Tarihte Bu Hafta : 16 Ağustos – 22 Ağustos

 

16 Ağustos 1064: Müslüman Türkler Anadolu’da ilk fetihlerini gerçekleştirdiler. Anadolu’nun iskânı Paleolitik dönme kadar uzanır. Daha sonra, 5500 yıllarından itibâren, özellikle Konya’nın güneyinde Çatalhöyük ve Burdur yakınlarındaki Hacılar’da elde etilen buluntular yoluyla bilinen Neolitik ve bundan sonra da Kalkolitik kültür gelişmiştir. M.Ö. 2000–1600 yıllarında Orta Anadolu’da Protohatti (4) sülâleleri hüküm sürüyordu. M.Ö. 1600’lerden 1200’lere kadar uzanan devir, Hitit Devleti için bir gelişme dönemi olmuştur. 1200’lü yıllardan sonra Frigler geldiler. Frig Devleti 676 yılına kadar devam etti. Sonra Lidya Devleti, İskitler, Medler, Pers İmparatorluğu, Makedonyalı İskender,  190’dan sonra Romalılar, Roma İmparatorluğu’nun ikiye ayrılmasından sonra Bizanslılar, Anadolu topraklarına hâkim oldular.

 

11. yüzyılda İran bölgesinde bulunan Türkler, Anadolu’ya ilk akınlarını gerçekleştirmeye başladılar. Ondan önce de Türkler Anadolu’ya gelmişlerdi. Fakat bu gelişler fetih amaçlı değildi. Din uğruna savaşan gaziler olarak bölgeye geldiler. Aynı dönemlerde Kıpçaklar, Karluklar, Halaçlar ve hatta Uygurların da bulunduğu Türkler, Anadolu’ya geldiler. Çepniler, ilk fetihleri Doğu Karadeniz’de gerçekleştirdiler. Anadolu topraklarında ilk Türk devleti, Kutalmışoğlu Süleyman Şah tarafından kuruldu. Aynı dönemde Anadolu’nun değişik bölgelerinde Danişmendliler, Saltuklar, Mengücükler ve Artuklular… gibi Türkmen beylikleri kuruldu. Anadolu’nun İslamlaşması süreci böylece başlamış oldu.

 

16 Ağustos 1838: Baltalimanı Ticaret Sözleşmesi imzalandı. Osmanlı Devleti ile İngiltere arasında imzalanan ticaret antlaşmasıdır. Antlaşma ile Osmanlı pazarı İngiliz mallarına açıldı. Osmanlı Devleti’nde ekonomik faaliyetler geniş ölçüde devletin kontrolü altında idi. Ülke, kapalı ekonomi sisteminin çemberi içerisinde idi.  İngiltere ise 1820’lerin başında sanayi inkılâbını tamamlamış ve Napolyon savaşları sonunda Fransa’yı yenerek rakipsiz duruma gelmişti. Ülke ihtiyacından fazla üretim yapılıyor, ham madde girişleri için imkânlar aranıyordu. İngilizler, ihtiyaç fazlası üretimlerini satmak ve hammadde almak için Osmanlı Devleti’ni uygun bir ortam olarak gördüler. Osmanlı mevzuatında, kendilerine ters düşen hükümleri iptal etmek veya yumuşatmak için zemin arayışlarına girdiler. Müzâkerelere 1836 yılında başlandı. 1838 yılı Ağustos ayına gelindiğinde,  Mustafa Reşid paşa’nın da içeriden verdiği destekle istenilen ortam sağlanmıştı.

 

16 Ağustos 1838 tarihinde sözleşme imzalandı. Sözleşmeye göre, tarım ürünleri üzerindeki tekel usulü kaldırıldı. Böylece yerli pazar, İngiliz mallarına açıldı. Ayrıca, İngilizler, Osmanlı ülkesinde üretilen malları ihraç etme iznine sâhip oldular. Transit ticaretten alınan vergiler sıfırlandı. Böylece Osmanlı hazinesi büyük bir gelir kaynağını kurutmuş oldu.  Osmanlı tüccarı, bir yerden bir yere mal götürürken % 12, aynı işi İngiliz tüccarları yaparsa % 5 vergi ödüyorlardı. İngilizlere, istedikleri hammaddeyi, ihtiyaçları kadar satın alma hakkı tanınmıştı. Böylece yalnızca sanayinin gelişmesi önlenmekle kalmadı, iç ticarette de İngilizler imtiyazlı ve avantajlı duruma geldiler. İngilizlere tanınan haklar, Avrupa’nın diğer ülkelerine de tanındı. Sonuçta Osmanlı hazinesi zayıfladı. Devlet,  borç batağına saplandı. Osmanlı Devleti’nin Hasta Adam olarak anılmasına ve sonunda yıkılmasına yol açan sebeplerin başında Baltalimanı Ticaret Sözleşmesi gelmektedir.

 

16 Ağustos 1960: Zürich’te 11 Şubat 1959 ve Londra’da 19 Şubat 1959 târihlerinde imzalanan anlaşmalarla bağımsız Kıbrıs Cumhuriyeti kuruldu. İngiliz üslerinin adadaki varlığını sürdürmesi kabul edildi. Kıbrıs’ta, Zürih ve Londra Antlaşmaları gereğince 1959 Mart ayında geçici bir hükümet kuruldu. Aynı zamanda Kıbrıs Cumhuriyeti anayasa tasarısını, yönetimin Kıbrıs Cumhuriyeti’ne devredilmesini hazırlamak ve Londra Konferansı’nda alınan kararları uygulamaya koyabilmek için, son anlaşmaları düzenlemek üzere Londra ve Lefkoşe’de komisyonlar kuruldu. Bir yıldan fazla çalışan komisyonlar, 1960 Temmuz ayı başlarında anayasa taslağını hazırladılar. Bunun üzerine İngiliz Parlamentosu 21 Temmuz 1960′ta, Kıbrıs’ın bir Cumhuriyet olması ile ilgili kanun tasarısını kabul etti. 1960 Kıbrıs Kanunu adını taşıyan bu metne dayanarak Kraliçe tarafından 3 Ağustos 1960′ta Kıbrıs Cumhuriyeti Emirnamesi çıkarıldı. Buna göre Kıbrıs Cumhuriyeti anayasası 16 Ağustos 1960′ta yürürlüğe girecekti.

