
Tarihte Bu Hafta : 30 Ağustos – 05 Eylül
M.Ö. 30 Ağustos 0030: Mısır’ın son firavunu Kleopatra, hayatına kendi eliyle son verdi. Mısır, Menes’ten sonra 3000 yıl boyunca firavunlar, M.Ö. 323’ten beri Büyük İskender7in generali Ptolemaios’un kurduğu hanedan tarafından yönetilmişti. Cleopatra, Ptoleaios sülâlesinin son firavunuydu. Asıl dili Yunanca idi. Ayrıca sekiz dili daha konuşabiliyordu. Önce Marcus Antonius ile evlendi. On bir yıl içerisinde üç çocukları oldu. Dünyayı birlikte yönetmeyi kararlaştırdılar. Sonra Oktavianus ile karşılaştı ve O’nun karısı olmak istediyse de başaramayınca ölmeyi tercih etti. Engerek yılarının zehirinin damarlarına karışmasını sağladığında 39 yaşında idi.
30 Ağustos 1922: Dumlupınar’da 26 Ağustos 1922′de başlayan Başkomutanlık Meydan Savaşı, diğer adı ile Sakarya Meydan Savaşı’nda, Mustafa Kemal Paşaya bağlı Türk ordusu General Trikopis’in emrindeki Yunan kuvvetlerini yenerek büyük bir zafer kazandı. Bu zafer, Kurtuluş Savaşı’nın sonucunu belirledi. 1912’de Balkan Savaşı ile başlayan, 30 Ağustos 1922’de Başkomutanlık Sakarya Meydan Savaşı’na kadar devam eden ve 9 Eylül’de Yunanlıların İzmir’den denize dökülmesi ile sonuçlanan Kurtuluş Savaşı’nın en büyük zaferidir. Türk askeri Sakarya’da 22 gün 22 gece savaştı. Büyük Taarruz olarak da anılan savaş, 1071’de Malazgirt’te kazanılan Anadolu’ya, yeniden Türk damgasının vurulmasıdır. Zafer; Başkomutan Mustafa Kemal Paşa’nın: “Hatt-ı müdâfaa yoktur, sath-ı müdâfaa vardır. O satıh, bütün vatandır. Vatanın her karış toprağı, vatandaşın kanı ile sulanmadıkça, düşmana terk olunamaz !” komutu ile kazanıldı. Türk Ordusu’nun Sakarya savaşındaki emsalsiz kahramanlığı, halkın muazzam desteği ile taçlanınca zafer, Türk Milleti’nin olmuştu. Yalnızca bölge halkı değil, tüm Anadolu ve Trakya… 22 gün 22 gece devam eden cehennem ateşini elinden gelen bütün imkânlarıyla zafere dönüştürmek için çalışmıştı. Oluşturulan yardım komisyonları, gaziler ve şehit düşenlerin aileleri için büyük miktarda nakdî ve aynî yardım topladılar. Çankırı’da halkın desteği ile 1000 yataklı, Kastamonu’da 700 yataklı birer hastahâne oluşturuldu. Herhangi bir şekilde yardım edemeyenler de Türkiye’nin her tarafındaki câmilerde umumî duâlarla zafere katkıda bulundular. Matbuat Cemiyeti, Ayasofya Camii’nde Saray müezzinlerinin iştirakiyle mevlit okuttu. Zafer niyazında bulunuldu. Gaziler için Cenab-ı Allah’a sağlık dilekleri, şehitler için gözyaşlarıyla yıkanmış fâtihalar sunuldu.
10 yıl devam eden Kurtuluş Savaşı süresince bütün çarpışmalarda erinden başkomutanına kadar herkes inançla ve yılmadan canını, ordunun destekçisi olan millet de varını-yoğunu ortaya koydu. Zafer böyle kazanıldı. Büyük Taarruz’daki insan kaybımız 2.542 şehit, 9.977 yaralı, 101 esir olarak belirlenmiştir. Kurtuluş Savaşı’nın bütün kaybı; 9.167 şehit, 31.175 yaralı, 1.112 esirdir. Yaralanan subaylar 2.081, şehit olanlar ise 715’tir. Harp malûllerimiz de 159subay, 1.285 erdir. Kurtuluş Savaşı’nda 51.859 insan çeşitli hastalıklara tutulmuş, bunlardan 3.694 kişi vefât etmiştir ki, savaşta şehit olanlarla hastalıktan ölenler 12.681 kişiye bâliğ olmaktadır. Büyük Taarruz’da şehit olanlar, genel toplamın % 1,2’sini oluşturur. Sarıkamış ve Çanakkale’de şehit olanların yirmi de biri oranındadır.
Yunanistan’ın savaş kaybı hakkında toplu ve sağlıklı bir vesika yoktur. Birliklerden bir kısmının kayıpları hakkında verilen rakamlar, Yunanlıların ağır kayıplar verdiklerini göstermektedir. Bir taburun 700 kişiden 520 ölü ve yaralı verdiğine, bir bölüğün 160 kişiden 71’ini kaybettiğine dâir bilgiler vardır. Yunan ordusundan 6 tümen ile üç bağımsız alay esir ve imhâ edildiğine göre yarısı kurtulamamıştır. Bunun da asgari hesapla 120.000 – 130.000 kişi olduğu kabul edilebilir. Türk ordusunun zâyiatı % 6,3 iken Yunan ordusunun kaybı % 65 olduğuna göre, Yunanlılar bizden on misli daha fazla insan kaybetmişlerdir.
“Can pazarıydı. Kızgın güneş tepeden vuruyor, etraf kan ve barut kokuyordu. Önünde aşılmaz zor yollar, kayalar ve taşlar olsa ne çıkar? Onlar, canlarını ortaya koymuşlardı. O koskoca milletin onurunu ve sorumluluğunu yüklenmişti. Parola: “Ya istiklâl, ya ölüm”dü. Kocatepe’de başka türlü düşünce yoktu. Başta bir, vücutta birdi. Önlerinde Koca Bozkurt varken ümitsizlik olmazdı. Dağlar taşlar aşıldı, ateş yakmaz, kurşun geçmez oldu. İnançla, yiğitçe saldırdılar. Hedef zaferdi, sonu zafer oldu. Vatan ve millet size minnettardır.
Zaferden sonra Mustafa Kemal Paşa, kendi el yazısı ile yurdun her tarafında hizmet gören ordu mensuplarına şu mektubu gönderdi: “Dünyanın hiçbir ordusunda yüreği seninkinden daha temiz, daha sağlam bir asker yoktur. Her zaferin mayası sendedir. Her zaferin en büyük payı senindir. Kanaatinle, imanınla, itaatinle, hiçbir korkunun yıldıramadığı demir gibi iradenle düşmanı alt ettin. Gayretin için minnet ve şükranlarımı söylemeyi nefsime en aziz borç bilirim. Sizin gibi kumandanları, zâbitleri, neferleri olan bir millet aslâ köle olmaz. Bu defa Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin, bana lâyık gördüğü mareşallik rütbesi ile gazilik unvanı doğrudan doğruya sizlere aittir. Sizin kahramanlığınızla, sizin gösterdiğiniz sonsuz fedakârlıkla kazanılan büyük zaferin millet tarafından takdiri mânâsında olan rütbeyi ve unvânı, sizin adınıza ve hayatımın en büyük iftihar sermâyesi olarak taşıyacağım. Cenab-ı Hak, giriştiğimiz kurtuluş mücâdelesinde şerefli silâh arkadaşlarıma kat’i kurtuluşu nasib etsin. “ 20 Eylül 1922 – Mustafa Kemal.
