
Tarihte Bu Hafta : 23 Mayıs – 29 Mayıs
1040: Selçuklular, Dandanakan Savaşı’nı kazandılar. Çağrı Beğ ve Tuğrul Beğ döneminde Selçukluların en büyük rakibi Gazneliler idi. İki kabile, sınır boylarındaki şehirler için bir yıl süre ile vur-kaç savaşı yapıyorlardı. Sonunda iki ordu, Merv şehri yakınlarındaki Dandanakan Çölü’nde karşı karşıya geldi. Gazneli ordusunu Sultan Mes’ud, Selçuklu ordusunu Çağrı Beğ yönetiyordu. Savaşın başlamasından sonra 6 saat geçmişti ki, Sultan Mes’ud, ordusunun tamamen yok olma ihtimaliyle karşı karşıya olduğunu anladı. Yok olmaktansa savaşı kaybetmeyi tercih etti ve geri çekildi. Selçuklular bu zaferden sonra hızla İran, Irak, Suriye ve Anadolu’ya yayıldılar.
Horasan’da kendilerine yurt kurmaya çalışan Selçuklular, o bölgede hâkimiyeti ellerinde bulunduran Gazneli Devleti ile karşılaştılar. Yirmi seneden fazla devam eden çatışmalarda hep Selçuklular galip geldiler. Buna rağmen Selçuklular sayıca az oldukları için Gazneliler tarafından ciddiye alınmamışlardı. Bir müddet sonra Selçuklular güçlendiler ve Gazneli Devleti’nin batı sınırında tehdit unsuru oldular. Başlangıçta Selçuklu yayılmasına önem vermeyen Gazneliler, 1038’de bu meseleyi kökten halletmeye karar verdiler. 1039 yılında Gazneli Sultanı Birinci Mesud’un 70.000 kişilik ordusu, Selçukluların 30.,000 kişilik ordusuna Serahs’da yenildi. Selçukluların bu galibiyeti, bağımsız Büyük Selçuklu Devleti’nin başlangıcı oldu. Bu tarihten sonra da Gazneliler ile Selçuklular arasındaki savaşlar devam etti. Selçuklular, 15 Mayıs 1039’daki büyük savaşta Gaznelilere yenilince, vur – kaç yöntemleriyle savaşmaya başladılar. Çağrı Beğ, bir yıl kadar devam eden bu yıpratma savaşından sonra Tuğrul Beğ ve diğer Selçuklu önderlerinin Dehistan ve Gürgan yönüne çekilme tekliflerine karşı çıktı ve Gazneli ordusunu bir meydan savaşına çekmeye çalıştı.
Selçuklu komutanlarının yönetimindeki Oğuzlar, Mayıs 1040 ortalarında taarruza geçtiler. Ağır donanımlı, hareket yeteneği zayıf Gazneli ordusuna karşı üstünlük sağladılar. Selçukluların su kaynaklarını ve kuyuları tahrip etmesi üzerine Gazneli hükümdarı Birinci Mesud, suyu bol olan Merv yakınlarındaki Dandanakan ovasına yöneldi. Orada da aynı olayla karşılaştılar. Gazneli komutanları, savaşa başlamadan önce kuyularını ve su kanallarını işler hâle getirmeyi teklif ettiler. Gazneli Sultanı Birinci Mesud bu teklifi kabul etmedi. Bir – iki gün içerisinde Selçukluların işini bitebileceğini ümit ediyordu. Sultan ve komutanlar arasındaki anlaşmazlık, ordunun disiplininin bozulmasına yol açtı. Açlık ve yorgunluk sebebiyle kendi aralarında kavga etmeye başladılar. Kavgalar sonunda Mesud’un askerlerinden bir kısmı O’nu bırakarak Selçuklu ordusuna geçti. Durumu öğrenen Çağrı Bey, fırsatı değerlendirip 20 Mayıs 1040’ta âni bir hücuma geçti. Selçuklu kuvvetleri, üç gün süren şiddetli çarpışmalar sonunda 23 Mayıs 1040’ta Gazneli ordusunu yok ettiler. Birinci Mesud, 100 kadar süvârisi ile kaçarak ancak canını kurtarabildi. Hazinesi ve silâhları Selçukluların eline geçti. Dandanakan galibiyeti Büyük Selçuklu Devleti’ni Horasan ve Harezm’in en güçlü devleti hâline getirerek kalıcılığını sağladı.
23 Mayıs 1512: Sultan İkinci Beyazıd Han, oğlu Şehzâde Selim lehine tahttan feragat ettikten sonra Dimetoka’daki saraya gitmek üzere İstanbul’dan ayrıldı. Sultan İkinci Beyazıd Han’ın İstanbul’dan ayrılışı hüzünlü oldu. Sultan İkinci Beyazıd Han, tahttan ayrıldıktan sonra eski saraya nakletmişti. Burada rahat edemedi. Biraz da İstanbul’dan ayrılması telkin edildiğinden huzursuzdu. Dimetoka Sarayı’na gitmek için oğlundan izin istediği rivâyet edilir. Eski pâdişâhın emrine, güvendiği adamlarından olan Rumeli Beylerbeyi Yunus Paşa ile defterdar (Mâliye Nâzırı) Kasım Paşa verildi. Tahtından indikten bir ay sonra İstanbul’u terk etti. Sultan Selim Han, devlet erkânı ile birlikte babasını şehir sınırına kadar uğurladı. Babasının bindiği arabanın sağ tarafında yaya yürüyerek büyük bir hürmetle nasihatlerini dinledi. Edirnekapı’dan çıkılacağı sırada Sultan Beyazıd arabasını durdurup oğluna artık dönmesini söyleyerek vedâ etti. Sultan Beyazıd Han, bu vedâdan üç gün sonra vefât etti. Sultan Beyazıd’ın ölüm sebebi hakkında iki rivâyet vardır. A) Yaşlılık ve hastalık sebebiyle ölmüştür. B) Oğlu Sultan Selim Han’ın emri ile ve özel doktoru olan Yahudi tarafından zehirlenerek öldürülmüştür. Bu rivâyeti ileri sürenler, Beyazıd Han’ın sunulan zehirli şerbeti, öleceğini bilerek içtiğini ve “Oğul, kılıcın keskin olsun. Emmâ, ömrün kasîr olsun !” Diyerek hem dua, hem de beddua ettiğini ilâve olarak; olayı bilenlerden kiminin siyâseten, kiminin de devlet zarar görmesin diyerek sustuklarını, gerçeği gizlediklerini belirtirler.