 

16 Ağustos 1960 günü anayasa metinleri, İngiltere adına Vali, Türk toplumu lideri Dr. Fazıl Küçük, Rum toplumu lideri Makarios ve ilgili devlet temsilcileri tarafından imzalanarak yürürlüğe girdi. Bu suretle Bağımsız Kıbrıs Cumhuriyeti ilan edildi. İttifak antlaşması gereğince aynı gün, Türk ve Yunan kuvvetleri Kıbrıs’a çıktı. İngiliz kuvvetleri de kendilerine bırakılan üslere çekildi. Böylece Kıbrıs’ta bağımsız bir devletin kurulması ile yeni bir dönem başlamış oldu. Bağımsızlık anlaşmaları imzalandıktan sonra 1 Mart’ta Makarios adaya döndü. EOKA terör örgütünün başı Grivas 9 Mart’ta EOKA’nın silahlarını bıraktığını açıkladı. 17 Mart 1959′da Grivas adadan ayrıldı ve Atina’da kendisine General rütbesi verilerek emekli oldu. İngiliz yönetimi affedilen EOKA’cıları adadan ayrılmaya zorlamamış, pek çoğu ise silahlarını teslim etmemişti. 1959 Mart’ından başlayarak İngilizler bir yıl içinde yönetimi devrediyordu.

 

16 Ağustos 2007: Cumhurbaşkanı Ahmet N. Sezer, 22 Temmuz seçim sonuçlarının açıklanmasından sonra Başbakanlık görevini verdiği Recep T. Erdoğan’ın hazırladığı bakanlar kurulu listesini görmek ihtiyacını hissetmeden; ‘Yeni cumhurbaşkanı onaylasın…’ Diyerek onaylamaktan kaçındı. Başbakanların hazırladığı bakanlar kurulu listesinin cumhurbaşkanına sunulması sırasında klasikleşmiş iki ihtimal vardır: Liste ya aynen onaylanır, bakanlar tâyin edilir veya bir-iki ismin değiştirilmesi istenilir. Bir üçüncü ihtimal bu güne kadar hiçbir ülkede yaşanmamıştır. Akla gelmeyecek bir ihtimal, Türkiye’de gerçekleşti. Liste ne kabul edildi, ne reddedildi. Ahmet N. Sezer’in, yeni cumhurbaşkanının seçilmesine az bir zaman kala sergilediği bu tavır iki anlama geliyor: Birincisi, Başbakana ve yeni cumhurbaşkanına rahat hareket edebilme imkânı vermiş olmak. İkincisi ise bir taraftan sorumluluğu üzerine almamak, diğer taraftan kendi düşüncesinde olmayan Başbakanı küçük düşürmektir. Başbakanın Cumhurbaşkanına çıkışından önce randevu gün ve saati belirlenirken, sebebi de biliniyordu. Gerekçe gösterilerek randevu verilmesine gerek olmadığı belirtilebilirdi. Hem gelmesini istedi, hem de listeyi onaylamadı. Türkiye’ye has bir gariplik…

 

17 Ağustos 1941: Nuri Demirağ’ın kurduğu uçak fabrikasının ürettiği uçak deneme uçuşu yaptı. Demirağ bu günü Havacılık Bayramı olarak ilân etti. 1925 yılında kurulan Türk Tayyare Cemiyetinin Reisi Cevat Abbas, halkın sivil havacılığa ilgisini artırmak ve uçak temini için çâreler arıyordu. Bulduğu çözüm basitti. On bin lira temin edip cemiyete gönderen her yerleşim merkezi veya kişi kendi ismiyle anılan bir uçak sahibi olacaktı. 30 Mayıs 1935 tarihli gazetedeki bir haber, Atatürk’ün Türk Hava Kurumuna on bin lira bağışta bulunarak, hava savunmasının önemine dikkat çektiği hakkındadır. Diğer bir gazete haberi ise ‘Hava tehlikesi karşısında’ başlığı altında; ‘Kıymetli bir vatan evladı’ olarak nitelendirilen Naci Demirağ’ın başbakana çektiği telgraf ve Başbakanın cevabî telgrafına yer veriyordu. Mektup metinleri şöyleydi:

 

“Sayın Bay, İsmet İnönü Başbakan Ankara; Büyük Önderimizin dâhice rehberlik ve kumandası altında kurtardığınız sevgili yurdumuzu, her türlü tehlikelerden koruyacak hava kuvvetlerimize bedelleri toplamı 100–120 bin lira civarında 1-3 uçak ilâve etmek istiyorum. Bedellerini istenildiği anda emr-i Devletlerine amade bulunacağımı sonsuz saygılarımla arz ederim. Abdurrahman Naci Demirağ / İstanbul ”

 

İsmet Paşa verdiği cevabi mektubunda ise şöyle diyordu: “Vatan hava sahasının korunması için gösterdiğiniz yüksek ilgiyi ve geniş ölçüde yardıma koşmak için fedakârlığınızı takdir ve tescil ederim. Sizin gibi çalışkan ve fedakâr evlatları ile vatan havası elbette korunmuş olacaktır. Telgrafınızı Türk Hava Kurumuna verdim. Başvekil İsmet İnönü            “

 

Nuri Demirağ’ın damadı Mansur Azak; bu kampanyaya Ankara’nın en zengin adamı Vehbi Koç’un 5.000 lira ile katıldığını, Naci Demirağ’ın 120 bin lira verdiğini; Nuri Demirağ’ın ise: ‘Siz ne diyorsunuz? Benden bu millet için bir şey istiyorsanız, en mükemmelini istemelisiniz. Mademki bir millet tayyaresiz yaşayamaz, öyleyse bu yaşama vasıtasını başkalarının lütfûndan beklememeliyiz. Ben bu uçakların fabrikasını yapmaya talibim.’  Dediğini belirtir. 

