Tarihte Bu Hafta : 02 Ağustos – 08 Ağustos

 

02 Ağustos 1277: Anadolu Selçukluları tarihinde bir döneme damgasını vuran devlet adamı Muînüddin Süleyman Pervâne, İlhanlı Devleti hükümdarı Abaka Han’ın emriyle idam edildi. Sultan İkinci Gıyâseddin Keyhüsrev’in vezirinin oğludur. Devlet hizmetine, Tokat emiri olarak başladı. Daha sonra Baycu Noyan’ın desteği ile Erzincan subaşılığına ve Anadolu Selçuklu Sultanı İzzeddin İkinci Keykavus’un vezirliğine getirildi. Başarılı hizmetleriyle sultana rahat bir dönem yaşattı. Sultanın, 1256 yılındaki Sultanhanı Savaşı’nda Moğollara yenilip kaçması üzerine Dördüncü Kılıçarslan’ın sultan ilân edilmesinde etkili olunca saltanat vekili görevine getirildi. Eski Sultan İzzeddin İkinci Keykavus, Türkmenlerin desteği ile Konya üzerine yürüyünce, Pervâne, Kılıçarslan ile birlikte önce Kayseri’ye, oradan Tokat’a gitti. Anadolu Selçuklu Devleti’ni himâyesi altında bulunduran Moğolların Büyük Kağanı Mengü’nün duruma müdahale etmesini sağladı. Mengü, 27 Temmuz 1259 tarihinde Selçuklu devletini iki sultan arasında paylaştırınca, Dördüncü Kılıçarslan’ın veziri oldu. İzzeddin İkinci Keykavus’un vezirini yayına alıp ülke yönetimine tam olarak hâkim olmak isteyince, Keykavus, Bizans’a kaçtı. Böylece Dördüncü Kılıarslan’ın rakipsiz kalmasını sağladı ve Konya’daki tahta oturttu. Bu tarihten sonra devletin yönetimine tamamen hâkim oldu. Moğol hükümdarlarıyla iyi geçindi, bütün rakiplerini ortadan kaldırdı. Tahtta Kılıçarslan oturuyorsa da yönetim, Pervâne’nin elinde idi. Sinop şehrini Bizanslılardan geri aldı, şehirdeki kiliseleri tekrar câmi hâline getirdi, nüfuzunu artırdı. Bu başarılarına dayanarak ve Moğol hükümdarının da desteğini alarak Kılıçarslan’dan Sinop ilinin kendisine verilmesini istedi. Kılıçarslan, çâresiz kabul etmek mecburiyetinde kaldı, böylece araları açıldı. Süleyman Pervâne,  Abaka Han’ın desteğini kazanarak,  kendisi hakkında iyi şeyler düşünmeyen Kılıçarslan’ın tahttan indirtti yerine küçük yaştaki oğlu Gıyâseddin Keyhüsrev’i oturttu. Kızını yeni sultanla evlendirdi, devletin bütün kademelerine kendi adamlarını yerleştirdi. . Pervâne,  Moğolları Anadolu’dan temizlemek için Mısır Memlük Sultanı Baybars ile işbirliği imkânlarını aradı. Çevirdiği entrikalar, Abaka Han tarafından öğrenilince araları açıldı. Bu olyumsuzluk O’nun idam cezâsına çarptırılmasına sebep teşkil etti.

 

Muînüddin Süleyman Pervâne, taht kavgalarının devam ettiği, Moğol zulüm ve sömürüsünün arttığı, devlet otoritesinin sarsıldığı bir dönemde, mâhirâne siyaseti ile ülkeyi uzunca bir süre refah içerisinde idare etmeyi başarmıştır. O’nun öldürülmesinden sonra Moğollar mâlî baskılarını daha da artırdılar. Ancak, ihtirasları sebebiyle rakip gördüğü devlet adamlarını ve kumandanları öldürtmüş olması sebebiyle Selçuklu Devleti’nin zayıflamasına ve târih sahnesinden silinmesine zemin hazırladı. Pervâne, âlimleri korumuş, medrese ve zâviyelerde huzur içinde eğitim yapılmasını sağlamıştır. Tokat’ta, müridi olduğu Fahreddin-i Irâkî için bir hankâh, hâlen faal durumda bulunan ve kendi adıyla anılan bir hamam, günümüzde müze olarak kullanılan bir şifahâne, Kayseride bir medrese ve Merzifon’da bir cami yaptırmıştır. Bizanslıların yıktırdığı birçok camiyi de ihya etmiştir.  

 

02 Ağustos 1849: Osmanlı Veziri ve Mısır Valisi Kavalalı Mehmet Ali Paşa İskenderiye’de öldü. Doğumu: Makedonya’nın Kavala şehri: 1769. Kavalalı Hüseyin Ağa’nın yeğeni, derbent ağası İbrahim Ağa’nın oğludur. Kavala’da büyüyerek ticâretle meşgul oldu. Fransızların Mısır’ı istilâ etmeleri üzerine Osmanlı Ordusu’na yazılarak Hüseyin Ağa’nın oğlu Halil Ağa ile birlikte Mısır’a başıbozuk asker olarak gitti.  Fransızlarla yapılan savaşta fevkalâde cesâret gösterip şöhret kazandı. Üstün zekâsı ile dikkat çeken Kavalalı Mehmed Ali’nin itibârı devamlı olarak arttı. Napolyon Bonapart ve Fransız ordusu Mısır’dan kovulunca, orada kalıp Arnavut askerlerin kumandanı oldu. Mısırdaki askerleri disiplin altına alarak kontrol etti. Böylece Mısır’da asâyişi temin etti. Bu başarısı İstanbul’a bildirildi. Gittikçe güç kazandı.  Hüsrev Paşa ve Hurşid Paşa’nın valilikleri sırasında sivrildi.

