
Tarihte Bu Hafta : 09 Ağustos – 15 Ağustos
09 Ağustos 1941: Orhan Seyfi Orhon yönetiminde, “Dilde, Fikirde, İşte Birlik” sloganı ile yayınlanan Çınaraltı Dergisi’nin ilk sayısı çıktı. Yazarları arasında; Mehmet Emin Yurdakul, Hüseyin Nihal Atsız, Zeki Velidi Togan, Hüseyin Namık Orkun, Peyami Safa, Behçet kemal Çağlar, Mükrimin Halil Yinanç, İbn’ül Emin Mahmut Kemal İnal, Reha Oğuz Türkkan ve Necdet Sançar gibi milliyetçi isimler vardı. Derginin 146. ve son sayısı 15 Temmuz 1944’de yayınlandı.
09 Ağustos 1972: 1961 Anayasa’sının hazırlayıcısı Ord. Prof. Dr. Sıddık Sami Onar 74 yaşında İstanbul’da öldü. Doğumu: İstanbul, 1898. İstanbul Hukuk Mektebi’ni ve Paris Hukuk Fakültesi’ni bitirdi. Bir süre hâkimlik yaptıktan sonra 1933 yılında üniversiteye intisap etti. Hukuk Fakültesi’nde 2 dönem dekanlık, İstanbul Üniversitesi’nde 2 dönem rektörlük yaptı. Demokrat Parti iktidarını hedef alan üniversite öğrencilerini destekledi. Tamamı ders kitabı olan 40 kadar kitap yazdı.
Sıdık Sami Onar… deyince akla anayasa gelir. Anayasa denilince bakınız akla neler geliyor:
Bu topraklarda yaşayan insanlar anayasayı hep kurtarıcı olarak görmüşlerdi. Birinci Meşrutiyet’ten itibâren; ‘Yeni anayasa, ilân edilsin, devlet kurtulur, millet rahatlar…’ Deniliyordu. 27 Mayıs 1960 askerî müdahalesini yapanlar da aynı düşüncedeydi: ‘Yeni bir anayasa lazımdır.’ 12 Mart 1971 ve 12 Eylül 1980 askeri darbelerini yapanlar da: ‘Bu anayasa bizim ülkemize bol geliyor, darlaştırmak gerekiyor!’ Diyerek, başka bir açıdan, sıkıntıların sebebi olarak yine anayasayı görüyorlardı.
Anayasa Türkiye gündeminden hiç düşmedi:
2000’li yıllarda da ‘Avrupa Birliği’ne girmemiz için Anayasa’yı değiştirmeniz gerekiyor!’ Denildi. 2007 yılındaki Cumhurbaşkanlığı seçiminde yaşanan sıkıntılardan sonra da aynı sıkıntıların yaşanmaması için ‘Yeni bir anayasa…’ Sözleri tekrarlanır oldu.
27 Mayıs 1960 İhtilâli’nden sonra da aynı şeyler olmuştu:
27 Mayıs 1960 günü, Saat 07.00’de, İstanbul Üniversitesi Rektörü Ordinaryüs Profesör Sıddık Sami Onar’ın evinin kapısının zili çaldı.
Kapıyı açınca şaşırdı. Kapıda bir subay ve yanında üç asker vardı.
Binbaşı Şefik Soyuyüce, Onar’ı çok acil olarak Ankara’ya dâvet ediyordu. Aynı saatlerde, İstanbul Üniversitesi’nin dört öğretim görevlisinin daha benzer sebeple kapılarının zilleri çaldı: Ord. Prof. Hıfzı Veldet Velidedeoğlu, Prof. Ragıp Sarıca, Prof. Naci Şensoy ve Prof. Hüseyin Nail Kübalı… Hepsi Ankara’ya çağrılıyorlardı.
Yüzbaşı Numan Esin, öğretim üyelerinin çağrılış sebeplerini açıkladı: ‘Bize bir anayasa taslağı hazırlayacaksınız!’
Öğretim üyeleri Ankara’ya gitmek üzere beklerken, aynı üniversiteden hukukçu arkadaşları Prof. Dr. Tarık Zafer Tunaya ve Doç. Dr. İsmet Giritli de ekibe gönüllü olarak katıldı.
İlk toplantılarını ayaküstü yaptılar. Başkanları Sıddık Sami Onar bir kâğıda çeşitli notlar aldı. Ankara’ya giderken uçakta, askerî harekâtın lideri Cemal Gürsel’e ne diyeceklerini ve nasıl bir anayasa hazırlayacaklarını konuştular.
Öğretim üyelerini taşıyan uçak Ankara’ya ulaştı Burada kendilerine Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi öğretim üyesi Prof. İlhan Arsel, Prof. Bahri Savcı ve Prof. Muammer Aksoy katıldı. Hareketin lideri Cemal Gürsel, müdâhalenin yapıldığı o ilk sıcak günde öğretim üyelerini kabul etti. Çünkü müdâhalenin anayasaya ihtiyacı vardı. Onar, heyet adına konuştu:
‘Bugün içinde bulunduğunuz durumu basit ve siyasî bir hükümet darbesi saymak doğru değildir.’
Askerler rahatladılar. Bu arada, öğretim üyeleri konuştukça askerler şaşırdı. Çünkü öğretim üyeleri, askerlerden daha baskıcı idi. Heyet, yeni bir anayasa taslağı hazırlamakla resmen görevlendirildi.Ve Türkiye’nin en hürriyetçi anayasasının hazırlıkları böyle bir olağanüstü bir günde başladı. Çalışmalar aynı düşünce ile devam etti ve yeni anayasa hazırlandı.
O dönemdeki çalışmalar sırasında hocalarına yardım eden ve İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde asistan olan kişi, yeni bir anayasa hazırlıklarının yapıldığı 2007 yılı Eylül ayında YÖK Başkanı koltuğunda oturan Prof. Dr Erdoğan Teziç idi. Teziç’in uzmanlık alanı: Anayasa hukuku… Şimdi Teziç de, kendi görüşlerine uygun yeni bir anayasa’dan söz ediyor.
Yukarıdaki satırları, bilgileri karışık bulduysanız tekrar okuma zahmetine katlanmayanız. Nasıl olsa, önümüzdeki yıllarda aynı olayları tekrar yaşayacağız.
09 Ağustos 1980: Tıp ilmine getirdiği yeniliklerle tanınan Prof. Dr. Ekrem Şerif Egeli İstanbul’da öldü. Doğumu: Bandırma, 2 Aralık 1901. Başarıları sebebiyle milletlerarası ödüllere lâyık görüldü. Çalışmalarını; Diyabet ve Hipoglisemi Komaları (1939), Astmda Krizoterapi (1940), Hepatit ve Siroz ( 1947), Kalp ve Damar Hastalıkları (1948), Klinikten Notlar (1957) isimli kitaplarda topladı.
10 Ağustos 1892: Fikir adamı ve asker, Şıpka Kahramanı Süleyman Paşa, Bağdat’ta sürgünde iken 54 yaşında öldü. Doğumu: İstanbul, 9 Ekim 1838. 1838-1892 Abdülaziz döneminde Türk milliyetçiliğine hizmet etti. Türkçülük akımının öncülerindendir. Aslen Kastamonuludur. 1859′da Harbiye’yi bitirmiş, Bosna, Hersek, İşkodra bölgelerinde subaylık yapmıştır. 1867′de Girit isyanını bastırmış, yarbaylığa yükselmiştir. 1872′de tuğgeneral, 1873′de Askerî Okullar Nâzırı olmuştur. 1876′da mareşalliğe yükselmiş, askerlik ve yöneticilik hayatı uzun ve hareketli geçmiştir. Sultan Abdülaziz Han’ın tahttan indirilmesi ve öldürülmesinde rol oynadığı için Sultan İkinci Abdülhâmid Han’ güvensizliğini mâruz kalmıştır. 93 Harbi olarak da bilinen 1877 – 1878 Osmanlı - Rus Harbi sırasında “Şıpka Kahramanı” lâkabını almış ancak bazı iftiralar üzerine yenilgiye neden olduğu söylenince Bağdat’a sürgün edilmiştir. Ömrünün son 14 yılını Bağdat’ta geçirmiştir. Hayatı boyunca yeni eserler üretmeye çalışmış, askerî mektepler için birkaç kitap yazmıştır. Sultan Abdülaziz Han’ın son zamanlarında askerî okullar için bir umumî tarih hazırlaması istenmiş, kitabın ilk cildi basılmıştır. Eğitim ve öğretim alanında Türkçülüğe hizmeti “Cemiyeti Tedrisiye-yi İslâmiye” üyeliğinde ve özellikle Askerî Mektepler Nâzırlığı yaptığı sürelerde görülmüştür.