 

Nuri Demirağ, tâlip olduğunu belirtmekle kalmaz, uçak fabrikası kurmak için derhal teşebbüse geçer. Aralıksız olarak 6 sene çalıştıktan sonra uçak imal eden fabrikayı üretime açar. Açılış günü yayınlanan Tasvir-i Efkâr Gazetesi’nde yer alan ve gazetenin muhabiri Kandemir’in yaptığı röportajda bir soruya şu cevabı vermiştir: ‘İstikbalimizin, istiklâlimizin ve şerefimizin göklerde olduğuna iman ettikten sonra, yanıma mütehassıs gençleri de alarak Moskova’dan tutun da Londra’ya kadar uzun uzadıya incelemeler yaptık. Avrupa’nın bütün tayyare fabrikalarını, havacılık müesseselerini geceli gündüzlü dolaştık. Neticede her yerde gördüklerimizin içinden en mükemmellerini seçerek burayı kurduk.’

 

Nuri Demirağ, Kandemir’in, ‘Gelecekteki tasavvurlarınız nelerdir?’ Sorusuna da; ‘Evvela bu müesseseyi fevkalâde genişletmek, 1.200.000 liraya mal olacak büyük Yeşilköy Gök Lisesini kurmak… Divriği’de binlerce genci sinesine alacak; telsizciliği, motorculuğu, pilotluğu, mühendisliği, paraşütçülüğü vesaire 12 şubeyi ihtiva edecek şekilde Gök Üniversitesi tesis etmek. Sonra… Şu çayırın bir kanarında, muradına ermiş insanların huzur ve saadetiyle oturup kahvemi içerken, bir işaretle yüzlerce tayyarenin birden havalandığını görmek…’

 

Türkiye Cumhuriyeti bütçesinin 212.000.000 lira olduğu 1936 yılında, 11.000.000 lira ile o yıllarda ülkenin en büyük şahsî servetine sahip olan Nuri Demirağ, sivil havacılık alanına yatırım yapmaya karar verdiğinde yabancı lisanslarla uçak üretimi yapmanın kopyacılıktan başka bir şey olmadığı görüşündedir. Çünkü lisans sadece demode tipler için verilmekte, yeni modeller sır olarak saklanmaktadır. Demirağ bu durumda yapılması gerekenin Avrupa ve Amerika’daki son model uçaklara karşı yeni bir Türk Tipi uçak meydana getirmek olduğu düşüncesindedir. Havacılık sanayii alanında Nuri Demirağ gibi düşünen, Türk tasarımı ve teknolojik birikimiyle bir endüstri oluşturmak düşüncesinde olan mühendis Selâhattin Alan’ı kendisine ortak ederek uçak sanayii alanında yatırıma başladı.

 

Alman’dan tayyare mühendislerinden 5 kişi getirtip atölyesinde çalıştırmaya başladı. Uçak sanayiinde milletlerarası otorite olan Prof. Gasner’le bir anlaşma yaptı. Defalarca gittiği Avrupa ülkelerinde, beraberinde götürdüğü teknik elemanların gözlemler yapmasını sağladı. Avrupa’da devletler, uçak sanayinde faaliyet gösteren özel teşebbüsü desteklemekte, onu yaşatmak için siparişler vermekte, sınırsız krediler açmaktadır. Nuri Demirağ bizde de bu usûlün uygulanmasının faydalı olacağı kanaatindedir.

 

17 Eylül 1936 tarihinde bir etüt atölyesi, aynı yıl Divriği’de Büyük Gök Okulu’nun temelini attı. Atölyeliği, ismiyle sınırlı olan, fabrika konumundaki inşaat aynı yıl içinde tamamlandı. Beklenen destek, iki kişiden geldi: Bunlardan birincisi Genel Kurmay Başkanı Mareşal Fevzi Çakmak’tır. Çakmak; 6.7.1936 tarihinde Nuri Demirağ ve hükümete hitaben yazdığı yazılarda, teşebbüsün son derece yararlı olduğunu belirtiyordu. İkincisi Hava Müsteşarı Zeki Doğan’dan geldi. Doğan,  4.8.1938 tarihli mektupla Nuri Demirağ’ı tebrik ediyordu. Bu yazılardan sonra Hava Kurumundan uçak ve planör siparişi gelmişti. Ayrıca, Hava Kuvvetlerinde bulunan tayyare, motor ve kara nakil vasıtalarının tamiri ve bazı yedek parçaların imali işlerinin Nuri Demirağ’a ait fabrikalarda yapılması,  İcra Vekilleri Heyetince de kabul edilmişti.

 

Demirağ; Beşiktaş’taki (bugünkü deniz müzesi ve etrafı) etüt atölyesine ek olarak, Yeşilköy’de Elmas Paşa çiftliğini satın alarak 1500 dönümlük arazide Gök Stadyumu ismiyle ilk sivil hava meydanını kurdu.  Hava alanının hemen yanında hangarlar, atölyeler ve Gök Okulu kurularak, uçak üretimi ve havacılık eğitimleri verilmeye başlandı. Gök Okuluna iki kademede öğrenci kabul ediliyordu. Birinci gruptakiler uçucu yetiştirilmek üzere, ikinci guruptakiler teknik eleman olarak yetiştirilmek üzere alınanlardı. Okulun öğrencileri, Divriği’deki Gök Okulu (ortaokul) mezunu sıhhatli gençler ve İstanbul’daki üniversite öğrencileriydi. Üniversite öğrencileri öğlene kadar okullarında, öğlenden sonra Gök Okulunda atölye ve uçuş derslerine devam ediyordu.

 

Takvimler 17 Ağustos 1941 tarihini gösterdiği gün, Nuri Demirağ’ın kurduğu fabrikanın üretimi olan ilk Türk uçağı, Nu D amblemi ile şehrin üzerinde gösteri uçuşu yapıyordu. Türk müteşebbisin cesâreti ve Türk mühendislerinin emeği ile üretilen Türk yapımı ilk uçakların, Türk gençleri tarafından kullanarak İstanbul semâlarında yaptığı gösteri sevinç gözyaşları ile tâkip edildi.  Bu vatansever müteşebbisin Nu D 38 amblemi ile Beşiktaş ve boğaz üzerinde gösteri uçuşu yapan bir başka uçağı bir yolcu uçağı idi. Bu uçak aynı zamanda savaş uçağına dönüşebiliyordu Dünyâda başka örneği yoktu.