31 Ağustos 1907: İngiltere ile Rusya arasında imzalanan bir anlaşmayla İran, Afganistan ve Tibet, iki ülke arasında paylaştırıldı. Rusya, Japon yenilgisinden sonra bütün dikkatini yeniden batıya ve Osmanlı Devleti üzerine çevirdi. Ancak burada karşısında Avusturya ve Almanya bulunuyordu. Bu sebeple sağlanacak bir Rus-İngiliz yakınlaşması, Rusya’nın Avrupa’daki siyasî durumunu da güçlendirebilirdi. İngiltere için de bu tarihlerde Rusya ile anlaşmak yararına idi. Zira Avrupa’da büyük bir güç haline gelen Almanya, kıtanın dışında ve açık denizlerde de tehlike haline gelmişti. Bu arada Uzakdoğu’ya da el atmıştı. Rusya ile yapılacak bir anlaşma ile, Almanya’ya karşı Uzakdoğu’da bir İngiliz-Japon-Rus, Avrupa’da da bir İngiliz-Fransız-Rus bloğu meydana getirilebilirdi. Diğer taraftan İngiltere’nin Uzakdoğu’dan Ortadoğu’ya kadar uzanan sömürge ve çıkarlarını en çok tehdit eden devlet Rusya idi. Bu sebeplerle Rusya ile İngiltere’nin birbirlerine yaklaşması ve aralarında bir anlaşmaya gidilmesi, karşılıklı yararlar sağlayabilirdi. Bu, ayrıca İngiliz-Fransız Anlaşması’nın tamamlayıcı bir unsuru olabilirdi. Ancak böyle bir yakınlaşmanın gerçekleşebilmesi için, iki devlet arasında Asya ve Osmanlı Devleti üzerinde sürmekte olan çıkar çatışmalarına son verilmesi gerekiyordu. Bu sebeplerden dolayı Rusya, 1906 Ekim’inde İngiltere’ye bir İngiliz-Rus anlaşması konusunda teklifte bulundu; İngiltere bunu olumlu karşıladı. Ancak İngiltere ile Rusya’nın İran politikalarındaki çatışma, müzakerelerin uzamasına neden oldu. Sonunda İngiliz-Rus Anlaşması imzalandı. Buna göre;
1- Tibet, Çin’in egemenliği altında bir hükümet olarak kalacak ve toprak bütünlüğü garanti edilecekti.
2- Afganistan, İngiltere’nin nüfuz bölgesinde olacak, fakat burayı ilhak veya işgal etmeyecek, Rusya bu topraklar üzerindeki temsilcilerini geri çekecek ve Afganistan ile ilişkilerini İngiltere’nin aracılığıyla sürdürecekti.
3- İran’ın önce bağımsızlığı ve toprak bütünlüğü garanti ediliyor, sonra da üç kısma ayrılıyordu. Kuzey kısmı Rus nüfuz alanı, güney kısmı İngiliz nüfuz alanı, orta kısmı da tarafsız olacaktı. Bu tarafsız bölgede her iki devlet, diğeri ile anlaşmadan politik ve ekonomik girişimde bulunmayacaktı. Böylece Çin’den Osmanlı sınırlarına kadar olan bölgede, iki devletin nüfuz ve çıkar alanları çizilmiş ve İran paylaşılmış oldu. Ayrıca İngiltere Hindistan’ın kuzeyini güvenlik altına almış ve Rusya’nın önüne Asya’da siyasî bir set çekmiş oldu. Rusya ise, yakın komşusu Almanya ve Avusturya’ya karşı büyük bir destek sağlayarak, doğuda Japonya’ya karşı yeni bir büyük denizci devleti yanına almış oldu. Ancak buna karşılık Asya’nın doğu ve güneyinde genişlemesi sona erdi. Bunun üzerine de yeniden Balkanlar’a ve Doğu Avrupa’ya döndü. Bu anlaşmayla İngiltere, Fransa ve Rusya bir araya gelmiş oluyor ve Üçlü Anlaşma; Almanya, Avusturya-Macaristan ve İtalya’nın 1882 yılında kurmuş olduğu Üçlü İttifak bloğuna karşı kurulmuş oluyordu.
31 Ağustos 1908: Haydarpaşa – Medine arasındaki Hicaz Demiryolu hizmete açıldı. 1891 yılında Cidde Evkaf Müdürü olan Ahmet İzzet Efendi, Şam’dan başlayarak Medine’ye kadar uzanacak olan bir demiryolu yapılmasının yararlı olacağına dair raporu Osmanlı sarayı’na sunmuştu. . Gerekçe olarak da Hicaz’a yönelik saldırıların önlenmesi için önemli bir ikmal ve savunma aracına sahip olunacağını göstermişti. Rapor, Sultan İkinci Abdülhâmid Han’ın ilgisini çekti. İncelenmesi ve görüş bildirilmesi için Erkân-ı Harbiye’ye havâle etti. Rapor olumlu karşılanmıştı. Başka olumlu görüşler de alınınca; Sultan, 2 Mayıs 1900 tarihinde işe başlanmasını emreden yazıyı imzaladı. Tahmînî mâliyet 4 milyon lira idi. 1901 yılı devlet bütçesindeki toplam harcamaların % 20’sine yakın olan bu miktar, Osmanlı Mâliyesi için büyük para idi. Bağış toplanmasına karar verildi. Bağışta bulunacaklara da madalya verilmesi kararlaştırıldı. Konu ile ilgili olarak 16 Eylül 1902 tarihinde nizamnâme çıkarıldı. Buna göre madalyalar hazırlandı. Madalyanın bir tarafında “Hamidiye Hicaz Demiryoluna hizmet edenlere mahsus madalyadır.” İbâresi, öbür tarafında da tuğra ile altında lokomotif resmi vardı. Altın, gümüş ve nikel olarak üç çeşitti. Hicaz Demiryolu projesinin yalnız Osmanlılara değil, bütün Müslümanlara hizmet edeceği gerçeğinden hareket edilerek yurt içinden olduğu gibi, yurt dışındaki Müslüman ülkelerden de yardım toplandı. Yetmedi, memur maaşlarından bu iş için kesintiler yapıldı. Demiryolunun inşaatına, Şam’dan başlandı. 1093 yılında Amman’a, 1904 yılında Maan’a ulaşıldı. Karşılaşılan pek çok problemler çözüldü. İktisadî ve siyasî engeller aşıldı. Demiryolu, 1908 yılında Medine’ye ulaştı. Hattın uzunluğu 1464 kilometre idi. 31 Ağustos 1908’de bizzat Sultan İkinci Abdülhâmid Han tarafından hizmete açıldı.
31 Ağustos 1991: Türkistan Türk Cumhuriyetlerinden Kırgızistan bağımsızlığını ilân etti. Kırgızistan’ın doğusu ile güneyinde Çin Halk Cumhuriyeti, güneybatısında Tacikistan, Kuzey ve kuzeybatısında Kazakistan, batısında ise Özbekistan yer alır. Yüzölçümü 198.500 Km2, nüfusu 4.500.000’dir. Dağlık bir ülke olan Kırgızistan’ın topraklarının büyük bölümünün yükseltisi 1.500 metrenin üzerindedir. Ülkenin en yüksek kısmı, Tanrı Dağları’nın bulunduğu bölgedir. Bu bölgeden inen çok sayıda ırmak, aşağılardaki göllere ulaşır. Dünyanın en büyük krater göllerinden birisi olan Issık Göl de Kırgızistan’dadır. Ülkenin en önemli yerleşme alanı, bir kısmı Özbekistan topraklarının içinde yer alan Fergana Vadisi’dir. Bitki örtüsü bakımından fakir bir ülke olan Kırgızistan’da tarım alanı çok azdır. Ormanları, topraklarının en çok yüzde 67’sini kaplar. Fakat tahıl ürünleri ile hayvancılığın ekonomideki payı büyüktür. Ayrıca çok zengin yer altı kaynaklarına sâhiptir. Kırgız Kültür ve edebiyatının Türkistan’da önemli bir ağırlığı vardır. Dünyanın en uzun destanı olan Manas, Kırgız kültürünün en önemli eserlerinden biridir. Bağımsızlığından günümüzü, gittikçe gelişmekte olan Türk – Kırgız ilişkileri, günden güne artarak sürmekte ve yeni ivmeler kazanmaktadır.
31 Ağustos 1991: Türkistan’da Özbekistan bağımsızlığını ilan etti. Sovyetler Birliği Merkez Komitesi’nin 27 Ekim 1924′te Özbekistan Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti’ni kurması ile Özbekistan Sovyetler Birliği’ne bağlandı. Bu tarihten sonra Özbekistan diğer Sovyet Cumhuriyetleri gibi sıkı bir şekilde Moskova tarafından idare ediliyordu. Haziran 1989′da Komünist Partisi I. Sekreterliğine gelen İslam Abdulganiyeviç Kerimov, komünizm içerisinde Özbek Türklerinin haklarını koruma mücadelesi vermeye başladı. Fakat Kerimov’un göreve başlamasından bir süre sonra Fergana’da başlayan kanlı olaylar onu zor durumda bıraktı. Sovyet Gizli Polis Teşkilatı KGB’nin kışkırtması ile harekete geçen bir grup Özbek Türkü, Fergana’daki Ahıska Türklerine saldırarak yüzlercesini öldürüp binlercesini de evlerini terke mecbur bıraktı. Bu, KGB’nin dağılmakta olan Sovyet İmparatorluğu’nda Türk’ü Türk’e karşı kırdırma operasyonunun bir sonucuydu. 1990 başlarında Özbeklerin Kırgızlarla Oş şehrinde çatışmaya girmesi de bu durumu açıkça gösteriyordu. Bu olaylar karşısında İslam Kerimov Kızılordu birliklerini yardıma çağırmak zorunda kaldı.
