonra, Türklerin yaşadığı zorlukları anlatmaktadır. Dolayısıyla, tarihte yaşanmış olaylar; Göktürklerin, Hun devletinin bir devamı olarak ortaya çıktıklarının bir delilidir. Nitekim devlet yapılanmasının Hunlarla aynı olması da bu fikri kuvvetlendirir.

 

22 Temmuz 1912: Osmanlı Devleti’nde Sadrazam Sait Paşanın istifası üzerine,  93 Harbi olarak da anılan 1877–1878 Osmanlı-Rus Savaşı’nın Kafkas orduları başkomutanı Gazi Ahmet Muhtar Paşa sadrazamlığa getirildi ve Büyük Kabine olarak adlandırılan hükümeti kurdu. 1912 yılında ülkenin içinde bulunduğu durum çok karışıktı. Asker açıkça siyasetle uğraşıyordu ve değişik siyasî gruplara mensup subaylar arasında tam bir bölünmüşlük havası vardı. Ordunun siyasetle uğraşmasını önlemek de mümkün gözükmüyordu. Bunun yanında İttihat ve Terakki Partisine karşı geniş çaplı bir muhalefet de ortaya çıkmıştı. İşte bu şartlarda Harbiye Nazırı Mahmut Şevket Paşa 9 Temmuz 1912′de istifa etti. Bundan bir hafta sonra da Sait Paşa kabinesi çekildi. Ülkenin içinde bulunduğu iç ve dış duruma bir çâre bulabilmek, sarsılan hükümet otoritesini yeniden sağlamak amacıyla tarafsız bir hükümetin kurulmasına karar verildi. Bunun üzerine, herkesin takdirini ve güvenini kazanmış, hiçbir siyasî partiye girmemiş olan, ordu üzerinde de büyük bir nüfuza sahip bulunan Gazi Ahmet Muhtar Paşa seçildi ve yeni hükümet kuruldu. Kabinede üç eski sadrazam bulunduğundan adına Büyük Kabine denildi. Yeni kabine askerlerin ve memurların siyasetle uğraşmasını yasakladı; İttihat ve Terakki Partisi’ne mensup birçok memuru değiştirdi. Böylece Büyük Kabine ile birlikte İttihat ve Terakki Partisi’nin nüfusu azalmaya başladı.

 

22 Temmuz 1920: San Remo Barış Konferansı’nda belirlenen şartları görüşmek üzere Saltanat Şûrâsı toplandı. İtilaf Devletleri’nin San Remo’da yaptıkları toplantıda kararlaştırdıkları barış şartları taslağı, Tevfik Paşa tarafından teslim alındı. Son derece ağır hükümler içeren bu metni okur okumaz İstanbul’a bir telgraf gönderen Tevfik Paşa, bu antlaşmanın değil bağımsızlık, devlet kavramıyla dahi bağdaşmadığını bildirdi. Konu hakkındaki görüşünü yazılı olarak Barış Konseyi’ne ileten Damat Ferit de, bu antlaşmanın Osmanlı Devleti’ne ağır bir darbe vurduğunu belirtiyordu.

 

