
“Sivilleşme olmadan Millileşmek mümkün değildir.”
Avrasya Bir Vakfında “Sivilleşmek – Millileşmek” konulu konferansı E. Yarbay Şenol ÖZBEK verdi. Oturum Başkanlığını Uluslar arası Ticaret Hukuku Doçenti Ömer ÖZKAN yaptı.
Oturum başkanı söz hakkını doğrudan Şenol Özbek’e verdi.
E. Yarbay Şenol Özbek konuşmasında özetle şunları söyledi;
“Sizlere Cemil Meriç’in beni çok etkileyen bir sözünü aktararak başlamak istiyorum; ‘Vatandaşları çetin mücadelelerin içindeyken yıldızlara serenat yapan kişi savaş kaçağıdır.’ Ülkeme uzun yıllar bir asker olarak hizmet ettim. Bu hizmetimin yedi yılı Güneydoğu da terörle mücadele içinde olmuştur. Ben ülkeme sivil olarak daha büyük bir katkı yapacağıma inandığım için çok sevdiğim askerlik mesleğimden istifa ederek ayrıldım. Bu toplumun bir dertlisi olarak bu meselelerle ilgilenmeye başladım. Bir asker olarak meselelere yaklaşım ve çözüm yollarında gördüğüm hataları bir değişik boyutuyla sivil toplum kuruluşlarında ve entelektüellerde de müşahede etmekteyim. Öncelikle sivil kavramının doğru anlaşılmadığını ve ülkenin meselelere bakışta ortaya koyulan kavramların milli kökten mahrum olduğunu şaşkınlıkla müşahede ettim.
Sivil kavramı devletin olmadığı alanı ifade eder. Bu açıdan bakıldığında başbakan da sivil bir kişi değildir. Toplum kelimesi doğrudan sivil bir mana ifade ettiği halde biz buna sivil toplum diyerek bir kavram kargaşası yaratıyoruz. Maalesef bende bile bile bu hatayı sürdürmek zorundayım. Bir ülkenin, bir devletinin güçlü, milletinin güçlü mutlu ve huzurlu olabilmesi için sivilleşmiş olması lazım, yerli ve milli kodlarıyla barışık olması lazımdır. Bu şart fert içinde toplum içinde devlet içinde gerekli olan en önemli şarttır. Toplumda dengenin ve ahengin sağlanması sorunlara doğru çözümlerin bulunabilmesi de milli köklerden kaynaklanan sivilleşmiş bir toplum yapısıyla mümkündür. Devlet sivil olmaz ancak sivil dinamiklere dayalı bir devlet olur. Toplumuna hizmet için devletin sivil dinamiklere dayanıyor olabilmesi gerekmektedir.
Bu noktada çokça ifade edilen çağdaş devlet kavramı üzerinde duralım. Çağdaş devlet; ihdası değil tespiti mümkün olan bir toplumsal sözleşmenin gereği ve sonucu olarak bir arada yaşama azim ve iradesi gösteren insanların bir siyasal sözleşme etrafında oluşturdukları organizasyondur.
Ülkemizde kavram kargaşası yaratan bir diğer ifade de kamusal alan sözüdür. Bunun ne manaya geldiği, sınırlarının ne olduğunu, mahiyetini izah etmek mümkün değildir. Çünkü bu kavram topluma hizmet görevi üstlenmiş olan devlet mekanizmalarının vatandaşı tefrik etmekte, tahkir etmekte, rencide etmekte kullandığı bir malzeme gibi algılanmaktadır. Türban meselesi bunun en bariz örneğidir. Sivil bir toplumda bunun kabul edilebilmesi mümkün değildir. Biz kavramları vatandaşın değerlerinden yani milli köklerimizden tarihi gerçeklerden almak yerine bunu bir yerlerde imal ederek topluma dayatmayı tercih etmekteyiz. Bu milletlerin hayatı için son derece zararlı ve uygulanabilmesi uzun vadede mümkün olmayan bir tavırdır. Tartışılır hale getirdiğimiz Vatan, Türkiye, Türk kavramlarına tarihi açıdan rasyonel olarak bakacak olursak şu gerçekle karşılaşırız; yaşadığımız toprakların adı bin yıldır Türkiye’dir. Batılılar bundan sekiz yüz yıl önce bugünkü sınırlarımızdan daha geniş bir alanı Türkiye olarak isimlendirmişlerdir. Bu devletin adı da Türkiye Cumhuriyeti devletidir. Bizzat tarihi dinamiklerle beslenen bu kavramlarda Türklük vurgusu zaten vardır. Bu ülkenin insanlarının %85’i tereddütsüz olarak kendini Türk olarak tanımaktadır. Bu güçlü bir Türklük şuuru varlığını ifade etmektedir. Bu insanların ayrıca vatandaşlık bağına dayalı bir Türklük nitelemesine dahi ihtiyaç yoktur. Böyle olduğu halde Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının her birine Türklük Andı içirme gayretlerini anlayabilmek mümkün değildir. Bu doğru bir üslup değildir. Üslubun yanlış olması hakikatleri kabul edilemez hale getirmektedir.
Diğer bir konuda devlete atfedilmiş olan kutsallık meselesidir. Türk milleti başı bozukluğu sevmez, kendi otoritesini hasıl eder ve ona itaat eder. Ancak başındaki insanların adil olmasına, dürüst olmasına, merhamet ve liyakat sahibi olmasına özen gösterir. Ancak devlet böyle olursa milli bir devletten bahsedilebilir çünkü bu devletin dinamikleri gerçekten toplumdan kaynaklanmaktadır, kökleri milli bir mahiyet taşımaktadır.
Kısacası milli devlet hakim değil, toplum dinamikleriyle barışık, o dinamiklerden beslenen hadim devlet demektir. Yüz yıllar önce ‘Türk’ü ve Müslüman’ı yaşat ki devlet yaşasın’ demeyip de ‘İnsanı yaşat ki devlet yaşasın’ prensibini benimsemiş bir milletin yöneticileri bu hakikat üzerinde ciddi bir şekilde düşünmelidirler. Yine yüzyıllar önce güneş ülke özlemiyle yanan Campanella’ya ‘Fikir hürriyetine, vicdan hürriyetine ilişmeyen, düşünceyi zindana koymayan hakikat sevgisini zincire vurmayan millet o cesur ve adil Türkler’ sözünü söyleten devlet nizamının kodlarını hangi kaynaklardan aldığını iyi düşünmek zorundayız.
Millilik devletin resmi planında çoğu zaman zaruretlerin ortaya çıkardığı tezahürlerde değil sivil toplumun yüzyılların birikimlerine dayanan tezahürlerinde saklıdır. Bundan dolayısıdır ki sivilleşmek ve millete güven duygusu içinde demokrat bir tavır içinde olmak, millilikten uzaklaşmak değil tam aksine millileşmektir.”
Büyük bir ilgiyle izlenen ve soru cevap faslında tartışmalara sebep olan konferans teşekkür plaketinin takdimiyle son buldu.
Kategori: Konferanslar