 

Mısır’da otoritenin ancak muktedir bir şahsiyet olan Mehmed Ali tarafından sağlanabileceğini kestiren Sultan Üçüncü Selim Han O’nu vezir pâyesi ile 8 Temmuz 1805’te Mısır valiliğine tâyin etti. Mehmed Ali paşa, Mısır’da asâyişi ve emniyeti temin edip âsileri ortadan kaldırdı. İstanbul’un hoşuna gitmeyecek işler yapıp başına buyruk hareket edince, 1806′da Selanik valiliğine nakledilerek yerine Musa Paşa tayin edildiyse de Musa Paşa Mısır’a girmeyi başaramadı.İskenderiye civârına asker çıkaran İngilizleri 1808 yılında bozguna uğrattı. Bunun üzerine fiiliyatta bırakmadığı Mısır Valiliğine tekrar tâyin edildi. Oğulları İbrâhim ve İsmâil paşaların da desteği ile hâkimiyet alanını Sudan’a kadar genişletti. Mısır kültürünü geliştirip ülkeyi îmar etti, okullar açtı. Vahhabi meselesinin bitirilmesinde hizmet gördü. Yunan üzerine, oğlu İbrahim Paşa’yı ve yeterli kuvvet gönderip devlete bağlılık gösterdi. Mora’dan askeri geri aldı. 1832-1833′de Konya’da itaatini bildirdiğinden o yıl, Şam ve Halep eyaleti ek olarak kendisine verildi.

 

Vilâyetlerin gelirlerini vermede isteksiz hareket etti.  1828 – 1829 Osmanlı – Rus Savaşı’na, devletçe istendiği halde yardım göndermedi. 1839′da Mısır’ın bağımsız bir devlet olarak kabulü arzusunu bir daha gösterdi. Bu olaylar pâdişah ile Kavalalı Mehmed Ali Paşa’nın arasının iyice açılmasına sebebiyet verdi. İngilizler de bu anlaşmazlığın büyümesi için gayret sarf ettiler. Bilhassa Mustafa Reşid Paşa’yı kullanarak Osmanlı Devleti’ni Mısır’a müdâhale etmek üzere kışkırttılar. Yapılan mücâdelede, düzenli ve disiplinli kuvvetlere sâhip Mısır ordusu, Osmanlı Ordusu’nu yenerek Kütahya’ya kadar ilerledi. Bu olaylar üzerine Sultan Abdülmecid Han, devrinde, 1841 yılında yapılan bir anlaşma ile Kavalalı Mehmed Ali Paşa’nın istekleri kabul edilip savaşa son verildi.  Mehmed Ali Paşa; Şam, Adana ve Cidde eyaletlerinin Mısır’la birleştirilmesini ve ayrıca Akka’nın ömür boyu kendisine verilmesini,  Mısır valiliğinin babadan evlâda geçmesini ve ardından sadaret pâyesinin tanınmasını da Osmanlı pâdişâhından talep etti.  Bu istekleri de kabul edildi. 1845 yılında donanmanın iadesinden sonra İstanbul’a gelerek Sultan Abdülmecid Han ile görüştü, bağlılığını arz etti, iyi kabul gördü. Kavalalı Mehmed Ali Paşa’nın hastalığı ve yaşlılığı sebebiyle Mısır valiliğine Eylül 1848′de oğlu İbrahim Paşa geçti. Mısır’da askerî ve siyasî idarede birçok ıslahat ve ayrıca birçok da hayır eseri meydana getiren Kavalalı Mehmed Ali Paşa 1849 yılında vefat etti. Kahire’de mükemmel bir türbesi vardır. Kavalalı Mehmed Ali Paşa’nın kurduğu hânedânlık, 1953 tarihine kadar devam etti.

 

03 Ağustos 1595: Avusturya Prensi Mensfeld komutasındaki Alman, Macar, Leh, Çek ve İtalyanlardan oluşan 80.000 kişilik ordu, Estergon Kalesi’ni kuşattı.  Kale, 28 gün sonra, 30 Ağustos 1595’te düştü, düşman eline geçti. Estergon Kalesi, Kanuni Sultan Süleyman Han döneminde, Semendire Sancak Beyi Yahya Paşa-zâde Mehmed Bey tarafından kuşatılmıştı. Osmanlı askerlerini karşılarında gören kale müdafileri, hiç ateş açmadan kaleyi teslim ettiler. Kale, 1531’de elimizden çıktı. Yine Kanuni Sultan Süleyman Han döneminde, 1543 yılında Pâdişahın Estergon Sefer-i Hümâyûn’u sırasında yeniden fethedildi. Elli seneden fazla bir süre ile Osmanlı hâkimiyetinde bulunan kale, Avusturya orduları başkomutanı tarafından 2 Ağustos 1595’te kuşatıldı. Alman, Macar, Leh, Çek ve İtalyanlardan oluşan 80.000 kişilik ordu hücum edince, Anadolu Beylerbeyi Lala Mehmed Paşa komutasındaki kale askerleri uzun müddet direndilerse de 30 Ağustos 1595’te, yiyecek ve cephâneleri bittiğinden kale düştü. Yine Lala Mehmed Paşa, 10 sene sonra, 29 Ağustos 1605 tarihinde Estergon Kalesi’ni düşmandan vire usulü ile teslim aldı.

