Günümüzün En Önemli Konusu ”Füze Kalkanı”

FÜZE KALKANI: HAYATİ KARAR (3)
LİZBON ZİRVESİNİN SONUÇLARINI, “TÜRKİYE’NİN DEDİĞİ OLDU” MANŞETLERİYLE DUYURMAK, “FÜZE KALKANI” KONUSUNDA DUYULAN ENDİŞELERİ TÜMÜYLE GİDERMEYE YETERLİ OLMUYOR. BU KONUDA KAFALARDA ÇÖREKLENEN SORULAR NET BİR YANIT BULMUŞ DEĞİL HENÜZ. YANITI EN ÇOK MERAK EDİLEN SORULARDAN BİRİ DE, “RUSYA’NIN YERİNİ İRAN’IN ALDIĞI SOĞUK SAVAŞ DÖNEMİNİN “DEHŞET DENGESİ” GERİ Mİ GELİYOR?” SORUSU.

19-20 Kasım taihlerinde Lizbon’da gerçekleştirilen ve Türkiye açısından hayati önem taşıyan NATO zirvesinin sonuçları, “Türkiye’nin Dediği Oldu” manşetleriyle duyuruldu.

NATO zirvesi sonuç bildirgesinde İran’ın adı yazılmadığı için, Lizbon’da gerçekten Türkiye’nin dediği mi oldu?

Bu önemli zirvede Türkiye’yi temsil eden Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ile Fransa Cumhurbaşkanı Sarkozy’nin zirve boyunca birbirlerine gönderme yapmalarının nedeni neydi?

NATO’nun “Yeni Stratejik Konsept” belgesine Türkiye dışında çekince koyan hangi ülkelerdi? “Füze Kalkanı” sisteminin kurulmasını nükleer silahların azaltılması koşuluna bağlanmasını isteyen Almanya ile buna karşı çıkan Fransa’nın neden olabilecekleri zirve krizi nasıl aşıldı?

Lizbon zirvesinde kabul edilen NATO’nun “Yeni Stratejik Konsept” belgesi, ileri bir tarihe ertelenen sorunlar yumağı ile, yeni sorular ve sorunlar üretecek nitelikte bir belgedir. Uygulanma aşamasında bu belge sık sık gündeme gelecektir.

“Türkiye’nin dediği oldu” manşetlerine inanırsak, Sarkozy’nin, AB üyesi olmayan Türkiye’nin NATO’nun karar mekanizmasında yer alamayacağını üstüne basa basa dillendirmesini nasıl yorumlayacağız? Yine aynı Sarkozy’nin sonuç bildirgesini değerlendirirken, Türkiye’nin çok duyarlı olduğu Türkiye-İran ilişkilerini hedef alarak yaptığı, “NATO’nun kamuya açıklanan belgesinde adı yer almıyor, ama biz kediye kedi deriz; bugünün füze tehdidi İran’dır” şeklindeki söylemini nasıl değerlendirmemiz gerekir?

Sonuç bildirgesine İran’ın adının açıkça yazılmasında ısrar eden Sarkozy’ye karşı çıkan Cumhurbaşkanı Gül, “Bunu aklınızdan çıkarın, sistem bir ülkeye karşı değil, balistik kapasiteye karşı kuruluyor. Bu kapasite hangi ülkede varsa ona karşı” derken, Türkiye’nin son yıllarda izlemekte olduğu “komşularla sıfır sorun” politikasını torpillemeye çalışan Fransa Cumhurbaşkanı’nın saldırılarını boşa çıkarırken, Türkiye birlik içindeki önemini hissettirmiş oluyordu.

NATO zirvesinde Türkiye Cumhurbaşkanı ile NATO üyesi  bazı ülkelerin devlet başkanları arasında yaşanan söz düellolarından da anlaşıldığı gibi, Batı ittifakı içinde kalmaya kararlı olan Türkiye’nin, verdikleri sözleri tutmayan Batılı dostlarına güveni kalmamış. 2002’de verilen sözlere rağmen, Avrupa Güvenlik Sistemi’ne alınmayan Türkiye bundan büyük bir rahatsızlık duyuyor. Çünkü Batı’nın, Avrupa’nın güvenliği ya da NATO şemsiyesi altında bir bölgeye asker gönderilmesi söz konusu olduğunda, ilk akla gelen Türkiye, ama Avrupa Birliği kapısında 50 yıldır bekletilen ülke de aynı Türkiye!

