
Tarihte Bu Hafta : 30 Mayıs – 05 Haziran
30 Mayıs 1017: Fatımî Devleti’nin altıncı halifesi, Hâkim - bi Emrillâh, ilâh olduğunu ilân etti. Yeni bir dönemin başladığını, bu yeni dönemde yeni bir din anlayışının geçerli olacağını söylüyordu. Dürzîlik böylece doğdu. Hâkim – Bîemrillah, Fâtımî Devleti’nin altıncı halifesi olarak 996 yılından 1021 yılına kadar görev yaptı. Bu süre içerisindeki veziri, İranlı Hamza b. Ali idi. Bu yeni din anlayışının adı Dürzîlik idi. Vezir, yeni dinin esaslarını şöyle açıkladı:
1- El-Hâkim hem Tanrı, hem insan hem de devlet başkanıdır.
2- Hamza b. Ali en yüce yaratık, yeni dinin imamı ve devletin veziridir.
3- İslâmî anlamda ibadete gerek yoktur. Ne yapılması gerektiği, kendisi ve yardımcıları tarafından bildirilecektir. Bu bildirimlere uyulması gereklidir.
4- Yeni dinin özünü teşkil eden yedi esası bilmek ve yerine getirmek, bütün insanların görevidir.
Yedi esas şöyle belirlenmişti:
1-Hâkim Bîemrillah Tanrı, Hamza b. Ali peygamber olarak kabul edilecektir.
2-Tanrı buyrukları, görevlendirilen ve hudûd denilen beş kişi tarafından halka anlatılacaktır. Onlara itaat etmek, yeni dinin birinci emridir.
3-Yeni dine göre insanlar; doğru sözlü olmak, dindaşlarını korumak, iblisten ve kötü ruhlardan uzak durmak, batıl sayılan diğer bütün ibâdet ve inançları terk etmek, kişisel isteklerden kaçınmak, mensubu bulundukları toplum için çalışmak mecburiyetindedirler.
4-Cennet, cehennem, hesap günü ve ceza gibi kavramlar, eski ve bâtıl dinlerle birlikte unutulacaktır.
5-Öbür dünya diye bir kavram yoktur. Her şey bu dünya ile sınırlıdır.
6-İnsanlar, dini öğretenler: ukkal = akıllı ve dine inananlar: cuhhal = bilgisiz olarak iki sınıftır. Akıllılar özel elbiseler giyerler. Sigara ve şarap içmezler. Öldürmek, hırsızlık, zina gibi kötü davranışlardan uzak dururlar. Şehvetten ve haram yiyeceklerden kaçınırlar.
7-Şerrahun da denilen bilgisizler, dünya zevklerini tadabilirler.
Dürzîler tarih içinde kollara ayrıldıkları gibi, Dürzîlik inancında da değişiklikler oldu. Günümüzde Dürzîlerin inancına göre: Bütün varlığın kaynağı Allah’tır. Her şeyin var oluş sebebi O’dur. Allah Bir’dir, ezelîdir ve büyük bir cevherdir. Hikmet, kudret ve adâlet gibi sıfatları olmaksızın hâkim, aziz ve âdildir. O’nun hakkında, Nerede, nasıl ve ne zaman? gibi sorular söz konusu değildir. Allah’ın, insan idrakinin ifade vâsıtası olan kelimelerle beşeriyete hitap etmesi mümkün değildir. Muhtelif zuhur ve tecellilerle insanlara yaklaşmıştır. 343 milyon yıl sonra da Hâkim- Bîemrillah bedeninde tecelli etmiştir. Bu görüşler, yeni Eflâtuncu görüşlerin aynıdır. Dolayısıyla bir kopya söz konusudur.