 

04 Ağustos 1569: Osmanlı Ordusu, Astrahan Seferi için yola çıktı. Seferin amaçları arasında, İdil ile Volga nehirleri arısında kanal açma projesini gerçekleştirmek de vardı.  Moskova prensi Dördüncü İvan,  1554 yılında, bir Türk Hanlığı olan Astrahan’ı işgal ve ilhak etti. Hazer Denizi kıyılarındaki dağınık ve kuvvetten düşmüş diğer Türk-Moğol Hanlıklarına da son verip, bütün Hazer Denizi’ni ele geçirmeyi plânlıyordu. Böylece Karadeniz’e inecekti.  Osmanlı Devlet adamları, başta Sultan İkinci Selim Han ile dâmâdı ve veziri Sokullu Mehmed Paşa, kuzey sınırlarında cereyan eden gelişmeleri büyük bir dikkatle tâkip ediyorlardı. Bu sırada, Harezm Hanı İkinci Mehmet Bey’den bir yardım isteği geldi. Mektupta İran’ın, Türkistan – Anadolu yolunu kestiği, Türkistan’dan Hac için gidecek olanlara yol verilmediği belirtiliyor,  Pâdişâhın, Astrahan’ı fethetmesini ve buradan Anadolu – Türkistan yolunu açması istirham ediliyordu. Bunun üzerine Sultan İkinci Selim Han, Kırım Hanına bir hatt-ı hümâyun gönderdi.  Şöyle denilmekte idi:  Türkistan ve Tataristan tüccarlarına yol açıp emniyet içerisinde gelip gitmeleri temenni olunmuştur. Vilâyet-i Kazan ve Ejderhan, evvelden Nogay elinde idi. Hâlen küffar eline geçmesi neden oldu? İçinde ve etrafında kalan Tatar mirzalarından kimler vardı?  Ne zamanda ve ne sebeple elden gitmiştir. Etraflıca araştırılıp ol vilâyetin feth olunması gerekmiştir.”

 

İstişâreler neticesinde Astrahan Seferi’ne karar verildi. Sultan İkinci Selim Han, ilk iş olarak Hazer Denizi’ne dökülen, Türklerin İdil Irmağı Rusların ise Volga olarak andıkları akarsu ile Azak Denizi’ne dökülen Don Nehri’nin biri birine çok yaklaştıkları bir noktada kanal açma işine fiilen başlanmasını emretti. Kanal açma projesi daha önce Kanunî Sultan Süleyman Han zamanında, Semiz Ali Paşa’nın veziriâzâmlığı sırasında düşünülmüş ve fakat Avusturya Seferi sebebiyle gerçekleştirilememişti. Veziriâzam Sokullu Mehmed Paşa, bu önemli işe, o bölge hakkında bilgi sâhibi olan Çerkez Kasım Bey’i tâyin etti. Kendisine Kefe Beylerbeyi unvanı verilerek Kasım Paşa denildi. Kasım Paşa kanal açılacak bölgeye gidip, uzman mühendisler tarafından yapılan araştırmaların sonucunu Pâdişâha arz etti. Kanal açıldığı takdirde Rusların İdil havâlisinden elleri kesilecek, eski bir Türk ve Müslüman şehri olan Astrahan, Osmanlı Devleti’nin nüfuzu altına girecek, İran üzerine yapılacak seferlerde Hazer Denizi vasıtasıyla askere yiyecek ve cephâne göndermek mümkün olacaktı. Ekonomik olarak da verimli idi.

 