Fergana olayları karşısında İslam Kerimov’un tâkip ettiği siyaset onun Özbekistan’da sevilen bir lider durumuna gelmesine de sebep oldu ve Mart 1990′da başkan seçildi. Başkan seçilişinin ardından Kerimov, Sovyetlerin uzun yıllar Özbekistan’ı bir hammadde ambarı olarak kullandığını, bunun ise Özbek halkının geri kalmasına yol açtığını belirterek Sovyet aleyhtarı bir hareket başlattı. Bu arada uzun yıllar Sovyet sömürü sisteminden bunalan insanlar, Sovyet aleyhtarı bir eyleme girerek 28 Mayıs 1989′da Muhammed Salih ve Abdurrahim Polat liderliğinde 5.000 üyeli Birlik Partisi’ni kurdular. Halkın Sovyet sömürüsünden kurtulmak için bir parti etrafında toplanmaya başlaması, İslam Kerimov’u da daha milliyetçi bir politika takibine mecbur etti. Ardından Özbek halkına seslenen Kerimov, bir daha Rus sömürüsü haline gelmeyeceklerini belirterek birlikte mücâdele etmenin ve millî birliği korumanın gereğine işaret etti ve Birlik Partisi ile beraber çalışmayı teklif etti. Bu teklif Birlik Partisi tarafından kabul edildi. Bundan sonra Özbekistan 20 Haziran 1990′da bağımsızlık kararı aldı. Sovyetler Birliği’nde 19-20 Ağustos 1991′de meydana gelen askerî darbe teşebbüsünün başarısızlığa uğramasının ardından Sovyet Cumhuriyetleri’nin peş peşe bağımsızlığını ilân etmeleri üzerine 31 Ağustos 1991′de Özbekistan Parlamentosu 20 Haziran 1990′da alınan bağımsızlık kararını onayladı. Komünist Partisi kendisini lağvederek Demokratik Parti adını aldı. 29 Aralık 1991′de gerçekleştirilen cumhurbaşkanlığı seçimlerini ise İslam Kerimov kazandı. Türkiye 16 Aralık 1991′de Özbekistan’ın bağımsızlığını tanıdı.
01 Eylül 1999: Çeçenistan’da Rus hâkimiyeti yeniden başladı. Rusya Devlet Başkanı Boris Yeltsin’in Ağustos ayında başbakanlığa tâyin ettiği Vladimir Putin, ilk iş olarak 19996’da barış anlaşması yapılan Çeçenistan’a saldırdı. Çatışmalar önce komşu ülke Dağıstan’da başladı. Eylül’de Moskova’da ve başka birkaç şehirde meydana gelen, kimin tarafından yapıldığı şüpheli terör saldırıları, Çeçen mücâhitlerinin üzerine yıkıldı. Daha sonra da Rus uçakları başşehir Grozni’yi ve öbür şehirleri bombaladı. Birkaç gün geçmeden kara ordusu saldırıya geçti. Kasım sonunda Rus birlikleri Grozni’yi kuşattı. 215.000 Çeçen, komşu ülke İnguşetya’ya kaçtı. Çeçen yönetimini devirmeye kararlı olan Kremlin, Grozni halkının 10 Aralık’a kadar şehri boşaltmasını isteyen bir ültimatom yayınladı. Yaklaşık 40.000 insan şehirde sıkışıp kaldı. Batının baskısıyla ültimatom biraz gevşetildi. 1996’dan sonra kurulan Bağımsız Çeçen Yönetimi devrildi. Rusya 90.000 askerle bölgeye yerleşti. Daha sonra yapılan seçimlerde Rusya taraftarı Ahmet Kadirov Çeçenistan Devlet Başkanı seçildi. Seçimlerden sonra direnişler devam etti. Kadirov, 2004’te öldürüldü. Dünya, sonraki yıllarda, Rus baskılarından bunalan, çaresizlik sebebiyle kontrolden çıkan Çeçen mücâhitlerin çılgın ve trajik sonuçlara yol açan eylemleriyle sarsıldı.
02 Eylül 1663: Osmanlı Ordusu, Uyvar Kalesi’ni kuşattı. Kalenin Türkler tarafından ikinci defa fethi 24 Eylül 1663 tarihinde tamamlandı. Uyvar Kalesi, Çekoslavakya’ın 3’ye bölünmesiyle bağmsızlaşan Slovakya Cumhuriyeti sınırları içerisinde başşehir Bratislava’nın 80 km. güneydoğusunda ve Budapeşte’nin 80 km. kuzey-batısında bulunmaktadır. 16. asırda Almanya’nın en müstahkem kalelerinden biri idi. Vezîr-i âzam ve serdâr-ı ekrem Dâmâd İbrahim Paşa’nın 15 Mayıs-26 Kasım 1599 seferine Uyvar Seferi denmektedir. Zîrâ Uyvar önüne kadar gelmiştir. Ancak kaleyi, 1605 Ekim’inde Vezîr-i âzam ve serdâr-ı ekrem Sokullu-zâde Lala Mehmed Paşa fethetti. Estergon’u Almanlar’dan geri aldıktan sonra, 50 km. kuzeybatısında Uyvar’a geldi, kale Tiryâkî Hasan Paşa’ya teslîm oldu. Bir müddet sonra Almanlar tarafından geri alındı, bir kat daha tahkîm edildi.
Osmanlı târihinde Uyvar’ın ikinci defa kuşatılması ve fethi, sadrâzam ve serdâr-ı ekrem Köprülü-zâde Fâzıl Ahmed Paşa’nın Almanya seferi sırasında gerçekleşti. Tuna’ya kuzeyden karışan Nitra suyu üzerinde, Komarno ve Nitra şehirlerinin tam ortasında, Viyana’nın 110 km. doğusunda olan kale, Türk ordusuna 37 gün dayanabildi. Kont Forgacs daha fazla savunamayıp kaleyi teslîm etti. Almanlar, yanlarına silâhlarını da alıp Türk birlikleri arasından bando mızıka çalarak geçip gittiler. Düşürülemez iddiasındaki böyle bir kalenin alınması Almanya’yı korkuttu, bütün Avrupa’da te’sirleri oldu, Türkiye’de sevinçle karşılandı. ‘Allah mu’în oldu feth eyledik Uyvâr’ı’ mısraı ile târîh düşürüldü. 18 Kasım’da kuzeydeki Nitra kalesi de teslîm oldu. Akıncılar Slovakya, Avusturya, Morovya, Bohemya, Silezya’yı alt üst ettiler. Tatra dağlarına kadar Slovakya fethedilip Uyvar eyâleti kuruldu ki Çekoslovakya ‘da fethedilen ilk toprak değildir, fakat bu topraklarda kurulan ilk eyâlettir. Eyâlet 19.8.1685′e kadar 22 yıl devam etti. Alman başkumandanı Haeusler, daha 1685 yılının ilk aylarında kış içinde Uyvar’ı muhasaraya başladı. 7 Temmuz’da Lorraine (Lothringen) Dukası, 50.000 askerle Uyvar’a geldi. Bir kaç gün önce beylerbeyi Hasan Paşa ölmüştü. Bavyera Elektörü, Hannover Prensi, Waldeck Prensi de gelip Uyvar önünde korkunç bir Alman ordusu oluştu. Verdikleri ağır zayiata rağmen Almanlar, muhasaraya devam ettiler. 50 günlük muharebeden sonra kaledeki 3.000 Türk askerinden 200′ü hayatta kaldı. Kale düştü. 200 yaralı gazi kılıçtan geçirildi. Türk kadın ve çocukları köle olarak satıldı. Mareşal Caprara, 93 Türk topunun eline geçtiğini görüp sevindi, fakat topları inceleyince, hepsinin üzerinde Almanya İmparatoru’nun damgasını görüp müteessir oldu.
02 Eylül 1686: Sultan Dördüncü Mehmed Han döneminde Budin düşman eline geçti ve Macaristan kaybedildi. Budin; Osmanlı Devleti’nin Macaristan Eyâleti’nin merkezi ve şimdiki Budapeşte’nin bir bölümüdür. Şehrin; Tuna Nehri’nin batı kıyısında bulunan kısmı: Budin veya Buda, doğu kıyısında bulunan kısmı ise Peşte olarak anılırdı. Buda ve Peşte şehirlerinin kuruluş tarihleri belli değildir. Milâttan Önce, Keltler döneminde kurulduğu tahmin ediliyor. Milâttan Sonra ikinci asırda Romalılar tarafından işgal edildi. Sonra Hunlar, Vandallar, Slavlar, Alan ve Avar Türkleri, şehrin hâkimi oldular.