Fikirleri ve kişiliği
Süleyman Paşanın yaptığı araştırmalar dışındaki en büyük hizmeti günümüz anlatımıyla Askerî Okullar Bakanı diyebileceğimiz Askeriye Nâzırı olduğu dönemde; okul eğitim ve öğretime getirdiği “Türkçülük Ülküsü”, “Millî Türk Tarihi” anlayışıdır. Tarih alanında verdiği eserlerde, Türk tarihindeki kahramanlıkları sergilemiştir. Türk tarihi üzerinde olduğu kadar Türk dili üzerinde de çalışmalar yapmıştır. Eserlerinde ve yazdığı ders kitaplarında dil ve eğitim sahasında Türkçülüğü gerçekleştirmiştir. Türk milletinin tarihini yabancı kaynaklardan değil kendi öz kaynaklarından öğrenmesinin daha doğru olacağını savunmuştur. Nitekim tarih üzerine yazdığı eserlerin kaynağı da kendi öz kaynaklarımızdır. Bu nedenle tarihe bakış açısındaki farklılığıyla tanınmıştır. Askeri liseler için yazmış olduğu ilmihal de, Arapça ve Acemce kelimeleri kullanmaktan çekinmiş, sade bir Türkçe kullanmıştır Süleyman Paşanın en önemli eseri hiç şüphesiz Tarih-i Âlem’dir. Bu eseri yazmasını Hüseyin Avni Paşa askerî okullar için istemiştir. Umumî Tarih olarak yazılan eserde; Türk tarihinin sadece ilkçağ bölümü yazılmış ve dağıtılmıştır. Ortaçağ ve Yeniçağ bölümleri Süleyman Paşanın ölümü nedeni ile yazılamamıştır. Sultan İkinci Abdülhamit Han devrinde kitap yasaklanmıştır.1911′de kitap yeniden düzenlenerek basılmıştır. Tarih-i Âlem isimli eserinde Süleyman Paşa, Türk tarihinden saygı ile bahsederken, Türk ırkının övünülecek kahramanlıklarını yansıtmıştır. İlm-i Sar-ı Türkî (Türk Dil Bilgisi) ve Meban-i İnşa (Nesrin Esasları) isimli kitaplar, Şıpka Kahramanı Süleyman Paşa’nın diğer eserlerindendir.
Başlıca eserleri: İlm-i Sarf-ı Türkî (1876 – 1891), Târih-i Âlem (1876 – 1911), Hisse-i İnkılap (1910) ve 6 Ciltlik Umdelü’l Hakayık (1928).
10 Ağustos 1900: Ondokuzuncu asrın en büyük Türk hukukçusu ve tarihçisi, âlim ve yazar Ahmed Cevdet Paşa, 78 yaşında İstanbul’da vefat etti. Doğumu: Tuna Nehri kıyısında yer alan ve günümüzde Bulgaristan sınırları içerisinde bulunan Lofça kasabası, 27 Mart 1822. Yularkıran İsmâîl Ağa ile Topuzoğlu Ayşe Sünbül Hanım’ın oğludur. 1839′da yüksek tahsil için İstanbul’a geldi. Derhâl Mustafa Reşîd Paşa’nın dikkatini çekerek onun tarafından himâye edildi ve yükseltildi. Hattâ Paşa, konağında kendisine ayrı bir oda ayırdı. İlmiyye sınıfına girerek gittikçe yükseldi. Fuâd Paşa ile arkadaş oldu. Onunla Mısır’ı teftişe gitti. 1855′te vak’a-nüvîs oldu. 1863′te kazasker rütbesine yükseldi. Bir ara Şeyhülislâm olması düşünüldü. 1866′da kazasker rütbesi, mülkiye rütbelerinde eşiti olan vezir rütbesine çevrildi. Sivil hayatta vezir rütbesi askerî rütbede müşîr = mareşal rütbesine eşittir. Cevdet Efendi, Cevdet Paşa oldu 44 yaşında sarığı çıkararak fes giymeye başladı. Hayatı boyunca dâima önemli pek çok görevde bulundu. Bir defa sadrâzam (başbakan) olmasına ramak kaldı, bu makaama vekâlet ettiği hâlde getirilmedi. 5 defada toplam 10 yıl adliye nâzın (adalet bakanı) olarak, imparatorluk adaletini örnek şekilde modernleştirdi. 3 defa maârif nâzırı (millî eğitim bakanı), 2 defa evkaaf-ı hümâyûn nâzın (vakıflar bakanı), 1 defa dâhıliyye nâzın (iç işleri bakanı), uzun müddet devlet bakanı, bâzı eyâletlere umûmî vâlî ve umûmî müfettiş oldu.
Devrinin en büyük bilgini olan Cevdet Paşa, büyük dehâsının yanında, inanılması pek de kolay olmayan bir çalışma enerjisine, eserlerini tamamlama ve bitirme azmine, metodlu inceleme ve kompozisyon fikir ve alışkanlığına sâhibdi. Devamlı çok mühim devlet görevlerinde bulunup hepsinde büyük işler ve mühim reformlar yapabildiği hâlde, dev eserler bıraktı. Arabca ve Farsça’ya, bilhassa birincisine, eksiksiz şekilde vâkıf olduğu gibi Fransızca’yı da okuyup mükemmel anlıyabiliyordu. Çok sür’atli, güzel, mantıklı yazabiliyordu.
Eserleri:
Târîh-i Cevdet: Osmanlı tarihinin 1774 Küçük Kaynarca Antlaşmasından 1826′da Yeniçeri Ocağı’nın kaldırılmasına kadar olan dönemini ihtiva etmektedir. On iki cilt olan eserin kaynakları arasında vak’anüvis tarihleri, sefâretnâmeler, özel tarihler, arşiv kayıtları, resmî tezkireler ve kendi hâtıraları bulunmaktadır. Eserde diğer vak’anüvis tarihlerinden farklı olarak Avrupa tarihine de önemli bir yer ayrılmıştır. Otuz yılda tamamlanan Târîh-i Cevdet’in çeşitli tertip ve baskıları vardır. Bunlardan birincisi, ilk üç cildi 1854-1857 yıllarında basılmış ve 1884’de tamamlanmış olanıdır. İkincisi, Cevdet Paşa’nın bazı ekler ve düzeltmeler yapmak suretiyle 1891 yılında yapılan baskısıdır.
Tezâkir: Cevdet Paşa’nın 1855’ten 1865 yılına kadar devam eden vak’anüvisliği döneminde bizzat kendisinin de içinde bulunduğu olaylara dair tuttuğu notlardan oluşan bir hâtırat niteliği taşımaktadır. Tezâkir-i Cevdet adı ile de anılır. Eserde; devlet saray adamlarının birbirleriyle olan çekişmeleri, türlü menfaat çatışmaları, İsttanbul’un o zamanki iç yüzü samimi ve sâde bir dille anlatılmıştır. Son bölümde kendi biyografisi yer almaktadır. Türk alfâbesi ile dört cilt halinde, 1963 yılında Ankara’da basılmıştır. Ayrıca 1967 ve1986’da Tarih Kurumu tarafından yeni baskıları yapılmıştır.
Ma’rûzât: 1839-1876 yılları arasındaki tarihî ve siyasî olayları özet halinde yazılmasını şifahî olarak isteyen Sultan İkinci . Abdülhamid Han’ın emriyle kaleme alınmıştır. Padişaha sunulma dolayısıyla müellifin Ma’rûzât adını verdiği bu eser cüzdan denilen kısımlara ayrılmıştır. Devrine göre sâde bir dille beş cüzdan halinde kaleme alınan eserin, Cevdet Paşa’nın arîzalarından anlaşıldığına göre, hâlen mevcut olmayan birinci cüzdanı Tanzimat’tan Sultan Abdülmecid Han’ın saltanatının sonlarına, ikinci cüzdanı Sultan Abdülaziz Han’ın ilk devirlerine, üçüncü cüzcan Sultan Abdülaziz Han’ın aynı yılda Mısır seyahatinden 1864 yılında Fırka-i Islâhiyye’nin İskenderun’a çıkışına, dördüncü cüzdanı 1866 yılına, beşinci cüzdanı ise aynı tarihte Halep zabtiyesinin tanziminden Sultan İkinci Abdülhamid Han’ın saltanatının ilk devirlerine kadar gelmektedir. Bu eserle Tezâkir, birbirini tamamlar mâhiyettedir. Eserin bulunamayan birinci cüzdanı dışındaki bölümleri, 1980 yılında Prof. Dr. Yusuf Halaçoğlu tarafından 1980 yılında İstanbul’da yayınlanmıştır.
