MERAL AKŞENER: “ANALAR AĞLAMASIN”, AMA NASIL? (2)

TBMM BAŞKAN VEKİLİ MERAL AKŞENER’İN AVRASYA BİR VAKFI’DA VERDiĞi KONFERANS’TA ANLATTIKLARINI AKTARMAYA DEVAM EDiYORUZ.

“TÜRKİYE’DEKİ KÜRTÇÜLÜK HAREKETİNİN BAŞINDA İKİ GRUP VAR. BİR KISMI BARZANi’NiN DESTEKLEDiĞi VE DAHA iSLAMi BiR SÖYLEMLE HAREKET EDEN BİR GRUP; DİĞERİ İSE, SİLAHLI OLDUĞU İÇİN DAHA GÜÇLÜ OLAN VE PKK’NIN ÖNDERLİK ETTİĞİ DAHA SEKÜLER, DAHA MARKSİST BİR GELENEKTEN GELMİŞ OLDUKLARINDAN, DİNE DAHA MESAFELİ BİR YAPI.. İKİ TARAFIN DA SÖYLEDİĞİ ŞEYLER, ORTAK KONULARI ÇİFT DİLLİLİK. YANİ, KURSLAR AÇSANIZ DA, OKULLARDA DEVLET ELİYLE SEÇMELİ DERS OLARAK OKUTSANIZ DA ONLARI KESMEZ!”

 

M. KEMAL SALLI

PKK’YA BAKIŞ AÇIMIZDA PROBLEMLİ BİR ALAN VAR

            Yıl 1986’dıydı. Kocaeli’nde Aydınlar Ocağı’nın düzenlediği bir toplantıda Mahir Kaynak Hoca var; konuşma yapıyor. PKK terörünün arttığı zamanlar.. Hoca net bir şekilde 11 Eylül’de insanların öldüğünü, 12 Eylül’de düdük çaldığını ve 13 Eylül’de bu işlerin bittiğini anlatmıştı.     

Yıllarca PKK ile ilgili müphem, soyut bir soru işareti yaratıldı; yani “bunu derin devlet yapmıştır” düşüncesi yayılmaya çalışıldı. Peki, varsayalım doğrudur. İlmi düşünce penceresinden baktığınızda, dünyanın hiçbir yerinde dini referanslı, etnisite referanslı hiçbir olayın “düdük çaldı, sonuçlandı” şeklinde son bulduğu bir olay yoktur.    (…) “Açılım”, “değişim” derken dikkatli olmak gerekir. Çünkü o değişim, dönüşüm başka bir şey haline gelir.

(…) Güneydoğu’da meydana gelen hadisenin başından itibaren, “derin devlet yarattı. Derin devlet asker; çaldı düdüğü, ertesi gün bitti” gibi bir algı yaratıldı.

(…) 11Eylül’de insanlar öldü, 12 Eylül’de düdük çaldı, olaylar durdu?

Kafalarımızın içinde kocaman soru işaretleriyle girdiğimiz için, PKK’ya bakış açımızda bir problemli bir alan var.

GELELİM BUGÜNE…

Gelelim bugüne..

“Analar ağlamasın.”

“Nasıl yani?”sini kimseler söyleyemiyor.

Ben size söyleyeyim. İki görüş var bu “Analar ağlamasın” meselesinin içinde.. Birinci grup ki, Mümtaz’er Türköne’nin de içinde bulunduğu bir grup akademisyenin söylediği şey bu; Türklerle Kürtler arasında sadece bir tek problem var, o da dildir. Dili bir şekilde eğitim dili, öğretim dili haline getirebilirseniz –“Kız aldık, kız verdik” retoriği onlarda da var- bir sorununuz yok. Dolayısıyla, dili çözdünüz mü mesele kendiliğinden ortadan kalkmış olur.

Ahmet Altan Tan gibi, Yasin Aktoy gibi, Fırat Üniversitesi’nden Doç. Dr. Mümtaz Bağlı gibi arkadaşların temsil ettikleri bir başka görüş de, çift dillilik, çift hukuk..

PKK’NIN HEDEFİ

PKK’nın hedefi, önce bizim Güneydoğu Anadolu’da, Irak’ı kuzeyinde, Suriye’de ve İran’da bütün bir devlet kurmak; nihai hedef budur. Türkiye’deki meseleye baktığımızda, PKK’da bir yeknesaklık yokmuş gibi, çeşitli gruplar varmış gibi bir algı var. Bu sizi aldatmasın.