 

Bir müddet sonra, gösteri yapmak üzere İstanbul’dan İnönü’ye gitmekte olan ve mühendis Selâhattin Alan’ın kullandığı bir uçağın düşmesi ve pilotunun şehit olması sebebiyle bu olayı fırsata dönüştüren o zamanki hükümet başta İsmet Paşa olmak üzere uçak sanayinden desteğini çekti, verilen siparişler iptal edildi. Uçak mühendisleri; bir uçağın düşmesi ile uçak sanayinden vazgeçilmemesi gerektiğini raporlarıyla belirttiler. Buna rağmen, Türkiye’de millî uçak sanayinin mümkün olamayacağına inanan dışardan beslenen ve kendi milletine inanmayan çevreler, uçağın düşmesini fırsat bilerek aleyhte beyanatlar verdiler. “Yıllar sonra da aynı zihniyet Devrim Otomobilinde de benzer yok edici uygulamayı yaptılar. Devrim Otomobilini gerçekleştiren Ekibin başındaki Mühendis Şükrü Er hatıralarında İsmet Paşanın “Bu millet ne uçağını ne de otomobilini yapmaya muktedir değildir “sözlerini üzülerek aktarmaktadır.” Necmettin Deliorman, İstanbul’da 1957 yılında yayınlanan Nuri Demirağ’ın Hayatı ve Mücâdeleleri isimli kitabında, Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’nün; ‘Şahısların muvaffakiyeti hükümetin başına gaile açmak ihtimali olduğu için ferdî teşebbüslerin baltalanması, körletilmesi lâzımdır.’  Dediğini belirtir.

 

18 Ağustos 1227:  Türk asıllı Moğol Hükümdârı Cengiz Han öldü. Doğumu: Baykal Gölü yakınları, 1155. Asıl adı Temuçin idi. Rivâyete göre bu ismi kendisine, o tarihte babası Yesügey Bahadır tarafından mağlup edilen bir kabile reisi vermiştir. Ecdadı ve gençliği hakkında fazla bilgi yoktur. Olanlar da çelişkilidir. Çin’den Adriyatik kıyılarına kadar uzanan bir imparatorluk kurdu. Türkçe konuşurdu. Annesi de Türk’tü. Çin, İslâm, Rus ve Batı Avrupa kaynaklarında Tatar olarak  anılır. Oysa ki dünya üzerinde Tatar diye bir ırk yoktur. Her ne kadar 8. Asırda hazırlanmış en önemli yazılı belgeler olan Orhun Kitabeleri’nde de Tatar ismine rastlanır ise de uzmanlar, Tatar olarak adlandırılabilecek bir ırk – kavim olmadığı konusunda ısrarlıdırlar. Çin kaynaklarında geçen Tatar isminin, siyâsî bir teşekküle değil, medeniyete ait olduğu belirtilmektedir. Yine Çin kaynaklarından öğrenildiğine göre, babası öldüğünde Cengiz Han 12 yaşında idi. Geçimini temin etmek için avcılık ve balıkçılık yapmakta idi. Buradan çıkan sonuç şudur: Cengiz Han’a, babasından devlet, topluluk ve servet kalmamıştır. Müstakbel ülkesinin temellerini kendi başına atmıştır. 50 yaşına kadar ismini, Moğol ülkesi dışında kimse bilmiyordu.

 

Cihan tarihinin en büyük imparatorluğunun kurucusu olan Cengiz, ilk defa, etrafında bulunan ve bir kısmı mâcerâcı, bir kısmı da zengin asilzâdeler olan yakınları tarafından Han olarak ilân edilmiştir. Han unvanı, bir devletin başı olduğu için değil, güçlü olduğunun tescili ve gücünden yararlanarak güvende olmak arzusundan kaynaklanmıştır. Bu dönemde Moğolistan’da kabileler arasında şiddetli çatışmalar oluyordu. Timuçin, çatışmalar sırasında daima Kerayit hükümdarının sâdık müttefiki olarak hareket etmiştir.

 

Cengiz Han, Kerayit hükümdarının himâyesini gördüğü gibi, kendisi de etrafındaki insanları himâye ediyordu. Bu destekler sayesinde, Nayman kabilesini mağlup edince, 1206 yılında kendisine İmparator denilmeye başladı. Kaynaklar, Cengiz Han’ın, 1206 yılında bütün Moğolistan’ı hâkimiyeti altına aldığını belirtiyorlar. Yine bu tarihte, devlet teşkilâtını kuracak şekilde idârî düzenlemeler yapmıştır. Sancağında 9 kır atkuyruğu ve siyah bir at resmi vardı. Akınca çetesi başı olduğu zamanlardaki gibi, İmparator olduğu zamanda da yakın çevresinde güvenilir adamları olmuştur. O, fakirleri korumaktansa, zengin ve güçlülerle beraber olmayı tercih etmiştir. En değerli insan, kendisine en iyi hizmeti veren ve sadakat gösterenlerdi. Komşu ülkelere ilk akınlarını fetih amacı ile değil, talan yapmak için gerçekleştirdi. Batıya ilk seferler, talan amacıyla saldırılan kişileri yakalamak amacına dayanıyordu. İlk ciddî seferi,  Tangut adı verilen bir devlet üzerine oldu. Bol ganimet elde edilince, seferler tekrarlandı. Tangut Hanı, kızını eş olarak Cengiz Han’a vermesine rağmen ölümünden önce devletinin yağmalanıp yıkılmasını engelleyemedi. Cengiz Han, ikinci evliliğini Çin prenseslerinden biri ile yaptı. Bu dönemde, Çin topraklarının önemli bir bölümünü ülkesine katmıştı. Sonraki yıllarda Karahitayların, Gürhan Devletinin toprakları, Mâverâünnehr bölgesi Cengiz Han’ın oldu. Fethettiği topraklardaki Müslümanlara, ibâdet yasağı koydu.

