Tarihte Bu Hafta : 26 Temmuz – 01 Ağustos

 

26 Temmuz 1340: Avrupa’da Yüz Yıl Savaşları başladı. Savaşlar, 113 yıl devam etti. Fransa Kralı 4. Charles 1382’de öldü. Fransa tahtına çıkan ve hepsi de geriye tek bir erkek varis bırakmayan üç biraderlerin sonuncusuydu. Charles öldüğünde, artık geride hiç birader kalmadığından, İngiltere Kralı 2. Edward ile evli olan Isabella adlı bir kız kardeşleri olmasına rağmen Charles’in kuzeni 6. Philippe tahta çıktı. Çünkü Frank Kanunları, sadece erkeklerin tahtın varisi olabileceğini söylüyordu. Bayanlar taht varisi sayılmıyordu. Isabella’nın oğlu 3. Edward, Fransa Krallığı’nın, bayan olmaları sebebiyle geri zekâlı olduklarını düşündüğü kişilere teslim edilemeyeceğini söylüyordu. Ancak Edward, bir kadının mirasını devredebileceğini, bu yüzden de Fransa tahtının kendi hakkı olduğunu iddia ediyordu.  6. Philippe ise aynı fikirde değildi. Yüz Yıl Savaşı’nın kökleri bu fikir ayrılığında yatıyordu. 1337’den beri, fazla olmasa da kan dökülüyordu. Fakat Yüz Yıl Savaşı’nın ilk büyük savaşı, 23 Haziran 1340’da şimdiki Belçika – Hollanda sınırı yakınındaki Bruges’ün kuzeyine düşen Sluys Limanı açıklarında denizde gerçekleşti. İngiltere, 100 yıl Savaşları içerisinde birkaç çatışmayı kazandı ise de, sonunda kaybeden taraf oldu. Barışa, savaşın başladığı tarihten tan 113 yıl sonra ulaşılabildi.

 

26 Temmuz 1455: Fatih Sultan Mehmed Han döneminde Osmanlı Ordusu, Arnavutluk’ta Berat Zaferi’ni kazandı. Osmanlı Ordusu, Fatih Sultan Mehmed Han yönetiminde İkinci Sırbistan Seferi’ne çıkmıştı. Sırbistan’a girildiğinde Sırp kralı Macaristan’a kaçtı. Bir yarımada şeklinde bulunan Belgrad Kalesi’ne kara tarafından girildi. Tuna Nehri’ndeki Osmanlı donanmasını yenen düşman ordusu da nehir tarafından kaleye girdi. Burada şiddetli bir çarpışma oldu. Jan Hunyad komutasındaki Macar ordusu, Osmanlı karargâhına kadar ilerledi. Komutanlar ve vezirler, Pâdişahın karargâhtan ayrılmasını istedilerse de Sultan, “Düşmandan yüz çevirmek, bozgun işâretidir.” Diyerek teklifi reddetti. Hatta hücum ederek, kendisini öldürmek isteyen üç düşmanı bizzat öldürdü. Bu sırada cesâreti artan asker ve zamanında yetişen süvâriler mukabil taarruzla düşmanı karargâhtan çıkarmayı başardılar.  Çatışma sırasında Pâdişâhın öldüğü haberi yayılmıştı. Bu haberin doğru olmadığının öğrenilmesi üzerine daha da moral bulan Osmanlı askerleri,  kaçan düşmanı tâkip ederken,  az sayıda olmalarına rağmen,  Berat Kalesi’ni fethettiler. 

 

26 Temmuz 1476: Fatih Sultan Mehmed Han döneminde Osmanlı Ordusu Boğdan’ı fethetti. Boğdan, günümüzdeki Moldavya Devleti’nin bulunduğu bölgenin, o tarihteki adıdır. Bölgenin bilinen ilk sâkinleri Romalılardır. Bölge üzerinde Gotlar, Hunlar, Slavlar, Avarlar, Bulgarlar ve Macarlar hâkimiyet kurdular. Osmanlı Devleti’nin Boğdan’a ilk seferi 1420’de oldu. O tarihte bölgenin bir bölümünü fethettiler. 1455’te, Boğdan’ın tümü, Osmanlı Devletine vergi ödeyen bir ülke idi. Bölgenin fethi 1476’da tamamlandı.

 

26 Temmuz 1552: Sokulu Mehmed Paşa komutasındaki Osmanlı ordusu Temeşvar’ı fethetti. Temeşvar, Romanya’nın güneybatı kesiminde bir şehirdir. Belgrad’a yaklaşık 130 kilometre uzaklıktadır. Şehrin fethedilmesi Osmanlı Devleti’ne, Bulgaristan’a giden yolların açılmasını sağlamıştır. Temeşvar, 1716 yılına kadar Osmanlıların elinde kaldı. 1718 yılındaki Pasarofça Antlaşması gereğince bölge Avusturya İmparatorluğu’na terk edildi. Günümüzde, Romanya’nın önemli bir yerleşim merkezidir.

 

26 Temmuz 1655: Osmanlı Devleti sadrazamlarından Kara Murad Paşa Suriye’de vefât etti. Doğumu: Arnavutluk, 1596. Sultan Birinci Ahmed Han döneminde Yeniçeri Ocağı’na girdi.  1638 yılında Sultan Dördüncü Murad Han’ın Bağdat Seferi’ne katıldı.  Bağdat’ın İran işgalinden kurtarılmasının ardından savaşta gösterdiği başarılar sebebiyle terfi ettirilerek bir müddet orada kaldı.  1645 yılında Kul Kethüdalığı’na yükseltildi.  Ocak içerisinde uzunca bir süredir terk edilmiş bâzı âdet ve töreleri ihyâ etti. Yeniçeri ağasına vekâleten Girit’e gitti, Venediklilerle savaştı.  Özellikle Hanya’nın zaptında ve bazı kalelerin alınmasında önemli roller oynadı. 

 

Ocakta resmî görevi olmamasına rağmen nüfuzu büyüktü. İstanbul’a döndükten sonra Sultan İbrahim Han’ın tahttan indirilmesi olayına karıştı. Sultan İbrahim’in yedi yaşındaki oğlu Sultan Dördüncü Mehmed Han pâdişah olunca Kara Murad Paşa, Yeniçeri Ağalığına getirildi. Yeni Sadrâzam Mehmed Paşa’nın Kösem Valide Sultan’ı öldürtmek istediğini haber alınca, durumu Vâlide Sultan’a bildirdi. Kendisinden sadrâzamlık sözü aldı. 21 Mayıs 1949’da vaat yerine getirildi. Yeniçerilerin bir kısmının Büyük Valide Kösem Sultan’a, bir kısmının da Turhan Valide Sultan’a bağlı olmaları sebebiyle, 5 Ağustos 1650 tarihinde sadrâzamlıktan istifa etmek mecburiyetinde kaldı.  Kendi arzusu ile Budin Beylerbeyiliği’ne gönderildi. 11 Mayıs 1655’te tertiplediği bir isyan sonucunda ikinci defa sadrâzamlığa getirildi. İkinci sadrâzamlığı döneminde devlete büyük kötülükleri oldu.  Abaza Hasan’ın isyânı sırasında, işlerin altından kalkamayacağını anlayınca yine kendi isteği ile istifa etti.  Bu defa da Şam Beylerbeyiliğine tâyin edildi. Gemi ile giderken yolda öldü.