Kısas-ı Enbiyâ ve Tevârîh-i Hulefâ: Hayatının son yıllarına doğru yazdığı bir eserdir. Hz. Âdem’den Hz. Mu-hammed’e kadar gelip geçen peygamberlerin kıssalarından, İslâm dininin ortaya çıkışı, Hz. Peygamber’in hayatı ve Hulefâyi Râşidîn ile Emevî, Abbâsî halifelerinden, diğer Türk-İslâm devletlerinden ve Osmanlı tarihinin 1439 yılına kadar olan ilk devirlerinden bahseder. Daha çok eğitim ve öğretim gayesiyle kaleme alınan eserin tamamı on iki cüzdür. İlk alt cüzü Cevdet Paşa’nın sağlığında basılmıştır. Tam ve yanlışsız şekli ise kızı Fatma Âliye Hanım tarafından 1915 yılında on iki cüz halinde neşredilmiştir. Bu baskı, bazı kelimelerin karşılıkları parantez içinde verilerek aynen Latin harflerine aktarıldığı gibi sadeleştirilmek suretiyle de 1972 yılında yayımlanmıştır. Başka baskıları da olduğu gibi, Kazan Türkçe’sine de çevrilmiştir.
Kırım ve Kafkas Tarihçesi: Kırım’da Giray Hanlar Hânedânı mensubu Halim Giray’ın Gül-bün-i Hânân isimli eserinden yararlanılarak kaleme aldığı küçük bir eserdir. Kafkasya’nın tarihî coğrafyası ile buralarda yaşayan toplulukların etnografyası yer alan kitap, Mustafa Reşid Paşa’ya sunulmuştur. Eser, 1918′de de Yeni Mecmua’nın 49. sayısında neşredilmiştir.
Mukaddime-i İbn Haldun: İbn Haldun’un el-İber adlı Arapça genel tarihinin girişi olan 1. cildin altıncı faslının tercümesidir. Tarih felsefesinden, tarihin faydalarından ve tarihçilik mesleğinden bahseden mukaddimenin tercümesidir.
Belâgat-ı Osmâniye: Cevdet Paşa’nın Mekteb-i Hukuk’ta okuttuğu edebiyat dersi notlarından meydana gelmiştir. Klasik İslâm belagat anlayışına göre düzenlenmiş edebiyat kurallarını ve bunlara uygulanan Türkçe misalleri ihtiva eder. Bu alanda yazılmış ilk Türkçe eser olup çeşitli baskıları yapılmıştır. Kavaid-i Osmâniye: Eser Türkçe’de yayımlanan ilk gramer kitabı olarak önem taşıdığı gibi Cevdet Paşa’nın hayatının sonuna kadar ilgileneceği dil konusundaki çalışmalarının da ilk adımını teşkil eder. Kitabın ilk tertibi Cevdet Paşa ile Keçecizâde Fuad Paşa’ya aittir. Ancak daha sonra Cevdet Paşa eseri Tertîb-i Cedîd Kavâid-i Osmâniyye adıyla yenilemiş ve kendi ismiyle bastırmıştır. Kitap Cevdet Paşa tarafından ayrıca muhtasar olarak tertip edilmiş ve değişik adlarla otuzdan fazla baskısı yapılmıştır. 10. Kavâid-i Türkiye: Sıbyan mektepleri için kaleme alınan bu eser ilk defa 1875 yılında basılmıştır. 12. Mi’yâr-ı Sedâd: Oğlu Ali Sedad için yazdığı mantığa dair bir eser olup zamanına göre sâde bir dille yazılmış ilk Türkçe mantık kitabıdır.
Âdâb-ı Sedâd fî ilmi’l-âdâb: Tartışma usul ve kurallarını ihtiva eden eser Mi’yâr-ı Se-dâd’m bir eki mahiyetindedir.
Beyâ-nü’1-unvân: Henüz öğrenci iken Türkçe olarak yazdığı bu eser İslâm ilimleri metodolojisine dairdir.
Takvîmü’l-edvar: Şemsî-hicrî tarih esaslarını anlatan bir eserdir.
Mecmûa-i Ahmed Cevdet: İslâm dinini kabul eden iki kişiye, bazı sorularının karşılığı olarak Cevdet Paşa tarafından yazılıp Bâb-ı Meşihatça gönderilen cevapları ve eski Şam müftüsü Mahmud Hamza Efendi ile dinî meselelere dair aralarında geçen yazışmaları ihtiva eder.
Hulâsatü’l-beyân fî te’lî-fi’l-Kur’ân: Kur’an’ın toplanmasını anlatan Arapça bir eserdir. Ali Osman Yüksel tarafından Muhtasar Kur’an Tarihi adıyla tercüme edilerek Cevdet Paşa’nın hayat ve eserlerine dair bir girişle birlikte İstanbul’da 1985 yılında yayımlanmıştır.
Cevdet Paşa’nın en önemli eseri şüphesiz kısaca Mecelle olarak bilinen Mecelle-i Ahkâm-ı Adliyye’dir.
(Bu eser hakkında geniş bilgi 17 Şubat tarihine ait bölümde, Kitabiyat genel başlığı altında verilmiştir.)
10 Ağustos 1924: Çağdaş Uygur edebiyatı yazarlarından âlim Abdülkadir Abdülvaris Ezizi Doğu Türkistan’da öldürüldü. Doğumu: Kaşgar vilâyetine bağlı Artuş kasabasının Meşhed köyü, 1862. Bütün hayatını eğitim kurumlarının kuruluş ve çalışmalarına adamıştı. Vatanperver, milliyetçi ve âlim bir zattı. 11 Eser yazıp yayınladı. Gerek eserlerinde gerekse sohbetlerinde ele aldığı ana konu Uygur Türklerinde millî şuuru oluşturmak ve geliştirmekti. Bu çalışmalarından rahatsız olan emperyalist Çin yönetimi, bir kiralık katili görevlendirdi. Katil bir gece, idealist Uygur Türkünün evine girdi. O’nu namaz kılmakta iken sırtından bıçakladı.
10 Ağustos 2006: Tıp doktoru ve müzik adamı Dr. Mehmet Nâmi Özalp, Ankara’da kalp krizi geçirerek 74 yaşında vefat etti. Doğumu: Malatya’nın Darende ilçesi, 1932. İlk ve ortaokulu doğduğu ilçede, Liseyi Malatya’da bitirdi. Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi’nden mezun oldu. 1962 yılında Dahiliye Mütehassısı oldu. Askerliğini takiben memleketi Malatya SSK Hastânesi’nde, 1964 yılında çalışmaya başladı. 4,5 senisi başhekimlik olmak üzere 10 sene, 7 ay hizmetten sonra çalışma hayatına Ankara’da devam edip 1981 yılında emekliye ayrıldı. Serbest doktorluk yaparken müzik çalışmalarını da devam ettirdi, kemençe imal etmeyi ve tezhip sanatını öğrendi.
Ankara Radyosu’nda programları tanıtan takdimler yaptı. Emekli olduktan sonra da, üçlü kararname ile, kemence sanatkârı olarak programlara katıldı. Müzik Dairesi’nin teklifi ile daha sonra kadrolu olarak Türk Sanat Mûsikîsi uzmanı olarak çalışmaya başladı ve bütün vaktini sanatına vakfetti. Beş senelik bir çalışma ile arşivi ve plâkları tanzim etti. TRT’de Repertuvar Kurulu, Merkez İcra Denetleme Kurulu, Araştırma Kurulu, Koordinasyon ve Danışma Kurulu gibi kurullarda üyelik yapan Nazmi Bey, 19 Ekim 1990′da yine kendi isteğiyle, ikinci defa emekli oldu. Bu arada yine, bilhassa hususî konserlerde, açıklamalı takdimlerde bulundu.