Budin; Kanuni Sultan Süleyman Han tarafından, Macar Kralı İkinci Luis’in, 29 Ağustos 1526 tarihindeki Mohaç Meydan Savaşı’nda yenilgiye uğratılması ile Osmanlı devleti’nin eline geçti. 20 Ağustos 1527 tarihinde Macaristan’ın prenslerinden Arşidük Ferdinand, şehri kuşatarak ele geçirdi. Kanuni Sultan Süleyman Han, 3 Eylül 1529 tarihinde şehri tekrar kuşatarak dört gün sonra ikinci defa fethetti. Ferdinand, Budin’in korunması için şehirde bırakılan yeniçerilerin Zigetvar üzerine gönderilmesini fırsat bilerek 1531 senesinde Budin’i tekrar kuşattı ise de sonuç alamadı. 1541 yılında Ferdinand, Budin’i tekrar kuşattı. Yine sonuç alamadı. Ferdinand, bir yıl sonra Fransa hâriç, bütün Avrupa devletlerinden yardım alarak tekrar Budin üzerine yürüdü. Şiddetli çarpışmalardan sonra geri çekildi. 1592 senesinde başlayan Osmanlı – Avusturya savaşı sırasında tekrar savaş alanı hâline geldi. 1602 yılında da Avusturyalılar Budin’i kuşattılar. Kuşatma ve savaşlar 1604 yılına kadar devam etti. 1606 yılında imzalanan Zitvatorok Antlaşması ile Budin’de Osmanlı hâkimiyeti kesintiye uğramadan devam etti. 1664 yılında, Kara Mustafa Paşa’nın Viyana’yı ikinci defa kuşattığı sırada Avusturyalılar Budin’e çok zarar verdiler. Ancak şehir yine Osmanlılarındı.
Budin, Osmanlı – Avusturya Savaşı devam ederken 18 Haziran 1686 tarihinde 100.000 kişilik Avusturya ordusu tarafından kuşatıldı. Düşmanın üç gün içerisindeki şiddetli hücumlarında 4.000 askerimiz şehit oldu. 27 Temmuz 1686 tarihinde Avusturyalılar ikinci büyük hücumu gerçekleştirdiler. Her iki taraf da ağır kayıplar verdi. Düşman geri çekilmekle birlikte kalenin vire usulü teslim edilmesini kumandan Abdurrahman Paşa’ya teklif etti. Paşa: “Budin, Osmanlı Devleti’nin kalesi ve anahtarıdır. Veremem. Devletin anahtarı ve Budin’in korunması, din vazifesidir. Üçüncü hücumu da def edeceğiz.” Diyerek teklifi reddetti.
2 Eylül 1686 sabahının erken saatlerinde düşman ordusu genel taarruza geçti. Abdurrahman Paşa komutasındaki Türk askerleri, hayatları pahasına kaleyi koruyorlardı. 36.000 kantar ağırlığındaki topun açtığı gedik kapatılamadı ve düşman ordusu bu gedikten içeri girdi. Altı saat süren boğaz boğaza savaşta, Abdurrahman Paşa ve bütün askerleri şehit oldular. Kaledeki sivil halk öldürüldü. Şehir bütün gece yağmalandı. Camiler, kütüphâneler, saraylar tahrip edildi. Osmanlı’nın asâletine ve kültürüne hayran bir Macar Kontu, şehirdeki el yazması değerli kitapları talancı askerlerden kurtarıp, kurduğu Bologna Müzesi ve Kütüphânesi’ne Yerleştirdi. Kanuni Sultan Süleyman Han, Budin’i fethettiğinde bir tek Hıristiyan’ın burnunu bile kanatmamıştı. 160 sene Türk şehri olarak kalan Budin’in akıbeti çok kötü oldu. Şehrin düştüğü haberi İstanbul’da büyük üzüntüye sebep oldu. Şâirler, ağıtlar yaktılar:
Ötme bülbül ötme, yaz – bahar oldu. / Gül alıp satmanın zamanı geldi.
Bülbülün figanı bağrımı deldi, / Aldı Nemçe bizim nazlı Budin’i.
Budin’in içinde uzun çarşısı, / Orta yerinde Sultan Mehmet Câmisi,
Kâbe suretine benzer yapısı, / Aldı Nemçe, bizim nazlı Budin’i.
Çeşmelerde abdest alınmaz oldu, / Câmilerde namaz kılınmaz oldu.
Mâmûr olan yerler bilinmez oldu, / Aldı Nemçe bizim nazlı Budin’i.
Cephâne tutuştu, aklımız şaştı / Selâtin câmiler yandı tutuştu,
Sâbi sübyan hepsi ateşe düştü, / Aldı Nemçe bizim nalsı Budin’i.
Serhadler içinde Budin’dir başı, / Kan ile yoğrulmuş toprağı – taşı,
Abdurrahman Paşa, şehidler başı / Aldı Nemçe bizim nazlı Budin’i.
02 Eylül 1938: Suriye ve Fransa ile problem teşkil eden Hatay bağımsız oldu. Hatay Millet Meclisi açıldı ve Devlet Başkanlığı’na Tayfur Sökmen seçildi. Hatay, 1517’de Yavuz Sultan Selim Han zamanında Osmanlı topraklarına katılmıştı. Şehirde Türk hâkimiyeti Birinci Dünya Savaşı’na kadar devam etti. Savaşın sonunda şehri, Fransızlar işgal ettiler. Fransa, bir müddet sonra Hatay’ın yönetimini Suriye’ye bıraktı. Milletlerarası görüşmeler sonucunda Hatay, bağımsız devlet statüsü kazandı. İlk cumhurbaşkanlığına Tayfur Sökmenoğlu seçildi. Yapılan törenine Albay Coller ve Cevat Açıkalın, Türk Birliği sorumlusu Albay Şükrü Kanatlı ve Abdurrahman Melek katıldı. Hatay 29 Haziran 1938′de Türkiye’ye katılma kararı aldı. 23 Haziran 1939′da Türkiye ile Fransa arasında yapılan antlaşma ile de Türkiye’ye bırakıldı ve 7 Temmuz 1939 tarih ve 3711 sayılı Kanun’la yeni Hatay ili kuruldu.
02 Eylül 1945: Japonya, Tokyo Körfezi’nde demirli Amerikan savaş gemisi Missouri zırhlısının güvertesinde kayıtsız şartsız teslim belgesini imzaladı. İkinci Dünya Savaşı sona erdi. Atom bombası, Japonya’ya durumun vahametini gösterdiği için, Japonya 10 Ağustos’ta İsviçre’nin aracılığıyla Amerika’ya başvurup, Japonya İmparatorluğu’nun hak ve imtiyazlarına dokunulmamak şartıyla teslim olacağını bildirdi. Amerika bunu kabul etti. Japonya, kayıtsız şartsız teslim belgesini 2 Eylül 1945 sabahı Tokyo koyunda demirli Amerikan savaş gemisi Missouri zırhlısının güvertesinde imzaladı. İkinci Dünya Savaşı’nın sonu olan bu tarih, Japonya’nın Asya İmparatorluğu hayalinin de sonu oldu. Japonya savaştan çok ağır yaralı olarak çıktı. Büyük insan kaybının yanı sıra, iskân bölgelerinin % 40′ı tahrip edildi, yabancı ülkelerdeki Japon mallarına el konuldu. En önemlisi Japon halkı, belki de tarihinde ilk defa geleneklerine olan inancını ve kendine güvenini kaybetti.
İnsanlık tarihinin yaşadığı en yaygın ve en kanlı savaş olarak tanımlanan İkinci Dünya Savaşı’na 61 devlet katıldı. Savaş alanlarının toplamı 22.000.000 kilometrekareyi geçiyordu. 110.000.000 insan silahaltına alındı; 55.000.000 insan öldü, 35.000.000 insan yaralandı, kayıp sayısı 3.000.000’a yakındı. Sovyetler Birliği bu savaşta 20.000.000 insanını kaybetti. Bu rakam nüfusunun % 10′una tekabül etmektedir. Almanya, 4.500.000 milyonu sivil olmak üzere 9.500.000 insan kaybetti. Japonya’nın insan kaybı l.800.000, İngiltere’nin kaybı 388.000, ABD’nin kaybı ise 300.000 insan oldu. Fransa, 400.000’i sivil olmak üzere 600.000 insan kaybetti. İtalya, yarısı sivil halktan 310.000 kişi kaybetti. Savaş zararları l.500.000.000.000 doları geçiyordu.