Türkiye’deki Kürtçülük hareketinin başında iki grup var. Bir kısmı Barzani’nin desteklediği ve daha İslami bir söylemle hareket eden bir grup; diğeri ise, silahlı olduğu için daha güçlü olan ve PKK’nın önderlik ettiği daha seküler, daha Marksist bir gelenekten gelmiş olduklarından, dine daha mesafeli bir yapı.. Ama her ikisine baktığımız zaman, bunların içlerinde kanaat önderleri, temsilcileri konumundaki insanların televizyon ekranlarında söylediklerine, yazıp çizdiklerine baktığımız zaman, şöyle bir sonuç ortaya çıkıyor: İki tarafın da söylediği şeyler, ortak konuları çift dillilik. Yani, kurslar açsanız da, okullarda devlet eliyle seçmeli ders olarak okutsanız da KESMEZ!

Niye kesmez?

Çünkü, resmi dilden söz ediliyor. Resmi dil, öncelikle yanlış bir kavram. Çünkü, Anayasa’mızda, “Türkiye Cumhuriyeti’nin dili Türkçe’dir” deniyor. Buradaki inceliği gözden kaçırmamak gerekir. “Türkiye Cumhuriyeti’nin resmi dili Türkçe’dir” dediğiniz zaman, araya bir alt dili monte etmeniz mümkündür.

Şimdi deniliyor ki, “Eğitim dili Kürtçe olmalıdır.” Eğitim dili Kürtçe’dir dediğiniz zaman, bu, o dille eğitim ve öğretim yapmak demektir. Kürtçe öğrenmek başka bir şey; öğretilmesi konusunda bir problem yok.

Devlet dairelerinde Kürtçe’nin konuşulması, “Ben Türkçe bilmiyorum, tapu dairesinde Kürtçe bir tercüman bulunduracaksın” demektir. Bunun bir sonraki aşaması çift dillilik, çift unsurluluk anlamını taşır. Yani hedef, şimdilik kaydıyla, “Bu ülkeyi Türklerle Kürtler birlikte kurdular” dedirtmektir.

Cehenneme giden yolun bütün taşları iyi niyetli insanlar tarafından döşenmişlerdir.

Meclis’teki operasyon önce bir kelimeyle başladı. Sonra iki, sonra üç kelime oldu. En son, benim yönettiğim bütçe görüşmelerinde, Erdal İçen diye bir arkadaş, konuşmasının beşte birini Kürtçe yaptı.

 

“ANA DiLi KONUŞMAK BAŞKA, ÇiFT DiLLiLiK YARATMAK BAŞKA ŞEYDiR”

Bir insanın diline herkesin saygı duyması gerekir. Ana dil, o kişi için çok özel, kutsal anlamı olan bir kavramdır. Fakat, siz bir ülkenin kurucu unsurlarını değiştirirseniz, siz bir ülkenin dilini çiftleştirirseniz, siz bir ülkenin ayrışma noktalarını öne çıkarırsanız, o ülkenin tarihini, o devletin yapısını üniter devlet olarak tutamazsınız! Yeni bir tarif gerekir. Bugünkü kavramlarla bu mümkün değildir.

“Analar ağlamasın.”

Peki, nasıl ağlatmayacağız?

İstenenler belli. Eğer siz bunu verirseniz, analar ağlamayabilir. Vermediğiniz zaman, analar ağlamaya devam eder.

Peki, nası çözeceksiniz bu problemi?

Bir taraftan, “analar ağlamasın” diyeceksiniz, bir taraftan da talep edilenlere “hayır” diyeceksiniz.. Bu, o kadar yanlış giden bir iş ki..

(…) Şimdi söylemek istediğim, Türkiye’de tavşana kaç, tazıya tut tavrının oluşu, bütün kavramların içi boşaltılarak bir Türkiye tasarımının ortaya konmasıdır. Bana ırkçı diyenler, Türk milliyetçiliğini bu şekilde mahkum edenler, “analar ağlamasın” deyip, analık duygusu üzerinden bir başka kavramsal iç boşaltmayı meydana getirenler.. Milliyetçilik tahrik, “analar ağlamasın” denilerek analık duygusu tahrik.. Ondan sonra, “nasıl çözeceksin bu problemi?” dendiği zaman, o taraftan talep edilenlere “hayır” dediğiniz zaman, ortada çerçevelenen vatandaşın kafası karmakarışık edilir ve öyle bir hale gelir ki, Türkiye’de insanlar, kendi aralarında, birbirlerinin etnik kimliklerini, mezheplerini araştırma noktasına gelirler.