23 Mayıs 1524: İran’da hüküm süren Safevî Hânedânı’nın kurucusu Birinci Şah İsmail, Erdebil şehrinde öldü. Doğumu: Erdebil, 17 Temmuz 1487. Türk asıllı idi. Hatayî mahlâsı ile şiirler yazdı. Anadolu’yu Şiileştirme çalışmaları sebebiyle Yavuz Sultan Selim Han’ın öfkesine sebep oldu. Çaldıran Savaşı’nı kaybetti. İyi bir Müslüman olmakla birlikte, iflâh olmaz bir Sünni düşmanı idi. Osmanlılarla baş edemeyince, 1510 yılında Sünni Özbek aşiretlerine saldırdı, gâlip geldi. Özbek Han’ı Muhammed Şeybânî’yi öldürdü. Osmanlı Devleti’ni, târih boyunca en çok uğraştıran komşu ülke hükümdârıdır.
İsmail-i Safevî olarak da anılır. Türklerin Hatay kabilesindendir. Babası Haydar, Şirvan hükümdârı Yakub’un adamlarıyla yaptığı savaşta, Ferruh Yesar tarafından 1493’te öldürülmüştü. İsmail Safevi ve kardeşleri, dayısı olan Sultan Yakup tarafından ölümden kurtarıldı. Şiraz valisi Mensur Bey’in yanına gönderildi. Mansur Bey, İsmail ve kardeşlerini hapse attı. Akkoyunlu Rüstem Bey onları kurtardı. İsmail ve kardeşleri Erdebil’e gittiler. Orada, babası Şeyh Haydar’ın müritleri tarafından koruma altına alındılar. Daha sonra İsmail, gizlice çevre şehirlere gidip teşkilâtlanma çalışmalarını başlattı.
1500 yılına geldiğinde İsmail’in etrafında önemli sayıda insan toplanmıştı. İlk iş olarak Şirvan’a gidip babasının katili olan Ferruh Yesar’ı katletti ve Şirvan’ı aldı. 1501’de Azerbaycan’ı ele geçirdi. Akkoyunlular’dan Aran ve Diyarbakır’ı aldı. Hükümdâr Elvend Beyi 1502’de mağlup edince Tebriz’e geldi, Tebriz şehrini merkez yaptı. Aynı gün taç giyerek Şah unvanını aldı. Şah İsmail’in kurduğu devlete ve hânedâna, dedesi Safiyeddin-i Erdebil’den dolayı Safeviler denildi. Şah İsmail, kurduğu devleti bozuk Râfızî inancıyla teşkilâtlandırdı ve bu inancı yayma siyâseti takip etti. Büyük İslâm ülkelerine mürit ve fedâilerini gönderip propaganda yaptırdı. 1503’te Irak ve Kirman’ı büyük bir katliam yaparak zaptetti. Oralardaki Sünnilerin hepsini kılıçtan geçirdi.
Bu hareketleri, Osmanlı Devleti’nin tepkisine sebep oldu. 1505’te Kazvin’i, 1507’de Erciş, Ahlat ve Bitlis’i ele geçirdi. Elbistan’a kadar ilerledi. Diyarbakır Emiri, Şah İsmail’e bağlılığını beyan ettiyse de Sünni olan şehir halkı karşı çıktı. Burada da halk kılıçtan geçirildi, şehir Safevilerin yönetimine alındı. 1508’de Bağdat’ı aldı. Şehirde büyük katliam yaptı. Başta İmam-ı Âzam Ebû Hanife Hazretleri’nin türbesi olmak üzere Ehl-i Beyt’ten Abdülkadir Geylânî Hazretleri’nin ve diğer din büyüklerinin kabir ve türbelerini yıktırdı. 1509’da Bakü’yü, 1510’de Özbek Hanlığı’nı zaptetti. 1511 yılında ülkesinin sınırlarını Belh şehrine kadar genişletmişti. Öldürdüğü Sünni Müslümanlardan birinin vücudunun içini boşaltarak saman doldurdu ve Yavuz Sultan Selim Han’a gönderdi.
Görevlendirdiği Şah Kulu komutasındaki 15.000 kişilik ordu, Konya ve Kütahya’ya saldırdı. Vezir-i Âzam Hadım Ali Paşa, ordusunu perişan ederek Şah Kulu’nu öldürttü. Şah İsmail, Memluklu Devleti ile iyi ilişkiler kurup Osmanlı aleyhine genişleme plânları yaparken, öldürülen Özbek Hanı’nın oğlu, Yavuz Sultan Selim Han’a elçi gönderip, ittifak oluşturmayı teklif etti. Osmanlı Sultanı, Şah İsmail’e mektup gönderip Osmanlı toprakları üzerine saldırmaktan vazgeçmesini ağır bir dille ihtar etti. Şah bu mektuba cevap vermediği gibi, saldırılarına da sürdürdü.
Bunun üzerine Osmanlı Devleti, 1514 yılında İran Seferi’ni düzenledi. Yavuz Sultan Selim Han, Şah İsmail’in topraklarına girdiği halde Şah ortalıkta yoktu. Haber gönderip hakaretler edince, Çaldıran Meydan Savaşı’na çıkmak mecburiyetinde kaldı. 23 Ağustos 1514 tarihindeki Çaldıran Meydan Savaşı’nda Şah İsmail ve ordusu, Yavuz Sultan Selim Han karşısında bir gün bile dayanamadı. Ordusu dağıldı, kendisi tacını tahtını ve hanımını savaş alanında bırakıp kaçtı, Tebriz’e çekildi. Mağlubiyetin üzüntüsü ile kendisini içkiye verdi. Devletin ileri gelenleri harekete geçip küçük yaştaki oğlu Tahmasb’ı Safevi hakanı ilân ettiler. Tahtı ve şahlığı da elinden alınan İsmail, teselliyi daha fazla içkide aradı. Sonunda, Azerbaycan’ın Serâb şehrinde öldü. Cenâzesi Erdebil’e getirilip Şeyh Safi’nin yanına gömüldü. Türkçe, Farsça ve Arapça olarak, hece ve aruz vezni ile yazdığı şiirleri Dîvân’da ve Deknâme isimli kitapta toplandı.