03 Eylül 0799: On iki İmam’ın yedincisi İmam, Musa el-Kâzım Hazretleri, Abbasi Devleti’nin ikinci Halifesi Harun el Reşit tarafından zehirlettirilerek 54 yaşında öldürüldü. Mezarı Kâzımeyn kentindedir. Doğumu: Medine yakınlarında Ebvâ şehri, 8 Kasım 745. Hayatının ilk devresini Medine’de babası Ca’fer es-Sâdık’ın yanında geçirdi. 765 yılında vefatı üzerine imamet konusunda ortaya çıkan farklı görüşlerden kendi imameti dışındaki iddiaları reddetmiş, aralarında Ca’fer es-Sâdık’ın yakın çevresinden önde gelen kişilerin desteğiyle imametini ilân etmiştir. Rakibi Abdullah b. Ca’fer’in ölümünden sonra Futahiyye (Ef-tahiyye) diye anılan mensuplarının büyük bir kısmı ile İsmâiliyye’yi teşkil edecek grupların dışında kalanlar zaman içinde Mûsâ el-Kâzım’ın imametini benimsemiştir.
Abbâsîler’e karşı barışçı bir politika izleyip daha çok ibâdet ve takvaya yönelen Mûsâ el-Kâzım’ın düşüncelerini benimseyenlerin çoğalması, büyük miktarlara ulaşan atıyye ve ihsanlarda bulunması Halife Mehdî-Billâh’ın ondan şüphe etmesine yol açtı. Bu sebeple Medine’den Bağdat’a getirilerek bir süre hapsedildi. Ancak halife 785 yılında O’nu hapisten çıkarıp gönlünü aldı, kendisine ve evlâtlarına karşı isyan etmeyeceğine dair yemin ettirdikten sonra 3000 dinar vererek Medine’ye gönderdi. Ancak, sonraki halifeler gözünde şüpheli bir kimse olmaktan kurtulamadı. Her isyanda O’nun parmağı olduğu zannedildi ve öldürülmesi düşünüldü.
Hârûnürreşîd’in 786 yılında hilâfetine kadar Medine’de kalan Mûsâ el-Kâzım çeşitli bahaneler ileri sürülerek Bağdat’a celbedildi ve hayatının son dört yılını hapishanede geçirdi. 795 veya 796 yılında; umre için veya hac maksadıyla yola çıkan Hârûnürreşîd, Medine’ye ulaştığında başta Mûsâ el-Kâzım olmak üzere şehrin ileri gelenleri tarafından karşılandı. Mescid-i Nebevî’ye giden ve Hz. Peygamber’in kabrini ziyaret eden halife kabrin başında, ümmet içinde karışıklığa ve kan dökülmesine sebep olduğundan torunu Musa’yı hapsedeceğini, bu sebeple kendisinden özür dilediğini söyledi. Basra’ya ulaşan Mûsâ, Vali îsâ b. Ca’fer b. Mansûr’a teslim edildi ve burada bir yıl kadar hapiste kaldı. Musa’nın ibâdet ve takvasından etkilenen vali halifenin öldürme isteğini yerine getirmedi ve yazdığı mektupta Mûsâ aleyhinde bir delil bulamadığını, onu başkasına teslim etmesini, aksi takdirde kendisini salıvereceğini bildirdi. Ardından Bağdat’a getirilerek hâcip Fazl b. Rebîin gözetiminde ev hapsinde tutuldu. Halifenin gördüğü bir rüya üzerine serbest bırakıldıysa da kısa bir süre sonra tekrar hapsedildi. Hapisteyken, adamlarının isyancılarla ilişki kurduğu şeklindeki haber, halifeye ulaşınca halife onun öldürülmesi için yazılı emir gönderdi. Emir bu defa da yerine getirilmedi. Daha sonra Mûsâ el-Kâzım, Bağdat emniyet görevlisine teslim edildi. Halifenin görevlendirdiği bir şahıs, Musa el-Kâzım’ı öldürttü.
Cenazesi, Arap ileri gelenlerinin defnedildiği Bağdat’ın kuzeybatısında, sonraları Kâzımiyye diye anılacak olan Bâbüttibn mahallinde defnedildi ve ardından üzerine bir türbe yaptırıldı. Torunu Muhammed et-Taki’nin de gömüldüğü bu türbe Şah İsmail tarafından genişletilerek tamir ettirilmiş, bu çalışmalar Kanunî Sultan Süleyman zamanında tamamlanmıştır.
Mûsâ el-Kâzım’ın günümüze intikal birkaç eserinden biri, elli dokuz hadis ihtiva eden Müsnedü’1-İmâm Mûsâ b. Ca’fer adı ile bilinmektedir. Bir diğer eser Vaşiyyetü’1-İmâm el-Kâzım li-Hişâm b. El Hakem olup Fâris Hassûn Kerîm tarafından yayınlanmıştır. Kabri etrafında, taraftarlarının gayretleriyle Mûzâ Kâzım Külliyesi inşa edilmiştir. Âbide görünümündeki külliye, bakımlı mekânı ve çoğu Şiî olan binlerce ziyâretçisiyle canlı bir dînî hayatın merkezi durumundadır.
04 Eylül 1063: Büyük Selçuklu Devleti’nin kurucusu ve ilk hükümdarı Tuğrul Beğ, günümüzde İran sınırları içerisinde bulunan Rey şehrinde öldü. Doğumu: 990. Oğuz Beylerinden Selçuk Bey’in torunu idi. Kardeşi Çağrı Bey’le birlikte Oğuzları bir araya topladı. 1040’da Gazneliler Devleti ile yaptığı Dandanakan Savaşı’nı kazanınca, Selçukluların gücünü tüm Asya’ya tescil ettirdi. Onlar artık dönemin en kudretli devleti idiler. Kendi oğlu olmadığından, ölümünden sonra Çağrı Bey’in oğlu Alp Arslan tahta geçti. Selçuk Bey’in torunudur. Babası Mikail Beğ, bir savaşta şehit düşünce Selçuk Beğ tarafından Cend şehrinde yetiştirildi ve O’nun gözetiminde yetişti. Selçuk Beğ’in vefatı ve amcası Arslan Beğ’in Gazneli Mahmut tarafından esir edilmesi üzerine 1025′te Selçuklu hanedanının başına geçti.
Tuğrul Beğ’in ilk yılları yurt aramakla geçti. 1034′te Şah Melik’e karşı ilk mağlubiyetini aldı ve 8.000 askerini kaybetti. 1035′te ilk büyük zaferini Gazne hükümdarı Mesud’a karşı savaşarak elde etti. Bu savaş Selçukluları mültecilikten kurtarıp ülke sahibi bir devlet haline getirdi. Tuğrul Beğ, Nişabür’ü payitaht seçip 1038′de ilk kez adına hutbe okuttu. Daha sonra Gaznelilerle çeşitli tarihlerde savaşan Tuğrul Beğ’in en önemli zaferi olan Dandanakan Meydan Savaşı ile yıkılma tehlikesini iyice bertaraf ettiler. Payitaht 1043′te Nişabür’den Çağrı Beğ’in komutanlarından İbrahim Yınal tarafından fethedilen Rey’e taşındı. Büyük Selçuklular, Tuğrul Beğ adına; Abbasi Halifeliği’ne ve Sünni İslâm geleneklerine bağlılıklarını, Bağdat’taki Halifeye bildirdiler. Bunun karşılığında Abbasi Halifesi: 1058′de “Cenab – ı Hakk’ın kendisine tevdi ettiği tüm ülkeleri Tuğrul Beğ’e naklettiğini” açıkladı.
Tuğrul Beğ 1060′ta Mısır Fatımilerini bir daha toparlanamayacak şekilde bozguna uğrattı. Bizans karşısında sürekli savunma durumunda olan İslâm Dünyası, Tuğrul Beğ’le birlikte hücuma geçti. Bizans elindeki Anadolu’ya ilk giren Türk Sultanı da Tuğrul Beğ oldu. Tuğrul Beğ’in amcası Musa Yabgu’nun oğlu Şehzade Hasan, 1048′de Zap Nehri kenarında Bizanslılara mağlup olmuştu. Bunun üzerine Tuğrul Beğ tarafından gönderilen İbrahim Yınal ve Kutalmış, Bizans ordusunu Hasankale’de mağlup ve komutanlarını da esir etti. Tuğrul Beğ Erciş ve Bergri kalelerini fethederek Anadolu’nun kilidi olan Malazgirt önünde ordugâh kurdu. Fakat Malazgirt, Tuğrul Beğ’e nasip olmadı.