 

“ANAYASAMIZIN EN ÖNEMLİ ÖZELLİĞİ BİREYSEL SÖZLEŞME YAPMASIDIR”

O beğenilmeyen Anayasa’mızın ruhu Lozan’dır. Lozan’da etnisite tarifi vardır, azınlık tarifi vardır, bir de çoğunluk tarifi vardır. Bizim anayasalarımızda, etnisite anlamında, her kim varsa, bu çoğunluğun içinde tarif edilmiştir. Azınlık, Müslümanlık, gayri Müslimlik üzerinden tariftir, dolayısıyla, gayri Müslimler o azınlık tarifi içindedirler.

(…) Anayasamızın en önemli özelliği bireysel sözleşme yapmasıdır. Benimle tek başıma sözleşme yapmıştır, ötekisiyle tek başına sözleşme yapmıştır. Dolayısıyla, şu etnik grubun başı ya da şu dini grubun başı yerine bireylerle yapılan bireysel sözleşmeler söz konusudur. Bizim Anayasa’mızın ruhu budur. İleri demokrasilerde de durum böyledir. Azınlık, çoğunluk tarifinin arka planı da budur.

Bu konuda da bir dizi saçmalık mevcut. Bizim Meclis’te bulunan Barış ve Demokrasi Partisi’nin taleplerine baktığımızda, “Buyurun azınlık olun” çağrısı çıkıyor. Yani, istedikleri azınlık tarifi. “Buyurun kardeşim, tartışalım azınlık tarifini” dediğiniz zaman, azınlıkların hakları da var, görevleri de var, vecibeleri de var.

Fakat, ilginç olan,  çoğunluk tarif ediyor azınlıkların vazife ve vecibelerini.. Şimdi Türkiye’de, bu “açılım” üzerinden yola çıkan kavgada, hiçbir şeyin yerli yerine oturmadığını, ama buna karşılık, yıllarca, en azından kapanmasına gayret edilmiş bir sürü ihtilaf sahasının yeniden ortaya çıktığı bir süreç yaşıyoruz.”

***************************************************************************

 

ÇELİŞKİLER YUMAĞINA DİKKAT!

Buraya kadar, hayatının 18 yılını Türk siyaset sahnelerinde ve kulislerinde yaşamış deneyimli bir politikacının,  TBMM Başkan Vekili Meral Akşener’in, yeni bir dünya düzeninin şekillenmekte olan bir dönemde, Türkiye’nin durumunu irdeleyen saptamalarını dinledik. Akşener akıllara takılan soruları da tek tek yanıtlamaya çalıştı. Konu bir konferans çerçevesine sığdıramayacak kadar kapsamlı olduğundan, bazı konulara yalnızca başlıklar şeklinde değinebildi.

Meral Akşener’in, “Anayasamızın en önemli özelliği bireysel sözleşme yapmasıdır. Benimle tek başıma sözleşme yapmıştır, ötekisiyle tek başına sözleşme yapmıştır” vurgulaması çok önemli bir saptamadır. Çünkü, “açılım”la yola çıktık, sonra “demokratik açılım” dedik, beklentiler yarattık, ama “açılım”ın içini dolduramadık. Tarihçiler, sosyal bilimciler  yeterince konuşmadıklarından, tartışmayı bilimsel temellere oturtmadıklarından, kamuoyunda bu konuda bir savrulma yaşadı. “İkidillilik”, “özerk yönetim” konusunda bir kavram kargaşası, bir çelişkiler yumağı yaşamaktayız.

Demokrasi ile etnik ayrılıkçılığı ‘uzlaştırma başarısı’ gösterenler ülkemizi, insanlarımızı bir etnik çatışmaya sürüklediklerinin, yeni bir Yugoslavya örneği yaratma çabası içinde olduklarının farkında değiller mi?

Demokratik Toplum Kongresi’nce “Demokratik özerklik” şeklinde özetlenen farklılıkların yasallaşması istekleri, sonuçta ülkenin üniter yapısını dinamitleyen bir etki yaratmayacak mıdır?