 

26 Temmuz 1812:  Osmanlı Devleti ile Rusya arasında Bükreş Antlaşması imzalandı. Anlaşma ile: 1- Prut Irmağı ile Tuna Nehri’nin sol sâhili, Osmanlı sınırı olarak kabul edildi. 2- Tuna Nehri’nin sularında iki devletin ticâret gemilerinin dolaşabilmesi uygun görüldü. 3- Rusya’nın savaş gemileri, Kili Boğazı’ndan Prut Irmağı’nın Tuna ile birleştiği noktaya kadar gidebilecektir.  4- Osmanlı Devleti, iki sene müddetle Eflâk – Boğdan beyliklerinden vergi almayacaktır.  5- Sırbistan’daki kaleler Osmanlı Devleti’nin elinde kalacaktır. Bu antlaşma ile, 1806 yılından beri devam eden Osmanlı – Rus Savaşı sona erdi. 

 

26 Temmuz 1894: İstanbul’daki Ermeni Patriği Aşıkiyan, komiteci Ermenilerin baskıları sebebiyle istifa etti. Osmanlı Devleti’nde yüzyıllar boyunca huzur ve güven içerisinde yaşayan Ermeniler, 1878’den itibâren İngilizler ile Rusların kışkırtmalarına âlet olmuşlar ve isyanlar çıkartmışlardı. Eylemci Ermeniler, Osmanlı Devleti’ne sadâkat gösteren soydaşlarına bile dayanılmaz baskılar yapmışlar, ve 1894’te Anadolu’daki kiliselere, ‘Türkler ile asırlarca rahat yaşadık. Tahrikçilere kulak asmayın…’ Diye tâlimat gönderen Ermeni Patriği Horne Asıkiyan’a suikast düzenlemişler ancak tabancanın ateş almaması sebebiyle amaçlarına ulaşamamışlardı.

 

Ruslar, kışkırttıkları Ermenilerin istekleri doğrultusunda hareket ettiler ve Osmanlı Devleti ile 3 Mart 1878 tarihinde imzaladıkları Ayastefanos Antlaşması’na şu şartları koydurdular: ‘Ermenistan diye bir memleket vardır ve bu ülkenin idâresi düzeltilmelidir. Osmanlı Devleti’nde yaşayan Ermeniler, Kürtlere ve Çerkezlere karşı korunmalıdır.’ Bu durumun Ermeniler tarafından öğrenilmesi üzerine Ermeniler iyice azgınlaştılar.

 

27 Temmuz 1908: Yunanistan Girit’i işgal etti. Akdeniz’in beşinci büyük adası olan Girit’in yüzölçümü 8.260 Km2’dir. Osmanlı Devleti, 1645 yılında Ada’nın bir bölümünü 1669’da da tamamını Venediklilerden almıştı. Osmanlılar 1898’de Girit’ten çekildiler. 10 Ağustos 1913’te Ada, tamamen Yunanistan’a bağlandı. Tarihe adını “hoşgörü imparator­luğuola­rak yazdıran Osman­lı Devleti,  Kıbrıs’ta olduğu gibi Girit’te de Katolik­lerin kapattıkları Ortodoks kilisesini açarak ve bu kiliseye ge­niş imtiyazlar ve­rerek, gelecekte­ki amansız düşmanını adeta kendi elle­riyle hazırlamıştır. 1821 yılına gelindiğinde Rusya, İn­giltere ve Fransa’nın tahrik ve teşvikle Yunanlı olmayan “Yeni Yunanlılar”, Mora yarımadasında bir isyan baş­lattılar. Girit’te bir isyan başlatılmış ise de bu isyan Osmanlı tarafından bastırılmıştı.

 

Girit isyanı 4 yıl boyunca devam et­miş, adaya 1825 yılında gönderilen İb­rahim Paşa komutasında 60 gemi ve 16 bin askerden oluşan Osmanlı do­nanması isyanı bastırmayı başarmıştır. 1841′de Yunanistan tarafından beslenen ve kışkırtılarak yönlendiri­len Giritli Ortodokslar, Vali Mustafa Paşa’ya baş kaldırdılar. İsyanı bastı­racak kadar askeri bulunmayan vali zaman kazanmak için âsîleri yatıştırmaya çalışmış ve İstanbul’dan asker istemiştir. Başkentin cevabı, “Şu an­da sıkıntılarımız yeteri kadar fazla. Girit’te hadise meydana getirmeye­lim. Yumuşak davranmaya gayret edin” şeklinde idi. Bir müddet son­ra da Mustafa Paşa görevden alına­rak yerine Sami Paşa gönderildi.

 

Adada oluşan gergin hava yatış­mak üzere iken 18 Haziran 1858 ge­cesi Ortodoks bir Giritlinin bakkallık yapan bir Türk’ü öldürmesi ve Türklerin vali konağının önüne ge­lerek “linç etmek kastıyla” katili is­temeleri üzerine gelişen olaylar Gi­rit’teki havayı yeniden gerginleştirdi. Jandarmaların, galeyana gelen Türk­leri teskin etmek için acele davran­maları sonucunda kurulan bir mah­keme ile katil idama mahkûm edil­di. Buna kızan Giritli Ortodokslar silahları ile dağa çıktılar. Türk köyleri­ni basarak katletmeye başladılar. Sa­mi Paşa adaya gelince ortalık biraz sakinleşti.

 

Bir yandan bu gelişmeler yaşanır­ken bir yandan da Yunanistan Girit’e çok mik­tarda silah gönderiyordu. Yunan Hükümeti, Osmanlı’nın tüm uyarıla­rına rağmen adaya silah sevk etmeye devam edince Osmanlı Hükümeti adaya asker yollayarak isyanı iki hafta gibi kısa bir sürede bastırmayı başardı. İsyanın bastırılmasından kısa bir süre sonra Yunanistan “Panellinion “ adlı gemi ile Girit’e gönüllü, cepha­ne, silah,  para asker ve subay yolladı. Bu subaylar isyancıları yeniden teşkilâtlandırdılar. Osmanlı isyanı yeniden bastırdı. Ancak bu noktada Osmanlı çok büyük bir hata yaptı ve isyancı subayları cezalandırmak yerine Yu­nanistan’a yolladı. Osmanlı Devleti ortalığı sakinleştirmeye ça­lışırken Yunanlı ajanlar ve kilise, Orto­doks halkı kışkırtmaya devam ediyor­lardı. Yunan konsolosluğunda Girit lehçesi ile yazılı ve Türkleri hedef alan bir bildiri havayı gerginleştirdi: “Müs­lüman olan Türklerin Girit adasında yaşayabilmeleri için Ortodoksluğu ka­bul etmeleri gerekiyor. Aksi halde ada­da tek Türk kalmayıncaya kadar öldü­rülecektir. “

 

Yunanistan’ın bağımsızlığı, Girit’i Yu­nanistan’a ilhak için çalışanları cesaret­lendirdi. 1841 yılında isyan ettiler. 1859 yılında Enosis maksatlı isyan ettiler. Bü­tün bu isyanların arkasında kışkırtıcı güç olarak Rusya, İngiltere, Fransa ve Yunanistan bulunuyordu. Bu arada, 1876 yılında İngiltere tarafından yedi adanın Yunanistan’a verilmesinden sonra Enosis hevesleri artan Giritli Or­todokslar Yunanistan, Rusya, İngiltere, Fransa ve diğer Batılı ülkelerden gör­dükleri para ve silah yardımı ile 1861 yılında yeniden isyan ettiler.