23 Mayıs 1919: Sultanahmet Meydanı’nda, 100.000 kişinin katıldığı, İzmir’in işgalini protesto mitingi düzenlendi. Toplantının organizatörü Türk Ocağı idi. Millî amaçlarla düzenlenen ilk ve en büyük toplantıdır. Toplantıya; Mehmet Emin (Yurdakul), Hâlide Edip (Adıvar) ve Süleyman Sırrı gibi kişiler konuşmalar yaptılar. İzmir’in işgal edilmesi bütün memlekette ve özellikle İstanbul’da büyük tepki ile karşılandı. Sultanahmed Meydanı’nda bir miting yapılacağı haberi her tarafa yayıldı. Bu mitingde bütün İstanbul halkı; memuru ve talebesi ile katılacaktı. Miting günü meydanın hâli, anlatılması güç bir manzara sergiliyordu. Her taraf kara bayraklarla çevrilmişti. Sultanahmed, Ayasofya, Firuzağa camilerinin minârelerinde, binaların balkonlarında ve pencerelerinde kapkara Türk bayrakları sallanıyordu. Yakalarda, etrafı siyah bir yuvarlak ve üzerinde ‘İzmir Türk kalacaktır – 23 Mayıs 1919” yazılı rozetler takılmıştı. Minârelerden gelen tekbir sesleri, bütün meydanın insan seli ile doldurulmasında etkili olmuştu. Dükkânlar ve okullar kapanmış, tramvay yolu kapatılmış meydan tek yürek olmuş insanlarla hınca hınç doldurulmuştu. Hâlide Edip (Adıvar) Hanım, kürsüden sesleniyordu: “Evlatlarım, kardeşlerim !…
Toplantı sonunda yayınlanan bildiride; İstanbul’un Müslüman-Türk halkının mukaddes vatanın haksız olarak işgal olunan bölümlerinin boşaltılmasına kadar hayatını fedaya hazır olduğu, asırlardan beri tatbik edilen göz boyama siyasetine artık kat’iyyen itimat edilmeyeceği, memlekette artık kalplerde vatan endişesinden başka hiçbir endişenin yer bulmamasının istendiği ve küçük-büyük herkesin buna söz verdiği ifade ediliyordu.
Konuşmalarda kışkırtma yoktu. İntikama, saldırıya teşvik yoktu. Yalnızca yaşanılan üzüntüler dile getiriliyordu. Toplantının sonunda: “Ey cemaat-i Müslimin… !” sözleriyle başlayan bir dua okundu. O gün, o meydana gelen insanların çoğunda çakıdan, bıçaktan tabancaya… pek çok kişide silâh vardı. Ufacık bir tahrik olsa, kanlı bir çatışmayı önlemek asla mümkün olamazdı. Toplantı sonunda Asil Türk Milleti, sessiz, vakur ve azimli olarak meydanı terk etti.
24 Mayıs 1040: Tarihte Türklerin ilk cihan devleti olan Selçuklu Devleti kuruldu. Dandanakan Meydan Savaşı’ndan sonra Tuğrul ve Çağı Beğ kardeşler, Büyük Kurultay’ı topladılar. Tuğrul Beğ devlet başkanı, ağabeyi Çağrı Beğ, ordular başkomutanı oldu. Adlarına hutbe okuttular, para bastırdılar. Devletin merkezi Nişâbür’den, Tahran civarındaki Rey şehrine nakledildi. Abbâsi Halifesine elçi gönderilip ilişki kurdular. Halife, kendisi aynı zamanda ‘Sultan’ olduğu halde, Tuğrul Beğ’in Sultanlığını kabul etti. Böylece İslâmiyet’in bayraktarlığı artık Selçuklulara geçmişti. Bu görevi çok mükemmel bir şekilde îfa ettiler.
Selçuklu Devleti’nin kurucusu Selçuk Bey, Aral Gölü ile Hazar Denizi arasındaki topraklarda bulunan Oğuz Devleti’nin kumandanlarından Dukak Bey’in oğludur. Dukak Bey ölünce, 18 yaşındaki Selçuk Bey komutan oldu. Selçuk Bey; cesur, âdil ve cömert bir insandı. Askerler ve halk O’nu çok sevdi. Sevdiklerinin sayısı her gün artıyordu. Oğuz Devleti’nin Yabgu denilen başı, Selçuk Bey’in itibarının artmasından endişe duymaya başladı. Endişeleri, davranışlarına yansıyınca Selçuk Bey, ülkeden ayrılması gerektiğini anladı. Askerleri ve onların eşleri – çocuklarıyla birlikte, Seyhun Nehri’nin kenarındaki Cend şehrine gelip yerleşti. Yıl: 985′tir.
Şehir, İslâm ülkelerine giden yolun üzerinde idi. Gelip – giden Müslümanlarla tanışan Selçuk Bey ve kabilesi, İslâmiyet’le şereflendiler. Selçuk Bey Müslüman olunca, “Müslümanlar, gayrimüslimlere haraç vermez !” Diyerek Oğuz Yabgu’ya baş kaldırdı, bağımsızlığını ilân etti. Bu hareketi, çevredeki Müslümanlar tarafından takdirle karşılandı ve desteklendi. Bir müddet sonra Selçuk Bey ile Oğuz Yabgu arasında savaşlar başladı. Bölgedeki Müslüman devletlerden biri olan Sâmânîler, Selçuk Bey’i destekliyorlardı. Sâmânî hükümdârı, kendi ülkesine Oğuzlardan gelecek saldırıları önlemesi için Selçuk Bey ve adamlarının Buhara yakınlarındaki Nûr Kasabası’na yerleşmelerine izin verdi. Selçuk Bey; Mikail, Arslan, İsrafil, Yusuf ve Mûsa adlarındaki oğullarıyla, Selçuklu Devleti’nin ilk temellerini attı. Selçuk Bey, kendi sağlığında, ölen oğlu Mikail Bey’in çocukları Tuğrul ve Çağrı isimlerindeki torunlarını çok iyi yetiştirmişti. 100 yaşında iken ahirete intikal etti. Hayattaki büyük oğlu Arslan Bey, babasının yerine sultan oldu.
Bölgenin en güçlü devleti Karahanlılar idi. Selçuklular ve Karahanlılar arasında, çoğunu Selçukluların kazandığı savaşlar yaşanıyordu. Karahanlılar, bölgenin diğer güçlü devleti Gazneliler ile birleştiler. 1025′te Arslan Yabgu Gaznelilere esir düştü. Yerine Mûsa Bey Yabgu oldu. Amcaları, Tuğrul ve Çağrı Beyleri yönetime karıştırmıyorlardı. Onlar da amcalarına bağlı olmakla birlikte, ülkenin ayrı bir bölgesinde yaşıyorlardı. Bu sebeple, Arslan Bey’in esir alınışına ilgisiz kaldılar. Tuğrul ve Çağrı Beylerle adamlarının nüfusları artıp hayvanları çoğalınca, Karahanlı ve Gazneli topraklarına geçerek ihtiyaçlarını karşılamak mecburiyetinde kaldılar. Bu geçişler, savaş sebebi oldu. Savaştan Selçuklular galip çıktılar. Bir yıl sonra âni bir baskın sonucunda, Selçuklular büyük zarar gördüler. Dağılan Selçukluları Çağrı Bey bir araya topladı. 3.000 kişilik bir ordu oluşturdu. Bu orduyla Van Gölü ile Tiflis arasındaki bölgeye kadar gelip keşif yaptı. Bol ganimetle kardeşi Tuğrul Bey’in yanına döndü. Mûsa Yabgu da yeğenlerine yakınlık göstermeye başlamıştı. Ganimetleri devlete intikal ettirdiler. Böylece Selçuklular çok güçlenmişlerdi. Gaznelilere ait Horasan, Merv, Nişâbür ve Serahs bölgelerini ele geçirdiler. Takvimler 1035 yılını gösteriyordu. 1039′da Gazneliler topraklarını geri almak istediler. Yeniden savaşlar başladı. Son savaş 23 Ağustos 1040′da Dandanakan Ovası’nda yapıldı. Meydan Savaşı’nı Çağrı Bey komutasındaki Selçuklu ordusu kazandı. Gazneli Devleti, tarih sahnesinden silinmişti. Mükemmel bir savaşçı olan Çağrı Bey, devlet yönetimindeki üstün vasıflarını takdir ettiği kardeşi Tuğrul bey’in sultan olmasını istedi. Merv başşehir ilân edildi ve Büyük Kurultay toplandı.