Dürzîler, Kelime-i Şahâdet getirmeleri sebebiyle Müslüman sayılmakla birlikte, İslâmiyet’in diğer şartlarına uymazlar. Araştırmacılar, Dürzîler üzerinde yoğun çalışmalar gerçekleştiriyorlar. Bunların en önemlisi, 1838 yılında Paris’te yayınlanan iki büyük ciltlik kitaptır. Sonraki yıllarda yayınlanan eserlerde yeni bilgiler yer almakla birlikte kitaplar hacimli değildir. Müslüman ve Müslüman Türk araştırmacılar da Dürzîler ile ilgili eserler kaleme alıp yayınlamışlardır. Dürzîliğin İslâm dini ile birleştiği noktalar çok azdır. Çeşitli dinlerin ve mezheplerin etkisinde kalan Dürzîler, âdeta yeni bir din oluşturmuşlardır. Törelerine sıkı sıkıya bağlıdırlar. Lübnan anayasasına göre özel hakları vardır. Lübnan’da Müslüman ve Hıristiyan’lardan sonra üçüncü önemli grubu oluştururlar.
30 Mayıs 1876: Osmanlı pâdişahlarının otuz ikincisi Sultan Abdülaziz Han tahttan indirildi. Beşinci Murad pâdişah ilân dildi. Ağabeyi Sultan Abdülmecid Han’ın ölümü üzerine 25 Haziran 1861’de tahta çıkmıştı. Bu sırada Osmanlı Devleti’nin durumu son derece karışıktı. Mâlî sıkıntılar son haddindeydi. Karadağ’da çıkan isyan, Sırplarla savaşa yol açacak durumda idi. Bosna’da da karışıklık hüküm sürüyordu. Bu durumdan faydalanan Avrupa devletleri müdâhalelerini artırarak aracılık teklifinde bulundular. Tanzimat Fermanı ile başlatılan yenilik hareketlerinin devamını ve Osmanlı Devleti’nin çöküşüne yol açacak şekilde azınlıklara yeni haklar verilmesini ısrarla teklif ettiler. Sultan Abdülaziz Han, ister istemez bu teklifleri kabul etti. Hatta Avrupalıların daha fazla desteğini sağlamak amacıyla, Osmanlı tarihinde ilk defa pâdişah olarak yabancı ülkelere seyâhate çıktı. Bu gezi, genel barışın sağlanması yolunda faydalı oldu.
Sadrazam Mahmud Nedim Paşa, 6 Ekim 1875 tarihinde, Osmanlı Devleti’nin bozuk olan mâliyesini düzeltmek amacıyla, Rus sefirinin tavsiyesine uydu ve borç erteleme kararı aldı. Avrupalılar, özellikle İngilizler ve Fransızlar, ilk defa karşılaştıkları bu olay üzerine Osmanlı Devleti’ne düşman oldular. Bosna’da ve Bulgaristan’da isyan çıktı, Sırbistan Osmanlı Devleti’ne savaş ilân etti. Devlet bu problemlerle uğraşırken, görevden uzaklaştırılan Mithad Paşa, kendisi gibi dışlanan Hüseyin Avni, Mütercim Rüştü Paşalar ve Hasan Hayrullah Efendi ile birlikte ihtilal hazırlıkları yapıyordu. Eski görevlerinden daha iyi yerlere gelebilmek ve devlet idâresinde daha etkin olabilmek için Sultan Abdülaziz Han’ı tahttan indirmeyi kararlaştırdılar. Bu amaçla çeşitli yalanlar uydurup Sultan’ı, halkın gözünde küçük düşürme yoluna gittiler. Rusya’nın 40.000 kişilik bir ordu ile İstanbul’a gireceğini söylediler. Hazırlıklarını tamamlayıp 30 Mayıs 1876 günü sabah erkenden harekete geçtiler.