İtilaf Devletleri bir hafta kadar sonra verdikleri cevapta bu görüşlerin reddedildiğini açıklayınca, Damat Ferit ve Sultan Mehmed Vahideddin Han, bu şartları kabul etme sorumluluğunu üstlenmek istemedikleri için Saltanat Şurası’nı toplamaya karar verdiler. Bu karar üzerine Yıldız Sarayı’nda veliaht Abdülmecid Efendi, Damat Ferit Paşa, Şeyhülislam Dürrizade Abdullah Efendi ile birlikte pek çok isim padişah huzurunda bir araya geldiler. Toplantı başladığında, San Remo Konferansı’ndan çıkan metin üzerinde durularak, eğer önerilen şartlar kabul edilirse Osmanlı Devleti’nin belirli sınırlar içinde varlığını devam ettireceği, ret cevabı durumunda ise savaşın büyüyeceği ve devletin varlığının tümüyle tehlikeye gireceği öne sürüldü. Toplantıda bulunanlardan kimileri küçük itirazlarda bulunduysa da Damat Ferit’in, bu kararların reddedilmesi gerektiğini düşünenlerin bu görüşlerini imza etmelerini söyleyip ‘Kimdir bugün cesaret edip de bu devlet mahvolsun diyecek?’ sorusunu yöneltmesi, durumu açıklığa kavuşturdu; karar zaten çoktan verilmişti. Sultan, Damat Ferit’in ‘İmza etme’ teklifini kabul edenlerin ayağa kalkıp etmeyenlerin oturması yönünde değiştirince, bütün heyet ayağa kalktı. Sadece Topçu Feriki Rıza Paşa’nın ayakta bulunduğu halde çekimser olduğunu ifade etmesiyle toplantı sona erdi.

 

23 Temmuz 1908: Sultan İkinci Abdülhâmid Han, Meclis-i Vükelâ mazbatasını imzalayarak Kanun-ı Esasî’nin yeniden yürürlüğe girdiğini ilân etmesiyle İkinci Meşrutiyet dönemi başladı.  9 Haziran 1908 tarihinde İngiltere Kralı ile Rus Çarı, Reval’de bir araya gelip görüştüler. Konu, Osmanlı Devleti’nin paylaşılması idi. İttihat ve Terakki Cemiyeti, bu olumsuzluklardan, Sultan 2. Abdülhâmid Han’ı sorumlu tutuyordu. Onlar, Osmanlı Devleti’nin paylaşılmasını önlemenin tek yolunun olduğunu söylüyorlardı:    Abdülhâmid Han’ı tahttan indirmek.  Oysa bu söylem yeni değildi. 1889’da cemiyeti kururlarken de hedefleri Sultan’ı tahtından indirmekti. Hedefe giden yol olarak Meşrutiyet’in ikinci defa ilân edilmesi kararlaştırıldı. 4 Temmuz 1908’de İttihat ve Terakki Cemiyeti’nden izin alan Resne Komutanı Kolağası Niyâzi Bey, 150 kişilik çetesiyle birlikte dağa çıktı. Bu devlete karşı bir ayaklanma idi. Amacını şöyle açıklıyordu:  Anayasa’nın tekrar yürürlüğe konulmasını sağlamak.  Resneli Niyâzi Bey’in destekçileri artınca, Serez’den Yıldız Sarayı’na bir telgraf geldi. Telgrafta: “Bir saate kadar Yeni Anasaya’nın yürürlüğe konulduğu ilân edilmez ise, Osmanlı Hânedânından pâdişah adayı olan zatın, pâdişahlığı ilân edilecektir.” Deniliyordu. Sultan, 22 Temmuz’da Ferid Paşa’nın Sadrâzamlıktan çekilmesini sağlayıp Sait Paşa’yı tâyin etti. Sait Paşa kabineyi topladı. Ne yapılacağına karar verilemiyordu. Sultan İkinci Abdülhâmid Han’dan şöyle bir not geldi: “Anayasa’nın ilk ilânı, benim emrimle olmuştur. Görülen lüzum üzerine geçici bir müddet için durdurmuştum.”  Bunun üzerine vekiller heyeti bir karar metni yazıp imzaladı. Meşrutiyet ilân edilmişti. Ancak, çok geçmeden otoritenin yerini kargaşa aldı. O kargaşa; Birinci Dünya Savaşı’nın sonuna,  Kurtuluş Savaşı’nın ilk yıllarına kadar devam etti. 

