
“Ordu Milletten Girişimci Millete”
TüKETiME DAYALI EKONOMİK KALKINMAYA KARŞI ÇIKMAK, TüKETiMiN HAYATIN YAŞANIR KILINMASINDA, HANGİ SINIRA KADAR GEREKLİ OLDUĞUNU TARTIŞMAK YADIRGANIR OLDU. EKONOMiK KALKINMA DOKULMAZLIK KAZANMAKLA KALMADI, AYRICA METAFİZİK BİR DEĞER DE YÜKLENDİ. (…) ARTIK HER TÜRLÜ FAALİYETİN DEĞERi PAZAR MEKANİZMASI İÇİNDE OLUŞAN FiYATA GÖRE ÖLÇÜLÜYOR.
Avrasya Bir Vakfı’nın geleneksel olarak gerçekleştirdiği hafta sonu sohbetleri dizizinin bu haftaki konuğu Prof. Dr. Ersin Nazif Gürdoğan’dı.
Prof. Dr. Ersin Nazif Gürdoğan bilimsel birikimini, bilimin sonuçlarını kendi penceresinden bakarak değerlendiren, kendine has bir uslubu olan bir bilimadamıdır. Gürdoğan Hoca, “Bizim kültürümüzde insan hayatı çok önemlidir. Bir insanı öldüren bütün insanlığı öldürmüş gibidir. Hergün binlerce insan ölüyorsa, insanlık binlerce defa ölüyor demektir. O yüzden savaşın ortadan kalktığı, barışın dünyayı kuşattığı, Hz. Peygamber’in Mekke’nin fethinde olduğu gibi, kimsenin burnunu kanatmadan dünyayı değiştirmemiz gerekir” derken gönlünde yatan aslanı dile getiriyordu. O nedenle konferansının başlığını, “Ordu milletten girişimci millete” koymuştu.
Kuzey Afrika’dan Basra Körfezi’ne kadar uzanan ve tamamı Müslüman olan coğrafyada barut kokuları genizleri yakarken, kan gövdeyi götürürken, insanlara tüketmenin çağdaşlaşma olduğu öğretilirken, Müslümanların ellerindeki enerji kaynaklarını gasbedilirken, Gürdoğan Hoca’nın anlattıkları daha başka bir anlam kazanıyor. O nedenle, bugünkü sohbetimizin son bölümlerinde, Gürdoğoğan Hoca’nın kitaplarından Müslüman dünyaya bir nasihat olacak konuları da, satır başlarıyla aktarmaya çalıştık. Sözü Prof. Dr. Ersin Nazif Gürdoğan’a bırakıyoruz.
*********************
“ ‘Marks’ın çok alıntılanan bir sözü vardır; filozoflar dünyayı yorumladılar, biz dünyayı değiştireceğiz’. Onlar dünyayı değiştiremediler, kana buladılar. Bizde artık sorumlulukları başkasına yükleyip sürekli Batılıları, Amerikalıları, İsraillileri suçladık; İngilizleri, Fransızları, Almanları suçladık. Şimdi artık başkalarını suçlarını bir kenara birakıp, biz onlarla nasıl yarışırız, biz onları nasıl aşarız, bunun stratejilerini, bunun politikalarını geliştirmemiz gerekir. Kendimize dönüp, eleştiri kültürümüzü de geliştirmemiz lazım. Anadolu’da bi söz vardır; ‘çuvaldızı başkasına batırıyorsan, hiç olmazsa iğneyi de kendine batır. Kendimizde hiç hata kusur aramıyor, iğneyi de çuvaldızı da başkasına batırıyoruz.”
“Eleştiri kültürümüzü de geliştirmemiz gerektiğini belirten Prof. Dr. Ersin Nazif Gürdoğan, bunu başarabilmek için de “Dünyayı bir bütün olarak, bir mescid olarak görmemiz gerekir” dedi. “Gerçekten yeryüzü insanlara mescid kılınmıştır. Yeryüzü öte dünyanın atölyesidir, fabrikasıdır, tarlasıdır,işyeridir. Dolayısıyla yeryüzünü herkes için yaşanır hale dönüştürmeden öbür dünyadaki cennete kavuşmak mümkün değildir. (…) O yüzden savaşlar bitmelidir.
Bizim kültürümüzde insan hayatı çok önemlidir. Bir insanı öldüren bütün insanlığı öldürmüş gibidir. Hergün binlerce insan ölüyorsa, insanlık binlerce defa ölüyor demektir. O yüzden savaşın ortadan kalktığı, barışın dünyayı kuşattığı, Hz. Peygamber’in Mekke’nin fethinde olduğu gibi, kimsenin burnunu kanatmadan dünyayı değiştirmemiz gerekir. Bunun yolu girişimcilikten geçer. Girişimciler yeni yüzyılın fatihleri, girişimciler modern dünyanın misyonerleridir. Bayrak ticareti izler; bayrak girişimcileri izler.