Asıl kalıcı hizmetleri müzik hakkında kitap yayıncılığında oldu. TRT tarafından yayınlanan eserleri: Türk Sanat Mûsikîsinin Yakın Tarihi ve Ruşen Ferit Kam (Ankara, 1983), Türk Sanat Mûsikîsi Sazlarından Kemence ( Ankara, 1984), Türk Mûsikîsi Beste Formları (Ankara, 1992). Bu arada Cevdet Kozanoğlu’nun Radyo Hatıralarım (Ankara, 1989 başlıklı kitabını baskıya hazırladı.) Diğer eserleri; Ruşen Ferit Kam isimli kitabı 1993 yılında, Ömer Ferid Kam isimli kitabı 1995 yılında, asıl büyük eseri iki ciltlik Türk Mûsikîsi Tarihi 1986 ve 2000 yıllarında yayınlandı. Ankara 1950 isimli kitabı ise vefatı sebebiyle basılamadı.
11 Ağustos 1928: İstanbul’da Dolmabahçe Sarayı’nda, yeni kullanılmaya başlanan Lâtin Alfâbesi ile ilk Türkçe dersleri verildi. Lâtin alfâbesi, dünyada en yaygın olarak kullanılan alfabetik yazı sistemidir. Avrupa dilleriyle Avrupalılar tarafından sömürgeleştirilmiş ülkelerde konuşulan çoğu dilin standart yazısıdır. Milattan Önce 600 yılının öncesinde, Etrüsk alfabesinden geliştirilmiştir. Tarihi; Etrüsk, Yunan ve Fenike alfabeleri yoluyla M.Ö. 1100′de Suriye ve Filistin’de kullanılan Kuzey Sami alfabesine kadar uzanır. Latin alfâbesiyle yazılmış en eski yazılı belge, günümüzde Palestrina olarak anılan bölgede bulunan, M.Ö. 7. yüzyıldan kalma bir broş üzerinde, Klasik Latince dili ile yazılmış ‘Manius beni Numerius için yarattı.’ cümlesidir. Aşağı yukarı aynı tarihlerden kalma bir başka belge de, Roma Forumu’nda bulunan küçük bir sütun üstündeki dikey bir yazıt ile büyük bir ihtimalle M.Ö. 6. yüzyıldan kalma, Quirinal yakınlarında bulunan bir vazo üstündeki Duenos yazıtıdır. Uzmanlar bu yazıtların kesin tarihi konusunda görüş birliğine varamamışlarsa da, bu yazıtlar Latin alfabesinin günümüze ulaşan en eski örnekleri olarak kabul edilir.
Klasik Latin alfabesi, 21′i Etrüsk alfabesinden türetilmiş toplam 23 harften oluşuyordu. Ortaçağda bazı harflerin farklılaşması sebebiyle sayı 26′ya çıktı. Günümüzde Latin alfabesini benimsemiş bazı Avrupa dilleri K ve W harflerini kullanmaz, bazılan ise yeni harfler eklemişlerdir. Bu harflerin çoğu, Latince harflere ses belirten işaretlerin eklenmesiyle veya iki harfin tek bir ses olarak okunmasıyla elde edilmiştir.
Eski Roma döneminde, büyük harf ve el yazısı olmak üzere iki tür Latin yazısı vardı. Ayrıca büyük harf, el yazısı ve yarı işlek bir yazıyı birlikte kullanan karma yazı biçimleri de gelişmişti. Yuvarlak büyük harflerin kullanıldığı Latin yazısı, bu karma yazılardan birinin gelişmesiyle Milattan Sonra 3. yüzyılda ortaya çıktı. Ortaçağda, el yazısı ile büyük harf ve yuvarlak büyük harf yazıların gelişmesiyle de birçok Latin yazı biçimi ortaya çıktı. Kitapları kopya etmede kullanılan yuvarlak el yazısından bugün basımcılıkta kullanılan Latin harfleri, 15. yüzyılda İtalya’da hukukî ve ticarî metinlerde kullanılan köşeli el yazısından da bugünkü İtalik harfler doğdu.
Latin Alfâbesi’nin Türkçe’nin ses yapısına uyarlanması ve Lâtince’de bulunmayan ç, ı, ö, ü, ş ve ğ gibi harflerin eklenmesiyle oluşturulan yen Türk alfâbesi, 3 Kasım 1928’de kabul edilmiş ve 1 Ocak 1929’dan sonra bütün yazışmalarda kullanılmaya başlanmıştır.
BİLGİLİK: MİLYON: Venedikli tüccar, mecerâperest ve seyyah, 1254 – 1324 yılları arasında yaşayan Marco Polo’nun; Venedikten yola çıkarak Kudüs yakınlarında Akka şehrinden, Erzurum, Tebriz, Yarkent’ten ve Taklamakan Çölü’den geçerek Çin Seddi boyunca devam ettikten sonra Pekin’e ulaşan ve Vietnam, Sumatra, Seylan, Hindistan’ın güneybatı kıyılarını aşarak Hürmüz Boğazı, üzerinden İran’ı geçtikten sonra Tebriz, Erzurun ve Anadolu’nun Karadeniz kıyılarından İstanbul’a gelip Venedik’e döndüktan sonra anlattıkları mâcerâları içeren bir seyahat kitabıdır.
Bir seyahatnâme klasiği olarak kabul edilen Milyon, Polo’nın hapishânede tanıştığı Rus yazar tarafından kaleme alımıştır.
25 ıllık mâcerâlı bir seyahatin hikâyesini anlatan Milyon, basıldıktan hemen sonra büyük ilgi topladı. 16. yüzyıl İtalyan coğrafyacısı Giovanni Battista Ramusio’nun deyimiyle ‘Birkaç ayda bütün İtalya’yıdolaştı.’ Kitabın bu kadar çok tutulmasının sebebi fantastik bir roman olarak görülmesiydi. O sırada henüz matbaa keşfedilmediğinden kitabın çıkarılan kopyalarında ve çevirilerinde birçok çıkarma, ekleme ve yanlışlıklar yapıldı.
Kitabın orijinal nüshası günümüze ulaşmamıştır. Kitabın farklı dillerde ve lehçelerde 140 farklı yazma metni bulunmaktadır. Çok karmaşık ve çelişkili bir malzeme oluşturan bu kopyalar ortaçağdan günümüze kadar filolojik bakımdan çözülmesi en zor problemlerden biri olmuştur. Polo’nun hayatının son 20 yılında kitabın çeşitli kopyalarında eklemeler ve düzeltmeler yaptığı sanılmaktadır. Orijinal metnin başarılı bir Latince tercümesini yapan rahip Pipino gibi bazı yazar ya da mütercimler, Polo’ nun anlattıklarının ve yorumlarının çoğunu din düşmanı bulduklarından metnin önemli bir bölümünü sansüre uğratmışlardır.
Polo kitabını, doğrudan deneyimlere dayanan büyük bir kozmografi olarak değerlendiriyordu. Kitabın özgün adının Divisament dou Monde / Dünyanın Hikâyesi olması da dikkat çekicidir. Polo, şahsî hâtırâlarını çoğu yerde ideolojisine fedâ etmiştir. Kitapta gezilerle, arada geçen süre ve mevsimlerle ilgili ayrıntılara pek rastlanmaz. Kitabın genel havası, geniş bir bakış açısını yansıtır. Milyon isimli kitabında Polo, belirli bir tarih ve yol sırası tâkip eder. Fakat sık sık, bir ihtimalle akraba ve tanıdıklarının gördükleri yerleri de ayrıntılarıyla anlatır. Bu sapmalara Mezopotamya, Sabbahiler, Semerkand, Sibirya, Japonya, Hindistan, Etiyopya ve Madagaskar üzerine bilgilerin verildiği bölümlerde rastlanır.
Kitabın yaygın adı olan Milyon’un kökeni belli değildir. Bir uzun hikâye düşüncesiyle ilişkisi olabileceği gibi aile lakabı Aemilione / Büyük Emil söyleşinin bozulmuş biçimi de olabilir. Şair Dante Alighieri’nin ünlü çağdaşı Marco Polo’dan hiç söz etmemesi dikkat çekicidir. Büyük ihtimalle kitabı bir fabl, uydurma ve bu sebeple de tehlikeli derecede heretik (*) olarak değerlendiriyordu. Polo’nun, o dönemin geçerli görüşüne göre kimsenin yaşamadığına inanılan Ekvator’un aşağısındaki bölgede yaşayan insanları anlatması özellikle tehlikeli görülmüş olabilir.