 

23 Temmuz 1911: Âbide-i Hürriyet Anıtı açıldı. 31 Mart 1908 şehitlerinin hâtırâsına Hürriyet-i Ebediye tepesi üzerinde inşa edilmişti. Yapımına 1909′da başlanan anıt, 23 Temmuz 1911′de düzenlenen bir törenle açıldı. Anıtın tasarımı, Birinci Mimarlık Üslubu’nun tanınmış adlarından Mimar Muzaffer Bey’e aittir. Şişli ile Çağlayan arasında ve Kağıthane Caddesi üzerinde bulunan anıt Şişli ilçesi sınırları içerisindedir ve bir üçgenler geometrisi üzerine kurulmuştur. Anıtın bulunduğu geniş arazide, 11 Haziran 1913’te öldürülen Harbiye Nâzırı ve Sadrazam Mahmut Şevket Paşa’nın, 23 Aralık 1876′da, Birinci Meşrutiyetin ilân edilmesinde önemli rol oynayan Sadrazam Mithat Paşa’nın, 1908′de ilan edilen İkinci Meşrutiyet döneminde Osmanlı Devleti’nin siyasî hayatında etkili olan Sadrazam Talat Paşa ile Harbiye Nazırı Enver Paşa ile sonradan milletvekili olan İttihatçılardan Bnb. Eyüp Sabri Akgöl, Tğm. Atıf Kamçılı, sivil Mithat Şükrü Bleda ve 31 Mart vakasında ölen 33 askerin mezarları da bulunmaktadır.

23 Temmuz 1919:  Kurtuluş Savaşı’nın başlatılması kararının alındığı Erzurum Kongresi toplandı. Çalışmalar 7 Ağustos 1919’da sona erdi. Mustafa Kemal Paşa, Amasya Tamimi ile Ordu Komutanlıklarına ve gerekli gördüğü yerlere, Erzurum Kongresi’ne delege göndermelerini bildirmişti. Amasya tamimi’ne göre, Erzurum Kongresi’nin 10 Temmuz 1919′da toplanması gerekiyordu. Bazı il delegelerinin gecikmesi sebebiyle Kongre, 23 Temmuz 1919′da Erzurum Sultanisi salonunda toplandı. Toplantıya yurdun çeşitli bölgelerinden gelmiş 56 temsilci katıldı.

 

Kongre, Şîran Müftüsü Hasan Fahri Efendi’nin duâsı ile başladı. Mustafa Kemal Paşa, Kongre Başkanlığı’na seçildi. Çeşitli komisyonların çalışmaları 5 Ağustos’ta tamamlandı ve alınan kararlar 7 Ağustos’ta yayınlanan bildiriyle açıklandı şöyle açıklandı: 1- Trabzon, Samsun, Erzurum, Sivas, Diyarbakır, Elazığ, Van ve Bitlis Osmanlı topluluğundan ayrılamaz bir bütündür. 2- Osmanlı vatanının bütünlüğünü, saltanat ve halifelik makamının dokunulmazlığı için millî irâdeyi hâkim kılmak, ana gâyedir. 3- Her türlü işgal ve iç işlerimize müdâhaleye karşı korunma ve karşı koyma esası benimsenmiştir. 4- İstanbul’daki hükümetin, devletlerin baskısı ile buraları bırakması ihtimaline karşı tedbir alınacaktır. 5- Türkiye’de yaşayan gayrimüslimlerin, Osmanlı Devleti tarafından tanınmış haklarına riâyet edilecektir. 6- Millî hudutlarımız içinde çokluğu ve üstünlüğü elinde tutan Müslümanlar din kardeşi ve ırkdaştırlar. 7- Millî sınırlar içerisinde milliyet esaslarına saygılı ve istilâ emeli beslemeyen herhangi bir devletin teknik yardımı kabul edilebilir. 8- İstanbul Hükümeti’nin Millî Meclisi hemen toplaması ve millet mukadderatını Meclis’in kontrolüne bırakması mecbûridir. 9- Yurdumuzun karşılaştığı acılar ve olaylar sebebiyle, vatanın kurtuluşu için kurulan cemiyetler, her türlü particilik akımlarından uzaktırlar. 10- Köylerden Vilâyet merkezlerine kadar var olan millî teşkilât, Kongre tarafından seçilen Temsilciler Heyeti ile temsil edilecektir. Erzurum Kongresi’nden sonra, 4 Eylül 1919’da Sivas Kongresi toplandı.