“Demokrasi” ve “özerklik” gibi masum kavramların arkasına gizlenmek istenen tuzakları gözden kaçırmamak gerekir. Kırım Savaşı sonrasında yaşananlarla, 1. Körfez Savaşı sonrasında 36. Paralel boyunca pasta dilimi kesilen kuzey Irak’taki gelişmeleri birlikte değerlendiğimizde, yüzyıllar öncesinde hazırlanan bir planın adım adım hayata geçirilmekte olduğunu görmemek, en azından gaflet olur.

Federal devletin birimleri coğrafi birimler olduğundan, federalizmde özerklik, ülkenin coğrafi birimleri temelinde söz konusudur. “Federal devletin birden çok federe devleti olsa da bir tek milleti vardır; yetki paylaşımı coğrafi temeldedir.”

Meral Akşener’in işaret ettiği bir önemli gerçek de, liberal klasik demokrasilerin etnik gruplar, mezhepler temelinde değil, birey temelinde kurulmuş olmasıdır. Demokrasilerde etnik ve dini grupların değil, bireylerin temsil edildiği gerçeği idi. Yani, yasalarla tanınan haklar, kişiye, bir etnik grup üyesi olduğu için değil,  devletin bir bireyi, vatandaşı olduğu için verilmiştir.  Akşener’in , “Anayasamızın en önemli özelliği bireysel sözleşme yapmasıdır. Benimle tek başıma sözleşme yapmıştır, ötekisiyle tek başına sözleşme yapmıştır” vurgulaması bu çelişkiye dikkat çekmek amacıyla yapılmış çok önemli bir uyarıdır.

Üniter devlette millet, ‘bölünmez bir bütün’ olarak tanımlanır; vatandaşlar arasında dil, din ve etnisite ayırımı yapılamaz. Ülke coğrafyası ve egemenlik gibi millet unsuru da tektir. Dolayısıyla ırksal, dilsel ve dinsel azınlıklara özel ayrıcalıkların tanınması söz konusu olamaz. Milletleşmek, farklılıklara rağmen bir arada olabilmektir.

“Açılım” sürecinde PKK terimi ile demokrasi çok profesyonel bir taktikle ilişkilendirildi. “Açılım” olması gereken şekilde, bilimsel boyutta tartışmaya açılmadığından, toplumu bütünüyle içine çeken bir ‘karadelik’ oluştu. Demokrasi ve insan hakları kamuflajı altına sokulan siyasi talepler,  PKK/BDP terminolojisi ile tartışılmaya başlandı. Tartışmalar hiç de istenmeyen bir boyuta uzandı.

“Açılım”, “özerk demokrasi” tartışmaları çerçevesinde gözden kaçırmamız geren bir bilimsel gerçek vardır. Devletin millet unsurunda oluşacak ya da oluşturulacak bir ayrışma, devletin yalnızca üniter yapısını değil,  doğrudan varlığını hedef alan bir tehdit oluşturacağından, bu tehlikeli süreç,  devletin bölünüp yok olmasıyla sonuçlanır. Bir ülkede iki milletten söz etmek, o ülkenin birliğinin, bütünlüğünün temeline dinamit yerleştirmek demektir.

Demokratik Toplum Kongresi (DTK)’nin sonuç bildirgesinin kapağında şöyle yazıyor: “Demokratik Özerk Kürdistan Taslak Formu.” Bu taslakta herhangi bir ayrılma öngörülmüyorsa da, ondan daha farklı bir anlam çıkarmak da mümkün olmuyor.

Kürtçülük hareketinin 1800’lü yıllarda önce Katolikler, daha sonra da Protestanlar tarafından Osmanlı’yı, Anadolu Türkü’nü yüzyıllar boyunca beslendiği Asya içlerindeki köklerinden ayırmak amacıyla, Ermeni milliyetçiliği ile birlikte kurgulanıp sahneye konulmuş bir tezgah olduğu tarihi bir gerçektir. Kuzeyden uzanacak Ermenistan’ın, güneyden uzanacak Kürdistan’la birleştirilmesiyle Anadolu Türkü’nün nefes alamaz duruma düşürülme planı yeni bir şey değildir. Günümüzdeki gelişmeleri bu tarihsel perspektifte değerlendirmek gerekir.

Yeni bir dünya düzeni kurulurken küresel aktörlerin, yüzyıllar öncesinde olduğu gibi, bugün de, Ortadoğu’da güçlü bir Türk birliği istemedikleri gerçeğini hiçbir zaman unutmamalıyız. Tarih hiçbir zaman yalan söylemiştir;

 

 

Kategori: Konferanslar