Sefer için asker temin edildi. Gemiler, 4 Ağustos 1569’da Karadeniz’den yola çıktı.  Azak Denizi’nin kuzey-doğu ucundaki Don Nehri’nin ağzına geldi. Bu sırada; Niğbolu, Silistre, Amasya, Canik ve Çorum sancak beylerinin hazırladıkları kuvvetler de gelip Çerkez Kasım Paşa’nın emrine girdi. Çevreden işçi toplandı. 1569 senesinin ilkbaharında kazma işine başlandı.  Kanal işinde otuz bin işçi çalışırken, ordunun da Astrahan Kalesi’ni fethetmesi uygun görüldü.  12 Eylül 1569’da, Osmanlı – Kırım kuvvetlerinden oluşan Türk Ordusu, Astrahan’ı kuşattı. Bu arada Rus Çarı kendisine müttefikler aramakta idi. İran ile ittifak kurdu. Kırım Hanı ile gizliden gizliye haberleşmeye başladı. Neticede Kırım Türklerini kandırdı. Onlar, Kırım Hanını etkilediler.  Rus çarı, ‘Astrahan Osmanlıların eline geçerse, burada bir Beylerbeyiliği kurulacağını, dolayısıyla Kırım’ın iç bağımsızlığının kalmayacağını, Kırım Hanı Devlet Giray’a, konuyu büyüterek ve gelecek hakkında endişelenmesine yol açarak anlattı. Kırım Hanını inandırmıştı.  Kanalın üçte biri kazıldığında, Kış mevsimi yaklaştı. Düşmandan hiçbir endişe yokken casuslar,  dedikodu çıkarttılar: ‘Kış buralarda uzun sürer. Taşlar bile çatlar, insanlar dayanamaz ölür.’  Deniliyordu. İşçiler ve askerler arasında heyecan ve korku başladı. Çerkez Kasım Bey, çalışmak istemeyen asker ve işçileri ikna edemedi.  Geri çekilmekten başka çâre kalmamıştı. Rusya’nın emperyalist bir güç olarak yayılmasını durduracak, insanlıkla bağdaşmayacak barbarlık ve cinâyetlerini engelleyecek, özellikle başta Türkler olmak üzere insanları vahşetten koruyacak olan büyük proje, Rusların entrikaları ve  hileleri ile yarım kaldı.

05 Ağustos 1611: Celâli İsyanlarını bastırmakta sert yöntemler uygulayan ve başarılı olan Kuyucu Murad Paşa öldü. Doğum yeri ve tarihi hakkında çeşitli kaynaklarda çelişkili bilgiler vardır. Vefatı sırasında yaşının doksanı geçtiği kaydedildiği için1522 yılı dolayında doğduğu tahmin edilmektedir. Koca lakabıyla da anılır. Kaynaklarda Hırvat asıllı olduğu belirtilir. Devşirme usulüyle saraya alındı ve burada yetişti. Kanunî Sultan Süleyman Han’ın son yıllarında Yemen beylerbeyi olan Mahmud Paşa’ya intisap ederek kethüdâlığını yaptı. Onun Mısır valiliği sırasında da yanında bulunup mirlivalık ve emîr-i haclık vazifelerini ifa etti. Bu arada Mahmud Paşa’nın kızıyla evlendi. Yemen beylerbeyi oldu. Dört yıla yakın bir süre Yemen’de kaldı ve burada birçok hayır eseri meydana getirdi. Ancak Yemen’de haksız yere büyük servet kazandığı şayiası üzerine azledilerek 1580 yılında İstanbul’a getirtildi. Yedikule’de bir süre hapsedildiği gibi serveti de müsadere olundu.

 

Daha sonra affedilip Trablusşam Beylerbeyiliğine gönderildi. 1585 yılında kendisine Karahisar-ı şarkî sancağı tevcih edildi. Özdemiroğlu Osman Paşa’nın Tebriz seferine Karaman beylerbeyi olarak katıldı. Hamza Mirza idâresindeki Safevî kuvvetleriyle yapılan ve Meşaleler Savaşı olarak anılan çarpışma sırasında geri çekilirken atıyla birlikte derin bir kuyuya düşerek esir alındı ve Alamut Kalesi’ne hapsedildi. 1590 Osmanlı-Safevî Antlaşması sonrasında serbest bırakılarak İstanbul’a döndü.

 

Aynı yıl Kıbrıs Beylerbeyiliğine, iki sene sonra 1592 Şubatında Trablusşam’a, Haziran ayında tekrar Kıbrıs’a tayin edildi.1594 yılında Şam beylerbeyi olan Murad Paşa, 1595’de Diyarbekir Beylerbeyiliğine getirildi. Bu sırada devam etmekte olan Avusturya savaşlarına Diyarbekir beylerbeyi olarak katıldı. Cigala-zâde Sinan Paşa ve Kırım Hanı Fetih Giray’la birlikte öncü kuvvetler içinde yer aldı ve Haçova Meydan Savaşı’nda büyük yararlılık gösterdi. 1599’da imparatorluk temsilcileriyle barış görüşmeleri yapan Osmanlı heyetinde görev aldı. Bu arada Rumeli eyâletiyle beraber Budin muhafazasıyla görevlendirildi. Sultan Birinci Ahmed Han’ın tahta çıkmasından sonra 10 Kasım 1605 tarihinde dördüncü vezirliğe getirildi. Uzun süreden beri Avusturya cephesinde bulunduğundan kendisine Lala Mehmed Paşa tarafından Macaristan serdarlığı verildi. Serdarlığı sırasında Budin ve Belgrad kalelerinin muhâfazasına çalıştı. Bu arada barış görüşmelerini geliştirdi. Onun riyâsetinde, dâmâdı Kadızâde Ali Paşa ve Budin kadısı Hâbil Efendi tarafından, 20 Ekim – 11 Kasım 1606 tarihleri arasında yürütülen müzâkereler neticesinde Zitvatoruk Antlaşması imzalandı.