 

MUSTAFA KEMAL PAŞA’NIN ERZURUM KONGRESİNİ AÇIŞ KONUŞMASI: Efendiler! Tarih ve hâdisatm şevkiyle, bilfiil içine düştüğümüz bugünkü kanlı ve kara tehlike­leri görmiyecek ve bundan müteheyyiç ve müteessir olmıyacak hiçbir vatanperver ta­savvur edilemez. Harbi Umuminin sonlarına doğru, milliyetler esasına müstenit vaitleri üzerine Hü­kümeti Osmaniyemiz de âdilâne bir sulha nail olmak emeliyle mütarekeye tâlib oldu. İs­tiklâl uğrunda namus ve şehametiyle dövüşen milletimiz, 30 teşrinievvel 1918′de im­zalanan mütarekenâme ile silâhını elinden bıraktı.

 

Efendiler! Malûm hakayiktandır ki: Tarih; bir milletin kanını, hakkını, varlığını hiçbir za­man inkâr edemez. Binaenaleyh böyle bir nikab-ı bâtılın arkasından vatanımız ve milletimiz aleyhinde verilen hükümler, kanaatler muhakkak mahkûmu iflâstır! Ve işte bütün bu menfur zulümlerden ve bu bedbaht âcizlerden, tarihimize karşı reva görülen haksızlıklardan müteessir olan vicdan-ı millî nihayet sayha-i intibamı yükseltmiş ve Müdafaai Hukuku Milliye ve Muhafazai Hukuku Milliye ve Müdafaa! Vatan ve Müdafaai Hukuku Milliye ve Reddi İlhak gibi muhteli namlarla ve fakat aynı mukaddesatın temini sıyaneti için tebarüz eden millî cereyan, bütün vatanımızda artık bir elektirik şebekesi haline girmiş bulunuyor. İşte bu şebeke-i azimkâranenin vücuda getirdiği ruhu celâdettir ki mübarek vatan ve milletin mukaddesatını tahlis ve himayeye müstenit son sözü söyliyecek ve hükmünü tatbik ettirecektir.

 

23 Temmuz 1939:  Hatay Millet Meclisi, kendisini feshetti. Hatay, Türkiye Cumhuriyeti’ne ilhak kararı aldı. Türkiye’nin en güneyinde yer alan ve bir sınır ilimiz olan Hatay, değişik kültürlerin günümüze kadar uzandığı tarih ve medeniyetin görkemli sahnelerine şâhit olmuş güzel bir şehrimizdir. Amanos Dağları ve Amik Ovası’nın zenginlik kaynağı olması, toprağının verimi ve ikliminin hayat şartlarına uygunluğu çağlar boyunca komşularının sâhip olma arzularını kamçılamıştır. Gerek coğrafî gerekse nüfus yapısı bakımından Hatay, stratejik illerimizden birisidir. Bu yüzden sürekli iktidar mücâdelelerine sahne olmuştur.

 

Makedonya kralı İskender’in ölümünden sonra İmparatorluğu paylaşan kumandanlarından Selevkos tarafından kurulan şehir, İslâmiyet’ten önce Antiachia, İslâmî dönemde Antakiye adıyla anılmıştır. Osmanlı devrinde İskenderun Sancağı adıyla anılan bölge, Cumhuriyet devrinde Türkiye’ye katıldıktan sonra Hatay ismini almıştır. 1937 yılında resmî dili Arapça, Türkçe ve Fransızca olarak kurulan bağımsız Hatay Cumhuriyeti’nde 03 Temmuz1938 tarihinde ilk serbest seçimler yapıldı. 40 sandalyeli meclisin 22′si Türk milletvekiliydi. 23 Haziran 1939′da Hatay’ın Türkiye’ye katılmasını sağlayan Ankara Antlaşması imzalanmış, Türkiye’nin ısrarlı tutumu ve bölge halkının Türkiye’ye iltihakı yönündeki arzusu sayesinde 23 Temmuz 1939′da da Hatay Türkiye’nin bir vilayeti olmuş, bu katılım, hem Türkiye halkı, hem de bölge halkı tarafından sevinçle karşılanmıştır.

