
Türklerin Topluluk Psikolojisi Nasıl Analiz Edilir? (2)
Avrasya Bir Vakfı’nın geleneksel hafta sonu konferans dizilerinin geçtiğimiz haftaki konuğu Prof. Dr. Erol Göka’ydı. Oturum başkanlığını Sakarya Üniversitesi ABD Başkanı Prof. Dr. Musa Taşdelen’in yaptığı konferansını konusu : “Türklerin Topluluk Psikolojisi Nasıl Analiz Edilir?”di. 20 kitabı ve 300’den fazla bilimsel makalesi yayınlanmış olan Prof Dr. Erol Göka’nın Türklerin toplumsal psikolojisi konusundaki özgün düşünce ve görüşlerini (özetle) aktarmaya devam ediyoruz.
************************************************************************************
ŞAMANİZM ANLAYIŞININ SÜREN ETKİLERİ
Anadolu’ya muhtelif göçlerle gelip yerleşen Türkmen babalarının eski Türk şamanlarının İslamileşmiş şekilleri olduğu bilinmektedir.
Alevi-Bektaşi inançlarında, başta dedelik kurumu olmak üzere, birçok görünüm şaman geleneği ile hemen hemen aynıdır.
Eski Türk dininin ve şamanlık uygulamalarını özü, mistik bir karaktere sahip oluşudur. Bu mistik karakterler Türkler İslamiyete geçtikten sonra da heterodoksi olmak üzere tüm tasavvuf ve tarikat hayatına hatta Anadolu’daki Müslüman ve Türk dinsel yaşantısına tamamen damgasını vurmuştur.
(…) Şamanların eski toplumlarda her zaman imtiyazlı elit bir zümre olmaları ve bazen bu güçlü konumları nedeniyle doğrudan doğruya kabile yöneticileriyle iktidar mücadelesine girmeleri, Anadolu Türk tarihi boyunca süren dinsel ayaklanmaları ve Cumhuriyet ve demokrasi tarihimizdeki din adamlarının siyaset mücadelelerini açıklamakta da yardımcı olacaktır.
SAĞLIK ALANINDA ŞAMANLIK UYGULAMALARI
Anadolu’da insanların hastalıkları anlamlandırma sürecinden tedavi anlayışına kadar yatır, ocak, sihir, büyü gibi işlemler, modern tıp kadar ve belki daha fazla etki göstermektedir.
GÖÇEBEYİM, GÖÇEBESİN, GÖÇEBEYİZ
Türklerin psikolojisindeki belirleyici unsurlardan birisi mekanla olan ilişkileridir.
Türklerin mekanla ilişkisi hala çok önemli. Bizim farkımız buradan kaynaklanıyor.
Bugün en gelişmiş Türk kentlerinde oradan oraya taşınmamız, yazları yaylaya çıkmamız, bayramda seyranda soluğu köylerde almamız, kentlerde modern yaşam içindeymişiz gibi görünsek de ev içi yaşantımızı hala çadırda yaşıyormuşcasına evin bir odasında sürdürmemiz, evin bir odasını misafir odası olarak ayırmamız çadır kültürümüzle yakından ilgilidir. Bunları ben söylemiyorum; ben bilim dünyası çalışmalarını toplumsal psikolojiye uygulamaya çalışıyorum.
GÖSTERİŞ VE ŞATAFAT TÜRK’ÜN ŞANINDANDIR
Korumalarıyla trafik düzenini altüst ederek caka satan devlet görevlileri; lüks arabasıyla, işseverliğine ve estetiğine bakmaksızın evinin kaç para ettiğiyle övünen türedi zengin yurttaşlar aynı iplikten dokunmuşlardır.
ALMAN USÜLÜ BURADA GEÇMEZ
Para, kapitalizmin sembolüdür, ama biz Türklerin potlaç kültürüne daha çok itibar, şan ve şeref, gösteriş ve şatafat için kullanılır.
Paranın su gibi aktığı Türk eğlenceleri, geline ve damada paralar takıldığı, yetmiyormuş gibi, tomar tomar yerlere atıldığı, kimin ne verdiği mikrofondan davetlilere duyurulduğu Türk düğünleri, paranın potlaç amaçlı kullanılışının abidevi örnekleridir.
BURASI TÜRKİYE, İTAATTİR BURADA HER İŞİN BAŞI
Türklerde iktidar, teolojik gücün doğrudan yansıması ve itaatin ibadet olarak somutlaştığı makam.
Türklerde tarihin her döneminde, büyük küçüğe, kadın erkeğe, mevki ve makamına göre yönetilen yöneticiye itaat etme durumunda
Nerede, kimin yanında oturmaları gerektiğinin öğretilmesi, Türk çocuk yetiştirme pratiklerinde önemli bir yer tutuyor. Büyüklerin elinin öpülmesi ise, neredeyse tüm dünyada Türklerin sembol davranışı olarak biliniyor.