 

Bu arada Anadolu’da Celâlî isyanları alevlenmiş ve Bursa’yı tehdit eder bir mâhiyet kazanmıştı. Serdar Ferhad Paşa’nın Konya ve Kayseri’den başarısızlık haberlerinin gelmesi Vezîriâzam Derviş Paşa’nın bundan sorumlu tutulmasına yol açtı. Şeyhülislâm Sunullah Efendi ve Muallim-i Sultanî Mustafa Efendi’nin tesir ve telkinleriyle azl ve idam edilen Derviş Paşa’nın yerine Sunullah Efendi’nin tavsiyesiyle 11 Aralık 1606 tarihinde Murad Paşa tâyin edildi. Sadâret mührünü Belgrad’da alan Murad Paşa İstanbul’a dönerek Anadolu’daki Celâlîler’e karşı hazırlık yapmaya başladı. İlk hedefi Suriye bölgesinde isyan eden Canbolatoğlu Ali Paşa oldu. Temmuz 1607’de harekete geçen Murad Paşa geçtiği bölgelerdeki irili ufaklı âsileri ortadan kaldırarak ilerlemeye başladı. Adapazarı civârında eşkıyalık yapan Parmaksız lakaplı şahsı ve etrafındakileri dağıtması ilk faaliyeti olarak gösterilir. Bursa ve havâlisini tehdit eden Kalenderoğlu’na Ankara sancak beyliğini vererek Orta Anadolu’yu sükûna kavuşturup arkasını emniyete aldı ve Konya, Lârende, İçel, Adana üzerinden Canbolatoğlu üzerine yürüdü. Konya’ya ulaştıktan sonra eski Celâlî Saraçoğlu’nu, Adana yöresinde faaliyet gösterip Canbolatoğlu ile ittifak halinde olan Cemşîd’i ve daha başka âsi gruplarını ortadan kaldırdı. Canbolatoğlu’nun Bakras Boğazı’nda mevzilenerek kendini beklediğini öğrenen Murad Paşa, eski bir Celâlî olan Maraş Beylerbeyi Zülfikar Paşa’nın da orduya katılmasından sonra uzun bir yoldan dolaşmak suretiyle İskenderun havalisindeki Beylan (Belen) Boğazı’ndan geçerek Oruç ovasına indi. Çatışmalar 23 Ekim 1607 günü başlamakla birlikte esas savaş ertesi günü cereyan etti. Murad Paşa, Lübnanlı Dürzî lideri Manoğlu Fahreddin ile birlikte hareket eden Canbolatoğlu’nun kuvvetlerini bozguna uğrattı. Lübnan Emîri Manoğlu Fahreddin ile Dürzî kabileleri firar ettiler. Canbolatoğlu ise önce Kilis’e, oradan Halep’e gitti. Burada tutunamayacağını anlayınca az sayıda maiyetiyle birlikte İstanbul’a gelerek padişaha sığındı. Murad Paşa, Canbolatoğlu’nun kaçan kuvvetlerini takip ve imha ederek Halep’e girdi ve kışı burada geçirdi.

 

Murad Paşa daha sonra, kendisine Ankara sancak beyliği verilen, fakat şehre sokulmayınca burayı kuşatan ve üzerine gönderilen Tekeli Mehmed Paşa’yı bozguna uğratan, ardından da Bursa ve yöresini yağmalayan Kalenderoğlu üzerine yürüdü. Muslu Çavuş’a İçel sancağını tevcih ederek onun Kalenderoğlu ile olabilecek ittifakını önledi ve Göksün yaylasında mevzilenen Kalenderoğlu’nu Ağustos 1608’de Alaçayır mevkiinde cereyan eden savaşta mağlûp etti. Savaş meydanından kaçan Celâlîler’in geçecekleri yerlerin beylerbeyilerini bölgelerine gönderen Murad Paşa, Amasya civarında faaliyet gösteren Tavil Halil ve kardeşi Meymun’un İran’a doğru firar eden Kalenderoğlu ile birleşmek niyetinde olduklarını haber alınca yanlarına sadece bir haftalık erzak almalarını emrettiği yeniçerilerle onları takibe koyuldu. Altı gün altı gecelik sıkı bir kovalamanın ardından Karahisar-ı şarkî sancağının Kara Hasan Derbendi’nde âsileri yakalayarak büyük kısmını imha etti. Ancak daha yolda iken hastalandığından Celâlîler’den artakalanların takip işini Seyfoğlu Hüseyin Paşa’ya havale ederek kendisi Sivas’a döndü. Bu arada dâvet edildiği halde Celâli seferlerine katılmadığından dolayı orduya gelerek af dileyen Diyarbekir Beylerbeyi Nasuh Paşa’nın bu isteğini kabul eden Murad Paşa, İstanbul’daki rakipleri Sadâret Kaymakamı Mustafa Paşa, Defterdar Ekmekçi Ahmed Paşa, müftü ve kızlar ağasının padişaha telkinleri neticesinde o kışı da Anadolu’da geçirerek ertesi yıl İran üzerine yürümesine dair bir ferman aldı. Ancak kendisi Birinci Ahmed Han’ı ikna edip İstanbul’a doğru harekete geçti. 18 Aralık 1608’de beraberinde 400 civarında Celâlî bayrağı olduğu halde İstanbul’a ulaştı ve büyük merasimlerle karşılandı.