Tuğrul Beğ’in yönü; Türk Milleti’nin geleneksel akış alanı olan Batı olmuştu. Doğuda ağabeyi vardı. Kendinden emin bir şekilde hareket etmekteydi. Tuğrul Beğ’in hükümdar olmasından itibaren Selçuklu Devleti daha da güçlenmiş, vassal = bağlı devletler olarak anılan devletlere sâhip olmuştur. Bu devletlerin büyük kısmı, coğrafya itibarı ile İranlı, bir kısmı Arap, bir tânesi de Gürcü idi. İlk hükümdar döneminde Türk soyundan gelen bağlı devlet yoktu. Türk soylu bağlı devletler, O’nun vefâtından sonra kurulmuştur.
Tuğrul Beğ zamanında Selçuklu Devleti, Büveyhoğulları, Abbasiler, Fâtımîler ve Bizanslılar ile siyâsî ilişkilerde bulundu. Bunlar içerisinde en dikkat çekici olanı Bizans’tır. Bizanslılar, daha önce de farklı cephelerde Türkler tarafından sıkıştırılmıştı. Ancak ilk defa hem doğuda hem batıda biri birinden habersizce Türkler, Bizans İmparatorluğu’nu sıkıştırmaya başladılar. Bizans İmparatorluğu’nun elinde bulunan Anadolu’ya girerek Anadolu’yu ikinci bir Türk vatanı hâline getiren ilk Türk Hükümdârı Tuğrul Beğ’dir.
Tuğrul Beğ’in kurduğu devlette geliştirdiği nizâmın sağlam esaslarından biri de şüphesiz Bizans İmparatorluğu’nun kurduğu sosyal tezatları ortadan kaldırmak olmuştur. Selçuklular, Bizans idâresinde bulunan Anadolu’nun toprak aristokrasisi elinde sosyal ahenksizlik ve feodalleşmenin doğurduğu hareketleri öğrendiler. Bundan dolayı yeni fethedilen toprakları, ister Türk ve Müslüman olsun, ister yabancı olsun… şahıslar elinde mülk hâlinde bırakmayıp, tamamıyla devlet malı hâline getirdiler. Açık ifâdesiyle, toprak üzerinde bu günkü anlamda bir mülkiyet kabul edilmemiştir. Selçukluların en karakteristik özelliğini teşkil eden toprak sistemi, Tanzimat Devri’ne kadar Osmanlı Devleti tarafından da aynı şekilde devam ettirilmiştir.
Tuğrul Beğ, yetmiş yaşında iken bir rüyâ görür. Rüyâda Cenab-ı Allah’ın kendisine yakın olduğu bildirilir ve isteği sorulur. Tuğrul Beğ, uzun bir ömür dilediğini söyler. Kendisine, ‘Yetmiş yıl yaşayacaksın.’ Denilir. Dileğinde ısrarlı olunca, kendisine üç defa aynı cevap verilir. Bağdat ve Rey’i imar eden Tuğrul Beğ’in, yetmiş yaşına geldiğinde burnu kanamaya başladı. Kanama durdurulamadığından 4 Eylül 1063 tarihinde vefat etti. Tuğrul Beğ, ilk Müslüman-Türk Devleti statüsünden, Türk-İslâm kültür ve medeniyetinin kalıcı bir duruma geçilmesinde etkili oldu. Oluşturduğu devlet sistemi Osmanlı Devleti tarafından aynen benimsendi. Böylece Tuğrul Beğ’in oluşturduğu sistem, sekiz yüz sene yürürlükte kaldı. O, Türk İslâm Âlemi’nin ‘es-Sultanü-ul Muazzam’ unvânı ile anılan ilk ve tek hükümdârıdır.
04 Eylül 1919: Başkanlığına Mustafa Kemal Paşa’nın getirildiği ve Erzurum kongresine oranla daha geniş bir katılımın sağlandığı Târihî Sivas Kongresi toplandı. 11 Eylül 1919′da sona eren Kongre de Anadolu ve Rumeli Müdafai Hukuk Cemiyetleri’nin birlikte mücadelesi kararları alındı. Kurtuluş Savaşı’nın başlatılması için önemli bir toplantıdır. Yunanlıların 15 Mayıs 1919’da İzmir’e çıkmasından önce Mustafa kemal Paşa’nın, Anadolu’da Kurtuluş Hareketi’ni başlatması kararlaştırılmıştı. Paşa 19 Mayıs’ta Samsun’a çıktı. Amasya’yı daha güvenlikli gördüğünden oraya geçti ve Amasya Tamimi’ni yayınladı. Tamim’de, Erzurum ve Sivas’ta kongreler yapılacağı, temsilci gönderilmesi isteniliyordu. Sivas Kongresi 11 Eylül 1919’a kadar devam etti. Kongrede şu kararlar alındı: 1- Mondros Mütârekesi’nin imzalandığı tarihteki Osmanlı Devleti’nin toprakları, bir bütündür, bölünemez. 2- Buna aykırı her türlü harekete karşı Türk Milleti, silâhlı çatışma dâhil, her türlü meşrû müdafaa hakkını kullanacaktır. 3- Osmanlı Hükümeti, dış baskılar karşısında ülke topraklarının bir bölümünü terk etmeye yönelirse, buna karşı direnilecektir. 4- Milletin bağımsızlığı, ülkenin bütünlüğü prensibinden tâviz vermemek şartıyla, başka ülkelerden askerî ve iktisâdî yardım kabul edilebilir. 5- İstanbul Hükümeti bir an önce Mebuslar Meclisi’ni toplantıya dâvet etmeli, Hükümet, aldığı kararları, Meclis’in onayına sunmalıdır. Bu kararlar üzerine İstanbul’daki Dâmât Ferid Paşa Hükümeti istifa etti, Ali Rıza Paşa Hükümeti kuruldu. Yeni Hükümet, Meclis-i Mebusan’ı toplantıya dâvet etti. Sivas Kongresi’nden sonra, askerî ve mülkî bürokrasi, hızla artan bir şekilde Kurtuluş Hareketi’ni desteklediler.
23 Temmuz 1919′da Erzurum Kongresi toplandı. Artık bütün vatanseverler Mustafa Kemal Paşa’nın etrafında kenetlenmişlerdi. Erzurum kongresinde; bir yandan, vatanın ayrılmaz bir parçası olan doğu illeri halkının düşmanla mücadele için elbirliği ile çalışacağı kararlaştırılmış, bir yandan da millî bir istek olarak İstanbul’daki Meclis-i Mebusan’ın toplanıp gereken önlemleri alması gereği vurgulanmıştı.
Sivas Kongresi, Amasya Genelgesi ile milli bir kongre olarak öngörülmüştü. Erzurum Kongresi’nden sonra kongre ile ilgili çalışmalar yapılıyordu. Bu arada, Fransızlar Sivas Kongresine karşı bazı önlemler alıyordu. Fransız Binbaşı Brunot, kongrenin toplanması halinde Sivas Valisi Reşit Paşa’ya şehrin işgal edileceğini söylemişti. Hatta, Elazığ Valisi Ali Galip, kongreyi basmakla görevlendirilmişti. Tüm engellemelere rağmen, kongre 4 Eylül 1919′da bugün lise olarak kullanılan binada saat 15:00′de toplandı. Mustafa Kemal Paşa’nın Kongre başkanlığına seçilmesine kimi üyelerden itirazlar geldi. Ancak yapılan seçimde kongre başkanlığına Mustafa Kemal Paşa getirildi. Kongre ilk günlerinde; Kurtuluş Hareketi’nin, İttihat ve Terakki Cemiyeti ile ilişkisi olup olmadığını tartıştı. Daha sonra manda sorunu gündeme geldi. Sivas Kongresi, ilk millî kongre niteliğinde olduğu için kararlar da bu doğrultuda alınmıştır. Erzurum Kongresinde alınan kararların tümü kabul edilmiştir. Yurtta ayrı ayrı ve mahallî olarak çalışan tüm cemiyetlerin birleştirilmesi ve tek yönetim altına alınması sağlandı. Yeni bir Temsil Heyeti oluşturuldu ve bu heyetin başına Mustafa Kemal Paşa getirildi. Ancak, İstanbul yönetiminin ruhsal ve duygusal ağırlığı henüz devam ediyordu. Bundan dolayı, Sivas Kongresi Mustafa Kemal Paşa’nın istediği kuruculuk niteliğini gösterememiş, vatanın kurtuluşu için bir an önce Meclis’i Mebusan’ın toplanması gereğinin pâdişâha bildirilmesine karar vermişti. Bu karar da önemli bir adımdı. Kurtuluş mücâdelesi ve millî egemenliğe geçişin ikinci safhası da tamamlanmıştı. Üçüncü safhada ise, millî egemenliğin gerektirdiği tüm ilke ve değerlere sahip bir Büyük Meclis’in kurulması ve Kurtuluş Savaşı’nın millî güçlere dayalı olarak kazanılması süreci başladı.