TARİH SAHNESİNİN GEÇ KALMIŞ OYUNCUSU
Göçebe –savaşçı ve hayvancı nitelikleri ağır basan Türk toplumu, kalabalık düşmanlara ve meşakkatli tabiat şartlarına var kalma mücadelesi uyarınca davranış kalıpları şekillenmişti.
Toplum, kişilerin savaş becerileri, savaşın disiplini esas olacak şekilde katmanlaşmış, “töre” her işin başı haline gelmiş, savaşçı bir zihin yapısı ortaya çıkmıştı.
Var kalabilmek için yönetimde olmak gerekliliği gibi bir sonuç çıkarmışlar, her zaman bir “yönetmelik ideali”ni muhafaza etmişlerdi.
DEVLET KURMA YETENEĞİ
UYGARLIKLARIN ARABULUCUSU
UYGARLIKLARA KOLAY UYUM SAĞLAMA
İNANÇLARA KARŞI MUHTEŞEM HOŞGÖRÜ
Nasıl yönetecekleri üzerinde çok kafa yoruyorlardı, ama kültürleri hep ödünç almak durumundaydılar.
Yönetme idealini ödünç kültürlerle gerçekleştirmek zorunda kalmak, Türklerin tarihsel açmazlarıydı.
EN İYİYİ, EN YENİYİ, EN GÜÇLÜYÜ İZLE
Yönetme idealiyle hareket eden, ama kendi uygarlığını geliştirememiş bir topluluğun bu formülü izlenimden başka şansı olamazdı.
“En iyiyi, en yeniyi, en güçlüyü izle” formülü kendisini dış politikamızdan bilim politikamıza kadar her alanda gösterdiği gibi, insanlarımızın zihinsel işleyişinin temelleri de bu formüle dayanmaktadır.
Bu formül uyarınca davranmak, bilişim ve otomotiv alanında inanılmaz bir israfa yol açmakta; konut site yapımı ve ev-içi aygıt teknolojileri açısından, bırakın israfı, artık gündelik yaşantımızı komediye dönüştüren görüntülerle karşılaşmamıza neden olmaktadır.
SEGMENTER TOPLUM
Türk toplum yapısında birincisi boy, soy sop tarzında sağdan sola; ikincisi, aynı boy içerisinde akbudun ve karabudun diye ayırımlara yol açan yukarıdan aşağıya ikili bir segmentasyon bulunuyor. Ama yukarıdan aşağıya doğru olan ikinci segment önemli değil, çünkü büyük çatışmalar üretmiyor. Türk toplumunda akbudun ve karabudun kavgası neredeyse hiç olmuyor. Bu yüzden Batı’daki gibisınıflar ve sınıf kavgaları görülmüyor.
Segmenter toplumumuzda semboller mücadelesi, Batı’daki sınıf mücadelesinden daha pahalıya patlıyor.
SAVAŞÇI ZİHİN
Savaşçı zihnin temel özelliği, fanatizme yatkın olması ve sorunları, muarızını düşmanlaştırma ve düşmanı yok etme yoluyla çözmeye çalışmasıdır.
Küçücük münakaşalar yumruk yumruğa kavgalara, çocukların sokakta kavgaları aileler, sülaleler arası savaşa dönüşüverir, insan ilişkilerinde sorun çıktığı durumlarda soru çözme yolu, olarak karşısındakine “ders vermek”, “haddini bildirmek”, “paçasını aşağı almak”,”dünyasını zindan etmek” gibi yöntemler benimsenir; erkek kadına, büyük küçüğe, öğretmen öğrenciye kötek atıp durur.
İdeolojik mücadele adı altında altında gençlerimiz birbirlerini gördükleri yerde vururlar, “kana kan intikam” nidalarının hiç kulaklarımızdan eksik olmadı, spor müsabakalarına bile savaşa gider gibi gittik.
*TOPLUMSAL HAYATIMIZDAKİ GÖÇEBELİK GÖRÜNÜMLERİ
Unumuz, bulgurumuz, yufkamız, tarhanamız, pastırmamız, sucuğumuz, ağız tadımız köyümüzden…
“Sormak ayıp olmasın!”, “Lök gibi oturdu”, “Beserek gibi adam”, “Maya gibi kız”,
Mal=hayvan, “Mal canın yongasıdır”
Türk tipi demokrasi, çarpık kentleşme ( kaldırım mühendisimizin olmaması)
Göçebe, yarın buralardan çekip gidiverecek gibidir; zihninde denkleri hep sarılı, kervanı her an hazırdır. Bizim yaşamımız da, ölümümüz de daima aynı yolla, yölenmeyle, gidişle ilgilidir; gözümüz hep yoldadır.