Harbiye öğrencilerine, Sultan Abdülaziz Han’a suikast yapılacağını, bunu önlemek için Dolmabahçe Sarayı’nın çepe çevre sarılacağını, bu şerefli görevin kendilerine düştüğü söylendi. Harp Okulu kumandanı Süleyman Paşa, bu yalanla kandırdığı üç yüz öğrenciyi er donanımıyla okuldan çıkardı. Suriye’den birkaç gün önce gelen ve Selimiye’de yer olmadığı için Maçka sırtlarındaki çadırlarda bekletilen iki tabur askere de aynı yalan söylenerek Saray önüne getirildi. Donanma komutanı da aynı yalanlarla zırhlıları Dolmabahçe önüne dizdi. Veliaht Murad Efendi, taht için hazırlandı. Süleyman Paşa saraya giderek, saray ağasına: “Milletimiz Sultan’ın fiil ve hareketlerinden memnun değil. Kendilerini azletti. Saray denizden ve karadan kuşatma altındadır. Kendilerini korumak için Topkapı sarayı’na götürmekle görevliyim. Lütfen Zat-ı Şâhânelerine iletiniz.” Dedi. Pâdişah uyandırıldığında cülus topları atılmaya başlanmıştı.
Sultan Abdülaziz, aile efradı ile birlikte kayıklarla ağır hakaretlerle ve sağnak halindeki yağmurun altında Topkapı Sarayı’na getirildi. Burada üç gün kuru tahta üzerinde aç ve susuz bırakıldı. Islak elbiselerini değiştirmesine bile izin verilmedi. 1 Haziran günü, isteği üzerine Feriye Sarayı’na nakledildi. Hüseyin Avni Paşa, pehlivanlardan Cezayirli Mustafa ile Yozgatlı Mustafa ve Boyabatlı Hacı Mehmed’i Feriye Sarayı’nda bahçıvan olarak görevlendirdi. 4 Haziran günü, saray muhafız komutanı ile birlikte, Sultan’ın odasına girdiler. Pehlivan yapılı Sultan Aziz Han gelenlerin maksadını anlayınca onlara karşı koydu. Uzun bir mücâdeleden sonra Sultan’ın her iki bileğini de keserek gizlice Saray’dan ayrıldılar. Bir müddet sonra odaya giren Valide Sultan, oğlunun kanlar içinde yattığını gördü. Olay hemen duyuldu. Olay yerine ilk gelen, Hüseyin Avni Paşa oldu. Duruma müdâhale ederek doktor çağrılmasını ve henüz ölmemiş olan pâdişahın kurtarılmasını engelledi. Bu cinâyeti işleyenleri derhal buldurup cezalandıracağını söyleyerek oradakilerin üzüntü ve kızgınlığını teskin etti. Doktorlar geldiğinde ise Sultan henüz vefat etmemişti ve muayene isteklerine Hüseyin Avni Paşa mâni oldu. Henüz ölmemişken odanın perdelerine sarılarak karga tulumba Feriye karakoluna götürülerek atıldı. Burada vefat etti. Ertesi gün yayınlanan hükümet tebliğinde, Sultan Abdülaziz Han’ın, sakalını düzeltmek için kullandığı küçük makas ile bilek damarlarını keserek intihar ettiği yalanları açıklandı. Gerçekte Sultan Abdülaziz Han tahttan indirilmiş, hunharca bir cinâyetle şehit edilmişti.
30 Mayıs 1913: Birinci Balkan Savaşı’nda, Osmanlı’nın ateş kes isteği üzerine savaş sona erdi. Savaşın sonuçlarını belirlemek üzere daha sonra Londra Antlaşması imzalandı. 7 maddelik bu anlaşma ile Sadrazam Mahmud Şevket Paşa, Edirne dâhil bütün Rumeli bölgesini Balkan devletlerine terk etti. Ege Adaları’nın geleceğinin belirlenmesi ve Arnavutluk’un sınırlarının çizilmesi gibi konular, Avrupa’nın büyük devletlerine bırakıldı. Girit, Yunanistan’a terk edildi.
Londra Antlaşması, bütün Türk târihinin en büyük felâketlerinden biridir. Osmanlı Devleti, Balkanlarda 167.312 Km2 toprak ve 7.000.000 nüfus kaybetti. Bu topraklarda bu gün, 15 milyondan fazla nüfus yaşamaktadır. Bu suretle, 158 ilçeli 33 sancak ihtiva eden 7 eyâlet kaybedildi. Selânik, Manastır, Kosova / Üsküp, İşkodra, Yanya, Girit ve Cezâir-i Bahr-i Sefîd / Akdeniz Adaları ve eyâletleri… kaybedilen toprakları oluşturuyordu.
