
MERAL AKŞENER: “ANALAR AĞLAMASIN”, AMA NASIL? (1)
TBMM BAŞKAN VEKİLİ VE MHP İSTANBUL MİLLETVEKİLİ MERAL ALŞENER, AVRASYA BİR VAKFI’NDA VERDİĞİ KONFERANSTA, TÜRK MİLLİYETÇİLİĞİNİN DOĞUŞUNU, TÜRK MİLLİYETÇİLİĞİNİN TEMEL FELSEFESİNİ OLUŞTURANLARI SAYGI VE RAHMETLE ANDIKTAN SONRA, SÖZÜ GÜNÜMÜZÜN EN CAN ALICI KONUSUNA GETİRDİ VE “ANALAR AĞLAMASIN” GİBİ ÇOK DUYGUSAL BİR SÖYLEMİN ARDINA GİZLENEN ÇİFT DİLLİLİK TARTIŞMALARIYLA, YENİ BİR ANAYASA TARTIŞMALARIYLA VARILMAK İSTENEN HEDEFİ ANLATTI.
TBMM Başkan Vekili ve MHP İstanbul Milletvekili Meral Akşener milliyetçi cephenin en sevilen ve saygı duyulan ‘asenası’.. Dürüst kişiliği dolayısıyla yalnızca milliyetçilerin değil, her kesimden insanın saygı duyduğu bir isim, Meral Akşener.
Akşener, geçtiğimiz hafta, Avrasya Bir Vakfı’nda, son günlerde gündemimize oturan ve ülkemizin geleceğini yakından ilgilendiren gelişmeler konusunda ufuk açıcı bir konferans verdi. Türk milliyetçiliğinin doğuşunu, Türk milliyetçiliğinin temel felsefesini oluşturanları saygı ve rahmetle andıktan sonra, sözü günümüzün en can alıcı konusuna getirdi ve “Analar ağlamasın” gibi çok duygusal bir söylemin ardına gizlenen çift dillilik ve yeni bir anayasa tartışmalarıyla varılmak istenen hedefi anlattı. Konferansın sonunda da dinleyicilerin kafalarına takılan soruları tek tek yanıtladı.
Meral Akşener vatan kaybetmenin acısını iliklerine kadar yaşamış “Şu Bizim Urumeli”li bir ailenin çocuğu. Çocukluğundan itibaren Balkan bataklığında yaşadığımız felaketin hikayelerini canlı tanıkların ağzından dinleyerek büyümüş.
Bir imparatorluğun çöküşünü yalnızca tarih kitaplarından değil, bu küresel paylaşım kavgasını bizzat yaşamış yakınlarından dinleyerek büyüyen Meral Akşener, ömrünün 18 yılını, “taş taş üstüne koyabilmek için, milli değerlerimizi yaşatabilmek için” siyaset arenasında harcamış bir idealist insan.
Ülkenin en çalkantılı günlerinde elini taşın altına koymuş, önemli görevler üstlenmiş, Meclis Başkanlığı yapmış deneyimli bir politikacı. Meclis’te kimlerin hangi telden çalıp söylediklerini de biliyor, Meclis kulislerinde esen rüzgarlarla kimlerin hangi yöne eğilip büküldüklerini de.. O nedenle, ayakları yere basan değerlendirmeleri, her eğilimde insanlar tarafından ilgi ve dikkatle dinleniyor. Avrasya Bir Vakfı’nda verdiği konferansına gösterilen yoğun ilginin nedeni Meral Akşener’in kişiliğine duyulan saygıyla bağlantılıydı.