 

Cengiz Han, 1216 yılında yeniden batıya yöneldi. Bu iş için büyük oğlu Cuci’yi görevlendirmişti. Merkitler’i yok etti, Harezmşahlar ile çetin savaşlar yaptı. Topraklarını Buhara’dan Azak Denizi’ne kadar genişletti. Hayatı boyunca yenemediği düşmanı olmuştur. Fakat hiçbir zaman mağlûp olmadı. Uzun boyluydu, yeşil-elâ gözleri vardı.   Geniş alnı ve uzun sakalı ile yönettiği Moğollardan ayrılıyordu. Cengiz Han, hayatta iken üçüncü oğlu Ögeday’ı kendisine halef ilân etmişti. Babalarının ölümünden bir-iki yıl önce, ilk iki oğlunun arası açıldı. Büyük oğlu Cuci, bu sebeple batıda ülkeler fethettikten sonra Moğolistan’a dönmedi. Babasının ölümünden sonra 6 ay daha yaşadı.

 

Cengiz Han 1227 yılında öldükten sonra, O’nun soyundan gelen insanlar, ayrı ayrı topraklarda hükümdar olarak yönetici olmaya devam ettiler. Altın Orda Hâkanı Toktamış Han,  Bağdat’ı yakıp yıkan Hülâgü Han, Uluğ Muhammed, Kırım Hânedânı’nın kurucusu Hacı Giray ve O’nun ahfâdı Cengiz Han’ın soyundandır. Ailenin son ferdi, 1783 yılında ölen Kırım Hanı, İkinci Bahadır Giray’dır. Cengiz Han ve oğulları din ve medeniyet düşmanı kişilerdi.  O’nun soyundan gelenlerden İslâmiyet’le şereflenenler kültür, medeniyet, ilim ve âlimlerin dostu olarak büyük hizmetler verdiler. 

 

18 Ağustos 1648:  On sekizinci Osmanlı Pâdişâhı Sultan İbrahim Han,  Sadrazam Sofu Mehmed Paşa’nın tahrikleriyle, yeniçeriler tarafından öldürüldü. Doğumu: 5 Kasım 1615. Sultan İbrahim Han, Sultan Birinci Ahmed Han’ın, Mahpeyker Kösem Vâlide Sultan’dan doğma oğlu idi.  Ana – baba bir ağabeyi Sultan Dördüncü Murad’ın vefâtı üzerine 9 Şubat 1640 tarihinde tahta çıktı. Bu sırada 25 yaşında bulunuyordu.   Sarayda uzun yıllar hapis kalmıştı. Genç Osman’ın öldürülüşüne de şâhit olmuştu. Diğer ağabeyi Sultan Murad zamanında da üç kardeşi öldürülmüştü. Tahta çıktığı 9 Şubat 1640 tarihine kadar geçen hayatını hep korku içinde yaşadı. Bu sebeple davranış bozuklukları vardı. Fakat deli denilmesini haklı çıkartacak aklî noksanlığı yoktu. Hânedânın bir şehzâdeye sâhip olabilmesi için bütün saray erkânı, Sultan’a kadın ikram ediyordu. Fırsattan istifade, devleti kendileri idare ediyorlardı. Görevini yapmaya kalkışınca, saltanatının 8. yılında devletin önde gelen yöneticileri kendisini 8 Ağustos 1948 tarihinde tahttan indirerek sarayda bir odaya hapsettiler. Ancak hayatta kalmasından korkulduğu için, on gün sonra cellât kara Ali’ye boğdurtmak suretiyle hayatına son verdiler. Kendisi, öldürülen ikinci Osmanlı pâdişâhı oldu.  Birincisi, Genç Osman olarak anılan Sultan İkinci Osman Han’dır.

 

Sultan İbrahim Han Dönemi Kronolojisi:

30.08.1640: İstanbul’da büyük yangın oldu.

27.02.1644: Büyük âlim Şeyhülislâm Yahya Efendi vefât etti.

19.04.1645:  Girit Seferi’ne karar verildi.

30.04.1645:  Donanma Girit Seferi için İstanbul’dan ayrıldı.

24.06.1645:  Osmanlı Ordusu Girit’e asker çıkardı ve Turlulu kalesi’ni fethetti.

27.06.1645:  Hanya Kalesi teslim alındı.

17.12.1645:  Donanma İstanbul’a döndü.

09.03.1646:  Osmanlı Ordusu Kisama Kalesi’ni fethetti.

22.07.1646:  Osmanlı Ordusu Aprikorna kalesi’ni fethetti.

11.10.1646:  Osmanlı Ordusu Milipotomo Kalesini fethetti.

15.11.1646:  Osmanlı Ordusu, Resmo kalesi’ni fethetti.

07.07.1647:  Osmanlı Ordusu, Kandiye kalesi’ni fethetti.

20.05.1648:  Hükümete karşı isyan eden Sivas vâlisi Varvar Ali Paşa idam edildi.

08.08.1648:  Sultan İbrâhim Han öldürüldü. 8.ğustos 1648: Paşa’karşı isyan eden Sivas vl’

 


M.Ö. 19 Ağustos 0044: Roma’nın en büyük imparatoru Sezar 57 yaşında iken Roma’da öldürüldü. Doğumu: M.Ö. 0101.
Tam adı; Caius Julius Jüpiter Caesar şeklindedir. M.Ö. 84′de Ölen Caius Caesar ile Aurelia’nın oğludur. Ailesinden 5 kişi konsül (cumhurbaşkanı) olmuştu. Askerliği seçerek general olarak parladı. M.Ö. 60 yılı Haziranında 41 yaşında iken Pompeius ve Crassus’la beraber Birinci üçlü yönetim olarak anılan sistemi oluşturdu ve Roma Cumhuriyeti’nin resmen Pompeius’dan sonra gelen şahsiyeti oldu. 59′da cumhurbaşkanı) seçildi. 58′den 51 yılına kadar 7 yıl süren bir seferle Galya’yı, bugünkü Fransa, İsviçre ve Belçika’yı fethetti. İngiltere’ye çıktı. De Bello Gallico Galya Savaşı adlı klâsik edebiyatın en büyük şaheserlerinden sayılan eserini yazdı. Pompeius’u yerden yere vurduktan sonra tamamen ortadan kaldırdı. Roma cihan devletinin rakipsiz yöneticisi oldu. 49 yılında resmen diktatör unvanını alarak hayât boyu cumhurbaşkanlığını ilân etti. Bu karar, Senato’yu büyük memnuniyetsizliğe sevketti, fakat açık bir karşı koyma görülmedi. 48 yılında Makedonya’dan Batı Anadolu’ya, oradan Mısır’a geçti. Mısır’ı kesin şekilde Roma nüfuzuna aldı. Fakat evlendiği Kleopatra’yı Mısır Kraliçesi olarak tanıdı ve Roma’ya getirdi. Kendisini imparator ilân etmek üzere iken veya bu söylentinin çok kuvvet bulduğu bir sırada, cumhuriyetçilerin ekseriyette bulunduğu Senato’ya girerken, daha büyük salona geçmeden, kuliste, Pompeius’un büstünün önünde, senatörlerce bıçaklanarak öldürüldü. 57 yaşını tamamlamak üzereydi.  Bıçak darbelerine muhatap olduğu kişiler arasında yeğeni Brütüs de vardı. Son sözü: ‘Sen de mi Brütüs ?’ Oldu ve bu söz, ihânet eden kişilere söylenen klasik bir ifade olarak tarih boyunca kullanıldı. 