Savaştan Balkan devletleri şu kazançlarla çıktılar: Bulgaristan 25.257 Km2 toprak ve 1913 yılının tahminlerine göre 1.000.000 civârında nüfus, Yunanistan 55.919 Km2 toprak ve 2.000.000 civârında nüfus, Sırbistan 41.873 Km2 toprak ve 2.000.000 civârında nüfus, Karadağ 5.590 Km2 toprak ve 200.000 civârında nüfus, yeni kurulan Arnavutluk Devleti 25.734 Km2 toprak ve 1.000.000 civârında nüfus.
O zamana kadar tamamı Osmanlı Devleti tebaası olarak yaşayan Arnavutların yarısı yeni kurulan bu devlette, yarısı da Sırbistan’da kaldı. Küçük bir bölümü de Yunanistan’a verildi. Balkan devletlerinin ilk işleri, ele geçirdikleri ülkelerdeki on binlerce Türk mimarlık ve sanat eserlerini, câmileri ortadan kaldırmak oldu. Müslüman Türkler üzerinde insanlık suçu oluşturan insan hakları ihlâlleri uygulandı, işkence edildi, öldürüldü, geride kalanlara dinlerini, milliyetlerini ve isimlerini değiştirmeleri konusunda ağır baskılar yapıldı, kabul etmeyenlerin bölgeyi terk etmeleri için baskılar uygulandı. 1913’te başlattıkları soykırım ve vandalizm, günümüzde de devam ediyor.
30 Mayıs 1928: İtalya ile Türkiye arasında bir tarafsızlık antlaşması imzalandı. 1921′den 1928′e kadar Türk-İtalyan münâsebetleri dostça devam etti. Ancak 1922′de iktidara geldikten sonra dış politikasında aktif bir tutum izleyen Mussolini’nin, 1928 yılında Türkiye’den toprak talebinde bulunduğu yönünde Avrupa basınında çeşitli haberler çıkmaya başladı. Mussolini’nin Akdeniz’e ‘bizim Akdeniz’ demesi ve yeni sömürgecilik arayışlarına girişmesi, Türkiye’den toprak isteklerinin ciddiye alınması sonucunu doğurdu ve Türkiye Batı bölgelerinde askerî hazırlık yapmaya başladı.
İzmir’de faaliyet gösteren bir İtalyan okulunda Faşizmin 6. yıl kutlamalarına hocalar ve öğrenciler Faşist üniforması giyerek katılmışlardı. O gece İtalyan radyosu da Mussolini’nin ‘Faşizmin genişlemesi, Doğu Akdeniz’e hâkim olması lazımdır.’ Şeklindeki beyanatını yayınladı. Bunun üzerine Dışişleri Bakanı Tevfik Rüştü Aras, Mustafa Kemal’in emirleri doğrultusunda İlkeyi terk etmesi yönünde ilgililere emir verdi. Mustafa Kemal, İtalyan elçisine gönderdiği haberde de; ‘Beni çizmeyi giymeye mecbur etmesinler.’ Dedi.
1927 yılından sonra Türkiye’nin yeniden batılı devletlerarasında itibarı yükselmeye başladı ve bu devletler farklı sebepler yüzünden Türkiye’nin dostluğuna ihtiyaç duymaya başladılar. İtalya da bu devletlerden biri idi. İtalya’yı Türkiye ile münâsebetlerini yeniden düzenlemeye sevk eden başlıca sebep, bu devletin Arnavutluğa karşı tâkip etmekte olduğu politika yüzünden Yugoslavya ile ilişkilerinin gerginleşmesi idi. İtalya diğer devletlerle münasebetlerinde kuvvetli olabilmek için Doğu Akdeniz devletleri ile bir ittifak sistemi kurmak istiyordu. Bu sistemin içinde de Türkiye ve Yunanistan bulunacaktı.