Türkiye, bir ABD yapımı olduğu bilindiği halde, 2009’da Obama’nın Rusya’yı ziyareti sonrasında bir gecede NATO projesine döndürülen “Füze Kalkanı”nın komuta heyetinde enaz bir Türk’ün yer almasını istiyor. İstiyor, ama Sarkozy burada da karşımıza çıkıyor ve “AB üyesi olmayan ülkelerin karar mekanizmasına alınmaması bir AB ilkesidir” diyor. Cumhurbaşkanı Gül de, AB ilkelerine göre AB üyesi olmayan bir NATO üyesinin karar mekanizmasında yer alamayacağını söyleyen  Sarkozy’e, Batı’nın işine geldiğinde çifte standartlı olabildiklerini hatırlatarak, “2002’deki kararlar gereğince AB’nin sözleri vardı. Sorun, sözlerin tutulmaması. Sınır sorunu olan ülkelerin (GKRK) sorun çözülmeden üye yapılmaması ilkesini çiğnediğinizi unutuyorsunuz. Size güvenimiz kalmadı” şeklinde karşılık veriyor. Burada Cumhurbaşkanı Gül’ün Sarkozy’ye verdiği yanıt diplomatik tokat gibidir, gurur okşayıcıdır. Fakat Türkiye’nin, o aşamada, bir garantör devlet olarak, elindeki BM onaylı Londra ve Zürih anlaşmalarına rağmen sessiz kalmasının, ne kadar yanlış olduğunu göstermesi açısından da, ders alınması gereken bir örnektir.

NATO’NUN 28 ÜYELİ AİLE FOTOĞRAFINI NASIL OKUMALIYIZ?

Lizbon zirvesi sonunda çekilen 28 üyeli aile fotoğrafını şöyle okuyabiliriz: NATO’nun Lizbon zirvesinde 21. Yüzyılın yol haritası çizildi. Rusya’ya kur yapılırken, Türkiye,  sırtı sıvazlanarak ve  çekincelerinin dikkate alınacağı vaad edilerek “Füze Kalkanı”nın altına sokuluverdi.

Sonuç bildirgesini de,  ‘ABD ve NATO, küresel çapta bir savunma sistemi,  21 yüzyılın tamamını kapsayan bir ol haritası oluşturuyor. 21. yüzyılın vizyonu, nükleer silahlardan arındırılmış bir dünya için -Almanya’nın karşı olmasına rağmen-  NATO’nun bir nükleer ittifaka dönüştürülmesi olacak’ şeklinde okumak yanlış olmayacaktır.

Özetle söylemek gerekirse, Lizbon zirvesinde kabul edilen NATO’nun “Yeni Stratejik Konsept” belgesiyle, İran ile Batı İttifakı arasında Yeni Soğuk Savaş döneminin başlamış olduğu tüm dünyaya ilan edilmiş oldu. Bu belgeye çekinceleriyle birlikte imza koyan Türkiye de, Batı İttifakı içinde kaldı ve Yeni Soğuk Savaş’ın cephe ülkesi oldu.

Lizbon zirvesinin sonuçlarını, “Türkiye’nin dediği oldu” manşetleriyle duyurmak, “Füze Kalkanı” konusunda duyulan endişeleri tümüyle gidermede yeterli olmuyor. Bu konuda kafalarda çöreklenen sorular net bir yanıt bulmuş değil, henüz. Yanıtı en çok merak edilen sorulardan biri de, “Rusya’nın yerini İran’ın aldığı Soğuk Savaş döneminin “Dehşet dengesi” geri mi geliyor?” sorusu. Çünkü, NATO’nun Lizbon zirvesinde 21. Yüzyılın yol haritasını belirleyen ülkeler, nükleer silahlardan arındırılmış bir dünya dengesi kurabilmek adına, daha fazla füzenin üretilmesini ve füze sistemlerinin daha da geliştirilmesi gereğini savunuyorlar. Yani NATO, nükleer temelli bir ittifak sistemi olacak. Bu nükleer temelli ittifak sisteminin perde arkasındaki kaptanı da, “Nükleer silahlar sınırlandırılmalı” dediği için 2009’da Nobel Barış  Ödülü’ne layık görülen ABD Başkanı Barack Obama olacak!

DIŞ BASIN NELER DİYOR?

Gerçekleri görebilme açısından, Türk basınının, “Türkiye’nin dediği oldu” heyecanını soğuması için bir tarafa bırakıp, gelişmeleri dış basının nasıl değerlendirdiğine bakmakta yarar var.

Wall Street Journal’ın (ABD) değerlendirmesi, kafalarda şekillenen bazı sorulara yanıt olurken, yeni soruların kapılarını aralıyor: “Anlaşma, İttifak üyeleriyle, kalkan sisteminde kilit ülke konumunda olan Türkiye arasında son anlarda varılan uzlaşma sayesinde mümkün oldu. Türkiye’nin son haftalarda yaptığı taleplerin çoğundan ya vazgeçildi ya da, kontrol merkezinin Türkiye’de olması talebinde olduğu gibi, sonraya bırakıldı. Zirveye katılanlar, Türk Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün bu konuda bastırmadığını söylediler.”