Kurultay’da Tuğrul Bey, ağabeyi Çağrı Bey’e bir ok verip kırmasını istedi. Çağrı Bey verilen oku kolayca kırdı. Tuğrul Bey, iki parçaya ayrılan okun bir arada kırılmasını istedi. Bu istek de kolayca yerine getirildi. Sonra, dört parça olan okların bir arada kırılmasını istedi. Oklar kırılamadı. Bunun üzerine Tuğrul Bey, Birlik olursak, bizi kimse kıramaz! Diyerek bir arada ve dayanışma içerisinde olmaları gerektiğini ifade etti. Kurultay’da alınan karar gereğince, Bağdat’taki halifeye mektup yazılarak Selçuklu Devleti’ni tanıması istendi. Halife, bu isteğe olumlu cevap verdi. Selçuklular; 1046′da Gence’yi, 1048′de Erzurum, Gürcüstan ve Ermenistan’ı fethettiler. 1055′te Bağdat’a girdiler. 1060′da Çağrı Bey, 1063′te Tuğrul Bey, her ikisi de 70 yaşında iken ebedî âleme intikal ettiler. Tuğrul Bey’in oğlu olmadığı için Çağrı Bey’in oğlu Alparslan, Selçuklu Sultanı oldu. 1071′de Malazgirt Zaferi’ni kazanınca Selçuklulara Anadolu kapıları açıldı.
24 Mayıs 1841: Sadrâzam Mustafa Reşid Paşa, 15 Temmuz 1840 târihli Londra Antlaşması’nın hükümlerini; İngiltere ve Mısır lehine, Osmanlı Devleti aleyhine değiştirerek hazırladığı Mısır Fermanı’nı Sultan Abdülmecid Han’a imzalattı. Mısır Fermanı ile Kavalalı Mehmet Ali Paşa’ya verâset imtiyazı verildi. Verilen imtiyazlar sebebiyle: *Valilik makamı boşaldıkça Mehmed Ali Paşa’nın sülâlesinden gelen kişiler tarafından doldurulacaktır. *Mısır Vâlileri, Osmanlı Sadrâzamlarıyla aynı protokole hâiz olacaklardır. *Üniforma, nişan ve bayrak farkı olmayacaktır. *Gülhâne Hattı ile ilân edilen Tanzimat esasları, Mısır’da da geçerli olacaktır. Bu düzenlemelerle Mısır, Kavalalı Mehmed Ali Paşa’nın âdetâ tek başına sâhip olduğu bir ülke hâline getirilmişti.
24 Mayıs 1860: Osmanlı toprağı olan Lübnan’da Dürzîlerle Marûnîler arasında çatışma çıktı. Çatışma, Lübnan Vak’ası olarak tarihlere geçmiştir. Lübnan’da, batılı ülkelerin kışkırtmalarıyla çıkan karışıklıklar, 1845 yılında çözüme kavuşturulmuştu. 14 yıl, 8 ay 13 gün devam eden sükûnet döneminden sonra; Müslümanlar ve Müslüman sayılan Dürzîlerle Marûnîler ve diğer Hıristiyanlar arasında çatışmalar çıktı. Çatışmaların sebebi; Osmanlı Devleti’ni meydana getiren milletlere tanınan eşitliktir.
Lübnan, yabancıların kışkırtmalarına en çok sahne olmuş bölgedir. İngilizler Dürzîleri, buna karşılık Fransızlar da Marûnîlerle diğer Hıristiyanları tahrik ettiler ve silahlandırdılar. Amaçları Osmanlı Devleti’ni zayıflatmaktı. Bölgede görevli bulunan Şam Valisi ve Arabistan ordusu komutanı, durumun gittikçe vahimleştiği İstanbul’a bildirdilerse de, hükümet meselenin üzerine eğilmedi. 500 Marûnî’nin ayaklanmasıyla başlayan olaylar, bu grubun bir Dürzî köyüne saldırması ile gelişti, bütün Lübnan’a yayıldı. 360 köy, 560 kilise, 43 manastır, 28 okul, 9 adet dînî bina kullanılamaz hâle getirildi, 12.000 kişi öldü. Bu ayaklanma ve çarpışmalardan sonra Lübnan, imtiyazlı bir sancak haline getirildi. Zâten batılıların hedefi de bu idi.
BİLGİLİK / DÜRZÎLER – MARUNÎLER: Dürzîler, Şiîlikten ayrılarak İslâmî esaslardan çok uzaklaşarak ayrı bir mezhep kurmuşlardır. Dürzîleri, İslâmiyet’in bir kolu olarak kabul edenler bulunduğu gibi, ayrı bir din olarak ele alınması gerektiği de iddia edilmektedir. Çoğunlukla Lübnan dağlarında, Ürdün, Suriye ve İsrail’in bâzı bölgelerinde yaşarlar. Nüfusları toplamı 600.000 civarındadır.
Marunîler, Lübnanlı bir Hıristiyan keşişine bağlı olan Katolik Hıristiyanlardır. Kadıköy Konsili’nden sonra Hz. İsa’ya Allah’lık izafe eden ve O’nun kul olmadığını iddia eden monofizitlerden ayrılmasından sonra, bir cemaat teşkil ederek Roma Kilisesi’ne bağlı kaldılar. 7. yüzyıldan itibâren Lübnan’da toplandılar. Sayıları 1.000.000 civarındadır. Arap asıllıdırlar.
25 Mayıs 1807: İstanbul’da, Sultan Üçüncü Selim Han’ın tahttan indirilerek yerine Sultan Dördüncü Mustafa Han’ın oturtulması ile sonuçlanan Kabakçı Mustafa Ayaklanması başladı. Ayaklanma, 29 Mayıs’ta sona erdirildi. Yeniçeri Ocağı’nın kaldırılarak Nizam-ı Cedit Ordusu’nun kurulmasını istemeyen pâdişah muhalifleri, orduda çavuş rütbesinde görev yapan Kabakçı Mustafa’nın önderliğindeki ayaklanması kışkırttılar. Halktan bir kısmını da yanlarına alarak kalabalık bir grup oluşturdular. Pâdişâhın yakın çevresindekiler, ayaklanmanın önemli olmadığını söyleyerek tedbir alınmasını önlediler. Meydanı boş bulan âsiler, bazı devlet dâirelerini işgal edince Pâdişah, Nizam-ı Cedit’ten vazgeçildiğine dâir ferman imzaladı. Bu hareket, geri adım ve kendilerine verilmiş bir tâviz olarak değerlendirildi. Âsiler, daha da ileri giderek Saray taraftarı insanları linç etmeye başladılar. Bunun üzerine Üçüncü Selim, kan dökülmesini önlemek için tahttan çekildiğini açıkladı. Tahta oturtulan Sultan Dördüncü Mustafa Han, Kabakçıyı Boğaz Nâzırlığı’na tâyin etti. Yandaşlarına da çeşitli ağalıklar verildi.