Diğer yandan Türkiye de Batılı devletlerle ilişkilerini düzenlemek ihtiyacını duyuyordu. İtalya’ya yaklaşma, bu amacın gerçekleşmesinde ilk adımı teşkil edecekti. Türkiye üzerinde emelleri bulunan bu devletle dostluk kurması, bütünlüğünü teminat altına alması bakımından da önemli idi. Nihayet Türkiye bu dostluk sayesinde Sovyetler Birliği’nin siyasî nüfuzundan da kurtulabilecekti.
1927 yılında Milano’da yaptıkları görüşmede Mussolini Tevfik Rüştü Aras’a, İtalya ile Türkiye ve Yunanistan arasında müşterek bir dostluk ve tarafsızlık antlaşması yapılmasını teklif etti. Bu antlaşmaya sonradan Bulgaristan da alındı. Faşist lideri, Balkanlar’ın güneyinde teşkil edilecek bu sistemle Küçük Antant’a karşı bir denge kurmak istiyordu. İtalya’nın Balkan devletlerine karşı izlediği bu politika ilk meyvesini 30 Mayıs 1928′de Mussolini ile Tevfik Rüştü Aras arasında Roma’da Tarafsızlık, Uzlaşma ve Adli Tesviye Antlaşması’nın imzalanmasıyla sonuçlandı. Buna göre iki devlet, birbirleri aleyhine hiçbir siyasî ve ekonomik anlaşmaya girmeyeceklerini ve bir taraf bir saldırıya uğrarsa diğerinin tarafsız kalacağını kabul ediyorlardı. Ayrıca anlaşmazlıklarını barışçı yollarla çözmeyi taahhüt ediyorlardı.
30 Mayıs 1953: Stalin’ in ölümünden sonra yeni Sovyet Birliği’nden resmen açıklanan bildiri ile; Türkiye’den toprak talebinde bulunmaktan ve Boğazların ortak savunması hakkındaki görüşlerinden vazgeçtikleri ifade edildi. Türkiye ile Sovyetler Birliği arasındaki uyuşmazlık devresi Stalin’in ölümüne kadar devam etti. Stalin’in ölümünden sonra Sovyetler Birliği, Türkiye ile yeniden dostluk münâsebetleri kurmak için çeşitli teşebbüslerde bulundu. Sovyetler Birliği’nin genel politikası ile uyumlu olan bu değişiklik; artık zor kullanma yolu ile genişleme ve nüfuzunu arttırmaktan vazgeçip barış içinde yan yana yaşama, ekonomik rekabet ve her milletin kendi özelliklerine göre gelişeceği prensiplerini kabul etmesinin bir sonucuydu.
Sovyetler Birliği hükümeti 30 Mayıs 1953′te, Türkiye’den toprak talebinde bulunmaktan vazgeçtiğini beyan etti. Aynı beyanda Montreux Sözleşmesi’nin değişmesi ve Boğazların ortak savunması hakkında evvelce belirttiği görüşlerini değiştirdiğini bildirdi. Ancak bu bildiride Boğazlar üzerindeki taleplerinden vazgeçip vazgeçmediklerini açıklamadılar.
Sovyetler Birliği’nin bu feragat beyanına karşı Türkiye’nin tutumunu değiştirme ve dostluk münâsebetlerine yeniden dönmesine ilk engel, Türkiye’nin, Sovyetler Birliği’nin politikasını değiştirdiğine hemen itimat edememesidir. Sovyetler Birliği’nin defalarca dostluk ve iyi komşuluk münâsebetleri kurmak istediğini beyan etmesine karşılık Türkiye, Sovyetler Birliği’nin politikasının fiilen değiştiğine dair ortada inandırıcı delillerin bulunmadığını belirtti. Sovyetler Birliği’nin dostluk teklifleri, 1956 yılındaki Macaristan olaylarından sonra durmuştur. Türkiye’nin duyduğu şüphe ve itimatsızlıkların ne derece haklı olduğu bu olaydan sonra ortaya çıkmıştır.