Ne kadar girişimcilerin önünün açıldığı bir dünya oluşursa, ne kadar orduların değil, girişimcilerin konuştuğu, ekonominin konuştuğu bir dünya oluşturulursa, o dünyada barış şansı o kadar yüksek olur.
Ticaretin olduğu yerde kavga olmaz. Ticarette iki taraf da kazanır. Savaşta iki taraf da kaybeder. Yeni dünyanın yolu ticaretten, girişimcilikten geçecektir. Ülkeler arasındaki alış verişi, ticareti ne kadar geliştirirsek, çatışmaları, anlaşmazlıkları, sorunları da o kadar azaltırız.
(…) Bizim kuşağımız için bağımsızlık çok önemliydi. Artık tersi geçerli hale geldi. Dünyadan ekonomik olarak bağımsız olan bir ülke olmak değil, dünya ile alış veriş içinde olan bir ülke olmak önemli.”
“Girişimcilik, insanların gönlünde yatan aslanı uyandırma işidir. İnsanlara balık vermek yerine balık tutmayı öğretmektir, diyebiliriz.
(…) Medeniyetler, kurumlar, kuruluşlar sürekli olarak kendilerini yenilemelidirler. Yılanlar, sürekli deri değiştirmezlerse, yaşayamazlar. (…) Uzun ömürlü olmanın yolu, sürekli kendini yenilemekten geçer. ‘İki günü birbirinden farklı kılmak’tan geçer. İki günü birbirinden farklı kılamayanlar toplumlarını yoksullaştırırlar.
Sıradan insan bir üretir, bir tüketir. Topluma katkıları yoktur. Bir insan bir üretir, iki tüketirse, o insan yarım insandır; toplumunu yoksullaştıran insandır. Bir insan düşünün, Şaban (Gülbahar) Bey gibi bin üretip bir tüketiyorsa, toplumuna bin insan olarak katkıda bulunuyor demektir. Tasavvufi kavramla söylersek, tüketirken 1 lokma 1 hırka, üretirken 1000 lokma 1000 hırka.. Üretmesini bilmek zorundayız. Üreten toplum olmak, veren el olmak, iki günü birbirinden farklı kılan bir insan olmak dünya ile rekabet edebilmemiz açısından önemlidir. Üretirken Batılılar gibi üretmek, tüketirken Yunus gibi, Mevlana gibi tüketmek; basit, yalın yaşamasını bilmek gerekir.
Yalınlık güçtür. Gösterişe kapılanlar, sürekli tüketenler hiçbir zaman kalıcı olamazlar. (…) Tüketirken 1 lokma 1 hırka, üretirken 1000 lokma 1000 hırka üretmek.. O zaman, hem kendimizi, hem çevremizi, hem de dünyamızı değiştirebiliriz. Dünyayı değiştirmenin, çevremizi değiştirmenin, ülkemizi, ailemizi, kurumumuzu, kuruluşumuzu değiştirmenin yolu, veren el olmasını bilmekten geçer. Dünyanın hiçbir yerinde tüketen ellerin itibarı olmaz; alan ellerin saygınlığı olmaz.”
EĞiTiMiN ANA SORUNU
(…) Eğitimin ana sorunu, kitlelerin tüketim susuzluğunun öğrenme susuzluğuna dönüştürülmesidir. Bunun için, üretim dinamiklerinin,maddesel üretimden daha çok zihinsel üretim üzerinde yoğunlaşması gerekir.Dünya ölçüsünde yaygınlık kazanmıştüketim ekonomisinin kemikleşmiş yapısını değiştirmede en güçlü silah, inanmış ve insanlığa sevgiyle bağlanmış insandan başka, toplumları dönüştürecek başka güç yoktur.
TüKETiM EKONOMiSiNE KARŞI TASAVVUF
“Ekonomik kalkınma, başka bir deyişle her yıl belirli bir oranda eğitimin artması, bütün dünyada tartışılması söz konusu olmayan bir amaç haline geldi. (…) Temel ve uygulamalı bilimlerdeki gelişmelerle büyük bir hız ve yoğunluk kazanan üretim ve tüketim, ekonomik sistemlerin odak noktasını oluşturmaktadır. İşletmeciler, iktisatçılar ve mühendisler için, ürün ve hizmetlerin üretim yöntemlerinden daha çok pazarlama yöntemleri önemlidir. Onlardan beklenen tüketimi sürekli artırmalarıdır. Artış ister sigara ister silah tüketiminden kaynaklansın; politikacılar, iktisatçılar ve mühendisler için sonuç değişmez.