26 Mayıs 1512: Sultan İkinci Beyazıd Han, Edirne yakınlarında vefât etti. Doğum yılı: 1447. Fatih Sultan Mehmet Han’ın, eşi Sitti Mükerreme Hâtun’dan doğan oğludur. Osmanlı Pâdişahlarının sekizincisi olarak kardeşi Cem Sultan ile mücadele ettikten sonra tahta oturdu. Saltanatı 30 yıl, 11 ay, 4 gün sürdü. Diğer bazı şehzâdeler gibi Amasya’da yetişti. Amasya, Selçuklular döneminden beri önemli bir ilim ve kültür merkezi idi. Bir pâdişah adayının yetişmesi için bu şehirde bütün şartlar uygundu. Şehzâde Beyazıd; lalası Hadım Ali Paşa, nişancısı Kemâleddin Ahmed Çelebi, defterdârı Hacı Mahmud Çelebizâde Sâdeddin Efendi, dîvan kâtibi Sâdi Çelebi nezâretinde ilmini artırmış, devlet işlerinde tecrübe kazanmıştı. Babası Fatih Sultan Mehmed Han’ın, 3 Mayıs 1481 tarihinde sefere giderken Gebze’de vefâtı üzerine İstanbul’a dâvet edildi. Fâtih’in diğer oğlu Cem Sultan, babasının ölümünü, vukuundan dört gün sonra öğrendi. Yeniçeriler, İstanbul’da bulunan Beyazıd’ın üçüncü oğlu şehzâde Korkud’u saltanat nâibi ilân ettiler. Sultan Beyazıd Amasya’dan gelip tahta çıkar çıkmaz, babasının cenâze merâsimi ile ilgilendi. Konya Valisi olan Şehzâde Cem, 28 Mayıs 1481’de Bursa’ya gelerek şehri işgal ve sultanlığını ilân etti. Adına hutbe okuttu ve para bastırdı.
Sultan İkinci Beyazıd Han, kardeşi Cem Sultan’dan gelen, ülkeyi paylaşma teklifini reddetti. 20 Haziran 1481’de iki kardeş Bursa Yenişehir’de karşılaştılar. Savaşı kaybeden Cem Sultan önce Konya’ya, sonra da Kahire’ye gitti. Bir yıl sonra ordu toplayıp tekrar Konya’ya geldi ise de yine ağabeyine yenildi. Bu defa Hıristiyan şövalyelerin elinde bulunan Rodos’a gitti. Böylece talihsiz Cem Sultan’ın çok hazin hayat hikâyesi başlamış oldu. Cem Sultan olayını fırsat bilen bazı sınır komşuları Osmanlı topraklarına saldırdılar. Sultan İkinci Beyazıd Han 1483 Mayısı’nda sefere çıkarak Edirne, Filibe – Sofya yolu ile Sırbistan’a girdi. Hiçbir düşmanı karşısına çıkmaya cesâret edemedi. Sırbistan’ın teklifi üzerine barış antlaşmasını imzaladı, 11 Ağustos 1484’te Akkirman Kalesi’ni fethetti. 1485 yılında, Mısır Memluklu Sultanı ile 6 yıl süren savaş başladı. Küçük çarpışmalar şeklinde cereyan eden savaşta, her iki taraf ta üstünlük sağlayamadı. İki devlet arasında barış anlaşması imzalandı. Hemen ardından Üçüncü Sefer-i Hümâyun olarak Belgrad seferine çıktı. İranlı bir Şii, tarafından düzenlenen suikasttan kıl payı kurtuldu, İranlı öldürüldü. Bu seferde de düşmanları karşısına çıkmaya cesâret edememişlerdi. 1498 senesi başlarında Lehistan, Osmanlı himâyesi altındaki Buğdan’a saldırdı. Silistre Sancak Beyi Bâli Bey’in komutasındaki akınlara 40.000 akıncı katıldı. Osmanlı tarihinin en büyük akın hareketleridir.
Sultan, 1499’da Mora Seferi’ne çıktı. İnebahtı Kalesi bu sefer sırasında fethedildi. 7 Nisan 1500 tarihinde Venedik seferine çıktı. Sefer üzerine Avrupalılar yeni bir haçlı ordusu düzenlediler. Midilli Adası düşmandan kurtarıldı. Venedik barış istedi. Doğuda Şah İsmail yönetimindeki Safevi Devleti, Osmanlı’ya saldırı başlattığından istek kabul edildi. Bu Sefere Şehzâde Korkud da katılmıştı. Sultan İkinci Beyazıd Han, ne sebepledir bilinmez, Şah İsmail problemini kökünden çözmek için fazla gayretli olmadı. Pâdişahlığının son dönemlerinde Safevî Devleti’nin orduları, Şah İsmail yönetiminde Anadolu içlerine kadar girmiş, halkı Şiiliğe dâvet ediyorlar, direnenleri zorluyor, kimilerine işkence ediyorlardı. 1511 yılının, Şiilerce mukaddes sayılan 10 Muharrem gününde, bir Safevî militanını, Şahkulu adı ile lider tâyin edip isyan bayrağını açtılar. Çatışmalar ciddî boyutlara ulaşınca Beyazıd Han’ın oğulları, babalarına karşı hoşnutsuzluklarını açıklayıp harekete geçilmesini istediler. Özellikle Trabzon Valisi olan şehzâde Selim, ordusuyla Edirne’ye geldi. Yeniçeriler Şehzâde Selim’in yanında yer aldılar. Sultan’ı tahttan ferâgat için ikna ettiler. Tarihte, Yavuz Sultan Selim Han olarak anılacak olan şehzâde, böylece tahta oturdu. Babası, 65 yaşında ve hasta idi. Dimetoka’ya giderken Edirne’de vefât etti. Kabri, İstanbul Beyazıd Camii bahçesindeki türbesindedir.