30 Mayıs 2003: Iğdır’ın Tuzla ilçesine bağlı Gedikli köyünde, yabancı gözlemciler nezâretinde kazı yapıldı. Açılan çukurda, toplu mezar bulundu. Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Fen – Edebiyat Fakültesi Arkeoloji Bölümü Başkanı Prof. Dr. Abdüsselâm Uluçam’ın başkanlığında gerçekleştirilen kazıya, Arkeoloji Bölümü öğretim üyeleri ile köylüler de katıldı. Köylüler kazıyı gözyaşları ile tâkip ettiler. Çıkarılan cesetlerin, Ermeniler tarafından 24 Ağustos 1919’da düzenlenen katliamda işkence edilerek öldürülen ve Türk olduğu belirlenen 96 kişiye ait olduğu anlaşıldı. Cesetlerde; süngü, şiş ve balta izleri olduğu gibi, toplu mezarda işkence amacı ile kullanılan şişler ve balta sapı gibi suç âletleri de vardı.
Kazı çalışmalarını tâkip edenler arasında, Gedikli katliamından yaralı kurtulan üç kişiden biri olan ve 88 yaşında ölen Esat Acar’ın, aynı köyde yaşayan 59 yaşındaki oğlu Abbas Acar isimli kişi de vardı. Abbas Acar, babasının vaktiyle kendisine anlattıklarını şöyle aktardı: Ermeniler köylüleri, ‘Size elbise dağıtacağız’ Diyerek çağırdılar. Tehlikeyi sezen bir bölümü kaçtı. Yaklaşık 100 kişiyi, köy içindeki Celil’in evinde toplandı. Ermeniler kılıç ve süngülerle katliam yaptılar. Kaçanlar, Ermeniler gittikten sonra köye döndüklerinde cesetlerle karşılaştılar.
Kazıya katılan Avusturya Bilimler akademisi üyelerinden Prof. Dr. Eric Fiegel, gördüğü manzara karşısında şaşkınlığını gizleyemedi. Ermeni terörü ile ilgili Bir Terör Efsânesi adlı eseriyle tanınan Prof. Fiegel, çıkan kemik parçalarını ve kafataslarını görünce; şaşkınlıktan ancak: Korkunç… felâket… kelimelerini söyleyebildi. Daha sonra basın mensuplarına konuşan Fiegel şunları söyledi: Türkiye kendisini anlatmak konusunda haddinden fazla zaman kaybetmiştir. Bütün etrafı çevrili küçük bir ülkeye sâhip Ermeniler ise katliam propagandalarıyla büyük başarı kazandılar. 1.500.000 Ermeninin katledildiğine dünyayı inandırdılar. Ermeni diyasporası, yalancılığın ustası oldukları bilinmesine rağmen, öyle yetenekli çalışmalar yapıyorlar ki, olayları kendi lehlerine çeviriyorlar. Koskoca Türkiye bunu yapamıyor.
Kazıda bir konuşma yapan Türk Tarih Kurumu Başkanı Prof. Dr. Yusuf Halaçoğlu; Osmanlı arşivlerinde köyde katliam yapıldığına dâir belgelerin bulunmasından sonra, katliamdan yaralı olarak kurtulan 3 kişinin çocuklarının bilgilerine başvurarak, toplu mezar yerini belirledik. Ermeni katliamlarına ait 100 kadar mezar yeri biliniyor. Bir defa daha görüldü ki, Ermeniler Türkiye’de katliam yapmış. Katliamdan söz eden Ermeniler, ‘şurada toplu mezar var’ Desinler, gösterdikleri yerleri de açarız. Diye konuştu. Kazı sırasında enteresan olaylar da yaşandı. Iğdır Müftüsü Ömer Taşçı’nın, Kur’an-ı Kerim okumaya başlaması üzerine, kazı çalışmalarına katılan Avusturya Bilim Akademisi’nden Bayan Kertsin Pomenandal, boynundaki fular ile başını örttü. Osmanlı’yı, soykırım yapmakla suçlayan Ermenilerin, Doğu Anadolu’da yaptıkları katliamlarla ilgili deliller, zaman zaman ortaya çıkarılıyor. Gedikli köyünde açılan 9 mezardan çıkan cesetler arasında, süngülenmiş çocuk cesetleri de bulunuyordu.