“Toplumların gelişmişlikleri, kişi başına tüketilen demir, çelik, çimento, kağıt ve sigara ile ölçülüyor. Yıldan yıla tüketim, ithalat ve ihracat rakamları artıyorsa, daha iyi günlere gidildiği düşünülerek, gelecekten kimse kaygı duymuyor. Bunun için, ‘her yıl biraz daha fazla tüketme’, tüketim ekonomisini açıklayan çok önemli bir ilke haline geldi. Tüketime dayalı ekonomik kalkınmaya karşı çıkmak, tüketimin hayatın yaşanır kılınmasında, hangi sınıra kadar gerekli olduğunu tartışmak yadırganır oldu. Ekonomik kalkınma dokulmazlık kazanmakla kalmadı, ayrıca metafizik bir değer de yüklendi. (…) Artık her türlü faaliyetin değeri pazar mekanizması içinde oluşan fiyata göre ölçülüyor.
Pazar mekanizması içinde ekonominin ilkeleriyle yönlendirilen bilim ve teknoloji çalışmaları, ürün ve hizmet tüketiminin artırılması gibi oldukça dar bir alan içinde yoğunlaşmaktadır. İlgi alanı ne olursa olsun, bilim adamları araştırma yapacakları konuları seçmedeki özgürlüklerini büyük ölçüde yitirmişlerdir. Hangi konulara ağırlık verileceğine, hangi alanlarla ayrıntılı araştırma yapılacağına bilim çevreleri değil, tüketim ürünlerini üretenlerin yönetim kademeleri karar veriyor.
Ekonomik kalkınmanın böylesine önemsenmesinin ardından, geçmişte eşi görülmedik bir üretim patlaması ortaya çıktı. Üretimin her alanda çığ gibi artmasının sonucu, üretimin öteki yüzü tüketim büyük önem kazandı. Üretime paralel olarak, üretimi canlı tutmak için, tüketimin daha hızlı artırılması zorunluluğu, tüketimi, üretimin önüne geçirdi. Suni ihtiyaçlarla, tüketimi artırma zorunluluğu, pazarlama ve reklam faaliyetlerini yalnızca işletme ekonomisinin değil, bütün bilim dallarının ortak araştırma konusu haline getirdi.
Üretim ile tüketim, aslında, bir madeni paranın iki yüzü gibi bir bütündür. Birinin ötekinden ayrı ve bağımsız düşünülmesi söz konusu değildir. Bir kişi için üretim, diğeri için tüketimdir. Aynı ilke, büyük küçük bütün işletmeler için de geçerlidir. Tüketim olmadan üretim olmaz.
(…) Toplumların ekonomik açıdan gelişmişlik düzeylerine göre, üretime verilen ağırlık, kritik bir bir noktadan sonra tüketime verilen ağırlığa dönüşüyor. Bunun sonucu, bütün dünyada, Japonya’dan Amerika’ya yeni bir ekonomik yapılanma ortaya çıktı: Tüketim ekonomisi. Tüketim ekonomisine can ve kan veren, akıntı ya da kitle toplumu olmaktadır.
Tüketim ekonomisi, harcama yarışına dayanan, gösteriş tüketiminin önem kazandığı, durmadan suni ihtiyaçların üretildiği ve dünya ölçüsünde yaygınlık kazanan yeni bir ekonomik yapıdır.
(…) Ekonomik gelişmenin hızı ve hacmi arttıkça, bir yandan suni ihtiyaçlar büyütülürken, diğer yandan da üretilen ürün ve hizmetlerin ömrü de programlı bir şekilde kısaltılmaktadır. Çünkü, satışları her yıl kısıtlayarak artırabilmek için, endüstriyel ürünlerin fiziksel ömürlerinin planlı olarak kısaltılması gerekir. Bunun için, her yıl bir ürünün küçük değişikliklerle, sözde geliştirilmiş yeni bir modeli pazara çıkarılıyor. Böylece endüstriyel ürünlerin bir yandan teknolojik olarak ömürleri kısaltılırken, diğer yandan da kaliteleri düşürülüyor.
Her firma, on ya da yirmi yıl kullanılabilecek arabalar değil, fiziksel olarak en fazla üç yıl dayanabilecek araçlar üretiyor. Bu durum yalnız arabalar için değil, bilgisayarlardan buzdolabına kadar, her türlü endüstriyel ürün için de geçerlidir.