TüRKiYE öNEMLi KARARLAR AREFESiNDE
Türkiye, bir konferans çerçevesinde anlatılamayacak boyutta ciddi sorunlarla karşı karşıya. Yeni bir dünya düzeninin kurulmakta olduğu bir süreçte Türkiye, tarihinin en önemli, en kritik dönemeçlerinden birinde, geleceğini yakından ilgilendiren kararlar almak durumunda. Siyaset üretme adına Kürt siyasetçilerinin yeni anayasa taslakları hazırlamaya başladıkları, BDP’nin “Demokratik özerklik” kavramına karşılık, Demokratik Toplum Kongresi (DTK)’nin “Özerk Kürdistan”ı gündeme getirdikleri bir ortamda milliyetçi cephenin ne düşündüğü merak ediliyordu. O nedenle, Meral Akşener’in Avrasya Bir Vakfı’ndaki konferansı büyük bir ilgi ile izlendi, sorular dillendirildi.
Hayatının en verimli yıllarını ülkesine hizmet edebilmek uğruna harcamış bir yılmaz savaşçının son zamanlarda ülkemizin gündeminde giderek ağırlığı hissedilen konulardaki görüş ve değerlendirmeleri, ülkemizin yarınları konusunda değerlendirme yapabilmek açısından önemlidir. O nedenle, TBMM Başkan Vekili Meral Akşener’in konuşmasını, yerimizin elverdiği oranda, pek fazla kısaltmadan vermeğe çalışacağız.
“Avrasya Bir Vakfı’nın uzun yıllar gönül dostlarından biriyim, ama ilk defa geliyorum. Burada birlikte kurufasulye yeme mutluluğunu ilk defa tattım. Teşekkür ediyorum.
Rahmetli anam, ilk İçişleri Bakanı seçildiğimde, “Kızınız bakan oldu, ne diyorsunuz?” diye soran gazetecilere, “Allah kızımı içindeki şeytanlardan, yani nefsine uymaktan korusun” diye dua etmiş. O duanın gölgesinde bu ülkeyi yönetmek için yola çıkmış, Anadolu’nun orta halli insanlarından biriyiz. Taş taş üstüne koymak için, milli değerlerimizi yaşatmak için yola düşmüş insanlarız.
Ben kendimi hep Türk milliyetçisi olarak tarif ettim; ama bugün, 2010’nun Türkiye’sinde, Türk milliyetçiliği üzerinde inanılmaz bir tartışma var. Kimine göre ırkçılıktır Türk milliyetçiliği, kimine göre kafatasçılık, kimine göre de insanları ötekileştiren, öteleyen bir kavram..
Türk milliyetçiliğini ilk defa, kurumsal anlamda kavramsal olarak ortaya koyan ilk kişi, Ziya Gökalp’tir.
Ne demiş Ziya Gökalp?
“Kültür milliyetçiği” demiş. Yani Avrupa’da, insanların ırkına, kanının rengine kadar – ‘Mavi Kan’ diye bir kavram var, biliyorsunuz- etnisitenin, ırkın öne konduğu bir kavram söz konusuyken, millet dediğimiz kavramı, birlikte oluşturduğumuz kavramların, birlikte yaşadığımız acıların, birlikte yaşadığımız sevinçlerin harmanı olarak tarifleyen Ziya Gökalp.. Fakat, aynı Ziya Gökalp bir şey daha söylemiş; “Bilimsel düşünce” demiş. Şimdi, milliyetçiliği anlatırken, ihtilaf sahalarını da birlikte anlatmak gerekiyor. Ziya Gökalp’in işaret ettiği “bilim” sözü önemli.
1940’lı yıllardan itibaren de İslamcı gelenek, muhafazakar gelenek, Türkiye’deki milliyetçi geleneğin yanyana geldiği anti komünist döneme rastlıyor. Anti komünizm etrafında yanyana gelen kavramlar ve bu kavramların birbirine girip çıkması.. Zaman zaman da birbirine dönüşmesi. Burada birçok insan “bilim”i kullanmaz.
Biz ne deriz?
Biz, “ilim” deriz.
İlimle bilim birbirinden ayrı değil mi?