 

O’nun öldürülmesiyle Senato, cumhuriyet rejimini kurtardığını sandı. Gerçekte ise sâdece yarım asra yakın bir müddet için geciktirmiş oldu. Çok büyük dehâ sahibi asker ve politikacı, üstün hatip, çok kudretli yazardı. Yunanca’ya da kuvvetle hâkimdi. Fütuhatı çok büyüktür ve kendisinden üç asır önce Büyük İskender’in ve bir buçuk asır önce Mete’nin yaptığı fütuhata yakındır. Ancak onlar gibi hükümdar değildi, sâdece Roma soylularından biri idi ve iktidarda kalması Senato’daki oylara bağlı bulunuyordu. Onun için dehâsında ve hareketlerinde, umumiyetle büyük hükümdarların tenezzül etmedikleri ve bunları yapamayacak bir karakterde yetiştirildikleri hîle ve kurnazlığa, çok müracaat etmiştir.

 

Ameliyatla gerçekleştirilen doğumlar için kullanılan Sezaryen kelimesi, annesinden bu şekilde doğurtulduğu için, onun adından gelir. Bugün bütün dünyâda kullanılan takvimi de Sezar düzenlemiştir. Bu takvime; Jülyen Takvîmi denir. Bugün kullandığımız Temmuz kelimesi de onun adıdır, zîra bu ayda doğmuştu. 5 defa evlendi ki, sonuncusu Kleopatra’dır. Küçük yeğeni Octavıanus’u, manevî oğlu ve tek mîrasçısı ilân etmişti. O da bu sıfatla, ileride Augustus adını alarak, Roma’nın ilk imparatoru oldu. Çar, kayzer, kaysar gibi imparator karşılığı olarak kullanılan kelimeler, Sezar’ın adından ve Sezar kelimesinden gelir. Hâlbuki Sezar, hiç bir zaman hükümdar olmamış, hayât boyu cumhurbaşkanı olarak kalmıştır. Bir çok kitapta geçen İmparator Sezar, Roma hükümdarı Sezar gibi ifâdeler yanlış kullanılmaktadır. Ancak, kendisinden sonra, iki bin yıl müddetle, birçok imparator, onun adını, unvanları arasında taşımıştır.

 

19 Ağustos 1691: Osmanlı Devleti sadrâzamlarından Köprülü Fâzıl Mustafa Paşa Yugoslavya’nın Salankamon şehrinin alınışı sırasında şehid oldu.  Doğumu: Vezirköprü, 1637. Sadrâzam Köprülü Mehmed Paşa’nın büyük oğlu ve ondan sonraki sadrâzamdır. 7 yaşında iken babası tarafından İstanbul’a getirildi. Devrin belli-başlı ilim adamlarından dersler aldı. 16 yaşında iken müderris olarak tâyin edildi. Dedikodular çıkınca bu görevi bıraktı, yönetimde vazife aldı. Erzurum ve Şam’da vali, Beyrut’ta beylerbeyi olarak görev yaptı.  1660 yılında İstanbul’da sadâret kaymakamlığına getirildi. Babasının kısa bir hastalıktan sonra ölümü üzerine sadrâzamlığa tâyin edildi. Sadrâzamlıkta, Sokollu Mehmed Paşa’dan sonra, 15 yıl ile en uzun süre kalan kişidir.

 

Sadrazam Köprülü-zâde Fazıl Mustafa Paşa 13 Temmuz 1690 günü Serdarı Ekrem, yani başkumandan olarak Belgrad seferine hareket etmiş, 21 ağustosta Zerneş zaferini kazanmış, 8 ekimde ise, 1688 yılında Avusturyalıların eline geçmiş olan Belgrad’ı geri almıştır, Bundan sonra Budin’i de geri almak isteyen Fazıl Mustafa Paşa, Karlofça’nın 26 kilometre güney doğusundaki Salankamen (Tuzlutaş) mevkiinde 19 ağustos 1694 günü düşman ordusu ile karşılaştı. Geçen çetin meydan savaşını Avusturyalılar kaybetmek üzere iken Fazıl Mustafa Paşa’nın alnından bir tüfek mermisiyle vurulup şehid olması durumu düşman lehine çevirmiş, böylece tarihi bir fırsat kaçırılmıştır.  Köprülü ailesinden Osmanlı Devleti’nde 5 kişi vezirlik ve sadrâzamlık yaptı. Devletin gerileme döneminde, çöküşü önleyemedilerse de hızını azaltmakta başarılı oldular. Ailenin, vezir ve sadrâzam olan diğer fertleri: Köprülü Mehmed Paşa, Fazıl Ahmed Paşa, Amcazâde Hüseyin Paşa, Numan Paşa. 