Marco’nun anlattıklarının ortaçağ düşüncesine yeni bir bakış açısı getirdiği açıktır. Batı’nın ufukları genişledikçe Polo’nun etkisi de giderek arttı. Polo’nun Japonya hakkında söledikleri, Kolomb’un 1492′de güneşin doğduğu yere doğru yaptığı yolculukta belirleyici rol oynadı. Baharatların kaynağı olan bölgeler hakkında verdiği ayrıntılı bilgiler, Batılı tacirleri bu topraklara ulaşmaya ve Arapların baharat ticareti tekelini kırmaya yöneltti.
Milyon’un, 1985te Marco Polo’nun Geziler Kitabı adıyla yayımlanan Türkçe bir çevirisi vardır.
(*) heretik: Hıristiyanlıkta, dinden saptığı gerekçesiyle kilise otoritelerince reddedilen din ile gilgili yazıların bütününe verilen isimdir. Hıristiyanlık dininin bilindiğe şekli ile korunması amacına yöneliktir.
12 Ağustos 1975: Diyanet İşleri Başkanlığı’nın verdiği hizmetleri desteklemek amacıyla Diyanet Vakfı kuruldu. Osmanlı Devleti’nin son döneminde ve Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti zamanında din ve vakıf hizmetleri Şer’iyye ve Evkaf Nezâreti’ne bağlı idi. Aynı teşkilât içerisinde yer aldıklarından vakıflar, din hizmetlerine malî destek sağlar, dinî müesseseler de hayır maksatlı vakıfların kurulmasını ve halkın bunlara bağış yapmasını teşvik ederdi. Cumhuriyet döneminde din ve vakıf hizmetleri birbirinden ayrılınca, vakıfların gelişmesi olumsuz yönde etkilendi. Ayrıca Diyanet İşleri Başkanlığı’nın vakıfların malî desteğinden mahrum kalmasına yol açtı. Devlet bütçesinden ayrılan tahsisat yetersiz kaldı. Bir vakfın aracılığı olmadan devlet daireleri bağış kabul edemediği için hayırsever halkın maddî desteğinin sağlanması konusunda bir boşluk meydana gelmişti. Bu boşluğu doldurmak üzere 22 Haziran 1965 tarih, 633 sayılı Diyanet İşleri Başkanlığı Kuruluş ve Görevleri Hakkında Kanun’un 14. maddesinin (e) fıkrası ile özel bir şartlı bağış fonu kurulması hükme bağlanmışsa da kanunî düzenlemenin eksik yapılması sebebiyle bu hükmün uygulanması mümkün olmamıştır. Din hizmetlerini desteklemek üzere Türkiye çapında kurulan dernekler de bu boşluğu dolduramamış, farklı düşüncedeki grupların dernek yönetimlerini ele geçirmesiyle Diyanet İşleri Başkanlığı birtakım problemlerle karşı karşıya kalmıştır. Daha sonra vakıfların gelişmesini sağlamak üzere çıkarılan 13 Temmuz 1967 tarih ve 903 sayılı kanunun 3. maddesiyle genel, özel ve katma bütçeli idareler bütçeleri içinde kalan hizmetlerin yerine getirilmesi için tesis edilen vakıflara bakanlar kurulunca vergi muafiyeti tanınacağı hükme bağlanarak vakıf kurma işi teşvik edilmiştir. Kanun yürürlüğe girdikten sonra, genel bütçeli bir devlet kuruluşu olan Diyanet İşleri Başkanlığı hizmetlerini desteklemek amacıyla dönemin Diyanet İşleri Başkanı Dr. Lütfi Doğan, başkan yardımcıları Tayyar Altıkulaç ile Yakup Üstün ve hukuk müşaviri Ahmet Uzunoğlu tarafından Türkiye Diyanet Vakfı adıyla bir vakıf kurulmuş ve 20 Aralık 1977 tarih ve 7/14422 sayılı bakanlar kurulu kararı ile de bu vakfa vergi muafiyeti tanınmıştır. Bakanlar Kurulu kararı, l3.01.1978 tarih ve 16168 sayılı Resmî Gazete’de yayınlanmıştır.
Türkiye Diyanet Vakfı’nın gayesi vakıf senedinin 2 ve 3. maddelerinde açıklanmıştır. Bu maddelerde, asıl amacın Diyanet İşleri Başkanlığı’nın verdiği hizmetleri desteklemek olduğu, bu arada toplum için faydalı diğer sosyal hizmetleri yerine getirmenin de hedeflendiği, ancak öncelikle din hizmetlerine ağırlık verileceği belirtilmektedir. Başkanlık, bütçe imkânları ile yerine getiremediği birçok hizmeti vakfın maddî desteğiyle yürüttüğü gibi cami, Kur’an kursu, eğitim merkezi, müftülük hizmet binası, lojman vb. ihtiyaçlarını da büyük ölçüde vakıf eliyle karşılamaktadır. Araştırma merkezleri kurmak, İslâmî ilimler ve İslâm sanatı konularında neşriyat yapmak. Türkiye dışındaki Türklerin dinî ve kültürel hayatları ile ilgilenmek, yoksullara, düşkünlere ve hastalara yardım etmek, öğrenim bursları vermek, öğrenci yurtlan açmak gibi faaliyetler senette öngörülen diğer hizmetlerdir. Vakıf, senedinin 2. maddesine uygun olarak şartlı bağışları da kabul etmekte ve bağışlanan malı hayır severin arzusuna uygun şekilde kullanmaktadır.
Türkiye Diyanet Vakfı’nın organları şunlardır: Genel Kurul, Mütevelli Heyeti, Denetleme Kurulu, Genel Müdürlük, Dış İlişkiler ve Bağlı Kuruluşlar Koordinatörlüğü. Vakfın en üst organı olan genel kurul, senedin 12. maddesine göre Diyanet İşleri Başkanı, kurucu üyeler, ilk mütevelli heyeti üyeleri, Diyanet İşleri eski başkanları, vakıf kurulduktan sonra genel kurul üyeliğine kabul edilenlerle mütevelli heyeti tarafından dâvet edilecek beş müftüden oluşmaktadır. Bu kurulun vakıf senedinin 13. maddesinde sayılmış olan en önemli yetkileri, kendi bünyesine üye kabul etmek ve mütevelli heyetiyle denetleme kurulu üyelerini seçmektir. Mütevelli heyeti vakfın yürütme organı olup görev ve yetkileri
senedin 10. maddesinde belirtilmiştir; Heyet, vakfın idare ve temsiline ilişkin bütün işleri yürütmekle görevlidir; bunlar, genel kurul ve denetim kurulunun görev ve yetkileri dışında kalan vakfın bütün işleridir. Yedi kişiden oluşan mütevelli heyeti genel kurul üyeleri içinden iki yıl için seçilir. Ancak bunların en az üçünün Diyanet İşleri teşkilâtında görevli olmaması gerekmektedir. Heyetin tabii başkanı Diyanet İşleri başkanıdır. Denetleme kurulu, genel kurul tarafından seçilen üç üyeden meydana gelir. Görevi mütevelli heyetinin çalışmalarını denetlemek ve bu hususta genel kurula rapor sunmaktır. Vakfın diğer iki organı da mütevelli heyetince verilen işleri yapar.
Vakfın Şubeleri: Vakıf senedinin 4. maddesiyle mütevelli heyetine il ve ilçelerde şube açma yetkisi verilmiştir. Şubelerin nasıl açılacağı, görev ve yetkileri ve çalışma usulleri, mütevelli heyetince yürürlüğe konulmuş olan bir talimatta gösterilmiştir. Şubeler senette belirtilen hizmetleri, bulundukları il veya ilçelerde kendi maddî imkânları ölçüsünde yerine getirmeye çalışırlar. Bu şubeler, beş veya yedi kişiden meydana gelen bir yönetim kurulu tarafından idare edilir. Yönetim kurulu başkanı il veya ilçenin müftüsüdür. Üyelerin yarısı halktan, yarısı Diyanet İşleri Başkanlığı personelinden seçilir. Hâlen yetmiş altısı illerde, 811′i ilçelerde olmak üzere toplam 887 şube hizmet vermektedir.