27 Mayıs 1960: Türkiye’de ihtilâl oldu, ordu yönetime el koydu. Yönetimin bundan böyle Orgeneral Cemal Gürsel başkanlığında Milli Birlik Komitesi’nde olduğu duyuruldu. 14 Mayıs 1950 seçimleriyle 27 yıllık CHP iktidarı sona ermiş ve Demokrat Parti iktidara gelmişti. Daha o zamandan ordunun DP iktidarına karşı olumlu bir tavır takınmadığı ortadaydı. 1960 yılına gelindiğinde ise CHP ile DP arasındaki gerilim üst düzeydeydi. İnönü, DP’nin kalesi olan Ege’deki gezisi sırasında saldırıya uğradı ve Nisan I960′ta Kayseri’de toplantı yapmasını önlemek için asker kullanıldı. İnönü geri dönmeyi kabul etmeyince askerler geri çekildi. DP 18 Nisan’da mecliste, muhalefetin faaliyetlerini soruşturmak için geniş yetkileri olan bir komisyon kurdu. Tamamen sertlik yanlısı DP üyelerinden oluşan bu komisyon, vardığı sonuçları üç ay içerisinde rapor edecek ve bu süre zarfında meclis dışındaki bütün siyasî faaliyetler yasaklanacaktı. Meclis tartışmalarının gazetelerde yayınlanması da yasaklanmıştı.
Tahkikat komisyonunun kurulması, İstanbul ve Ankara üniversitelerindeki hukuk profesörleri tarafından anayasaya aykırı olmakla suçlandı. Profesörlere karşı disiplin cezâları verilince, öğrenci gösterileri ve ayaklanmaları oldu. Hükümet, öğrenci ayaklanmalarını bastırmak için asker kullanmaya karar verdi ve üniversiteler kapatıldı. Gösterilerin bastırılmasında askerlerin kullanılması, Harp Okulu öğrencilerinin Ankara’da 21 Mayıs’ta büyük bir sessiz yürüyüş yapmalarına yol açtı. 25 Mayıs’ta Menderes aniden, meclis Tahkikat Komisyonu’nun çalışmalarının, tasarlanmış olan üç ay yerine bir ayda bitirilmiş olduğunu ve varılan sonuçların yakında açıklanacağını bildirdi. Bu komisyonun CHP ile ordu arasındaki olası ilişkileri soruşturmakta olduğu bilinmekteydi. Menderes’in bu açıklaması, ordu içinde memnuniyetsizlik yarattı.
Bütün bu gelişmelerden sonra 27 Mayıs 1960 sabahı saat 03:00′da askerî bir darbe olduğunu radyodan Albay Alparslan Türkeş okuduğu bir bildiriyle halka duyurdu. Bildiride; Türk Silahlı Kuvvetleri’nin ‘kardeş kavgasına meydan vermemek’ ve ‘demokrasiyi içine düştüğü buhrandan kurtarmak’ maksadıyla ülke yönetimine el koyduğu duyuruluyordu. Ayrıca darbenin tarafsızlığı da belirtiliyordu. Askerlerin yönetime el koymaları, Ankara ve İstanbul’da bir kısım halk, bilhassa öğrenciler ve aydınlar arasında büyük bir sevinçle karşılandı. Geniş halk kitleleri ise genelde sessiz kaldılar.
Darbe, yüzbaşı ve albay arasındaki rütbelere sahip genç subaylar tarafından planlanmış ve başına Kara Kuvvetleri eski komutanı Orgeneral Cemal Gürsel getirilmişti. Gürsel, darbeye başkanlık etmeyi kabul etmiş, fakat darbenin düzenlenişine ilişkin ayrıntılara karışmamıştı. Darbe başarıya ulaştığında İzmir’deki evinden Ankara’ya getirildi. Ordu, iktidarın bundan böyle Orgeneral Cemal Gürsel başkanlığındaki Milli Birlik Komitesi’nin elinde olduğunu duyurdu. Darbenin ertesi günü Gürsel’in Devlet Başkanı, Başbakan ve Milli Savunma Bakam olduğu açıklandı.
Darbenin yapıldığı gün, İstanbul Üniversitesinden rektör Sıddık Sami Onar başkanlığında beş hukuk profesörü Ankara’ya getirildi ve kendilerine yeni bir anayasa hazırlama görevi verildi. Bu profesörler ertesi gün bir bildiri yayınladılar. Bu bildiride, DP hükümetinin Tahkikat Komisyonları kurduğu için anayasaya aykırı davrandığı ve bu yüzden meşruiyetini yitirdiği ve bu sebeple askerî müdahalenin haklı olduğunu vurguluyordu. MBK da bu yorumu kabul edince ordu DP’yi doğrudan karşısına almış oldu ve 31 Ağustos’ta DP’nin çalışmaları durduruldu. 29 Eylül’de parti kapatıldı. Profesörler, 12 Haziran’da hem darbeyi hem de MBK’nın varlığına yasal bir dayanak sağlayan geçici bir anayasayı yayınladı. Darbeden sonra kurulan teknokratlar kabinesi ise, yalnızca bir yürütme organı olarak çalıştı. Bütün önemli siyasî kararlar MBK tarafından alınıyordu. Daha sonra MBK içinde ortaya çıkan görüş ayrılıkları sebebiyle Komite 13 Kasım 1962′de dağıtıldı ve içinde Alparslan Türkeş’in de bulunduğu 14 kişi tasfiye edildi. (*)
Hazırlanan yeni anayasa 9 Temmuz 1961 ‘de halkoyuna sunuldu ve % 61.7 ile kabul edildi. Eski yönetimin yargılanması ise 14 Ekim 1960′ta başladı ve 15 Eylül 1961 ‘de bitti. Darbeye maruz kalan DP hükümetinin Başbakanı Adnan Menderes ile Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu ve Maliye Bakanı Hasan Polatkan idama mahkûm edildiler ve kararlar, 17 Eylül 1961 tarihinde infaz edildi.
(*) MBK başlangıçta 38 subaydan oluşuyordu (MBK üyelerinden İrfan Baştuğ Eylül’de öldü ve yerine bir başkası alınmadı). Görünüşte Cemal Gürsel Komite’nin lideriydi. Ama gerçekte, devlet başkanının yardımcısı olan Başbakanlık Müsteşarı Albay Alparslan Türkeş, MBK’nın en nüfuzlu üyesiydi. 260 generalden 235′ini ve 5.000 kadar albay ve binbaşıyı emekliye sevk eden 3 Ağustos kararını MBKdan zorla çıkartanlar Türkeş’in grubuydu. Bu kişilerin emekliye sevk edilmelerinin sebebi, o kişilerin siyasî güvenilirliğinden şüphelenilmesiydi.