31 Mayıs 1919: İstanbul’da Fener Rum Patrikhânesi bildiri yayınladı. Bildiride; Anadolu’da yaşayan Ortodoksların içerisinde Türk bulunmadığı belirtiliyor, Anadolu’nun Kurtuluş Mücâdelesi ile bir ilgilerinin bulunmadığı, dolayısıyla Ortodoksların Türkler safında yer almamaları gerektiği ihtar ediliyordu. Bu bildiri, Kurtuluş Savaşı’na Mustafa Kemal Paşa saflarında katılan Papa Eftim‘i kınamak amacıyla kaleme alınmıştı. Bildiriyi yayınlayan Fener Rum Patrikhânesi, Yunan ve Girit isyanlarında da önemli roller oynayan Filiki Eterya ve Etniki Eterya dernekleriyle işbirliği yapmıştı. Ayrıca, Mavri Mira, Rum İzci Derneği ve Rum Pontus Cemiyeti’nin kuruluşunda aktif rol oynayarak bu derneklerin merkezi olmuştur. Bu derneklerin hepsi, bilindiği gibi Kurtuluş Savaşı süresince Yunanistan için Türkiye aleyhine çalıştılar.
Patrikhane: İstanbul’da, Fatih İlçesi hudutları içerisinde bulunan Fener semtindeki Aya Yorgi kilisesinde bulunduğu için Fener Rum Patrikhânesi adıyla anılmaktadır. M.S. 300’lü yılların ilk çeyreğinde Roma İmparatorluğu’nun başşehri, Roma’dan Bizans’a taşınınca, şehre Konstantinopolis adı verildi. Buradaki kilise, başpiskoposluk mevkiine yükseltildi. Böylece Bizans’ın daha önce bağlı bulunduğu Herakleia Perinthos Metropolitliği de Konstantinopolis’in yetki alanına girdi. Altıncı asırda piskoposun resmî unvanı Yeni Roma Başpiskoposu idi. Hıristiyanlık Doğu Avrupa’nın büyük bölümüne Konstantinopolis’ten yayıldı. Bilhassa Osmanlıların akınlarına hedef olmaya başladıktan sonra zaman zaman bâzı Bizans imparatorlarının Doğu ve Batı kiliselerini birleştirme teşebbüslerine patriklik şiddetle karşı çıktı. Fâtih Sultan Mehmed Han İstanbul’un fethini gerçekleştirdiği sırada, Patrik İkinci Athanasios, iki kilisenin birleşnesine karşı çıktığı için görevi bırakmış ve yerine tâyin yapılmamıştı. Fâtih Sultan Mehmed Han, İstanbul’u aldıktan ve Ayasofya’yı da camiye çevirdikten sonra Ortodokslara dînî hayatta serbest olduklarını, bir patrik seçerek patrikhanenin faaliyete geçirilmesini bir fermanla bildirdi. Patrik makamı, 1453 – 1456 yılları arasında bugünkü Fâtih Câmiinin bulunduğu yerdeki Havâriy-yûn Kilisesinde, 1456-1587′de ise Manastır kilisesinde kaldı. Buranın Fethiye adıyla camiye çevrilmesinden sonra Fener’de Panakgia kilisesine, buradan Balat’taki Hagios Dimitrios kilisesine ve son olarak da, 1601 yılında, günümüzdeki patrikhânenin bulunduğu Aya Yorgi kilisesine taşındı.