Biz, içine dindarlığı koyduğumuz için, “ilim” diyoruz. “Bilim” dendiği zaman,yalnız pozitivizm söz konusudur; dini değerlerin içinden çekildiği sistem..
Dual sistem, yani ikili sistemin bizim hayatımızda bu kelime ile başladığını söyleyebiliriz.
Ziya Gökalp, “Bilimsel düşünce” ya da “bilim” demiş. O zamanlar “ilmi düşünce” diye bir kavram mevcut değil.
Sonra Mümtaz Turhan gelmiş, düşünce ufuklarımızı aydınlatmak üzere.. Mümtaz Turhan karış karış gezmiş Anadolu’yu. Görmüş ki, bütün kültürlerin
birleştirilmesi gerekiyor. Bir köyde günah olan şey, öbür köyde sevap. Bir köyde ayıp olan şey öbür köyde değil. Bir beldede yanlış olan şey öbür beldede doğru!.. Bu milletin millet olabilmesi için, ortak kültür değerlerinin paylaşılması gerektiğine karar vermiş. Ve kalkınmanın köyden başlaması gerektiğini ortaya koymuş.
Bu arada önemli bir tespit daha yapmış Mümtaz Turhan Hoca. Bakmış, bizim aydınlarımız iki türlü. Bir kısmı Batı’ya gitmiş, Batı’nın kültür değerlerini benimsemiş ve bu sonuç etrafında Batı hayranı olmuş; Batı’nın her şeyi güzel.. Bir başka aydınlarımız da gitmiş görmüş Batı’yı ve korkmuş ondan.. Gelmiş, Batı düşmanı olmuş.
Mümtaz Hoca diyor ki, “Önümüzdeki tablo sonuçtur. Bu sonuca nasıl geldiğimizi araştırmaktır, Türk milliyetçiliği. Batı bunu sonuçlandırırken, sonuç etrafında neler yapmış? Hangi yoldan geçmiş? Hangi süreçten geçmiş? Hangi kavgaları vermiş? Hangi bedelleri ödemiş? Ve sonuçta bunu yaşatmış, bunu üretmiş?..”
İşte bizim bakış açımızın, bu süreçleri anlamak olması gerektiğini söylemiş, Mümtaz Hoca.
Mümtaz Hoca çok önemli bir şey daha söylemiş: “Milliyetçilik ile demokrasi yan yana olmak zorundadır” demiş. O zamanlar demokrasi sözü henüz akıllarda yok. Yani, siyasi geleneklerimiz içinde, demokrasinin bugünkü anlamda kullanılması henüz söz konusu değil.
“TÜRK MÜSÜN, MÜSLÜMAN MISIN?”
Mümtaz Hoca bir önemli şey daha söylemiş: “İlmi metotlar ve ilmi düşünce”.
Mümtaz Hoca’dan sonra gelen rehber – Allah rahmet eylesin- Erol Güngör Hoca. 70’li yıllar.. Ve bizim, “Türk müsün, Müslüman mısın?” sorularına muhatap olduğumuz yıllar.. Sanki ikisi beraber olamaz.. Mümtaz Turhan talebesi, çocuklarına hocasına duyduğu saygıdan dolayı Turhan adı koymuş olan Erol Güngör’ün bu konudaki yorumları Türk milliyetçiliğinin üçüncü halkası olmuştur. O diyordu ki, “Müslüman ümmetinden, Türk milletindenim”. Şimdi İslamiyetle Türklüğü yan yana getiren, bağdaştıran bir bakış açısı.. Ama çok önemli bir şey daha söylüyor Güngör Hoca, “Demokrasi” diyor.
Bir önemli şey daha söylüyor Güngör Hoca, “Artık köyden gelen kalkınma meselesinin sanayileşmeye evrilmesi gerektiğini” belirtiyor.
Hani ırkçılık, hani kafatasçılık?