 

Girit’te Enosis ilan edildiğinde Batının yalanlarına kanan Osmanlı Devleti, 16 tabur askerini kullanmadı. Osmanlı’nın bu pasif davranışından cesaretlenen Gi­ritli Ortodoks çetecilerin lideri Haçlı Mi-hail, 12 bin kişilik bir kuvvet meydana getirerek Girit’teki Türkleri katletmeye başladı. Köyleri yakıp yıktı. Giritli Ortodoksların bu katliamı karşısında 60 bin Türk Anadolu’ya göç etti. 50 bin Türk Kandiye kalesine sığındı. Osmanlı ilk önce yumuşak davrandı. Sonra 40 bin asker ile Girit’i takviye etti. Yunanistan’ın gö­nüllü, silah ve cephane göndermesini önlemek için Girit’in etrafını donanma ile ablukaya aldı. Sert tedbirler alarak is­yanı 1866 yılı içinde bastırdı, ama geç kalmıştı. Türkler çoktan yerlerinden göç etmişti.

Fransa, Rusya, İngiltere ve di­ğer Batılı devletler Girit’te referandum yapıl­ması için Osmanlı’ya baskı yaptılar. 6 Ekim 1867′de Osmanlı, Girit’e “muhta­riyet” verdi. Giritli Ortodokslar bunu ka­bul etmediler. Enosis istediler. Osmanlı, halktan vergi toplamaya son verdi. Müs­lüman ve Hıristiyanların eşit katılacağı mahallî idareler kurdu. Yunanistan, Giritlilerin Osmanlı Devleti ile münasebet­lerinin düzelmesini önlemek için yeni tahriklerde bulundu. Dağdan çeteleri yeniden organize etti. Satın aldığı 3 ge­miye, Enosis, Girit, Helen isimlerini ve­ren Yunanistan, Girit’te isyan hazırlıkları yaptı. 11 Aralık 1868′de Osmanlı Sultanı Yunanistan’a sert bir nota verdi. Yunan tahriklerinin sürmesi üzerine iki ülke arasındaki diplomatik ilişkiler kesildi. Ocak 1868′de Girit’te idarî ve adlî yapı­da yeni reformlar yapıldı. Yunanistan kurulduktan sonra Osmanlı topraklan içinde Rumca konuşan Ortodokslara el­çilik ya da konsolosluklar vasıtasıyla Yu­nan vatandaşı pasaportu verdi.

 

Osmanlı, 1866 yılında Girit’teki isyanı bastırmaya muvaffak olunca, başta Fransa olmak üzere Batılı devletler, Gi­rit’le ilgili olarak bir konferans toplan­ması için Osmanlı’ya baskı yapmaya başladılar. Yapılan baskılar netice ver­mekte gecikmedi ve Şubat 1869′da Gi­rit’le ilgili olarak “Paris Konferansı” top­landı. 18 Şubat 1869′da imza edilen ka­rarlar doğrultusunda, Osmanlı ve Yuna­nistan arasında kesilen diplomatik iliş­kiler yeniden başladı. Bu arada, konfe­ransta alınan kararlar doğrultusunda Girit’e verilen “muhtariyetin” sınırlan da genişletildi. Fransa’nın baskısı ile, “muh­tariyet” yönetiminin başına bir Rum’un geçmesi ve yardımcısının da Türk olma­sı kararlaştırıldı.

 

Büyük devletler, Türk-Yunan münasebetlerindeki gerginliği görüşmek üze­re Paris’te toplandılar. Alınan karar, “Türkiye’nin haklı olduğu ve Yunanis­tan’ın Girit konusunda kışkırtmacı ol­maktan kaçınması gerektiği” şeklindey­di. O esnada Osmanlı İmparatorluğu çok ciddi problemlerle yüz yüze bulu­nuyordu. Balkanlardaki isyanlar çığ gibi yayılıyor, Osmanlı ordusu isyanları bas­tırmak için birçok cephede birden savaşıyordu. Yunanlılar hiç bir şey olmamış gibi Girit’te yeni bir isyan başlattılar. 15 Eylül 1874’te 700 Giritli Ortodoks, silahlarıyla Atina’daki tarihî stadyumda toplanarak Girit’i Türklerden almak için yemin etti­ler. Enosis hedefi taşıyan çetecileri eğit­mek için Yunanlı subaylar 1878′de Pire limanından Girit’e hareket ettiler. Yuna­nistan’ın ilhakını isteyen Giritli Orto­dokslar sokaklara dökülmüş, Türkler aleyhine gösteriler yapıyorlardı. Girit adasındaki Türk kuvvetlerinin komutanı İstanbullu Rum Adosidis Paşa idi. Halka yumuşak davranıyordu ve bu davranışıyla ihtilâlcileri etkisiz hale getirdi.

 

1895 yılında Osmanlı Devleti’nin çeşitli iç ve dış mesele­lerini fırsat bilen Yunanistan, Girit Rumlarını Enosis için ye­niden ayaklanmaya teşvik et­ti. Osmanlı Devleti 1895 son­baharında başlayan ayaklan­mayı bastırmakla uğraşırken Yunanistan, ada Ortodokslarının istekleri yerine getirilme­diği takdirde Girit’e müdahale edeceğini açıkladı. Osmanlı Devleti’nin ayaklanmayı bas­tırmak üzere olduğunu gören Batılı devletler de müdahale ederek, Girit için bir reform paketi hazırladılar. Osmanlı Devleti, Batılı devletlerin bas­kılarına daha fazla direnmeyerek teklifleri 4 Eylül 1896′da kabul etti.

 

Atina’da hazırlanan “Girit Adası’nın Yunanistan’a bağ­lanması “ ile ilgili açıklamalar üzerine Osmanlı, duruma el koymuş ve Mahmud Celâleddin Paşa’yı adaya yollamıştır. Paşa, başlangıçta ihtilâlcilere yumuşak davransa da, ihtilâlcilerin kan dökmekten vazgeçmemeleri üzerine sertleşmek zorunda kalmıştır. Olayların tırmandığını gören Yunan Başbakanı Trikopis, Yunanistan’ı muhtemel bir sa­vaşa hazır görmediğinden, Girit ihtilâlci­lerini durdurdu.

 

28 Ocak 1897′de Yunan Veliahtı Yorgo’nun da komutanlardan biri olduğu Yunan savaş filosu Girit’e doğru hareket eder. 31 Ocak 1897′de Yunan kralı, bü­yük devletlere, ” Yunanistan, Girit Ortodokslarını koruması altına almıştır, siz Avrupa ülkelerinden, Osmanlı’nın Girit’e asker yollanmasını engellememizi is­tiyoruz” çağasında bulunarak, bir yan­dan Girit’e saldırıp Enosis ilan etmenin, diğer yandan Avrupalıların Girit’e asker yollamalarını temin etmenin planlarını yapıyordu. Yapılan reformları fırsat bilen Enosisçi Ortodokslar, kısa sürede toparlanarak Ocak 1897 itibariyle yeni bir ayaklanma başlatırlar. Ocak ayının 28. gününden başlayarak 15 gün devam eden katliam­da binlerce Türk vahşice katledilerek fırınlarda yakıldı.