Satışların daha hızlı artması için, enflasyon, taksitli satışlar ve tüketici kredileriyle, kitlelerin satınalma gücü suni bir biçimde büyütülüyor. İnsanlar, işyerine gidip gelme alışkanlığı içinde, büyük kalabalıklar halinde kentlerin alışveriş merkezlerini dolduruyorlar. Çünkü, tüketim ekonomisinin ana dinamiklerinden biri, durmadan bir şeyler satın almak ve gösteriş tüketimi için sonu gelmez bir yarışa girmektir. Bunun için satıalma arzusunu tahrik etmek, yalnızca temel ve uygulamalı bilimlerin değil, sosyal ve işletme bilimlerinin de belli başlı araştırma konularından biri haline gelmiştir.
(…) Ekonominin amacı; gerçek ihtiyaçları karşılamaktan daha çok, suni ihtiyaçlar üretmeye dönüştü. Tüketim ekonomisine paralel olarak, ‘Bir kere kullan sonra at’ diye özetlenebilecek yeni bir kültür doğdu. Bu kültür içinde insan ile birlikte çevre, ruh ve bilgi akıl almaz boyutlarda kirletiliyor.”
“TÜKETiM EKONOMiSiNiN YUMUŞAK KARNI”
“ (…) Enflasyon, faiz ve taksitli satışlar gibi değişik finansman teknikleriyle ekonominin hacmi suni olarak büyütülmeseydi, üretim ve tüketim faaliyetleri böylesine önemsenmeyecekti. Ayrıca, daha çok kazanmak adına sürdürülen bu rekabet, sonu hiçbir zaman gelmeyecek vahşi bir yarışa dönüşmeyebilirdi.
Vahşi rekabetle, birbirleriyle kıran kırana yarışan işletmelerin sayısı, bu kadar azalarak büyük üretim tekelleri doğmayabilirdi. Kültür ve sanat faaliyetleri, piyasa mekanizması içinde maddi kazanç sağlamıyor diye, bu kadar çoraklaşmazlardı. Öte yandan, söz konusu üretim ve tüketim yarışı içinde, insanların yalnızca açgözlülüğü büyütülerek, iç dünyaları böylesine yoksullaşmazdı.”
TÜKETİM YARIŞI İNSANLARI NEREYE GÖTÜRÜYOR?
“(…) Tüketim yarışı insanları nereye götürüyor? İnsan kendi elinden çıkan bu endüstriyel ürünlere neden taparcasına bağlanıyor?! Tüketim büyüsü, nasıl oluyor da, insanın aklını başından alıyor?! Söz konusu Müslümanlar olunca, bu sorulara cevap bulmak daha da güçleşiyor. Çünkü, Müslümanlar da bu tüketim çılgınlığına kolaylıkla kapılabiliyorlar.
Malezya’dan Fas’a kadar bütün Müslümanlar Batılılar gibi giyinmeye, Batılılar gibi yemeğe, Batılılar gibi giyinmeye, Batılılar gibi yaşamaya öyle istekli görünüyorlar ki, sonunda, Batılılar gibi üretemeseler bile, Batılılar gibi tüketmeyi eksiksiz başarıyorlar. Müslümanlar Batılılar gibi yaşadıkları için, kaçınılmaz olarak da, her alanda Batılılar gibi düşünmeye başlıyorlar.
Müslüman ülkelerin tüketimlerinin çok önemli bir bölümünü Batı ülkelerinin, suni ve kısa ömürlü ‘kullan at’ ürünleri oluşturuyor. Özellikle petrol zengini Müslüman ülkeler, Batılıların göz boyacı ürünlerinin aranan müşterileri oluyorlar. Tüketim tutkusuyla herkes, Batı’nın özürlü suni tüketim ürünlerinin değişmiş alıcıları oluyor!
Müslümanlar, yürürlükteki tüketim ekonomisinin işleyiş mekanizmasını bütünüyle kavrayamadıkları için, tüketim ekonomisinin tuzaklarına kolaylıkla düşebiliyorlar.”
*************
Prof. Dr. Ersin Nazif Gürdoğan, “Ordu millet olmanın modası geçti” derken ganimet, talan devrinin geçtiğini, artık, girişimci, üretici olmanın önemli olduğunu vurguluyordu. Gürdoğan Hocanın gönlünden çağlayanlar, insalığın hayrını, iyiliğini her şeyin üstünde tutan bilimsel değerlendirmelerdi. Kuzey Afrika’dan Basra Körfezi’ne uzanan bölgede Müslümanların ‘mallarını’ 40 Haramiler misali talan edenlerin, “yürürlükteki tüketim ekonomisinin işleyiş mekanizmasını bütünüyle kavrayamayan” Müslümanları çılgınca tüketime yönlendiren mekanizmayı kontrol edenlerin de, birgün Gürdoğan Hoca gibi düşünmelerini diliyoruz.
Kategori: Konferanslar