 

Anadolu’da Celâlî isyanlarını bastıran Murad Paşa 1610’da İran üzerine yürüdü. Şah Abbas’ın Tebriz’de beklediğini haber alınca Erzurum’dan Tebriz’e ilerledi. İki ordu Tebriz’in kuzeyinde Acıçay mevkiinde karşı karşıya geldiyse de herhangi bir çatışma olmadı. Murad Paşa Diyarbekir’e gelerek kışı burada geçirdi. Yeni sefer hazırlıkları yaparken Cülek’te vefat etti. Onun, aralarında daha önceden husumet bulunan Nasuh Paşa tarafından bir ziyafette zehirletildiği de rivayet edilir. Ölümünden sonra Murad Paşa’nın orduda bulunan bütün erzak, esvap ve 6.500.000 akçeye ulaşan nakit parası Vezîriâzam Nasuh Paşa tarafından müsâdere edildiği gibi kethüdası Ömer ve kapıcıbaşısı Sarı Hüseyin Ağa da katledildi. Murad Paşa’nın cesedi önce Diyarbekir’de muvakkaten defnedildi, ardından İstanbul Vezneciler semtinde yaptırdığı medresesi bitişiğindeki türbesine nakledildi.

 

Kaynaklarda, Murad Paşa’nın Osmanlı devlet nizamına ve an’anelerine bağlı bir devlet adamı olduğu, dindar kişiliğine rağmen Celâlîler’i ortadan kaldırmada ifrata varan uygulamalarda bulunduğu, bu arada 60-70.000 civarında Celâlî’yi ortadan kaldırdığı, konakladığı yerlerde derin kuyular kazdırıp öldürdüğü âsileri bu kuyulara doldurduğu rivayet edilir. Yine kaynaklarda Nakşibendî tarikatına mensup olduğu, hac farizasını yerine getirdiği, seferlerde yanında Yemen’de iken elde ettiği Hâlid b. Velîd’e ait olduğu söylenen kılıcı taşıdığı belirtilir. Koca lakabı yaşının bir hayli ileri olmasından kaynaklanmaktadır. Kuyucu lakabının verilmesi ise bir rivayete göre âsileri katlettikten sonra kuyuya doldurtması, diğer bir rivayete göre de 1585 Tebriz seferinde atıyla birlikte kuyuya düşüp İranlılara esir düşmesi dolayısıyladır. 9 Ekim 1609 günü Sultan Ahmed Camii’nin temeli atılırken ilk kazmayı vuran devlet ricali arasında Kuyucu Murad Paşa da vardı. Vezneciler semtinde medresesiyle birlikte türbe, sebil ve çarşısı sağlığında inşa edilmiştir.

 

05 Ağustos 1923: İngilizler Musul’da katliam yaptılar. İngiliz paralı askerleri, Musul çarşısında kavga çıkarttılar. Kavga şiddetlenince silâhlarını ateşleyerek 2 Türk’ün ölümüne, 18’inin de yaralanmasına sebebiyet verdiler. Sahip olduğu zengin petrol yatakları sebebiyle Musul, başta İngiltere olmak üzere bütün dünya ülkelerinin ilgisini çeken coğrafya parçalarının başında gelir. 5 Ağustos 1923 tarihinde Musul’da katliam gerçekleştiren İngilizlerin Orta Doğu ile ilgisi, 1800’lü yıllarda başladı. 2003 yılında devam ediyor. Bu sebeple, Amerika Birleşik Devletleri’nin Saddam Hüseyin’i devirme, Irak’ta demokratik hayatı yerleştirme gerekçesine dayanarak giriştiği operasyona fiilî destek verdi.

 

Musul meselesi, Türkiye için olduğu kadar Orta Doğu ve hatta bütün dünya için önemlidir. Osmanlı İmparatorluğunun çöküşüyle ortaya çıkan Musul (Kerkük) meselesi,   Kafkaslarda, Balkanlarda ve bazı Orta Doğu ülkelerinde diğer Türk toplulukları gibi kendi kaderine terk edilmiştir. Yeni Türk devleti, Lozan’da imzalanan Barış Sözleşmesi’nde bu bölgeler, özelliklede Musul üzerindeki egemenlik haklarından vazgeçmiş gibi görünse de, çoğunluğu Türklerden oluşan yerleşim merkezlerini galip devletlere devrederken, garantörlük mutabakatı imzalamaktan geri kalmamıştır.

Yeni Türk devletinin Hatay ve Musul bölgeleri için böyle bir garantörlüğe gerek duymamasının sebebi, bu bölgeleri tekrar Anavatan ile birleştirmeyi düşünmesinden kaynaklanmaktadır. Nitekim, yeni Türk devletinin başkumandanı Gazi Mustafa Kemal Atatürk; Musul, Kerkük ve Hatay’ı Misak-ı Millî Sınırları içerisine almış, uluslar arası arenada yeni Türk devletini tanıtırken: ‘Milli sınırlarımız budur.’ Demiştir. Türkiye Cumhuriyeti kurulduktan sonra Hatay Anavatanla bütünleşmiş, İngilizlerin Anadolu’da çıkardığı isyanlar sebebiyle Musul ve Kerkük’ü kaderine terk etme mecburiyeti ile karşı karşıya kalınmıştır.  