Batılı ül­keler, Girit’e tam muhtariyet verilmesi için Osmanlı’ya baskı yaptılar. Buna kar­şılık Girit’in hiç bir zaman Yunanistan’a bağlanmayacağına dair sözlü, ardından da yazılı güvence verdiler. Verdikleri gü­venceyi sağlamak için Girit’te İngiltere, Fransa, Rusya ve İtalya asker bulundu­racaklardı. 18 Aralık 1897′de Avrupa ül­keleri Girit’e özerklik verdiler. Böylece Türkler, 1897 Türk-Yunan savaşını ka­zandığı halde Girit’i kaybetmiş oldu. 1909′da Avusturya’nın Bosna-Hersek’i ilhak ettiğini açıklamasını fırsat bi­len Giritli Ortodokslar, Girit’in de Yuna­nistan’a ilhak edildiğini açıkladılar. Yu­nanistan da ilhak kararını kabul ederek Girit’i sınırlan içine aldı. Osmanlı Devle­ti, Muhtar Girit Yönetimi’nin bu kararını protesto etti. İstanbul’da ilhak aleyhine büyük protesto gösterileri yapıldı ama sonuç değişmedi. Adadaki Osmanlı egemenliğine dayalı muhtar idarenin garantisi olan Rusya, İngiltere, Fransa ve İtalya ise Enosis girişimine karşı çıkma­dıkları gibi adadaki askerlerini geri çe­kerek ilhakın gerçekleşmesine yardım ettiler. Bu arada Girit Muhtar Meclisi’ndeki Ortodoks milletvekilleri Yunan Meclisi’ne katıldılar.

 

27 Temmuz 1914:  Avusturya’nın, Sırbistan’ın başşehri Belgrat’ı bombalaması ile Birinci Dünya Savaşı başladı. Daha sonra Almanya, Rusya’ya savaş ilân edip Lüksembourg’a, 3 Ağustos’ta da Fransa’ya savaş ilân edip Belçika’ya girdi. 5 Eylül’de Rusya, Fransa ve İngiltere, İttifak Devletleri olarak birlikte hareket etmek üzere anlaşma imzaladılar.

 

27 Temmuz 1914: İngiltere, 12.000.000 İngiliz altını tutarındaki bedelini peşin ödeyerek satın aldığımız ve Sultan Osman adını verdiğimiz dretnotu teslim etmediler. O dönemde Binbaşı rütbesi ile Türk ordusunda görev yapan Hüseyin Rauf (Orbay) Bey, Sultan Osman dretnotu ile Reşâdiye ve Fâtih ağır kruvazörlerini telsim almak için İngiltere’ye gitti. Teslim ânından yalnızca 2 saat önce, ‘Avrupa’da Büyük Savaş çıktığı’ gerekçesiyle paraları ödenmiş gemilerimize İngiltere Hükümeti el koydu. Bu olay, Türkiye’yi Birinci Dünya Savaşı’na girmeye mecbur bırakan manevî sebeplerden biri olarak gösterilir. DRETNOT: Büyük toplarla donatılmış zırhlı savaş gemisidir. 20. yüzyılın ortalarına kadar birçok ülkenin deniz kuvvetlerinde kullanılmıştır. Buharlı pistonlar yerine, buhar türbinlerine bağlı dört uskur şaftı ile hareket etmektedir. Üstün vasıfları sebebiyle, benzerlerine tercih edilmekte olan bir gemidir. Adını 1906’da denize indirilen İngiliz zırhlısı Dreadnought’tan alır.

  

28 Temmuz 1402: Yıldırım Beyazıd ile Emir Timur arasında Ankara Meydan Savaşı yapıldı. Emir Timur, Hindistan’dan Anadolu’ya kadar uzanan bir imparatorluk kurmuş, Osmanlı Devleti’ne komşu olmuştu. Osmanlı Devleti’nin Mısır Memluklarıyla arasının açılmasından yararlanarak Bağdat’ı aldı. Karakoyunlu Türkmen reisi Kara Yusuf Osmanlılara sığınmıştı. İadesini istedi, reddedildi. Osmanlılara vergi vermekte olan Erzincan’ın da Timur’un hâkimiyetine geçmesi ile gerginlik iyice arttı. Verginin ödenmesini isteyen Beyazıd’a, Timur bir mektupla çözüm önerdi. Bu istek de Yıldırım Beyazıd Han tarafından sert ve hareketlerle dolu bir mektupla reddedildi. Bunun üzerine Timur, Sivas’ı kuşattı. Sivas, 18 gün dayandıktan sonra, kan dökülmeyeceğine dâir söz alındıktan sonra teslim oldu. Timur ve askerleri, şehre girdikten sonra vaatlerini tutmadılar. Şehri müdafaa eden askerler hendeklere atılıp, canlı halde iken üzerleri toprakla kapatıldı. Kendisine, verdiği söz hatırlatılınca: ‘Kan dökmeyeceğimi söylemiştim. Sözümde durdum, Sivas halkını kan dökmeden öldürttüm.’ Diyerek cevaplandırdı. Timur, daha sonra Elbistan’ı alarak 1401’de Suriye Seferi’ne çıktı. Yıldırım Beyazıd, hazırlıksız yakalandığı için Sivas kuşatmasına müdâhale edememişti. Timur Suriye seferinde iken, Kayseri’ye geldi, Sivas, Erzincan ve Kemah’ı geri aldı. Timur, torunu Şahruh komutasında bir ordu gönderdi. Osmanlı Devlet adamlarının ısrarı ile iki hükümdar arasında anlaşma sağlanması için teşebbüste bulunuldu ise de Timur’un olumsuz yaklaşması sebebiyle sonuç alınamadı. Osmanlı Ordusu bu sıralarda, İstanbul kuşatmasında idi. Kuşatma kaldırıldı. Ordu Ankara yakınlarındaki Çubuk Ovası’na geldi.

 

İki ordu, Ankara’nın kuzeydoğusundaki Çubuk ovasında, 28 Temmuz 1402 tarihinde karşılaştı. Kaynaklara göre Timur’un ordusu 160.000, Osmanlı Ordusu ise 70.000 kişi idi. Timur Ordularının galip geldiği Ankara savaşı, Anadolu topraklarında o devrin en büyük iki Türk ve Müslüman Kumandanları arasında, Orta Çağ’ın tarihinin en büyük meydan muharebesi olarak tarihe geçti. İki yüz binden fazla Türk askeri, birbiri ile savaştı. Neticede Anadolu Türk birliğinin parçalandı. Bizans ve İstanbul fethinin elli yıl daha uzadı. Osmanlı Devleti’nin gelişmesi yarım asırdan daha fazla gecikti.