Vakfın Sahip Olduğu Gayri Menkuller: Vakfın bütün yurt sathında bir kısmına bağış, bir kısmına satın alma yoluyla sahip olduğu çeşitli gayri menkulleri bulunmakta ve bunların büyük çoğunluğu Diyanet İşleri Başkanlığı hizmetinde kullanılmaktadır. Toplam sayısı 5812 olan bu gayri menkullerin dökümü şöyledir: 1431 cami, 744 Kur’an kursu, 240 müftülük binası, 28 İmam-Hatip Lisesi, 4 eğitim merkezi, 578 lojman, 195 dükkân, 133 büro, 23 depo, 6 yayınevi, 115 yurt. binası, 32 sosyal tesis, 1722 arsa, 368 arazi ve 288 çıplak mülkiyet.
Vakfın Başlıca Faaliyetleri: 1. Hac ve Umre Seferleri, 2. Kocatepe Camii’nin İnşası, 3. Kutlu Doğum Haftası Faaliyetleri, 4. Dinî Yayınlar Fuarı, 5. Burs Tahsisi, 6. Öğrenci Yurtları 7. Yoksullara, Düşkünlere, Hastalara Yardım Faaliyeti.
Dış Ülkelerdeki Faaliyetler. Birçok Türk vatandaşının çalışmak üzere yabancı ülkelere gitmesiyle Diyanet İşleri Başkanlığı hizmetleri bu ülkelere doğru genişlemiştir. Türkiye Diyanet Vakfı bu konudaki çalışmalarında Diyanet İşleri Başkanlığı’na malî destek sağlamaktadır. Başkanlık tarafından özellikle ramazan aylarında dış ülkelere gönderilen irşad ekiplerinin masrafları büyük ölçüde vakıfça karşılanmakta, ayrıca buralara Kur’ân-ı Kerîm ve dinî eserler gönderilmektedir. Vakıf bu ülkelerde satın aldığı veya diğer yollarla mülkiyetine geçirdiği birçok binayı cami, Kur’an kursu ve kültür merkezi olarak kullanılmak üzere Türk işçilerinin hizmetine bedelsiz olarak tahsis ettiği gibi dinî ve kültürel alanda faaliyette bulunmak üzere kurulmuş derneklerle diğer vakıflara da para yardımında bulunmaktadır.
Öte yandan vakıf, Sovyetler Birliği’nin dağılması ile bağımsızlığına kavuşan Müslüman ülkelerdeki dinî hayatı yeniden canlandırmak için bazı çalışmaların içine girmiş ve mütevelli heyeti öncelikle Azerbaycan’da beş, Nahçıvan’da bir, Türkmenistan’da iki, Özbekistan’da altı, Kazakistan’da dört, Kırgızistan’da üç, Tacikistan’da bir, Arnavutluk’ta iki, Moğolistan’da iki, Rusya Federasyonu’nda beş, Kırım’da bir ve Ukrayna’da bir adet olmak üzere toplam otuz üç cami inşa etme kararı almıştır. Halen üçü Azerbaycan’da, ikisi Kazakistan’da, biri Türkmenistan’da olmak üzere altı caminin inşaatı devam etmekte, ayrıca ihtiyaç duyulan yerlere gönderilen din görevlilerinin ücretleri de vakıf tarafından karşılanmaktadır. Bu faaliyetlerden başka vakfın katkıları ile Bakû Üniversitesi’ne bağlı olarak açılan İlahiyat Fakültesi’nde ders veren ve Azerbaycan dışından getirilen öğretim elemanlarının ücretleri yine vakıf tarafından karşılanmaktadır. Azerbaycan ve Bulgaristan’da açılan İmam-Hatip liselerinin Türkiye’den gönderilen meslek dersleri öğretmenlerinin ücretleri ödenmekte, ayrıca bu okullara para yardımı yapılmaktadır. Kırgızistan’ın Oş şehrinde kurulan İlahiyat Fakültesi’ne maddî destek sağlandığı gibi binasının da vakıfça onarılması kararlaştırılmıştır. Bu fakülteye kaydını yaptıran altmış öğrenci hazırlık sınıfını Türkiye’de okuyacak ve masrafları vakıfça karşılanacaktır. Türk cumhuriyetlerinden Türkiye’ye gelerek Diyanet İşleri Başkanlığı’na bağlı Kur’an kurslarında okuyan 808 öğrenci ile çeşitli İmam – Hatip liselerinde okuyan seksen iki, yüksek tahsil yapan altmış iki ve yüksek lisans veya doktora yapan dört yabancı uyruklu öğrenciye de burs verilmektedir.
İslâm Ansiklopedisi: Türkiye Diyanet Vakfı, Batılı ilim adamlarınca hazırlanan İslâm Ansiklopedisi’nin özellikle İslâm’ın temel esasları ve dinî ilimlerle ilgili çeşitli konularında ön yargılı olması ve gerçekleri yansıtmayan bilgiler ihtiva etmesi, öte yandan İslâm’ın din, kültür ve tarihini bir bütün olarak sunan başka bir çalışmanın bulunmaması sebebiyle bir İslâm ansiklopedisi yayımlamayı kararlaştırmıştır. Bunun için 1983 yılında İstanbul’da İslâm Ansiklopedisi Genel Müdürlüğü kurulmuş, beş yıllık bir hazırlık çalışmasından sonra 1988′de ansiklopedinin neşrine başlanmıştır.
İslâm Araştırmaları Merkezi (İSAM): Vakıf senedinin 3. maddesine göre 1980 yılında doğrudan mütevelli heyetine bağlı olarak İstanbul’da İslâm Araştırmaları Merkezi kurulmuştur. Mütevelli heyetince yürürlüğe konulan talimata göre İslâm Araştırmaları Merkezi’nin görevleri şunlardır: a) İlmî araştırmalar yapmak, çalışmalarını özellikle İslâmî ilimler alanında yoğunlaştırarak telif, tercüme eserler yayımlamak, Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi’nin yayımını sürdürmek; b) Konferans, seminer vb. ilmî toplantılar düzenlemek, başka kurumlarca düzenlenenlere temsilci göndermek; c) Araştırmacı yetiştirmek ve bu maksatla gerekli programları hazırlayıp uygulamak; d) Vakıf adına lisans üstü öğrenim yapacak kişileri seçmek, yüksek lisans ve doktora konularını tespit edip çalışmalarını takip etmek; e) Araştırma kütüphanesi ve dokümantasyon merkezi kurmak; f) Yurt içinde ve yurt dışında çeşitli kişi ve kuruluşlardan gelen sorulara cevap hazırlamak, ilmî-dinî konularda kamuoyunu aydınlatacak yazılar yayımlamak.
İslâm Araştırmaları Merkezi, büyük bir kısmı çeşitli üniversitelerde görev yapmakta olan seksen iki ilim adamı, kırk dört araştırmacı adayı ve altmış sekiz idarî-teknik personelden oluşan 194 kişilik bir ekiple çalışmalarını sürdürmektedir.
12 Ağustos 1999: Halk deyişlerinden, argodan ve değişik biçimlerden yararlanarak kendisine özgü bir dil ve üslûp ile şiir dili geliştirmiş olan yazar Can Yücel İstanbul’da öldü. Doğumu: İstanbul, 21 Ağustos 1926. Millî Eğitim eski bakanlarından Hasan Ali Yücel’in oğludur. Hasan Ali Yücel, politika ve bakanlık dönemleri dışında Türk Kültürü’ne ve tarihine candan bağlı, İslâm’a saygılı bir insandı. Can Yücel, babasının bu olumlu yönlerinden hiç etkilenmemiş bir kişiliğe sâhipti. Ankara Üniversitesi Dil ve tarih – Coğrafya Fakültesi’nin Klasik Filoloji Bölümü’nü bitirdi. İngiltere’de Canbridge Üniversitesi’nde okudu. Uzun süre Fransa’da ve İngiltere’de yaşadı. BBC’de Türkçe Yayınlar Bölümü’nde spiker olarak çalıştı. 1963’te Türkiye’ye döndükten sonra Marmaris’te turist rehberliği yaptı. Daha sonra İstanbul’a yerleşti. 12 Mart döneminde, komünizm propagandası yapmaktan ve anarşist düşüncelere hizmet etmekten dolayı toplam 15 yıl hapse mahkûm edildi. 1974 yılında çıkan Af Kanunu ile serbest bırakıldı. Vatan, Demokrat ve Söz gazetelerinde köşe yazıları yazdı. İlk şiir kitabı 1950 yılında yayınlanmıştı: Yazma. Diğer kitabı Sevgi Duvarı ise 1973’te piyasaya çıktı.