 

24 Temmuz 1660:  İstanbul’da büyük yangın oldu. İstanbul’un tarihinde yaşanan en büyük felâket olan bu yangında, şehrin üçte biri tamamen yanarak kül hâline geldi. Yangın sur dışında çıktığı halde, Ayazma kapısından sur içine yayıldı. Tam 49 saat boyunca İstanbul yanıp tutuştu. Beyazıd, Süleymaniye, Şehzâdebaşı, Fatih, Mahmudpaşa, Hocapaşa, Tahtakale, Sultanahmed, Unkpanı ve Samatya semtlerinde etkili olan yangında yaklaşık 300 saray ve konak, 360 cami ve mescit, 150’den fazla han, hamam ve kervansaray, 80.200 ev, dükkân, metrese ve tekke yandı. Yaklaşık 4.000 insan öldü. Bu müthiş felâketin sonunda İstanbul halkı ayrıca kıtlık, açlık ve bulaşıcı hastalıkların pençesine düştü.  

 

25 Temmuz 1916: Ruslara karşı Türkistan Türklerinin Millî Ayaklanması başladı. Bolşevik İhtilali’nden sekiz ay önce Türkmenistan’da başlayan ve Merdikar İsyanı denilen ayaklanma, Birinci Dünya Savaşı’nın gidişatında önemli etkileri olan bir olay oldu. Harp olmasına rağmen Rusya hükümeti, Türkistan bozkırlarında toprak gasp etmek ve göçmen yerleştirmek siyasetini devam ettirdi. 1916 yılında, Türkmenistan’ın yeri ve suyunun Rusya’nın devlet mülkü olduğu hakkındaki kanun, daha Rusya parlamentosu Duma’dan geçmediği halde uygulanmaya başlandı. Türkmenistan’da toprak müsaderesi ve gaspı, emsalsiz bir soykırım ile yapıldı.

 

Türkmenler asker olurlarsa gasp edilen toprakları geri alırlar ve isyan ederler düşüncesiyle askere alınmıyorlardı. Birinci Dünya Savaşı’nda Türkistan ve Kafkasya’da birkaç milyon ahalinin savaşa seyirci kalması, Rusları harekete geçirdi. Yerli halk askere alınmıyorsa bunun karşılığı olarak fazlaca maddî yardım, daha doğrusu mecburî teberrular vermeliydi. Ancak savaş şartlarında istismar ve vurgunlar nedeniyle bundan istenilen netice elde edilemedi. Bunun üzerine Rus Çarı Türkistan yerli ahalisinin cephede geri hizmetlerde kullanılması için bir kararname yayınladı. 19–43 yaş arası bütün halk, sayısı yaklaşık yarım milyonu aşan Türk,  Merdikar yani işçi olarak cepheye çağırıldı. Yerli halk buna tepki gösterdi ve önceki uygulamaların da etkisiyle isyan etti. İsyan kısa zamanda bütün Türkistan’a yayıldı. İsyana başka yerlerden de katılmalar oldu ve bir hükümet kuruldu. Köylü, kasabalı, şehirli bütün halkın katıldığı ve ‘Çar ve Ruslar defolsun! Müslümanlara hürriyet isteriz.’ Parolası ile başlayan isyan, tam bir ayaklanma haline dönüştü. Kazakistan’da Kazak Gazetesi çevresinde toplanan aydınların ahaliyi itaate dâvet etmeleri, Rus idare merkezinden uzakta bulunan Kazak ve Kırgızlara tesir etmedi. Fakat lidersiz ve teşkilatsız başlayan ayaklanma, aydınların da ahaliyle birleşememeleri yüzünden altı ay sonra 1917 başlarında bastırıldı. Ayaklanma sonunda 673.000 Türk öldürüldü, 168.000 Türk Sibirya’ya sürüldü ve 300.000′e yakın Türk de Doğu Türkistan’a kaçmak zorunda kaldı. Malları ve topraklan, isyanın bastırılmasında askerî birliklere yardım eden Rus göçmenlerine dağıtıldı.