 

28 Temmuz 1553:  Kanunî Sultan Süleyman Han, İran Seferi adı altında düzenlediği bir harekâtla Konya’ya geldi. Asıl amaç, oğlu Veliaht-Şehzâde Mustafa’nın öldürülmesi idi. Amaç gerçekleştirildi ve ordu İstanbul’a döndü. Kanûnî Sultan Süleyman Han’ın ihtiraslı eşi Hürrem Sultan, Kızı Mihrimah Sultan ve dâmâdı Sadrâzam Rüstem Paşa ile birlik olarak düzmece haber ve belgelerle Veliaht-Şehzâde Mustafa’yı önce gözden düşürdüler sonra da baba-oğulun arasını açtılar. Hürrem Sultan’ın amacı, kendi doğurduğu şehzâdelerden birinin veliaht ilân edilmesi idi. Şehzâde Mustafa, son derece vasıflı bir insandı. Komplolara kurban gitti. Pâdişah, kendisini bu hatâya yönlendiren Rüstem Paşa’yı görevden alarak idâmını kararlaştırdı ise de, eşi ve kızı önce hayatını kurtardılar, sonra da tekrar sadrâzam olmasını sağladılar. Bütün dünyayı titreten ve “Muhteşem”  sıfatı ile anılan Kanûnî Sultan Süleyman Han, bu çok önemli olayda, eşinin etkisinde kalmakla beraber, Devletin Ebet Müddet devamını sağlamak ta önemli birer amiller idi. Çünkü kardeş kavgası yüzünden tarih sahnesinden kısa zamanda silinen pek çok Türk Devleti vardı ve bunlar Osmanlının önünde birer örnek idi.

 

28 Temmuz 1808: Alemdar Mustafa Paşa kuvvetleri İstanbul’a geldi. Sultan Üçüncü Selim Han’ın Nizam-ı Cedid adı ile yeni bir ordu kurma teşebbüsünde bulunması, Yeniçeri Ocağı’nın şiddetli tepkilerine sebep oldu.  Kabakçı Mustafa ayaklanması ile pâdişah tahttan indirildi. Devlet adamlarının bir bölümü Rusçuk’taki Alemdar Mustafa Paşa’ya sığındılar. O’nu İstanbul üzerine yürümeye ikna ettiler. Paşa’nın İstanbul’a ulaştığı dakikalarda Üçüncü Selim Han öldürülmüş, Sultan 4. Mustafa Han tahta oturtulmuştu. Alemdar, Dördüncü Mustafa’yı indirip yerine İkinci Mahmud’u tahta oturttu. Yeni pâdişah kendisini sadrâzamlığa tâyin etti. Alemdar, güçlendikçe gücünü kötüye kullanıyordu. Halk da pâdişah da durumdan memnun değildi. Yeniçeriler ayaklandılar ve Mustafa Paşa’nın kaldığı binayı kuşattılar. Paşa, bir müddet saraydan yardım bekledi. Gelmeyeceğini anlayınca binadaki barut deposunu ateşe vererek 200’den fazla yeniçeri ile birlikte öldü. Olay tarihe Alemdar Vak’ası olarak geçti.

 

28 Temmuz 1808:  Sultan Üçüncü Selim Han katledildi. Osmanlı Devleti’nin 28. Pâdişâhı, İslâm’ın 94. Halifesi idi. Doğumu: İstanbul, 27 Aralık 1761. Sultan Üçüncü Mustafa Han’ın oğludur. Babası: Sultan Üçüncü Mustafa Han, annesi: Mihrişah Sultan, doğumu: 24 Aralık 1761, vefatı: 28 Temmuz 1808, Saltanatı: 7 Nisan 1789’dan 29 Mayıs 1807’ye kadar 19 sene, 2 ay, 21 gün. Sultan Üçüncü Selim Han İstanbul’da doğdu. Sarayda çok güzel bir şekilde yetiştirildi. Edebiyata ve güzel yazı yazmaya çok meraklı idi. Yazmış olduğu hat ve levhalardan bazıları cami ve türbelerde değerlendirilmiştir. Arapça ve Farsça lisanlarına fevkalâde vakıftı. Çok merhametli ve nazik tabiatlı idi. Devrinde olan mühim hadiseler: 1791′de Avusturya ile Ziştovi, 1792′de de Rusya ile Yaş anlaşması yapıldı. 1793′te Nizam-ı Cedid Askeri teşkilâtı kuruldu.1798′de Napolyon’un Mısır’a saldırmasıyla, Fransa ile savaş başladı. 1799′da Rusya ve İngiltere ile ittifak yapıldı.  Napolyon’a karşı meşhur Akka müdafaası yapıldı. Cezzar Ahmed Paşa Mısır’da Fransızlara boyun eğdirdi. Bazı iddialara göre Napolyon bu devirde Müslüman oldu.1801′de Fransızlar Mısır’ı mecburen boşalttılar. 1802′de Fransa ile Paris Anlaşması yapıldı. Aynı senelerde Arabistan’da Vahhabilik isimli bâtıl mezhebin faaliyetleri görüldü. Vahhabiler üç ay müddetle Mekke’yi ve Medine’yi işgal ettiler. Bütün mübârek şahsiyetlerin kabirlerine hakarette bulundular, yakıp yıktılar.1806′da Sırp ihtilâli oldu ve Ruslarla savaş başladı. 1807′de Kabakçı ihtilâli oldu. Bu ihtilâlle Sultan Üçüncü Selim Han tahttan indirildi. Bir sene sonra da 46 yasında iken şehid edildi. Kabri Lâleli Camiindedir. Devlet işlerine kendisini o kadar adamıştı ki, ne zaman istirahat ettiği, İlhâmî mahlâsı ile şiirlerini ne zaman yazdığı, bestelerini ne zaman yaptığı bilinemedi. Yumuşak huylu, merhametli bir insandı. Tarihimizin en büyük şahsiyetlerinden biridir. Yeniçeri Ocağı’nı kapatıp Nizam-ı Cedid Ordusu’nu kurmak istiyordu. Durumu öğrenen isyancılara, kan dökülmesini önlemek için yeni ordu kurmaktan vazgeçildiğini söyledi. Bunun üzerine öldürülmedi, yalnızca tahtından indirildi. Sultan’ı tahttan indiren isyan çıktığında Osmanlı Ordusu Tuna boylarında idi. Pâdişâhın danışmanları, ordunun geri çağırılarak isyanın bastırılması görevinin verilmesini tavsiye ettiler. Sultan:  “Ordu oradan çekilirse, Rus orduları Çatalca’ya kadar ilerler. Tahtım için Devlet-i Âliye’yi tehlikeye atamam.” Dedi.  Dinine, vatanına ve milletine çok düşkün olan Sultan Üçüncü Selim Han, aynı zamanda şairdi. Kırım’ın Rusların eline geçtiğinde şu içli mısraları söylemiştir:

Kalalım mı kılıç altında öyle / Oturmak dinimizde varmı böyle

Esir etmiş nice tatarı bir bir /Kırım Rusya’da kalsın mı söyle

Ol Moskof’tan varıp öcüm alayım  / Ya düşman içre helâk olayım şöyle.

Bestekârlığı dehâ ölçüsündedir. Osmanoğulları içerisinde, pek çok bestekâr yetişmesine rağmen, hiçbiri Sultan Üçüncü Selim Han ölçüsünde beste dehâsı olamamıştır. 14 mûsikî makamı icat etmiştir. Besteciliğinin yanında çok iyi bir sâzende idi. Tambur çalar, ney üflerdi. Aynı zamanda hânendedir. Sesi çok gür ve güzeldi. Saz eseri, peşrev, şarkı, dînî – lâ dînî ve âyin formunda eserler besteledi. 62 adet eseri günümüze ulaştı. Türk müziğinde ekol oluşturmuştur. Bu ekolün diğer mensupları: Hacı Sadullah Ağa, İsmail Dede, Şâkir Ağa, Emin Ağa’dır.