Sonraki yıllarda Musul, Türkiye için hayatî bir mesele olmaktan çıkmış, hayâlleri süsleyen bir düşünce hâline dönüşmüştür. Kavuşma hayâlinin gerçekleşmesini bekleyen Musul Türkleri ezilip yok olmamak için Türk Kültürü’ne sıkı sıkıya bağlanmışlar, kavuşma gününe hazırlanmak için kendine medenî bir yol çizmişlerdir. Böylece asimle olmaktan kurtulmuşlar ve fakat büyük katliam olaylarına mâruz kalmışlardır. Irak’a hâkim yönetim, Türkiye’nin pasif davranışından dâima yararlanmış, Türkiye’yi Kerkük Yumurtalık Petrol Boru Hattı’nı kapatmakla tehdit etmiştir. Türkiye bu tehdide sessiz kalınca Irak,  Türkmenler üzerindeki baskılarını serbestçe artırmış, işkence etmiş ve öldürmüştür. Türkmen elinin güzide liderlerini, Türkiye’ye ajanlık ettikleri bahanesiyle ortadan kaldırıp Türkmen halkını başsız kolsuz bırakmıştır.

Türk Milleti’nin konu ile ilgili hassasiyetine rağmen, yönetim kadrolarının pasif davranışları karşısında Irak Türkleri dâima sessiz kalmayı tercih etmişlerdir. Bunun sebebi; Irak Türklerinin, günün birinde Türkiye Cumhuriyeti’nin başına, kendileriyle ilgili problemleri ele alacak bir yönetim kadrosunun geleceğine olan inançlarıdır.

 

06 Ağustos 1696:  Rus Çarı Deli Petro, Osmanlı Devleti’nin elindeki Azak Kalesi’ni teslim aldı. Günümüzde, Rusların Azov olarak andıkları Azak Kalesi, Don Nehri kıyısında, Karadeniz’den Kerç Boğazı ile ayrılan Azak Denizi’nin kuzeyinde, sahilden 7 kilometre mesafede bulunmaktadır. Nüfusu 1983′te tahminî 78.000’dir. Azak’ta önceleri Tanais adıyla Miletliler tarafından tesis edilen bir koloni bulunuyordu. Daha sonraları batıya yapılan göçler sırasında Hazarlar ve Peçeneklerin nüfuz sahasına girdi ve nihayet Altın Orda Devleti’ne bağlandı. Ortaçağ’da tamamen terkedilen Tanais’in yerini yakınında bulunan Tana şehri aldı. Karadeniz ticaretinin önemli mevkilerinden biri olan Tana’da Cenevizliler gibi Venedikliler de 16. yüzyılın ilk yarısında bazı ticarî müesseseler açtılar ve bir konsolos bulundurdular. Altın Orda Hanı Özbek Han şehirde bir mahalle oluşturmak isteyen Venedikliler’e 1332 yılında muayyen bir vergi karşılığında bu izni verdi. Türkler tarafından verilen Azak adı 1317′den itibaren paralar üzerinde görülmeye başlanmıştır. 1410′da Kıpçak Hanı Pulad Bey şehre hücum ederek büyük zarar verdi, 1418 yılında da benzer tahribat Kerimberdi Han tarafından yapıldı.

 

Karadeniz’i bir Türk gölü haline getirmek isteyen Fâtih Sultan Mehmed Han zamanında Gedik Ahmed Paşa kumandasındaki donanma başta Kefe olmak üzere Azak ve civarını fethetti ve buradaki İtalyan kolonilerinin varlığına 1475 yılında son verdi. Osmanlı idaresinde Azak, o dönemde ticaret yollarının değişmesi sebebiyle eski önemini kaybetti ve sadece bir serhad kalesi olarak uzun süre Don Kazaklarının ve Rusların Karadeniz’e inmelerine engel olacak müstahkem bir mevki halinde kaldı. 16. yüzyılın ilk yarısına ait tahrir defterlerinde Azak Kefe sancağına bağlı bir kaza olarak görülmektedir. Bu dönemde kale muhafızları ile birlikte Azak şehrinin nüfusu 2.000 civarındaydı ve Venedik, Ceneviz, Toprak adlı üç kalesi bulunuyordu.

 