 

20 Ağustos 1915: Birinci Dünya Savaşı’nda İtalya, Osmanlı Devleti’ne savaş ilân etti. İtalya, Avusturya ile savaşa girdikten sonra Osmanlı Devleti’ne karşı da askerî hazırlıklara başladı. Temmuz 1915′ten itibaren ise Türk-İtalyan ilişkileri iyice gerginleşmeye başladı. İtalyanların Rodos ve Oniki Ada’ya yaptıkları yığınakları arttırması ve adalarda yaşayan Müslüman halka karşı giriştikleri tutuklamalar, Osmanlı kamuoyunda kızgınlık ve infiale sebep oldu. Bu sırada Akdeniz’de bulunan Mondello adlı bir İtalyan römorkörüne Osmanlı Devleti’nce el konulması ilişkileri daha da gerginleştirdi. İngilizlerin İtalya üzerindeki baskıları ve Trablusgarb’da uğranılan mağlubiyetlerden Türklerin sorumlu tutulmaları, römorkörün müsadere edilmesi, İtalyan vatandaşlarının Türkiye’den ayrılışlarında güçlüklerle karşılaşmaları, Türk-İtalyan ilişkilerini kopma noktasına getirdi. Bu gelişmeler üzerine İtalya 3 Ağustos 1915′te Osmanlı Devleti’ne, Osmanlı topraklarında bulunan İtalyan vatandaşlarının hareket serbestilerinin kısıtlanması ile ilgili olarak bir nota verdi. Babıali’nin İtalya ile savaşa engel olmak için aldığı tedbirler bir sonuç vermedi ve İtalya Osmanlı Devleti’ne savaş ilan etti.

 

Bu savaş ilanında, İtilaf devletlerinin ve bilhassa İngiltere’nin İtalyan hükümetine uyguladığı baskının rolü büyük oldu. İtilaf Devletleri, İtalya’nın Balkanlarda Osmanlı Devleti aleyhine izlediği politikalara tamamen iştirak ettikleri halde, Osmanlı Devleti ile münasebette bulunmasının doğru olmadığını ileri sürerek, savaş ilân etmediği takdirde malî desteklerini çekecekleri tehdidinde bulundular. İtalyan hükümeti, hareketini kamuoyunda haklı göstermek için savaşa giriş sebebi olarak, Osmanlı devletinin Trablusgarb’daki direnişçilere yardım etmesini gösterdi. İtalya’nın savaş ilanından sonra Osmanlı hükümeti, Anadolu sahillerine karşı vuku bulacak muhtemel İtalyan saldırılarına karşı tedbirler almaya başladı.

 

20 Ağustos 1919: Kurtuluş Savaşı döneminde Ali Galip Olayı yaşandı. Mustafa Kemal ve beraberindekilerin Erzurum’da topladıkları Kongreyi engelleyemeyen Damat Ferit Hükümetinin, Amasya Tamiminde çağrısı yapılan ve yurdun bütünlüğü için kararlar alınacak olan Sivas Kongresini engelleme çabasının bir ürünü olmuştur. Dahiliye Nâzırı Âdil Bey ve Harbiye Nâzırı Süleyman Şefik Paşa’nın emriyle dönemin Elazığ Valisi Ali Galip’in görevlendirildiği anlaşılmaktadır. Aynı dönemde İngiliz Binbaşısı Noel, bağımsız bir Kürt önderleri Bedirhanî Halil, Kamuran, Celâdet ve Ekrem Beylerle toplanmıştır. Bu gruba, görev emrini aldıktan üç gün sonra 6 Eylül’de Ali Galip de dâhil olmuş ve yapılan toplantıda Malatya Mutasarrıfı Bedirhanî Halil’den 500 seçkin atlı hazırlamasını istemiştir.

 

Öteden beri bu kıpırdanışları tâkip eden Mustafa Kemal, Kâzım Karabekir ve Ali Fuat Paşalar, gelişmelerin Kürtleri ayaklandırmak ve Sivas Kongresini dağıtmaktan başka Doğu illerinde asayişsizlik olduğu gerekçesiyle bu bölgenin de işgaline zemin hazırlanacağı değerlendirmesini yapmışlar ve bu nedenle Ali Galip ve beraberindekilerin Sivas üzerine yürümelerini beklemeksizin onların ele geçirilmeleri kararını almışlardır. Böylelikle Elazığ, Diyarbakır, Siverek ve Aziziye’den bazı birlikler Malatya üzerine gönderilmiş ve bunun üzerine önce Noel ile Kâmuran, Celadet ve Ekrem, arkasından Ali Galip ile Mutasarrıf Halil, Kâhta’ya doğru kaçıp, Bey Dağ’daki Reşvan Aşireti Başkanı Bedir Ağa’nın yanına sığınmışlardır. Ali Galip, saklandığı yerde önemli bir belge unutmuştur. Belgede; ‘Mustafa Kemal ve avenesinin tenkili masarifine karşılık olmak üzere ol babdaki emrini tevfikan altı bin lira alınmıştır.’ Cümlesi yazılı idi.  Beydağ’da da yeni kuvvet toplama girişiminde bulunduğu anlaşılan Ali Galip üzerine kuvvet gönderilince bu defa Urfa’ya kaçmış, oradan da Noel’in çağrısı üzerine Halep’e gitmiştir.  Ali Galip ayaklanması, 15 Eylül 1919 tarihinde etkisiz hâle getirildi.

 

21 Ağustos 1969:  Kudüs’teki Mescid-i Aksâ fanatik Yahudiler tarafından kundaklanarak yakıldı. Mescid-i Aksâ,  Kudüs’te Hazret-i Süleyman tarafından inşa ettirilmişti. Uzaktan bakılınca, iri bir altın parçası gibi parlayan görünümdedir. İçerisinde Tevrat’ın bulunduğu Ahid Sandığı vardır. Asûr Devleti’nin hükümdârı Mescid-i Aksâ’yı yıktırdı. Daha sonra Keyhüsrev yeniden inşa ettirdi. M.S. 70 senesinde Romalılar tekrar yıktılar. M.S. 123 yılında Bizanslılar yeniden inşa ettirdiler.  Mescid-i Aksâ,  İslâmiyet’in ilk 16 yalında, Müslümanların kıblesi olmuştu. 1099 yılında Haçlılar tarafından işgal edilen Mescid-i Aksâ’yı, Selâhaddin Eyyübi geri aldı. Daha sonraki yıllarda mihrap ve minâre ilâve edildi. Kur’an-ı  Kerim’de Mescid-i Aksâ’dan söz edilmektedir.