 

28 Temmuz 1499:  Ünlü Türk denizcisi Burak Reis Bradino Kanalı’nda Venediklilerle yaptığı çarpışmada şehid oldu. Doğum yeri ve tarihi bilinmiyor. 1499 yılındaki Osmanlı-Venedik Savaşı’nda, Kaptan-ı Deryâ Küçük D3avud Paşa kumandasındaki donanmamız, Sapienza Adası önündeyken, 200 parça kadırgadan oluşan Amiral Antonio Grimani kumandasındaki Venedik donanmasıyla karşılaştı. Derhal başlayan çarpışma, namlı Türk amirallerinden Burak Reis’in muhteşem şahadetinden sonra bir Türk zaferiyle sona erdi. Venedik donanması kaçtı, Türk donanması da muzaffer ve hâkim, Korinthos Körfezi yolunu tuttu.

 

İsimlerinin Loredan ve Armino olduğu söylenir, iki Venedikli kaptan, kadırgalarıyla Burak Reis gemisine iki yanından rampa etmişlerdi. Bu kadırgalara iki de küçük gemi, katılınca Türk gemisine bir anda iki binden fazla düşman askeri saldırmıştı. Burak Reis gemisinin üzerinde göğüs göğüse, gırtlak gırtlağa bir mücâdele başladı, manevra kabiliyeti çok az olan ağır gemi kendisini kurtaramadı. Burak Reis aydın olarak gördü ki, kendisi ve silah arkadaşları sayıca çok üstün düşmana karşı beş on dakika içinde tamamen kırılacaklar, kahramanca ölmüş dahi olsalar gemisi düşman tarafından zapt edilecektir… Hiç tereddüt etmeden; Düşman gemilerini palamar ve kanca atıp kaçırtmayın!.. Ve bizim gemiyi ateşe verin!.. emrini verdi. Bu emir o kadar süratle ve maharetle yerine getirildi ki koca gemi birkaç saniye sonra kırk elli yerinden tutuşturulmuş, cayır cayır yanmaya başlamıştı. Sonra alevlendirilmiş yağlı paçavralar oklarla Venedik gemilerine atıldı, her okun saplandığı yer yanmaya başlıyordu. Burak Reis ve kahraman gemicileri gemilerini terk etmediler ve iki düşman kadırgası ve onların içindeki düşmanlarıyla beraber bir ateş külçesi halinde denize gömüldüler. Bu müthiş manzara Türk donanmasından haklı bir gurur, fakat sonsuz bir ıstırapla seyredilmişti. Antonio Grimani ise kaçıyordu. Denizden toplanabilen birkaç yaralı kahraman, Burak Reis’in denize atlayıp kurtulmak mümkünken gemisini bırakmayıp alevler içinde son derece metin, dimdik durduğunu ve gemicilerine, -Denize atlayın, kendinizi kurtarın evlatlarım diye bağırdığını ağlayarak anlattılar.

 

Kahraman Türk denizcisi kendisini fedâ ederek İnebahtı yolunu Türk Donanması’na açtı. Burak Reis’in şâhâdeti Sultan İkinci Beyazıd Han’a anlatıldığı zaman, Pâdişah, Sapienza Adası’na, resmen Burak reis Adası adını verdi. O tarihten sonra o adanın önünden geçen her Türk gemisi, top ateşi yapmak suretiyle kahraman Türk denizcisinin hâtırâsını hürmetle selamladı. Bu uygulama, asırlar boyunca devam etti.

 

 

30 Temmuz 1399: Yıldırım Beyazıd Han döneminde Dulkadiroğlu Beyliği Osmanlı hâkimiyetine alındı. 14. asırdan 16. asrın ilk yarılarına kadar Anadolu tarihinde mühim rol oynayan, Oğuzlar’ın Bozok koluna bağlı, bir Türkmen hânedânı tarafından yönetilmiştir. Anadolu’ya, Hasan Dulkadir adlı bir beyin idaresinde gelen ve Dulkadirli Beyliğinin çekirdeğini meydana getiren bu ilk grubun, Maraş ve Elbistan arasındaki yaylalık bölgeye yerleştikleri ve daha sonra geniş bir alana yayıldıkları anlaşılmaktadır.

 

Beyliğin kurucusu Zeyneddin Karaca Bey, Eretna Bey’in elinden Elbistan’ı aldıktan sonra Memlûk Sultanı Melik Nâsır Muhammed’den naiplik menşurunu almaya muvaffak oldu. Karaca Bey, zaman zaman Memlûk sultanlarına itaat etti ise de, bazen onlara cephe alarak Halep şehrini tehdit etti. Bu arada Çukurova’daki Sis Ermenilerine, ağır darbeler indirdi. 1346’da Gabon Kalesini ele geçirdi. Bu başarılarına güvenen Karaca Bey, Melik üz-Zâhir unvanıyla, 1348 yılında, hükümdarlığını ilan etti. Ancak, Memlûk Devleti’ne isyan eden Halep Valisi Bayboğa’yı, Sultan’a teslim etmemesi üzerine, yakalanarak, 1353’te Kahire’de, 83 yaşlarındayken öldürüldü. Orhan Gâzi ile çağdaştır.

 

Karaca Bey’den sonra oğlu Halil Bey, Memlûklar tarafından Elbistan valiliğine tâyin edildi. Halil Bey, derhal hudutlarını genişletmeye girişti ve Maraş, Malatya, Harput ve Amik taraflarını ele geçirdi. Memlûk Sultanı Berkuk, devamlı üzerine akın yapan Halil Beyi ortadan kaldırabilmek için faaliyete geçti. Nihayet, 1386 yılında Halil Bey, bir suikast sonucu öldürüldü. Halil Bey, fevkalâde cesur ve kahraman bir beydi. Son derece cömert olması sebebiyle, halk tarafından çok sevilir ve sayılırdı. Onun ölümü ile, yerine küçük kardeşi Süli Bey geçti.

 

Süli Bey, Memlûklara karşı, başarılı akınlarda bulundu. Sultan Berkuk, onun emîrliğini tasdik etmek zorunda kaldı. Fakat 1394’te, Güney Doğu Anadolu’ya gelen Timur Han’ı, Suriye’nin fethine teşvik etti. Bunun üzerine Sultan Berkuk, onu yok etmeye karar verdi. Bu sebeple Memlûk kuvvetleri, 1396 Martında, Süli’yi ağır bir bozguna uğrattılar. Bununla da yetinmeyen Berkuk, bir suikast ile onu da öldürttü. Süli Beyin ölümü ile, Halil Beyin oğlu Nâsıreddin Mehmed Bey, beyliğin başına geçti.

 

Mehmed Bey, Memlûk Devletiyle dost geçindi. Bu sırada Timur Han, Elbistan ve Malatya’yı almıştı. Timur’a tâzimlerini arz eden Mehmed Bey, daha sonra Osmanlı tahtına geçen Sultan Çelebi Mehmed’le de dost geçindi. Buna mukabil Ramazanoğulları ile Karamanoğulları’na karşı devamlı savaştı. Memlûklar, bu hizmetine karşılık, ona, Kayseri şehrini bıraktılar. Mehmed Bey, 1443’te, 77 yaşında ölünceye kadar, 45 yıl saltanat sürdü.