Hani başkalarını ötekileştirme, öteye itme anlamına gelen milliyetçilik? Bizim peşinden yürüdüğümüz fikir önderlerine baktığımız zaman, çağının çok ötesinde, bu milletin feraha, yarınlarının daha iyiye, bu milletin çocuklarının dünyada söz sahibi olacak bir ülkeyi yöneten bireyler olabilmesi için, hem fikren, hem de ilginç bir biçimde proje, bugünkü tabirle vizyon koyan üç fikir adamıdır. Düşünce dünyamızı şekillendiren, bezeyen, yön veren üç mütefekkirden bahsetmek istedim size.
(…) Şimdi Erol Güngör Hoca’yla Türk milliyetçiliğinin İslamiyet yönü, Türk milliyeti ayağı, sanayileşme ve Batılılaşmaya bakış açısının tüm çatısının tamamlandığını görüyoruz. Bunun içerisinde bir başka milleti kötülemek yok, gurur kibir içerisinde olmak yok. Bir başka bireye karşı onu küçümsemek yok.
Peki, ne oldu da bugün Türk milliyetçiliği dendiği zaman her kafadan bir ses çıkıyor ve herkes kötüleyici bir tarifin sahibi. İşte Hazreti Mevlana’nın sözlerinin bugün hala söyleniyor olmasının nedeni bu olsa gerektir. Bizler maalesef genç nesle Erol Güngör’ü unutturduk, Bizler Mümtaz Turhan Hoca’yı unutturduk. Bizler Ziya Gökalp’i unutturduk. Herşeyden önemlisi, onların neler söylediklerini unuttuk, unutturduk.
Bugün en çok merak ettiğim şey, Türk milliyetçiği, bu kadar büyük kavgalar verilirken, aşağılamalar yapılırken, hakaretler edilirken Erol Güngör Hoca’nın talebesi, asistanı olduklarını söyleyen arkadaşlarımızın bir tek kelime dahi yazmamaları, söylememeleri, bu tarife yönelik herhangi bir noktadan müdahale etmemeleri de ayrı bir problem olarak ortaya çıkmaktadır.
AÇILIM, İKİ DİLLİLİK ve “ANALAR AĞLAMASIN”
Biraz önce panoda Türkiye’deki iki dillilik konusunu ele alan bir gazete kupürü gördüm. Türkiye’de bir şeyler oluyor. “Açılım” denilen bir mesele var gündemimizde. Bu “Açılım” denen hadise, yani bir problem var Türkiye’de. Bu problemin çözümü, “Analar ağlamasın” retoriği ile yani o söylemle ortaya konulmuş. Anaları ağlatmamak için çözüm ortaya koyan bir bakış açısı, hepimizin bildiği. Şimdi, “Analar ağlamasın” sözü ile, çok büyük bir problem olduğu konusunda herkesin hemfikir olduğu bir konunun nasıl çözülebileceğini çok merak ediyorum. Ve bu konuda, “Analar ağlamasın” sözünün sahiplerine, “analar ağlamasın” sözünün arkasından giden herkese söyleyeceklerimiz var.
Bana sık sık sorarlar; “E.. siz karşısınız da, sizin çözümünüz ne?”
“Kardeşim, anneleri nasıl ağlatmayacaksın?” sözünün sorulmadığını biliyoruz.
“Analar ağlamasın”, tamam; bu salonda olanların hiçbiri anaların ağlamasını istemez. Peki, anneler durup dururken, keyif olsun diye mi ağlamaya başladılar?
Hayır.
Peki, bu gençler dağa pişpirik oynamak için mi çıktılar?
Hayır.
Peki, nasıl çözeceksin bu problemi?
“Analar ağlamasın.”
“PKK anası ile asker şehidi anasını yan yana getir, kucaklaştır; çözdün meseleyi!
Olabilir mi?
Hayır, olamaz!
(Devamı II. Bölümde…)
Kategori: Konferanslar