Göçebe zihniyeti, mekanla iğreti ilişkisini sürdürebilmek için bazı savunma düzenlemelerine başvurur.. Bunların başında ise, dünya hayatında yaşanan altüst oluşlara, sise ve kaosa yerleşiklerin oldukça tuhaf karşılayabileceği bir kayıtsızlıkla cevap vermesi, sabrederek baş etmeye çalışması gelir.
VATANIMIZ KUTSALDIR
Hayvanlarımızın yiyecek içecek ihtiyacı için sürekli göçebe oluşumuz, bizim insanlarımızı sabırlı kılmıştır. “Gün olur devran döner” demişizdir. Mevsimleri çokiyi takip etmişizdir.
Vatanseverlik her toplumda vardır, ama Türklerin vatanseverliği çok ileri boyuttadır. Çakıl taşımız bile kutsaldır bizim. Bu, eski inanç ve göçebeliğimizle ilgilidir. Eski inanç ve göçebelik üst düzeyde bir vatan sevgisi oluşturuyor ve kaldığımız her yeri kutsallaştırıyor. Bütün dünyayı vatanlaştırmak isteği var içimizde. Nizam-ı Alem ülküsü basit bir savaşçılıktan gelmiyor. Hem kaldığımız yer kutsal, hem bütün dünya vatan olsun istiyoruz. Bunun cevabı Nizam-ı Alem’dir.
MUHABBET EHLİYİZ, TÜRK’ÜZ TÜRKÜ ÇAĞIRIRIZ
Kendimize ait bir alfabemiz olmasına rağmen, yazılı değil sözlü kültürdeniz biz. Yazılı düşünmeyi başaramadığımız için böyle diyoruz.
İncelemeler şunu gösteriyor; yazı insanın beynini değiştiriyor. Yazı ile temas etiğimizde, beynimizin işleyişi sözle temastan çok farklı oluyor. Büyük ihtimalle beynimizde aracı kimyasal maddeler var. Yazı buranın şeklini değiştiriyor. Yazı ile temas ettiğinizde daha bireysel ve rasyonel oluyorsunuz.
Bir şey söylerken insan önce kendisiyle konuşur. Yazarken de ilk hesaba kattığı düşünce biçimi kendisiyle ilgilidir. O yüzden yazı insanı bireyselleştirir.
Yazı erbabı ile muhabbet ehli biraz farklı insanlardır. Yürüyüşleri bile değişiktir. Bilim dünyası da yazının insanı ve davranışlarını değiştirdiğini bilir ve kabul eder.
Biz muhabbet ehliyiz; “Türküz türkü çağırırız.”
Göçebelerde muhkem olan mekan değil sözdür; yerleşikler nasıl kendilerine görkemli yapılar inşa ediyorlarsa, onlar da sözün görkemine yaslanırlar. Sürekli hareket halinde olmanın gerilimini kalıp ifade ve vecizelerle, sözü sabitleyerek, sınırlandırarak aşmaya çalışırlar.
Bir şey daha var o da devlettir. İki şeyle kendinizi hayata raptedebilirsiniz. Birincisi söze abanırsınız; o nedenle bizde inanılmaz söz ustaları çıkar. O da Allah vergisidir.
Sözün nesilden nesile geçmesi gerekir. Türkler kadar atasözü olan bir başka millet yoktur. Çünkü, Türkler kadar sözlü kültüre bağlı başka bir topluluk yoktur.
YAZIYLA ARAMIZ YOKTUR
Kendimize ait alfabelerimiz vardır, ama Orhun Abideleri’nin yazıcılarını bile Çin’den getirttik.
Büyük devletler kurup, uygarlıklar, dinler, diller arasında aracılık etmemize rağmen, bugün dünyadaki benzerleriyle kıyaslanabilecek bir Türk mütefekkirinden bahsedilemez. Büyük hocalarımız, allamelerimiz var. Orhan Hoca (Türkdoğan) hepimizin saygı duyduğu bir allamedir. Gerçekten her alanda bilgi sahibi olan ve konuştuklarında, “bu bir deha olsa gerek” dediğimiz insanlarımız var.
Batı’da allame olmaz. Kendi dalında uzman insanlar olur. Kendi alanının felsefesini de yaparlar.
Batı anlamında tefekkür adamı yetiştiremeyiz biz.
Mimari, musiki ve şiir alanında her zaman başarılı ürünler verilse de, Batı kültürünün bilim ve felsefe alanındaki başarılarına asla yaklaşılamamıştır.
Sözlü kültürün kimi özellikleri açıkça modernleşmemizin önündeki en köklü engellerdir. Bunların başında, sözüm ona “yüksek” okuryazarlık oranına rağmen, okuma-yazmaya karşı tepkisellik ya da en azından isteksizlik gelmektedir.”
Kategori: Konferanslar