Ordudan sonra sıra üniversitelere geldi. Türkeş, meslektaşlarının nazarında kendi nüfuzu aşırı artınca, başbakanlık müsteşarlığı görevinden istifa etmek zorunda kalmıştı. Böyle olduğu hakle köktenci grup yine Ekim ayında 147 üniversite öğretim üyesini üniversiteden attıracak bir kararı zorla ve hızla geçinecek kadar güçlüydü. Ancak seçimlerde kullanılan ölçütlerin net olmaması, güçlü bir tepkiye yol açtı; bütün rektörler istifa ettiler. Bu akademik protestonun şiddeti, askerî liderleri şaşırttı ve bu kararı geri almak için hemen görüşmelere başlandı. Sonunda öğretim üyelerine kürsüleri iade edildi. Fakat bu ancak Mart 1962′de gerçekleşebildi. Emekli İnkılap Subayları (EMİNSU) derneğinde toplanan emekliye sevk edilmiş subayların, kendileri için de aynı şeyi elde etmek niyetiyle yaptıkları teşebbüsler sonuçsuz kaldı. Bu tasfiyelere karşı muhalefete rağmen, MBK içerisinde köktenciler, daha şiddetli bir planı Ekim ayında uygulamaya giriştiler. Açıkça Türkeş tarafından telkin edilmiş olan bu plan, Türkiye Ülkü ve Kültür Birliği planıydı. Bu birlik. Milli Eğitim Bakanlığı, Diyanet İşleri Başkanlığı. Vakıflar Genel Müdürlüğü, basın ve radyonun yönetimine el koyacak ve böylelikle ülkenin tüm kültürel hayatında totaliter bir nüfuz tesis edecekti. Hem sivil siyasetçilerin nazarında, hem de Orgeneral Cemal Gürsel dâhil olmak üzere daha ılımlı MBK üyelerinin nazarında bu kadarı çok fazlaydı. 13 Kasım 1962′de Gürsel beklenmedik şekilde MBK’nın dağıtıldığını ve aralarında Türkeş’in de bulunduğu en bilinen köktencilerin 14′ünü dışta bırakan yeni bir MBK’ınn kurulduğunu duyurdu. Geçici anayasa, MBK üyelerinin ağır suç haricinde görevden azledilemeyeceğini öngördüğü için 14′ler MBK’dan bu karmaşık yöntemle atılmışlardı. 14′ler yurtdışındaki Türk büyükelçiliklerine ataşe olarak tâyin edilerek ülkeden uzaklaştırıldılar.
27 Mayıs 1960 İhtilâli, Cumhuriyet tarihimizin en çok tartışılan olaylarından biridir. Hareketi; demokrasinin yeniden doğuşu, rejimin kurtuluşu olarak değerlendirenler olduğu gibi, millî irâdeye silâh çekildiğini ileri sürerek mahkûm edenler de oldu. 27 Mayıs hareketi ile, Adnan Menderes’in diktatörlüğünü ilân etme eylemine engel olunduğu iddiası; hareketi haklı gösterme propagandasının şişirdiği balondur. Çünkü Menderes, erken seçim kararını bir yıl önceden almıştı.
Demokrat Parti (DP) döneminin hatâları yok muydu? Vardı elbette. 27 Mayıs ile, o hatâlar düzeltilmedi, katmerlendi. İhtilâlin temel sebeplerinden biri olarak iktidarın muhalefete tahammülsüzlüğü gösterilir. Karşısındaki Cumhuriyet Halk Partisi (CHP)’nin bu olumsuzluktan uzak olduğunu kim iddia edebilir? CHP’nin diğer eksikliklerini de hesaba katmamız gerekir. CHP, tek parti döneminden kalma alışkanlıklarını sürdürüyordu. Halkı ve temsilcilerini küçük ve hatta vesâyet altına alınması gerekli topluluk olarak görüyor, onları aşağılıyor ve tahrik ediyordu. Okuma yazma bilmeyenlere oy hakkı verilmemesi düşüncesi o zihniyetin en çarpıcı buluşudur.
CHP’de, iktidarı kaybetmenin oluşturduğu kırgınlıklar; hukuk tarihinin acılı sayfalarını oluşturan Yassıada Duruşmaları’ndan sonra da devam etti. Üç idamı yeterli görmeyenlerin, mahkemenin suçsuz bulduğu milletvekillerini serbest bırakılmasına tahammül edemeyenlerin sayısı hiç de az değildi. Aynı tahammülsüzlüğü 27 Mayıs yönetiminde de görüyoruz. 14’lerin, 147’lerin ve Eminsular’ın tasfiyesi, tahammülsüz uygulamaların akılda kalanlarıdır. Radyolardan yayınlanan Yassıada Duruşmaları’nda savunma hakkının kısıtlanması, adâletin terâzisine yansıyan çarpıklıklar olarak hatırlanıyor.
27 Mayıs Hareketi, elinde silâh bulunduranların, devlet idaresinde gözü ve gönlü olması gibi bir arzunun daima diri kalmasına yol açtı. 27 Mayıs’ın hiç mi faydası olmadı? Oldu tabii ki: Meclis kararlarının Anayasa’ya uygunluğunun denetlenmesi, idarenin işlem ve eylemlerinin yargı denetimine gönderilebilmesi, plânlı kalkınma dönemine geçilmesi, dış ekonomik ve politik ilişkilerin yeniden düzenlenmesi… gibi. Türkiye, kendisini sorgulayabilen insanlar ülkesi olma yolunda ciddî bir adım attı. 27 Mayıs, bir askerî darbe idi. İyi sonuçları da oldu, kötüleri de. Günümüzde yalnızca kötüleri hatırlanıyor. İyiler, 27 Mayıs olmasaydı da gerçekleşebilirdi. Zamanla…
28 Mayıs 1908: Sonradan ‘Enver Paşa’ olarak anılacak olan Binbaşı rütbesindeki Enver Bey, kızkardeşi Hasene (Killigil) Hanım ile evli bulunan eniştesi Kurmay Albay Nâzım Bey’i öldürttü. Enver Bey binbaşı olunca merkezi Manastır’da bulunan Üçüncü Ordu-yı Hümâyûn karargâhı kurmay başkanlığı dairesinde görevlendirildi. Sultan Hamid rejimine karşı kurulmuş gizli ve eylemci bir örgüte, Osmanlı İttihâd ve Terakki Cemiyeti’ne 12 numara ile kayıtlı üye oldu. Harbiye’den çıkarken Hâkan-Halîfeye her şartla sâdık kalacağına nasıl sancak, silâh ve Kur’ân üzerine yemin etmişse, aynı yemini, hakan aleyhine çalışan Cemiyet’e sadık kalacağına dair de yaptı. Bir yandan dağlarda ve şehir sokaklarında patlayan bombalar arasında Bulgar çetelerini tâkip ediyor, diğer taraftan baskı ve korku yoluyla Makedonya’ya hâkim olup İstanbul’u dize getirmeyi planlıyordu.