13 Ağustos 1934: Müderris, mütercim, fikir adamı ve yazar Baban-zâde Ahmed Nâim İstanbul’da vefât etti. Doğumu: Bağdat, 1872. Galatasaray Sultânisi’nde ve Mülkiye Mektebi’nde okudu. Bir süre devlet memurluğu yaptıktan sonra Galatasaray Sultânisi’nde ve İstanbul Darülfünunu’nda hocalığa başladı. Felsefe, mantık, rûhiyat ve ahlâk dersleri okuttu. Arapça, Farsça ve Fransızca’yı çok iyi biliyordu. Mehmed Âkif Ersoy’un yakın dostu idi. 10 adet eseri basılmıştır. Bâzılarının isimleri ve yayın târihleri: Temrînât (1900), Hikmet Dersleri (1912), İlm-i Mantık (1919), Tevfik Fikret’e Dâir (1920), Ahlâk-ı İslâmiyye Esasları (1924), İslâm’da Dâvâ-i Kavmiyet (1917). Bu eserinde, kavmiyetçiliği bir Frenk hastalığı olarak târif etmiş ve İslâmiyet için çok zararlı olduğunu açıklamaya çalışmıştır.
13 Ağustos 1988: Türkçü fikir adamı Said Bilgiç İstanbul’da 68 yaşında vefat etti. Doğumu: Isparta’nın Şarkîkaraağaç ilçesi, 1920. 1920′de Isparta’nın Şarkikaraağaç ilçesinde doğdu. İlkokul ve ortaokul öğrenimini müteakip 1939′da Afyon Lisesi’nden mezun oldu. 1940′ta Küpeler nahiyesi müdürlüğü yaptı. 1940-1941′de Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ne girerek başladığı yüksek öğrenim hayatını 1944′te tamamladı. Aynı yıl Irkçılık – Turancılık Dâvâsı’nın mağdurları arasında idi. 4 ay gözaltında tutuldu. Mahkemede beraat etti.
Yedek subay olarak askerlik görevini ifa ettikten sonra, Gümüşhane’de hâkim yardımcılığına tayin edildi. Bilahare istifa ederek siyasî hayata atıldı. 1946’da Isparta’da Demokrat Parti İl Teşkilâtı’nı kurdu, 1950 ve 1954 seçimlerinde Demokrat Parti listesinden Isparta milletvekili seçildi. 1952’de Türkiye Milliyetçiler Derneği’nin Genel Başkanlığı’na getirildi. 27 Mayıs 1960′a kadar milletvekilliğini sürdürdü. Yassıada Mahkemesi’nde idamla yargılandı ve beş yıl ağır hapse mahkum edildi. 1962′de tahliye olduktan sonra İstanbul’a yerleşti. Orta Doğu, Bab-ı Âli’de Sabah, Adalet ve Yeni Düşünce gibi yayın organlarında millî ve mânevî değerlerimizi işleyen, yücelten yazılar yazdı. 1978’de Milliyetçi Hareket Partisi Genel İdare Kurulu’na seçildi. Bu görevi sebebiyle 12 Eylül 1980 ihtilâlinden sonra tevkif edildi. 120 gün göz altında tutuldu, beraat etti.
Bir hukukçu ve fikir adamı olarak kendisini vatanına ve milletine faydalı olmaya adayan Sait Bilgiç, aynı zamanda iki kız çocuğu babası olup örnek bir aile yapısına sahipti.
Türk siyasî tarihinin önemli simalarından Sait Bilgiç’in, anne gönlünü fethedemeyen insanın başarılı olamayacağı inancıyla kaleme aldığı günlüğü, BKY tarafından Anne ve Çocuk adı ile kitap dünyamıza yeniden kazandırıldı. Eserinde; ‘Anne gönlünü fethedemeyen insan fezaya tırmanamaz. Milletlerin yükselişinde birinci hedef, anaların gönlünü fetihtir. Ne mutlu bu yolun yolcularına. Sevgi, her faziletin, sevgi, her büyük eserin doğurucusudur.’ Diyordu.
14 Ağustos 1010: Türk asıllı lügat yazarı Cevherî Nişabür’de öldü. Doğumu Türkistan’da Otar şehri, 942. Tam adı Ebu Nasr İsmail bin Hemmed el-Cevherî’dir. Hazırlamış olduğu Tacü’l-Lüga ve Sıhahü’l Arabiye adlı lügat ile tanındı. Ayrıca hat sanatları konusunda da uzmandı. İlk eseri 1854’da basıldı. 16. yüzyıl âlimlerinden Vankuli Mehmed Efendi tarafından Türkçe’ye çevrildi. Vankuli Lügati olarak, matbaanın Türkiye’ye gelmesinden sonra İbrahim Müteferrika’nın bastığı ilk Türkçe eserdir. Cevherî’nin diğer eserleri Mukaddime ve Aruzü’l-Varaka, günümüze ulaşmamıştır.
14 Ağustos 1974: Türk edebiyatı tarihçisi, Türk dili uzmanı Nihat Sami Banarlı, 67 yaşında iken İstanbul’da vefat etti. Doğumu: İstanbul, 1907 Trabzon mebusu şair Ömer Hilmi’nin torunu, vali ve şair İlyas Sami’nin oğludur. Soyadını babasının ve annesinin mezarlarının bulunduğu Banarlı kasabasından aldı. 1929 yılında Edebiyat Fakültesinden ve Yüksek Öğretmen Okulundan mezun oldu.1929-1934 yılları arasında Edirne Lisesi ile Kız ve Erkek Öğretmen Okulunda edebiyat öğretmenliği yaptı.1947 yılına kadar İstanbul’da Kabataş, Galatasaray, Boğaziçi, Şişli Terakki ve Işık Liselerinde, 1947-1969 yılları arasında Eğitim Enstitüsü ile Yüksek Öğretmen Okulunda Edebiyat; Yüksek İslâm Enstitüsünde İslâmî Türk Edebiyatı Tarihi öğretmenliklerinde bulundu.1969 yılında kendi isteği ile emekliye ayrıldı. Öğretmenlik yaparken bir çok kuruluşlarda ek görev aldı.1948 yılından itibaren Hürriyet gazetesinde Edebî Sohbetler sütununda devamlı yazılar yazdı.1953 yılında kurulan İstanbul Fetih Cemiyeti’ne girdi. Bu kuruluşa bağlı olan İstanbul Enstitüsü’ne müdür oldu.1958 yılında Yahya Kemal Enstitüsü yayın işlerini yürüttü. Değerli şâirimizin pek çok yazılarını gazete-dergi köşelerinden toplayıp kitap haline getirdi. Millî Eğitim Bakanlığı 1000 Temel Eser ve Çağdaş Türk Yazarları Komisyonları’na üye ve başkan seçildi.1971 yılında kurulan Kubbealtı Akademisi’nde Edebiyat Kolu Başkanı ve Akademi Dergisi Müdürü oldu.1974 yılında 67 yaşında iken İstanbul’da vefat etti. Mezarı Edirnekapı şehitliğindedir.
Yaşayan – güzel Türkçe’nin şuurlu bir hayranı ve yılmaz bir savunucusu idi. Uydurmacılık ve tasfiyecilik akımlarına karşı derin bilgi ve üstün bir zevkle yıllarca mücâdele etti. Daha çok şâir olarak bilinen Yahya Kemal Beyatlı’nın büyük bir fikir cephesi olduğu, Nihat Sâmi Banarlı’nın gayretleri ile okuyuculara iletilmiştir.