 

Mehmed Beyden sonra başa geçen oğlu Süleyman Bey, Osmanlılar ve Memlûklara kız vermek suretiyle akrabalık kurdu ve bu devletlerle olan dostluğunu sürdürerek, beyliğinin varlığını korudu. 1454’te öldürüldü. Daha sonra beyliğin başına geçen Melik Arslan, kendisine karşı olan kardeşi Şah Budak’ın gönderdiği bir fedâi tarafından öldürüldü. Memlûk Sultanı Kayıtbay’ın, Şah Budak’ı Dulkadirli Beyi tâyin etmesi, Osmanlılarla aralarının bozulmasına sebeb oldu. Çünkü Fatih Sultan Mehmed Han, Süleyman Beyin oğlu Şahsuvar’ı bu mevkie getirmişti. Şah Budak, Mısır’a kaçtı. Osmanlıların himâyesindeki Şahsuvar Bey ise, Memlûklara ve Ramazanoğullarına karşı birçok başarılar kazandı ise de, Zamantı Kalesi’ndeyken, Memlûk kuvvetleri tarafından esir alınarak Kahire’ye götürüldü ve orada 1472 yılında öldürüldü .

 

Memlûk Sultanı, Dulkadirli Beyliğine yeniden Şah Budak’ı gönderdi. Ancak, bu defa da Osmanlıların desteğini sağlayan Alâüddevle Bozkurt Bey tarafından, beylikten uzaklaştırıldı. Şah Budak, 1492 yılında öldü. Alâüddevle, Osmanlılarla dost geçindi. Akkoyunlular’ın elinden Diyarbakır’ı aldı. Şah İsmail ile mücâdeleye girişti ise de, 1507 yılında ağır bir mağlubiyete uğradı. Daha sonra, Osmanlılara karşı da cephe aldı. Dulkadirliler üzerine gönderilen Hadım Sinan Paşa komutasındaki Osmanlı ordusu, Turna Dağı Savaşında onu yenerek ele geçirdi ve dört oğluyla beraber öldürüldü. Alâüddevle’nin yerine Şahsüvaroğlu Ali Bey tayin edildi. Ali Bey, Yavuz Sultan Selim Han’ın yanında Mısır Savaşı’na katıldı ve gösterdiği üstün gayretler üzerine, padişah tarafından taltif edildi. Kanunî döneminde, Şam Valisi Canberdi Gazâlî İsyanında, Osmanlılara önemli hizmetlerde bulundu. Onun ölümü ile, Dulkadirli toprakları tamamen Osmanlı Devletine katılarak bir beylerbeylik hâline getirildi.

 

Dulkadiroğullarının siyasî durumları gözden geçirildiğinde, Osmanlı ve Memlûk devletleri arasında bir tampon devlet durumunda oldukları göze çarpar. Bu itibarla kâh bu, kâh da öteki tarafa tâbi olmuşlardır. 1399 yılına kadar, 62 yıl Memlûklara tâbi iken, bu tarihten itibaren Osmanlılara tâbi olmuşlardır. Arada bir Mısır nüfuzuna geçmekle birlikte, Osmanlı tâbiiyetinden çıkmamışlardır. Hattâ Osmanoğulları ile içli-dışlı akraba olmuşlar ve padişahların ana tarafından hanedanlarını teşkil etmişlerdir. Son yedi yıl ise, Osmanlı valisi durumunda geçmiştir. Dulkadiroğullarının en geniş zamanlarında şimdiki Maraş, Kayseri, Elazığ, Antep, Malatya ve Adıyaman vilayetlerine yayıldıkları görülmektedir. Dulkadiroğullarından Alâüddevle Bozkurt Bey, Maraş’ta Bektûtiye Camii ve medresesiyle Kadirli, Bahçe, Antakya, Antep, Bozok, Andırın, Kırşehir ve Elbistan’da cami, medrese, imâret, türbe ve zâviye gibi eserler yaptırmıştır. Bundan başka Dulkadiroğullarından Nâsıreddin Mehmed Beye ait Kayseri’de Hatuniye Medresesi, Şahsuvaroğlu Ali Beyin Hacı Bektaş nâhiyesinde Balım Sultan Türbesi, Ali Beyin oğlu Şahruh’un Sivas-Kayseri yolu üzerindeki türbesi bilinen eserlerdendir.

 

 

30 Temmuz 1514: Yavuz Sultan Selim Han yönetimindeki Osmanlı Ordusu, Safevi topraklarına girdi. Bu girişin sonunda, 23 Ağustos 1514 tarihinde Çaldıran Zaferi kazanıldı. Sultan İkinci Beyazıd Han’ın en küçük oğlu olmasına rağmen babasının iktidarı kendisine bırakmasını sağlayan Şehzâde Selim, daha sonra kardeşlerini saf-dışı ederek Osmanlı tahtına çıktı. Yavuz Sultan Selim Han tahta geçtiği zaman Anadolu’da Sünni-Şiî çatışması babasının döneminden beri sürmekte ve imparatorluğu için için kemirmekteydi. Bu sebeple saltanatının ilk dönemlerinde Avrupa’yı rahat bırakarak doğuya; yani imparatorluğu, Safevi tehdidinden kurtarmaya yöneldi. Akkoyunlu Devleti’ni ortadan kaldıran, Azerbaycan, Irak ve İran’ı ele geçirerek Ceyhun Irmağı’na kadar sınırlarını genişleten Şah İsmail, 1510 yılında, doğudaki Sünni Özbekleri de yendikten sonra Anadolu’ya yönelmişti. Gönderdiği halifeleri aracılığı ile Osmanlı sınırları içerisinde yaşayan Şiileri kendisine bağlamaya, fırsat buldukça da isyanlar çıkartmaya çalışıyordu.

Osmanlı Sultanı, devletinin korunması için tek yolun, Anadolu’da Şiiliğin gelişmesini önlemek olduğunu düşünüyordu. Bunun için kendisi de Türk olan Şah İsmail ile karşılaşması, onun gücünü kırması gerekti. Konu, Divan’da uzun uzun tartışıldı. Sefere çıkılması kararlaştırıldı. Âlimlerden fetvâ alındı.

 

Ordu, Eyüpsultan semtinde toplandı. Eyüpsultan Hazretleri’nin huzurunda dua edildi. 20 Nisan 1514’te Üsküdar’dan sefer başladı. 23 Nisan’da İzmit’e, 10 gün sonra Seyitgazi’ye,  2 Haziran’da Sivas’a,  15 Temmuz’da Yassıçimen’e gelindi. Şah İsmail ortalıklarda yoktu. Yavuz Sultan Selim Han, İran’a girdi, Şah İsmail yine yoktu. Asker yorulmuş, geri dönme eğilimleri baş göstermişti. Sultan, bu eğilimleri seslendiren çok yakın dostu Hemden Paşa’yı öldürmek suretiyle disiplini sağladı. İki ordu, Çaldıran Ovası’nda karşılaştılar.  Tarihin yaşadığı en büyük meydan savaşlarından biri olan Çaldıran Savaşı’nın ikinci gününde Şah İsmail, tacını – tahtını ve hanımını savaş meydanında bırakıp yaralı olarak kaçtı. Zafer bir kere daha Osmanlı’nın olmuştu.