Sivas Kongresi sonuçları ülke çapında büyük coşkuyla karşılanmış, millî hareketin her yerde egemen olduğu düşüncesi giderek güç kazanmıştı. Mustafa Kemal Paşa, 27 Aralık 1919′da Ankara’ya geldi. Kurtuluş Savaşının ve yeni kurulacak millî Devletin merkezî yönetim yeri de belli olmuştu. Sivas Kongresi kararına.uygun olarak son Osmanlı Meclis-i Mebusan’ı 12 Ocak 1920′de toplandı. Ancak, Meclis içindeki vatanseverler, bütün çabalarına rağmen eski sistemin ortam ve alışkanlıklarını yok edemediler. Bu durum, Meclis-i Mebusan’a bağlanan son ümitleri de yıktı. Fakat yine de Anayasa ile ilgili önemli bir karar alınabildi. 28 Ocak 1920 tarihli bu karar, Misak-ı Millî idi. Misak-ı Millî, daha Erzurum Kongresi sırasında biçimlenmeye başlanmış, Sivas Kongresi’nde olgunlaşmış ve sonuçta esasları doğrudan doğruya Mustafa Kemal Paşa tarafından yazılmıştı. Temel ilke olarak, vatanın ve milletin bölünmezliği vurgulanıyordu. Millet adına bu yeminin edilmesi için, millî güçler taraftarı her Meclis-i Mebusan üyesi büyük çaba göstermiş ve sonunda bu kararın alınması gerçekleştirilmiştir,
Millî And, özetle şöyledir: Osmanlı Meclis-i Mebusan’ı üyeleri barışa kavuşmak için şu vazgeçilmez şartları ileri sürerler. Dünya Savaşı’nın bitiminde imzalanan Mütareke Antlaşması’nın çizdiği sınırlar içinde, din, ırk ve asılca birlik oluşturan vatandaşların oturduğu yerler hiçbir biçimde yurttan kopartılamaz. Osmanlı Saltanatının ve Halifeliğin merkezi İstanbul’un güvenlik içinde bulunması şartı ile Boğazlar açılabilir. Daha önce bizden ayrılan Batı Trakya’da, Mütareke sınırları dışında tutulmak istenen Kars, Ardahan ve Batum’da halkoyuna başvurulması gerektir. Osmanlı Devletindeki Arapların çoğunlukta olduğu yerlerde de halkoyuna gidilmelidir. Bağımsızlığımızı sınırlayacak siyasî, ekonomik hiç bir antlaşma kabul edilemez. Bu şartlar kabul edilmezse barış yapmak imkânsızdır.
Meclis-i Mebusan’da alınan ve ilan edilen Misak-ı Millî kararı, Ayan Meclisinde görüşülmedi. Dolayısıyla onaylanmak üzere padişahın önüne de gelmedi. İtilaf Devletleri bu karar karşısında, İstanbul Hükümetini millî güçlere karşı harekete geçmeye zorladılar. 16 Mart 1920′de İstanbul resmen işgal edildi. Meclis-i Mebusan basıldı. Anadolu Hareketi taraftarları ve bir kısım aydınlar tutuklandı. Resmî dairelere el kondu. 16 Mart 1920 günü Osmanlı Devleti fiilen sona ermişti. İki gün sonra toplanan Meclis, çalışmalarına ara vermek zorunda kaldı. 11 Nisan 1920′de padişahça dağıtıldı. Son Osmanlı Meclis-i Mebusan’ı tarihe karışmıştı. Bugünkü Türkiye Cumhuriyeti Anayasasında yer alan “Türk vatanı ve milletin bölünmezliği” ilkesinin millî ve hukukî dayanağı, hâlâ yaşayan “Misak-ı Millî” ruhudur.
04 Eylül 1972: Cumhuriyetçi Parti (CP) kuruldu, Kemal Satır genel başkan oldu. Bülent Ecevit’in 14 Mayıs 1972 tarihinde CHP genel başkanlığına seçilmesinden sonra Kemal Satır önderliğinde 58 milletvekili ve senatörden oluşan bir grup, CHP’den ayrılarak Cumhuriyetçi Parti’yi kurdular. 3 Mart 1973 tarihinde Turhan Feyzioğlu başkanlığındaki Millî Güven Partisi ile Cumhuriyetçi Parti birleşerek Cumhuriyetçi Güven Partisi’ni (CGP) oluşturdular. Feyzioğlu, yeni partinin de genel başkanı oldu. 15 nisan 1973 tarihinde kurulan Naim Talu hükümetine 6 bakan vererek katılan CGP, 12 Mart dönemin şartları altında kurulan partiler-üstü hükümet meclisteki üye sayısıyla kıyaslanamayacak kadar siyâsî ağırlık kazandı.
14 Ekim 1973 genel seçimlerinde % 5,3 oranında oy alarak 13 milletvekili çıkaran CGP, Mart 1973’te Süleyman Demirel’in başkanlığında kurulan Birinci milliyetçi Cephe hükümeti içerisinde yer aldı. 5 Haziran 1977’de yapılan erken genel seçimlerde büyük bir oy kaybına uğradı ve aldığı % 1.9 oranındaki oy ile ancak 3 milletvekili çıkarabildi. Aynı yıl, Ağrı milletvekili Mikail Aydemir’in partiden istifa etmesi üzerine TBMM’deki üye sayısı 2’ye düştü. CGP, 5 Ocak 1978’de Bülent Ecevit Başkanlığında kurulan koalisyon hükümetine katıldı. Turhan Feyzioğlu Başbakan Yardımcısı, Salih Yıldız da Devlet Bakanı oldu. Parti, 10 Ekim 1979 milletvekili ara ve Senato üçte bir yenileme seçimlerinde hiçbir varlık gösteremedi. 12 Eylül 1980 Askerî Darbesi’nden sonra bütün partilerle birlikte CGP’de kapatıldı.
05 Eylül 1669: Köprülü-zâde Fâzıl Ahmed Paşa, Kandiye Kalesi’ni teslim alarak Girit Adası’nın fethini tamamladı. Dünyanın en kudretli Hıristiyan devleti olan Fransa ve onun güneş kralı On dördüncü Lui ile ilişkiler 7 Aralık 1665 târihinde, Fransa’nın Girit’te Venediklilere çok büyük yardım kuvveti göndermiş olması sebebiyle gerginleşmişti. Fransa, Cezayir eyaletimize de asker çıkarmaya cesaret etmişti. Cezayir yeniçeri ağası Şaban Ağa yetişerek 2.000 ölü verdirdiği Fransızları denize döktü. Fransızlar bu bozgundan o kadar yıldılar ki, ikinci bir Cezayir seferini ancak 166 yıl sonra göze alabildiler.
15 Mayıs 1666′da Köprülü-zâde, Girit’te serdâr-ı ekrem oldu. Girit seferi açılalı 21 yıl olmuş, adanın en büyük kısmı ele geçirilmişti. Fakat bütün Avrupa tarafından akıl almaz şekilde takviye edilen Kandiye Kalesi dayanıyor, hiç düşmeyecekmiş gibi görünüyordu. 3 Kasım günü Fâzıl Ahmed Paşa, 167 savaş ve nakliye gemisiyle Hanya Limanı’na girdi. Bu, tarih boyunca bir Osmanlı sadrazamının yaptığı ilk ve son denizaşırı askerî harekâttır. 81 teknelik bir filo daha gelerek Köprülü-zâde’ye takviye getirdi. Hanya’da kışı geçiren Sadrâzam, 26 Mayıs 1667 sabahı Kandiye surları önünde göründü.
Kandiye önünde uzun muharebeler başladı. 7 ayda 20.000 kantar barut harcayan, 800 lağım (yeraltı tüneli) patlatan, 8.000 şehit veren Türkler, musibet kaleyi düşüremediler. Kandiye, birleşik bir Avrupa için şeref meselesi hâline gelmişti. Her milletten Avrupa askeri kalede toplanmıştı. Köprülü-zâde, yeraltında kazdırdığı iki toprak odada iki yıl ve iki kış geçirdi. Ertesi yaz Türkler 50.000 kantar barut, 30.000 büyük kumbara, yüz binlerce el kumbarası (bombası), 200.000 okka bakır harcayarak kaleyi dövmelerine rağmen, gene düşüremediler. Sultan Dördüncü Mehmed Han, iki yaz üst üste Tesalya’da Yenişehir’e geldi, cepheden iyi haberler bekledi.