Selanik merkez kumandanı Kurmay Albay Nâzım Bey Binbaşı Enver Bey’in eniştesi idi. Sultan Hamîd’in yaverliğinden bu göreve gelmişti ve gerek Jön Türker’den gerekse İttihat ve Terakki Cemiyeti üyelerinden nefret eden bir subaydı. Enver Bey, kendisi ve çalışmalarını desteklediği Cemiyeti için tehlikeli bulduğu eniştesi Nâzım Bey’i, jandarma teğmeni İsmail Canbulat’a emir vererek, tabanca ile vurdurttu. Bu olay, Meşrutiyete giden yolu açan en büyük gelişmedir. Enver Bey, cinâyeti işleyen jandarma teğmenini sonradan imparatorluğa Dâhiliye Nâzırı / iç işleri bakanı yaptı. İstanbul’da seraskerlik / savunma bakanlığı, Binbaşı Enver Bey’in Dîvân-ı Harb’de muhakeme edilmek üzere tutuklu olarak İstanbul’a getirilmesini telgrafla emretti. Emri, telgraf gelmeden öğrenen Enver Bey, bir grup askeri kandırarak, dağa çıktı. Dağa çıkan subaylar arttı. İstanbul’dan gönderilen bir orgeneral, tabanca ile öldürülüp, bir mareşal de eylemci subaylarca hapsedilince, 24 Temmuz 1908′de İkinci Meşrutiyet ilân edildi. Enver Bey, kahramân-ı hürriyet / demokrasi kahramanı olarak Meşrutiyet’in ilânını sağlayan birinci adam şeklinde sunuldu.
28 Mayıs 1958: Cumhuriyet döneminde çok partisi siyasî hayata geçildikten sonra kurulan ilk siyasî parti olan Millî Kalkınma Partisi kendiliğinden fesholdu. Parti, 18 Temmuz 1945’te kurulmuştu. Kurucuları arasında Hüseyin Avni Ulaş, Cevat Rıfat Atılgan ve ilk genel başkan olan Nuri Demirağ vardı. Devletçi ekonomi sistemini reddeden, liberal eğilimli olan parti, seçimlerin tek dereceli olarak yapılmasını, cumhurbaşkanının bir dönem için ve halk tarafından seçilmesini, belediye başkanlarının da halkın oy kullandığı seçimle iş başına gelmesini istiyordu. Parti, 1946’da belediye seçimlerine, 1946 ve 1950’de milletvekili genel seçimlerine katıldı ise de bir başarı gösteremedi. Başkan Nuri Demirağ, 1954 seçimlerinde Demokrat Parti listesinden ve Sivas’tan bağımsız milletvekili seçildi. Demirağ’ın 1957 yılında ölümünden sonra genel kurul toplanmadığı için feshedilmiş oldu.
29 Mayıs 1938: Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunun on beşinci yıldönümü vesilesiyle Yüz ellilikler için af kanunu çıkartıldı. Memur olanlara, eski memuriyetleri için emeklilik maaşı bağlanmaması ve sekiz yıl süre ile kamu hizmetine girememeleri şartı da kanuna eklendi. Ayrıca gerekli görüldüğünde, tekrar vatandaşlık haklarından mahrum edilebileceklerdi. Af kanunundan yararlanan yüz elliliklerin bir kısmı Türkiye’ye döndü. Bu kişiler: Refi Cevad Ulunay, Hâlid Refik Karay, Mustafa Neyyir, Rıza Tevfik Bölükbaşı, Çerkez Edhem’in kardeşleri: Tevfik ve Reşit Beyler. Çerkez Edhem, Ürdün’de ölmüştü. Kurtuluş Savaşı sırasında, düşman devletler ve İstanbul Hükümeti ile işbirliği yaptıkları gerekçesiyle 1924 yılında Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığından çıkartılıp yurt dışına gönderilen 150 kişi, tarihimizde Yüz ellilikler olarak anılır. Bunların içerisinde, düşmanla ve İstanbul Hükümeti ile işbirliği yapmaksızın, Kurtuluş Savaşı aleyhinde bulunanlar ve iftiraya mâzur kalanlar da vardır. 24 Temmuz 1923 tarihinde imzalanan Lozan Barış Sözleşmesi’nde, genel af kanunu konusuna da değiniliyordu. Fakat İtilâf Devletleri ve İstanbul Hükümeti ile işbirliği içerisinde olanlar, kapsam dışı tutulmuştu. Bu kişilerin isimleri de henüz belli değildi.
Yüz ellilikler konusu, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin 16, 22 ve 23 Nisan 1924 tarihlerinde yapılan toplantılarında ele alındı. Bakanlar Kurulu, 149 kişilik liste hazırlandı. Liste, onaylanmak üzere Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Paşa’ya sunuldu. O’nun da listeye bir kişi eklemesiyle liste 150 kişi olarak kesinleşti. 1 Haziran 1924’te kararname olarak yayınlandı. Yüz ellilikler arasında Şeyhülislâm Mustafa Sabri, Şûra-yı Devlet Reisi Rıza Tevfik (Bölükbaşı), Bursa Valisi Gümülcineli İsmail, Hürriyet ve İtilâf Fırkası önderi emekli miralay Sâdık Paşa, Divan-ı Harp eski reisi Nemrud Mustafa, Hürriyet ve İtilâf Fırkası genel kâtibi Adanalı Zeynelabidin, Harput, vali vekili Ali Galip, Dâhiliye Nâzırı Mehmed Ali, Çerkez Edhem, Çerkez Edhem’in kardeşleri Reşid ve Tevfik, İstanbul Polis Müdürü Tahsin, İstanbul Polis Müdürünün yardımcısı Kemal, Serbestî Gazetesi’nin sâhibi ve Hürriyet ve İtilâf Partisi yöneticisi Mevlânzâde Rifat, İstanbul Gazetesi sâhibi Said Molla, Aydede Gazetesi sâhibi Refik Halid (Karay), Alemdar Gazetesi’ni yayınlayan Refi Cevad (Ulunay), İzmir’deki Müsâvat Gazetesi sâhibi İzmirli Hâfız İsmail, Bandırma’da Adalet Gazetesi sâhibi Bandırmalı Ali Kemal, Edirne’deki Teemin ve Elyevm ile Selânik’teki Hakikat Gazetelerinin sâhibi Neyyir Mustafa (Uskan) gibi isimler vardı. Buna karşılık son Osmanlı Pâdişahı Sultan Mehmed Vahideddin Han ile Sadrâzam Dâmâd Ferid Paşa listenin dışında tutulmuşlardı. Türkiye sınırları dışına çıkartılmaları kararlaştırılan Yüz ellilikler, 28 Mayıs 1927’de kabul edilen bir kanun ile vatandaşlıktan da çıkartıldılar. Türkiye sınırları içerisinde mülk edinme ve miras devretme hakları da ellerinden alındı. 29 Mayıs 1938’de kabul edilen kanunla af edildiler.
Yayına Hazırlayan:
E. Albay Araştırmacı-Yazar Mehmet Şadi POLAT
Kaynak:
Kronolojik Tarih Ansiklopedisi – Oğuz ÇETİNOĞLU
Kategori: Tarihte Bu hafta