Türk-İran sınırına konuşlandırılacak “Füze Kalkanı” algılama sisteminin kontrol ve komutasında bulunmak, Türkiye açısından çok önemli bir koşuldu. Bu konunun sonraya, Cumhurbaşkanı Gül’ün “Size güvenimiz kalmadı” dediği müttefiklerinin inisiyatifine bırakılmasının getireceği sorunlar, ilerde Türkiye’nin başını ağrıtmayacak mıdır?

Le Figaro da (Fransa), “ABD, Ankara’nın son aylardaki bağımsız diplomasisine rağmen, bu projeyi kabul etmesinin NATO’ya olan bağlılığının bir kanıtı olduğunu söyledi. Fakat Türkiye, bu katılımının komşularıyla ‘sıfır sorun’ politikasına zarar vereceğinden korktu. Hükümetteki Muhafazakar-İslamcılar, kalkan sistemini kabul etmeden önce, kendi önceliklerini sıraladılar.”

Önceliklerimizin, çekincelerimizin hepsi kabul edildi mi? İleriye ertelenen çekincelerimiz bizim istediğimiz şekilde mi sonuçlandırılacak? Yoksa, NATO’lu müttefiklerimize, ilerdeki yılarda da, “Size güvenimiz kalmadı” diyerek, sitem etmekle yetinmek zorunda mı kalacağız? Hepsinden önemlisi, “Komşularınızla ‘sıfır sorun’ politikası sürdürmek adına, İran’ı bir tehdit olarak görmediğinizi söylediğiniz halde, ‘Füze Kalkanı Projesi’nin radar sistemlerinin topraklarınıza konuşlandırılmasına neden razı oldunuz?” sorusuna inandırıcı bir yanıt verebilecek miyiz? Türkiye “Füze Kalkanı”nın radarlarının topraklarına yerleştirilmesine izin vermekle “komşularla sıfır sorun” politikasını dinamitlemiş olmuyor mu? Daha da önemlisi, İran’ın balistik füzelerinin hedefi olmuyor mu?

“FÜZE KALKANI”NI DAHA ÇOK KONUŞACAĞIZ
İlk kez Başkan Reagen döneminde ortaya atılan ve ABD ile müttefiklerine atılacak balistik füzeleri uydular aracılığı ile gözleyip yok etmeyi hedefleyen “ Füze Kalkanı Projesi”, Başkan George Bush döneminde yere indirildi ve karada belli ülkelere konuşlandırılması planlandı.

2008’de, eski Sovyet Bloku ülkelerinden olan Polonya ile Çek Cumhuriyetine “Füze Kalkanı” kurma girişimi Rusya tarafından büyük bir tepki gösterilerek engellendi. 2009 yılında Başkan Obama’nın Rusya’yı ziyaretinde “Füze Kalkanı”nın Rusya’yı değil, İran’ı hedef aldığı söylendi ve proje ani bir kararla NATO projesine dönüştürüldü, Türkiye’yi de kapsama alanı içine alıverdi.

Başına yeni bir İncirlik sorunu sarmak istemeyen ve komşularıyla ‘sıfır sorun’ politikası sürdürmekte olan Türkiye, bütün çekincelerine rağmen, bir NATO üyesi olmasından ve Batı ittifakı içinde kalmak istemesinden dolayı, kendini “Füze Kalkanı”nın kanatları altında buluverdi.

Gelişmelere paralel olarak, “Füze Kalkanı”nın ne getirip neler götürdüğünü daha çok konuşacağız.

“Füze Kalkanı” konusunda bir çuval laf etmek yerine, Fransız AFP ajansının yorumuyla yetinmek daha mı gerçekçi olur: “NATO üyeleri, bir yandan Ruslara kur yaparken, bir yandan da Türkiye’nin endişelerini gidermeye çalıştı.” Yani, başta ABD olmak üzere NATO üyesi AB’li dostların dedikleri oldu; bize de, Mimar Sinan’ın eğri minaresini düzelten çocukların rolünü oynamak düştü.

NOT: Dizimizin 3. bölümünde ele almayı düşündüğümüz, “Türkiye NATO konusunda ağrı bedeller ödedi” konusuna yarınki yazımızda değineceğiz.

M.Kemal SALLI

ÖnceVATAN Gazetesi

23.11.2010

Kategori: Basın Dünyası