Bölgenin ticarî öneminden dolayı Don Kazakları her zaman Azak’ı ele geçirmek hayali ile yaşamışlardır. Şehrin ilk muhasarası Kazakların reisi Dimitraş tarafından 1559′da gerçekleştirildi ise de Osmanlı donanması Azak Kalesi’ni savunan Ali Reis’in yardımına yetişti. Nihayet 1637′de Kazaklar kaleyi ele geçirdiler. 1641 yılı yazında Kaptanı deryâ Siyavuş Paşa’nın da bulunduğu kuvvetler Özi muhafızı Deli Hüseyin Paşa idaresinde kaleyi üç ay kadar kuşattılarsa da sonuca ulaşamadan Eylül sonunda kuşatmayı kaldırdılar. Sefere bizzat katılan Evliya Çelebi bu durumu oldukça ayrıntılı bir şekilde anlatmaktadır. Buna karşılık kaledeki 5.500 Kazak askerinin müdafaası da 18. yüzyıl Rus edebiyatına yansımıştır. Başarısızlıkla biten bu kuşatmadan hemen sonra 1642′de Azak seferiyle görevlendirilen Sultanzâde Mehmed Paşa ve Kırım Hanı 4. Mehmed Giray Azak önlerine geldiklerinde Kazaklar işin ciddiyetini anladılar ve kaleyi ateşe vererek kaçtılar. Kefe Beylerbeyi İslâm Paşa harap kaleyi tamir ve muhafaza etmek üzere görevlendirildi. Karadeniz sahillerinin Kazak saldırılarına karşı sadece Azak Kalesi ile korunamayacağını gören Osmanlılar,  1660 – 1662 yıllarında Don nehri üzerinde Sedd-i İslâm Kalesi, Kule-i Sultâniyye gibi yeni tahkimatlar yaptılar. Evliya Çelebi’nin verdiği bilgiye göre, 17. yüzyılda Azak Kalesi dört köşeli, 4.000 adım çevresi olan bir kale idi. Aynı sur içinde üç bölümden oluşan şehirde Frenk Hisarı diye bilinen kısım Venediklilere aitti. Diğer bölümler, Ortahisar diye bilinen Ceneviz Kalesi ile Tatar akıncılarının oturduğu Toprak Kalesi idi. Şehirde 2.650 evden başka paşa sarayları ve konaklar bulunuyordu. Ayrıca Azak’ta 13.000 asker ve pek çok top mevcuttu. 17. yüzyılın sonlarında Çar 1. Petro Rusya’nın Karadeniz’e çıkışını gerçekleştirmek üzere Azak’ı büyük bir ordu ile kuşattı. 1695 yılında 95 gün süren bu kuşatmanın başarısız kalması üzerine l. Petro Don nehrinde bir donanma oluşturdu ve Azak Kalesi’ni karadan ve denizden 31.000 asker ve 170 topla muhasara ederek teslim aldı. Bu sırada kalede 7.000 asker bulunuyordu. Azak Kalesi’nin Rusların eline geçmesi Karlofça müzakerelerinde Osmanlılara karşı Rusya’nın durumunu güçlendirdi ve 1700 yılında imzalanan İstanbul Antlaşması’yla kale Rusya’ya bırakıldı. 1696–1711 arasında Azak sahillerinde Rusya tarafından 215 gemi inşa edilmiş ve böylece ilk düzenli Rus donanması oluşturulmuştur. Ancak 1711’de Baltacı Mehmed Paşa komutasındaki Osmanlı kuvvetlerinin kazandığı Prut Zaferi’nden Azak’taki donanma imha edildi ve kale tekrar ele geçirildi. 1713 Erinde Antlaşması’yla da Osmanlılara bırakılan Azak, 1736’da tekrar Rus idâresine girdi ve 1739 yılında imzalanan Belgrad Antlaşması’na göre istihkâmları yıkılmak suretiyle Rusya’ya terk edildi. Bu tarihten itibâren çevresi mille dolan ve önemini kaybeden Azak yakınındaki Rostov’un gelişmesiyle buraya bağlandı. 20. yüzyılın başlarında yeniden önem kazanan Azak, 1920 ve 1941 yıllarında burada teşkil edilen Rus donanması ile bölgenin savunmasında yine önemli rol oynamaya başladı.  

 

07 Ağustos 1496: Memlüklü Devleti sultanlarından Kayıtbay Mısır’da öldü. Doğumu: Kafkasya, 1423. Çerkez asıllıdır. 13 yaşında iken Mısır’da Sultan Baybars’a satıldı. Daha sonra Çakmak el Melikü’z-Zâhir’e devredildi. Çakmak kendisini âzat ederek orduya aldırdı. Binbaşı rütbesine ve muhafız birliklerinin komutanlığına yükseldi. Tahta çıkmasında etkili olduğu Temürboğa, Kayıtbay’ı Atabeg tâyin etti. 1 Şubat 1468’de, ordu komutanlarının isteği ve Temürboğa’nın da kabul etmesiyle Sultan oldu, tahta oturdu. Otuz yıla yakın süre ile sultanlık yaptı. Sultanlığının son dört yılı hâriç tamamı savaş alanlarında geçti. Âdil, cesur, ileri görüşlü, ilme ve ilim adamlarına değer veren bir hükümdar olarak tanınır. Hayırsever bir insandı. Ülkesinde savaşlar sebebiyle ekonomik sıkıntılar yaşanmasına rağmen Mısır, Hicaz ve Suriye’de pek çok câmi, medrese, köprü ve kaleler inşa ettirdi. Kayıtbay Külliyesi gibi, bazıları günümüze ulaşan eserler, İslâm mimârisinin en güzel örnekleridir.

 

Yayına Hazırlayan:

E. Albay Araştırmacı-Yazar Mehmet Şadi POLAT

Kaynak:

Kronolojik Tarih Ansiklopedisi – Oğuz ÇETİNOĞLU

 

Kategori: Tarihte Bu hafta