Eserleri:Yahya Kemal Yaşarken, (1963), Yahya Kemal’in Hatıraları (1960), 2003 yılına kadar 15 baskı yapan Türkçe’nin Sırları (1952) Şiir ve Edebiyat Sohbetleri (1949), Resimli Türk Edebiyatı Tarihi (1948), Yahya Kemal’i Anarken (1959), Dasitan’i Tevarih’i Müluk’i Ali Osman ve Cemşid ve Hurşid Mesnevisi (Ahmedî) (1947) Yahya Kemal’i Anarken (1959), Namık Kemal ve Türk Osmanlı Milliyetçiliği, (1951), Büyük Nazireler Mevlid ve Mevlid’de Millî Çizgiler, Edebi Bilgiler, Metinlerle Edebi Bilgiler, Başlangıçtan Tanzimat’a Kadar Türk Edebiyatı Tarihi, Fatih’in Zafer Sırları… gibi âbide eserler kaleme aldı.
Banarlı, kalemini Türk Kültürü’nü yozlaştırmak isteyenlere karşı bir kılıç gibi kullanırdı. Cehâletin ve gafletin üzerine tek kişilik ordu gibi yürümüş bir kültür kahramanıdır. Bozulan dilimizin, yozlaşan kültürümüzün yeni Banarlılara ihtiyacı olduğu düşünüldükçe kıymeti artan bir aziz insandı o. (Nihat Sami Banarlı’nın Türkçe hakkındaki görüşleri, 15 Ağustos gününe ait sonunda, Diyorlar ki genel başlığı altında verilmiştir. )
BİLGİLİK: HÜMANİZM
Humanizma, Hümanizma veya Humanizm, Ümanizm, Umanizm şeklinde de yazılmaktadır. İnsanın temel niteliklerinin geliştirilmesini hedef tutan zihin ve felsefe eğilimlerinin bütünüdür. İnsana saygı gösterilmesi ve onun refahının sağlanması gerektiğini savunan ferdiyetçi görüş, hümanizma içinde yer alır. Bu bakımdan insan haysiyetine saygıyı sağlamak, onun refahını ve bütün yönleriyle gelişmesini gerçekleştirmek ve bu maksatla sosyal hayâtta gereken en elverişli şartları hazırlamak, hümanizmanın belli başlı idealini teşkil eder. Hümanizma insanın şahsiyet ve değerine saygı duyar ve bunu fertler arasında karşılıklı hoşgörü ve milletlerin teşkilâtında da demokrasi şeklinde gerçekleşen yönetim tarzına bağlı görür.
Hümanizma, antikçağ eserleri üzerinde çalışma ve onları meydana çıkarma anlamını dile getirdikten başka, değer ölçüsü olarak insanı merkeze koyan ve insanlığa inanç anlamlarını da dile getirir. Bu itibarla hümanizma: 1- İnsan haysiyetine, değerine ve onun evrendeki yerine önem veren bir görüş, 2- 15. ve 16. yüzyıllar Avrupa’sında gelişen ve Grek ve Roma dil ve edebiyatlarının incelenmesine büyük önem veren ve bu arada Ortaçağ’ın skolastik düşünce sistemine tepki olarak doğan bir Renaissance anlayışı. 3- Auguste Comte’un kurmayı denediği ve humanitarizm olarak tanınan ‘insanlık dini’nde ifâdesini bulan ve insanlığın menfaatini veya insanlar arasındaki dayanışmayı her şeyden önce ve üstün sayan bir ahlâk ve din hareketi, 4- İngiltere’de F.C.S. Schiller tarafından Hümanizma; 1903 yılında yayınlanan Felsefe Denemeleri ve 1907 yılında yayınlanan Humanizma’ya Dair İncelemeler adlı eserlerinde temsil edilip Pragmatizm olarak tanınan, her türlü bilginin insan tabiatına ve onun ihtiyaçlarına bağlı bulunduğunu ileri süren felsefe akımı; 5)Meslekî eğitimi önemseyen harekete karşı bir protesto niteliğinde öne sürülerek klâsîk tipte bir liberal eğitimi veya Humanita bilgilerini öngören bir eğitime gerektiği ölçüde yer vermeyi savunan, özellikle bazı Amerikan yazarlarınca desteklenen edebiyat akımı, 6- Grup yaşayışı içinde normal olarak geçerli olması istenen sevgi, sadakat şefkat, hizmet, namus ve şeref gibi idealleri yayma eğilimini güden bir sosyoloji kavramı, 7- Dinî yaşayışta iyi bir hayât için paylaşılan arayış ve sosyal adalet ile sosyal reformu gerekli sayan yeni bir dînî uyanışı dile getirmektedir.
Böylece, insan varlığını her şeyin ölçüsü olarak kabul eden ve bütün varlıkların ve gerçeklerin insana göre açıklanması gereğini savunan her türlü felsefî, sosyal ve siyâsî görüşlerin ortak özelliğinde ifâdesini bulan gerek maddî, gerek mânevî yeniden insan şahsiyetine saygı duyma hareketi, hümanizma kapsamına girer. Hümaniz beynelmilelci bir sosyal görüş olması sebebiyle millî meselelerle ilgisini en alt seviyede tutar.
15 Ağustos 1952: İ.Ü. İktisat Fakültesi’ne bağlı Gazetecilik Enstitüsü ilk mezunlarını verdi. 1950’de kurulan Enstitü, bu dalda eğitim yapan ilk kurumdur. Basın yayın alanında uzman kişilerin ders verdiği okulun 8 kişi olan ilk mezunları; Vasfiye Özkoçak, Cavir Vardar, Abdülkadir Hergüder, Ceyhan Yatlı, Gönül Boran, Dürnev Göral, Ulvi Okar ve Alâeddin Ersin idi.
15 Ağustos 1962: Klarnet virtüözü ve bestekâr Şükrü Tunar 55 yaşında İstanbul’da öldü. Doğumu: Edremit, 1907. Türk musikîsi târihinin gelmiş geçmiş en büyük klarnet sanatkârıdır. 14 yaşında iken İzmir Musikî Cemiyeti’ne devam etmeye başladı. İki yıl sonra İstanbul’a geldi. Bu defa da Üsküdar Musîkî Cemiyeti’nin kadrosuna dâhil oldu. İlk bestesini 1928 yılında, Uşşak makamında yaptı: Geçti muhabbet demi, ağla gönül yan gönül. Diğer bestelerinden bazıları: Geçti sevdâlarla ömrüm, ihtiyar oldum bu gün. (Kürdili Hicazkâr), Adanın yeşil çamları aşkımıza yer olsun. (Hüzzam, Unut beni, kalbimdeki hicranla yalnız kalayım. (Rast), Bir bakışta mest etti beni gözün nazlı kadın ve Bir zamanlar mâziye bak, ne kadar şendik…
15 Ağustos 1975: Şâir, dil uzmanı ve yazar Ali Ulvi Elöve İstanbul’da, 95 yaşında öldü. Doğumu Selânik, 1880. Orta dereceli okullarda Türkçe öğretmenliği, ilköğretim müfettişliği ve liselerde edebiyat öğretmenliği yaptı. Çocuk şiirleri yazdı. Dağ başını duman almış Marşının şâiridir. Çocuk edebiyatımıza katkılarıyla tanındı. Şiirlerini 1912 yılında Çocuklarımıza Neşideler isimli kitapta topladı. Diğer bir kitabı, 1959 yılında Çocuklarımıza Şiirler adı ile yayınlandı. Ayrıca Fransız Türkologu Jean Deny’nin Türk Dili Grameri isimli kitabını Türkçe’ye çevirmiştir.
15 Ağustos 1993: Felsefe târihçisi ve yazar Macit Gökberk İstanbul’da öldü. Doğumu: Selânik, 2 haziran 1908. İstanbul Erkek Lisesi’ni ve 1932 yılında İstanbul Darülfünunu Edebiyat Fakültesi’nin Felsefe Bölümü’nü bitirdi. 1941’de doçent, 1949’da profesör oldu. Türk Dil Kurumu Başkanlığı yaptı. Türkçe’nin arılaştırılması konusunda, ilim dışı ideolojik çalışmaları ile sivrildi. Bu sebeple anlaşılması zor kitaplar yazdı, tercümeler yaptı. Eserlerinden bâzıları: Felsefe Târihi Dersleri (1943), Bilgi Teorisi ve Mantık (1945), Felsefenin Evrimi (1979), Değişen Dünya – Değişen Dil (1980).
Yayına Hazırlayan:
E. Albay Araştırmacı-Yazar Mehmet Şadi POLAT
Kaynak:
Kronolojik Tarih Ansiklopedisi – Oğuz ÇETİNOĞLU
Kategori: Tarihte Bu hafta