Yavuz Sultan Selim Han’ın bu seferinin askerî sonucu 1514 tarihli Çaldıran zaferidir. Ancak, zaferin uzun vadeli önemli sonuçları da vardır. Bir kere. Çaldıran zaferi ve onu izleyen harekât sonucunda, Doğu Anadolu bölgesinin yükseklikleri Osmanlı egemenliğine geçti. Böylece, imparatorluk doğudan gelebilecek bir saldırıya karşı doğal ve kolaylıkla savunulabilecek sınırlara kavuşmuş, Asya’da güç dengesi Osmanlı devleti lehine bozulmuş ve Anadolu’daki Türk anayurdunun bugüne kadar çok az değişiklik geçiren doğu sınırları ortaya çıkmıştır. İkinci olarak  Sultan, askerî bakımdan tam anlamı ile yıkılmamış olan Safevi İran’a karşı ekonomik tedbir uygulayarak, bu ülkenin zenginliğinin temeli olan batıya ipek ticaretini durdurmuştur.   

 Yavuz Sultan selim Han, Çaldıran’dan sonra, ekonomik ve askerî bakımdan daha da zayıflattığı Memluklular üzerine yürüdü. Önce Halep, sonra Şam, Beyrut ve Gazze bölgelerini eline geçirdi. 1517 tarihinde de Memluklu Sultanı Tuman Bey’i yenerek Mısır’ı aldı. İlginç olan, Selim’in bu yörelerde, Hıristiyanlara “Müslüman döneklerden” daha iyi davrandığıdır. O kadar ki, Hıristiyan ve Yahudilere dokunmamış, hac bedelini düşürmüş ve bölge ticaretine karışmamıştır.

Yavuz Sultan selim Han’ın Çaldıran Seferi’nden sonra gerçekleştirdiği Ridâniye Seferi’nin en önemli sonucu; Halifeliğin Osmanlı hanedanlığına geçmiş olmasıdır. Böylece, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin 1924 Martında hilafeti kaldırmasına kadar Osmanlı sultanları dört yüzyıl büyük bir İslam kütlesi tarafından halife olarak tanınmışlardır. Daha da önemlisi, bazı kutsal emanetlerin İstanbul’a getirilmesidir. Bunlar, Osmanlı sultanının Mekke ve Medine gibi mukaddes şehirlerin, Hicaz’ın su yollarının, yani tüm İslam dünyasının koruyucusu olduğunu simgelemekteydi. Artık Yavuz Sultan Selim Han, kendinden önce Memluklu sultanlarının yaptıkları gibi İslam dünyasının başı olduğunu iddia edebilirdi.

31 Temmuz 1422:  Rumeli’de isyan hareketini başlatan, Osmanlı pâdişahları Mehmed Çelebi İkinci Murad’a karşı taht mücâdelesine girişen ve Osmanlı tarihinde Düzmece Mustafa olarak anılan, sahte) olduğu iddia edilen Şehzâde Mustafa idam edildi. Hamideli (İsparta) ve Teke (Antalya) sancakları askerlerinin başında, 1402 yılında Ankara Savaşı’na katıldı. Babası Yıldırım Beyazıd ve kardeşi Musa Çelebi’yle birlikte Timur’a esir düştü. Timur’un 1405 yılında ölümünden sonra Semerkand’dan Anadolu’ya döndü. 1416′da Eflâk’a geçti. O sırada Niğbolu sancakbeyi olan Cüneyd Bey’in ve Lehlerin desteğini alarak ayaklandı ve 1419 yılında Edirne’de hükümdarlığını ilan etti. Mehmed Çelebi’ye yenilince Cüneyd Bey’le birlikte Bizans’ın Selanik valisi Dimitrios Laskaris’e sığındı. Bizans imparatoru 2. Manuel, Mustafa Çelebi’yi Osmanlılara teslim etmemekle birlikte, yaşadığı sürece her yıl 300 bin (bazı kayıtlarda 900 bin) akçe ödenmesi karşılığında onu gözetim altında bulundurma teminatı verdi. Mustafa Çelebi Limni Adasına gönderildi; Cüneyd Bey de bir manastıra kapatıldı.

 

Çelebi Mehmed’in 1421 yılında ölümünden sonra serbest bırakılan ve 2. Manuel’in yardımıyla Gelibolu’ya geçen Mustafa Çelebi, Cüneyd Bey ve öteki bazı Rumeli beylerinin desteğiyle, günümüzde Yunanistan sınırları içerisinde bulunan  Vardar Yenicesi ve Serez’i aldı. İkinci Murad’ın üzerine gönderdiği Sadrazam Bayezid Paşa’yı yenerek öldürttü. Ekim 1421′de Edirne’de ikinci defa hükümdarlığını ilan ederek adına para bastırdı. Cüneyd Bey’i de veziri yaptı. Rumeli’de iktidannı pekiştirdikten sonra Anadolu’ya geçti. Ulubat’ta 2. Murad’la karşılaştı. Fakat 2. Murad’ın Aydın bölgesini vaat ettiği Cüneyd Bey’in desteğini çekmesi ve Rumeli beylerinin kararsızlığı sebebiyle savaşı göze alamayarak Gelibolu’ya çekildi. Cenevizlerden sağladığı gemilerle Rumeli’ye geçen 2. Murad’a yenildi ve yakalanarak Edirne’de idam edildi.

 

01 Ağustos 1326:  Osmanlı Devleti’nin kurucusu ve ilk pâdişâhı Osman Gazi Söğüt’te vefât etti. Doğumu: 1258. Ertuğrul Gazi’nin oğludur. 1281 yılında pâdişah oldu. Kurduğu devleti Yirmi yedi yıl yönetti. Kabri, Bursa’da Osman Gazi Türbesi’ndedir. Osman Bey veya Gazi Osman Bey olarak da anılır. Osmanlı Hükümdarlarına o dönemlerde Sultan veya Han unvânını kullanma geleneği henüz başlamamıştı. 622 sene devam etmiş bulunan bir cihan devletine adını veren Osman Gazi hakkında çelişkili bilgiler vardır. O kadar ki gerçek adının Ataman olduğu, İslâm medeniyetinin tesirinde kalarak Osman denildiği iddia edilmektedir. Ancak, babasının Ertuğrul Gazi olduğu Gündüz Bey, Savcı Bey ve Saruyat isimli kardeşlerinin bulunduğu konusunda ittifak vardır. Aslı – nesli, kavmi ve etnik kökeni de tartışmalara konu olmuştur. Oğuzların Bozok kolunun Kayı kabilesinden büyük bir aşirete mensup olduğu konusunda çoğunluk, ittifak halindedir. Çelişkili bilgiler, Osman Gazi ve atalarının menşei ve nereden geldikleri hususunda da söz konusudur. Ord. Prof. Dr. Zeki Velidi Togan, Osman Gazi’nin bilinen atalarının On birinci asırda Mâverâünnehr bölgesinde Karahitayların hâkimiyeti sırasında Horasan’a geldiklerini belirtmektedir. Prof. Dr. Fuat Köprülü de ulaşabildiği kaynaklardaki bilgilerin bu doğrultuda olduğunu yazmıştır.

 

Osman Gazi’nin atalarının 1200’lü yılların başında, büyük Moğol istilâsından kaçarak önce Horasan’a, sonra da Anadolu’ya geldikleri konusunda tereddüt yoktur. Osman Gazi’nin mensup olduğu kabilenin ilk olarak kurduğu devlet; Artukoğulları Devleti veya Beyliği’dir.

 

Yayına Hazırlayan:

E. Albay Araştırmacı-Yazar Mehmet Şadi POLAT

Kaynak:

Kronolojik Tarih Ansiklopedisi – Oğuz ÇETİNOĞLU

 

Kategori: Tarihte Bu hafta