 

25 Temmuz 1950:  Bakanlar Kurulu Türkiye’nin Kore Savaşı’na 5.090 kişilik savaş birliği ile katılmasını kararlaştırdı. Kore’nin ikiye bölünmesinden sonra Kuzey Kore’nin 1950′de güneye yönelik bir işgal hareketine girişmesi, Birleşmiş Milletler Teşkilâtı (BMT)’nı askerî müdâhale için üyelerini göreve çağırmasına yol açtı. SSCB’nin artan tehditlerine karşı NATO üyeliğini bir çıkış yolu olarak gören Türkiye, bu çağrıyı üyelik başvurusunu hızlandırmak için bir fırsat olarak kullanabileceğini düşünerek BMT’na olumlu cevap verdi. 25 Temmuz 1950 tarihinde Demokrat Parti hükümeti Kore’ye yaklaşık 5.000 kişilik bir birlik gönderileceğini açıkladı. Bu karardan yaklaşık bir hafta sonra da NATO’ya üyelik başvurusunu tekrarladı. 17 Ekim 2007’de Kore’ye ulaşan Türk birliği, üç yıl boyunca gösterdiği kahramanlıklarla takdir topladı; 721 şehit ve 2.147 yaralıyla en çok kayba uğrayan birliklerden biri oldu. Türkiye’nin bu fedakârlığı, NATO üyeliğinin 18 Şubat 1952′de onaylanmasında en büyük etkenlerden biri oldu.

 

25 Temmuz 1951: Atatürk’ü Koruma Kanunu yürürlüğe girdi. 1951 yılı hem Atatürk’ün manevî şahsına yönelik saldırılarda önemli bir artışa, hem de hükümetçe bu saldırıları engellemeye yönelik bazı kanunî tedbirlerin alınmasına sahne oldu. Atatürk’ün büst ve heykellerine karşı girişilen saldırıların ilki 24 Şubat’ta Kırşehir’de meydana geldi. Cumhuriyet Alanı’nda bulunan Atatürk büstü, çenesi ve burnu kırılarak tahrip edildi. Bu saldırı 5 Mart’ta düzenlenen büyük bir mitingle protesto edilirken, Cumhurbaşkanı Bayar da Kırşehir’e yeni bir Atatürk büstü hediye etti. İlerleyen aylarda hem Atatürk’e yönelik eylemlerde belirgin bir artış gözlendi. 8 Temmuz’da yapılan CHP Ankara İl Kongresi’nde ülkede tırmanışa geçen olaylara dikkat çekildi. Türkiye Millî Talebe Federasyonu da aynı tarihlerde Ankara’da büyük bir miting düzenledi. Kamuoyunun bu konuya gösterdiği hassasiyet, hükümeti de Atatürk’ün manevî şahsına yönelik saldırılara karşı tedbir almaya yöneltti. Atatürk Aleyhinde İşlenen Suçlar Hakkında Kanun adıyla hazırlanan kanun tasarısı 4 Mayıs’ta1951 tarihinde TBMM’de görüşülmeye başladı. Bâzı milletvekillerinin; ‘Şahsa yönelik kanun hazırlamak demokrasinin ilkelerine aykırıdır.’ Şeklindeki itirazlarına rağmen oy çokluğuyla kabul edilen kanun 25 Temmuz 1951 tarihinde yürürlüğe girdi.

 

Yayına Hazırlayan:

E. Albay Araştırmacı-Yazar Mehmet Şadi POLAT

Kaynak:

Kronolojik Tarih Ansiklopedisi – Oğuz ÇETİNOĞLU

Kategori: Tarihte Bu hafta