1 Haziran 1669 günü, Kandiye’nin nihaî kuşatması başladı. 24 Haziran’da gelen Fransız donanmasının Kandiye’ye 16.000 Fransız askeri takviye çıkartmasına rağmen, kuşatma, iki taraf için de akıl almaz bir kanlılıkta devam etti. Dördüncü Mehmed Han, Köprülü-zâde’ye, bu pis muhasaraya son verip dönmesini emretti. Sadrâzam, bu emri yerine getiremeyeceğini bildirip padişahtan özür diledi.
Kandiye’deki Fransız kuvvetlerine 25 Haziran’da maktul düşen 14. Lui’nin kuzeni Prens François’dan sonra Noailles Noay Dukası kumanda etti. İngiliz kuvvetlerine Beaufort Dukası kumanda ediyordu. Başkumandan ise Venedikli Morosini idi. 3 Temmuz’da Avrupa’dan 34 savaş gemisi daha takviye geldi. 24 Temmuz sabahı 1.100 Venedik topu, hiç susmaksızın, Türk saflarına yaylım ateşine başladı, fakat Osmanlı saflarını bozamadı. Sadrâzam’ın top ateşi daha kudretli olduktan başka, havan topları ile limanı da dövdürdü ve limandaki Avrupa donanması önemli kayıplara uğradı. Noailles Dukası, isabet almayan tek Fransız kadırgasının bulunmadığını gördükten sonra, Başkumandan Morosini’ye Fransızların daha fazla savaşamayacaklarını, kaleyi teslim etmesini, aksi takdirde Türkler kaleye cebren girerse bütün askerinin savaş esiri olacağını bildirdi. Morosini, Fransız soylusunu nefretle süzdü. Bir şey diyemedi. Müttefik kuvvetler olmaksızın kaleyi savunması bahis konusu değildi. 9 Ağustos’ta kaleyi savunan Alman hükümdarcıklarından Waldeck Kontu’nun da vurularak ölmesi üzerine, Almanlar, Venedikli başkumandana ayni tavsiyede bulundular.
13 yıldan beri başkumandan olarak Avrupa’nın en müstahkem kalesi hâline getirilen Kandiye’yi Osmanlı gibi bir Cihan Devleti’ne karşı başarıyla savunan çağının en büyük askerlerinden Francesco Morosini, 28 Ağustos’ta iki generali Anandi ile Scordili’yi beyaz bayrakla Köprülü-zâde’ye gönderdi, teslim olacağını bildirdi. Zira Papalık ve Malta kuvvetleri de artık savaşamayacaklarını inatçı ve kahraman Venedikli’ye bildirmişlerdi. 3 ay, 4 gün süren son kuşatma 5 Eylül 1669 ateşkesi ile sona erdi. Kandiye, 1.100 topu ile Türklere teslim edildi. Böylece Girit Adası’nın fethi tamamlandı.
2 yıl içinde Osmanlı 30.000′e yakın şehit vermiş, 730.000 kantar barut yakmış, 3.500 yeraltı tüneli açmıştı. Venedik ve müttefikleri ise 20.088 maktul vermiş, 80 huruç (kaleden çıkma) hareketi yapmış, 69 Türk taarruzunu püskürtmüş, 1.369 tünel açmışlardı. 27 Eylül 1669 sabahı iki Venedikli subay, iki gümüş tepsi içinde Köprülü-zâde Fâzıl Ahmed Paşa’ya kalenin 93 anahtarını sundu. Türk birlikleri şehre girerken kale surlarında Evliya Çelebi ezan okumaya başladı. Cuma günüydü. Yerli Rumlar, büyük gösterilerle alkış tutuyorlardı. Zira Katolik Venedikliler, Ortodoks kiliselerini ahır olarak kullanıyorlardı. Köprülü-zâde, Morosini’yi kabul ve savunmasından dolayı tebrik etti. Türk beylerbeyleri ve sancak beyleri İtalyan, Fransız, Alman, İspanyol, İngiliz, Maltız dukalarını, markilerini, kontlarını, baronlarını, generallerini, amirallerini bulundukları tabyalarda ziyaret ettiler. En büyük Fransız soylularından La Feuillade (Föyad) Dukası’nı, vezirler kabul ettiler.
Padişah, sadâret kaymakamı Merzifonlu Kara Mustafa Paşa ile beraber Tesalya’da Livadya’da idi. 3 Ekim gecesi Girit’ten gelen bir sadâret yaveri, Merzifonlu Vezir’i uyandırarak, eniştesi Fâzıl Ahmed Paşa’nın Kandiye fetih-nâmesini sundu. Merzifonlu Mustafa Paşa, otağ-ı hümâyûna girdi. Pâdişâhı uyandırdı. Yatağındaki Sultan Dördüncü Mehmed Han’a haberi bildirdi: ‘Müjdeler olsun Pâdişâhım, Kandiye fethedilmiş!’ Dedi. Pâdişah, ‘Elhamdülillah’ Diyerek sevincini belli etti. Abdest alıp 2 rekat şükür namazı kıldı.
05 Eylül 1945: Çok partili düzene geçişin ilk partisi olan Millî Kalkınma Partisi (MKP), Türkiye’de ilk uçak fabrikasını kurup üretime geçiren Nuri Demirağ tarafından kuruldu. Afişlerinde şu sloganı kullandı: İşretten, kumardan, iffetsizlikten, eğrilikten, tembellikten, zulüm etmekten kaçınınız! İkinci Dünya Savaşı’nın son yıllarında başlayan liberalleşme süreciyle birlikte yeni partilerin kurulması yolu açıldı. Bu doğrultuda 18 Temmuz 1945′te gerekli başvuruyu yapan ve çalışmalarına resmen 5 Eylül’de başlayan MKP’nin kurucuları arasında, Nuri Demirağ, 1920-1923 yılları arasındaki Birinci Dönem Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde muhalefet grubu olan İkinci Grup’un önderi Hüseyin Avni Ulaş, Siyonizm aleyhindeki ateşli yazılarıyla tanınan Cevat Rıfat Atılgan… gibi kişiler yer alıyordu. Genel Merkez yönetim kurulu şu isimlerden oluşuyordu: Genel Başkan Nuri Demirağ, Genel Sekreter: Hüseyin Avni Ulaş, Üyeler: Lütfü Bornovalı, Abdurrahman Şakar, Ziya Ok, Bekir Doğaç, Kemal Kaçar, İzzet Mühürdaroğlu.
Genel olarak siyâsette muhafazakâr, ekonomide liberal bir eğilimi yansıtan parti programında devletçilik uygulamaları eleştiriliyor, seçimlerin tek dereceli ve nispî temsil sistemine göre yapılması, iki meclisli yasama organı, cumhurbaşkanının yalnızca tek dönem için ve halk tarafından seçilmesi gibi yenilikler öneriliyordu. Programda ayrıca, belediye başkanlarının da halk tarafından seçilmesi isteniyordu. Türk milletinin millî-manevî değerlerine saygılı olan Partinin kuruluş bildirgesinde şu cümle dikkat çekiyordu: ‘İşret, kumar, iffetsizlik, eğrilik, tembellik ve zulümden sakın !’ Partinin amacı; ‘Yeryüzünde adâleti temsil etmiş milletlerin tarihi örnek alınarak geleneklerin ışığı altında geleceği inşa etmek.’ Cümlesiyle açıklandı. Parti tüzüğünde dikkat çeken bir maddeye göre MKP yöneticileri; ‘İktidara geldiklerinde, şahsî servetlerinin çocuklarının asgarî geçim düzeyini sağlayacak kadar bölümünü ayırdıktan sonra, kalan kısmını, millete terk etmeyi’ taahhüt ediyorlardı. Siyasî ilkeler; Milliyetçilik, demokrasi ve parlamentarizm olarak belirlenmişti.
MKP 1946′da belediye seçimlerine, gene 1946 ve 1950′de genel seçimlere katıldıysa da bir varlık gösteremedi. Başkan Nuri Demirağ 1954 genel seçimlerine Demokrat Parti Üstesinden bağımsız aday olarak katıldı ve Sivas’tan milletvekili seçildi. Demirağ’ın, 13 Kasım 1957 tarihinde ölümünden sonra belirgin bir siyasî etkinlikte bulunmayan MKP, son genel kurulunu toplamadığı için 28 Mayıs 1958′de kendiliğinden fesholdu.
Yayına Hazırlayan:
E. Albay Araştırmacı-Yazar Mehmet Şadi POLAT
Kaynak:
Kronolojik Tarih Ansiklopedisi – Oğuz ÇETİNOĞLU
Kategori: Tarihte Bu hafta