 

22 Ağustos 1986: Türkiye’nin üçüncü Cumhurbaşkanı, eski başbakanlardan, millî mücadeleye katılan devlet ve siyaset adamı Celal Bayar, 104 yaşında İstanbul’da öldü. Doğumu: Bursa – Umurbey Köyü, 16 Mayıs 1883. Eğitimi ile ilgili ilk çalışmalarını, Gemlik müftüsü olan babası ile gerçekleştirdi. Sonra Bursa’ya gidip ipekçilik okulunda ve Fransız kolejinde bir müddet okudu. Memur olarak ziraat bankasına girdi. 1908 yılında İttihat ve Terakki Partisi’nin Bursa teşkilâtı başkan yardımcısı olarak siyâsî hayata atıldı. Kısa bir süre sonra başkan oldu. Sonra İzmir parti başkanlığına getirildi. 1918 sonunda Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’ne girdi. Önce zeybek, sonra da imam kılığı ile köy – köy, kasaba – kasaba dolaşarak halkı düşmana karşı uyardı, teşkilâtlandırdı. Aydın’ın düşman elinden kurtulmasında fiilen çarpıştı. Bu sebeple kendisine albay rütbesi verildi, Akhisar Cephe komutanlığına getirildi. 1920’da Osmanlı Meclis-i Mebusan’ına Saruhan (Manisa) milletvekili olarak girdi. Meclis İngilizler tarafından dağıtılınca Ankara’ya geldi. İlk Büyük Millet Meclisi’ne girdi.  1921’de İktisat Vekili, 1924’te İmar ve İskân Bakanı, 1937’de başbakan oldu. 25 Ocak 1939’da başbakanlıktan,  5 Kasım 1946’da Cumhuriyet Halk Partisi’nden istifa etti, Demokrat Parti’yi kurdu. 1950’de Demokrat Parti seçimi kazanınca Cumhurbaşkanı oldu. Cumhurbaşkanlığı, 27 Mayıs 1960 İhtilâline kadar devam etti. İhtilâlden sonra tevkif edildi, yargılandı ve idam cezasına çarptırıldı. Yaşlılığı sebebiyle cezâsı müebbet hapse çevrildi. 7 Kasım 1964 târihinde hastalığı sebebiyle serbest bırakıldı.  Ben de Yazdım isimli Siyâsî Hâtırâlar  kitabının 8 cildini yayınladı. 1970 yılında siyâsî hakları geri verilmesine ve tabii senatör olarak Cumhuriyet Senatosu üyesi olma hakkını elde etmesine rağmen, Milletimin vermediği hiçbir siyâsî hakkı kullanmam diyerek senatörlüğü reddetti. 1982 yılında 100 yaşını idrak etti. Hayatının son gününe kadar zekâsından, şuurundan ve hâfızâsından hiçbir şey kaybetmedi. Kısa süren bir hastalıktan sonra hayata vedâ etti.

 

22 Ağustos 2000: Türk Dünyası’nın önemli liderlerinden Azerbaycan Eski Cumhurbaşkanı Ebulfez Elçibey vefât etti.  Doğumu: Nahcıvan Muhtar Cumhuriyeti’nde Ordubad vilâyetinin Keleki köyü, 1938. Azerbaycan Devlet Üniversitesi’nin Şarkiyat Fakültesi’nin Arap Filolojisi bölümünü 1962 yılında bitirdi.  Moskova güdümlü yönetimin hoşuna gitmeyecek tarzdaki siyâsî konularla ilgilendiği anlaşılınca, Mısır’daki Assuan Barajı’nda görevlendirilmek suretiyle sürgün edildi. Sekiz ay kaldığı Mısır dönüşünün altıncı ayında, 2 yıl için bu defa Sibirya’ya sürüldü. Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliği (SSCB) ‘de açıklık ve yeniden yapılanma politikalarının uygulamaya konulmasından yararlanarak 16 Temmuz 1989’da, Türkçü – Milliyetçi düşüncedeki Azerbaycan siyâsî partilerini, Halk Cephesi Partisi adı altında bir araya getirdi. Partinin genel başkanlığına seçildi. 6 Haziran 1992 tarihinde yapılan seçimlerde oyların % 63’ünü alarak Cumhurbaşkanı seçildi. Katıksız bir Türkçü idi. Turan Ülküsü’nü savunması; Rusya, İran ve Ermenistan’ı rahatsız etti. Üçlü kışkırtmanın ve o dönemde meclis başkanı olan Haydar Aliyev’in de gizli desteği ile düzenlenen darbe sonunda, milletinin kanının dökülmemesi için cumhurbaşkanlığından ayrılarak doğduğu köye çekildi. Görev süresinin resmen sona erdiği 1997 yılında Bakü’ye döndü. Azerbaycan’da demokratik ortam henüz oluşmamıştı. Seçimleri boykot etti, kendisini ilmî çalışmalara verdi. 2000 yılı başlarında amansız hastalığa yakalanınca Türkiye’ye geldi. Önce Hacettepe, sonra Gülhâne Askeri Tıp Akademisi hastahânelerinde tedâvi gördü. Fakat kurtarılamadı. Hayatı boyunca O’nu en çok rahatsız eden olay, Azerbaycan halkının Türk olmasına rağmen, Âzerî olarak isimlendirilmesi idi. En büyük ülküsü de 1846 yılında Kuzey ve Güney olarak Rusya ve İran yönetimine verilmek üzere iki parçaya bölünen Azerbaycan’ı birleştirmek ve Türkiye dâhil bütün Türk Cumhuriyetleri’ni federasyon veya konfederasyon… ikisi de olmaz ise, uygun görülecek bir tarzda bir araya gelmesini sağlamaktı. O’nun ülküsünü canlı tutmak, O aziz insanı seven, O büyük lidere saygı duyan herkesin borcudur.

 

Yayına Hazırlayan:

E. Albay Araştırmacı-Yazar Mehmet Şadi POLAT

Kaynak:

Kronolojik Tarih Ansiklopedisi – Oğuz ÇETİNOĞLU

 

Kategori: Tarihte Bu hafta