On yedinci yüzyıldan itibaren bâzı patriklerin siyâsetle uğraştıkları ve merkezî otoriteyi sarsıcı hareketlerde bulunmaları üzerine patrikhanenin haklarına kısıtlama getirildi. Devlete karşı tutum ve davranışları sebebiyle Patrik 3.Porthenios ve Patrik 2. Gregorios asıldılar. 1821′de ise, Yunanistan’ın bağımsızlığı için ayaklanan Rum çetelerine para ve silâh yardımında bulunan ve Mora Ayaklanması’nı açıktan açığa kışkırtan Patrik Gregorios, İkinci Mahmud Hanın emriyle patrikhanenin orta kapısında îdâm edildiler. Patriğin göğsüne asılan yaftada kendilerine bahşedilen imtiyazlar belirtildikten sonra; ‘Allah tarafından müeyyed ve bekası, Âyât-ı semaviyye ile sabit bulunan din ve devlet aleyhinde işlediği hıyanetler sayıldıktan sonra, başkalarına da ibret olsun diye idam edildiği…’ ifade ediliyordu. Bu târihten îtibâren patrikhanenin ana giriş kapısı devamlı kapalı tutuldu. Rumlar hâlâ bu kapıyı intikam hissi ile kapalı tutmakta ve burada bir Türk büyüğü aşılmadıkça açmayacaklarını ifade etmektedirler. 1829′da Yunanistan’ın bağımsızlığını kazanmasından sonra patrikhane her geçen gün Yunan hükümeti ile işbirliğini arttırdı. Osmanlı topraklarında yaşayan Rumları pâdişâha ve idareye karşı devamlı kışkırtmaya çalıştı. Pâdişâh aleyhinde çalışan gizli cemiyetleri destekledi. Birinci Dünyâ Savaşından sonra Türk topraklarının bir bölümünü Yunanistan’a bağlamak ve Bizans’ı yeniden diriltmek gayesiyle harekete geçti. Bu amaçla Rum Matbuat Cemiyeti, Rum İttihadı Millî Cemiyeti, Etniki Eterya, Rum İzcilik Teşkilâtı, Rum Küçük Asya Cemiyeti ve Rum Trakya Cemiyeti gibi kuruluşları maddî bakımdan destekledi.
16 Mart 1920′de İstanbul’un işgali üzerine, patrikhaneye Bizans’ın çift başlı kartal armasını taşıyan bayrağı çekildi. Ayrıca Ayasofya’yı da ele geçirip kubbesine çan ve kapısına Bizans bayrağı asmak isteyen patrikhane, Sultan Vahideddîn Hanın özel muhafız birliğini buraya yerleştirmesi üzerine bu arzusuna kavuşamadı. Kurtuluş Savaşının kazanılmasından sonra Patrik Doroteos ile patrikhanenin önde gelen din adamları Yunanistan’a kaçtılar. Türk milleti zor gününde kendisini arkadan hançerleyen patrikhanenin artık ülke sınırları dışına çıkarılmasını istiyordu. Nitekim Lozan görüşmeleri sırasında Türk murahhas heyeti, patrikhanenin artık İstanbul’da kalamayacağını kesin bir dille ifade etmişti. Buna rağmen İngiliz diplomatı Lord Kurzon’un, İnönü ve Rızâ Nur’la görüşmesinden sonra patrikhanenin Türk topraklarında kalmasına müsâade edildi. Bu muahedeye göre patrikler TC uyruklu olarak ve Sen Sinot Meclisince seçileceklerdi. 1987′de patrikhaneye bağlı olarak Kadıköy, Adalar, Terkos, Bozcaada ve Gökçeada’da dört metropolittik, 61 Rum Ortodoks kilisesi, 11 Rum manastırı faaliyet halindeydi.
01 Haziran 1453: İstanbul’un fethinden sonra Ayasofya’da ilk Cuma namazı kılındı. Ayasofya’nın eski adı: Hagia Sophia Kilisesi idi. Fatih Sultan Mehmet Han’ın İstanbul’u fethinden sonra kiliseyi câmi hâline getirmesi örnek alınarak, daha sonraki fetihlerde de câmiye dönüştürülen kiliselere Ayasofya denilmiştir. Bu sebeple Türkiye’nin pek çok yerinde Ayasofya adı ile anılan câmiler vardır. İstanbul’daki Ayasofya’nın ilk binası 4 yüzyılda ahşap çatılı olarak inşa edilmiş. 360 yılında ibâdete açılmış. 404’de yanmış, tekrar inşa edilip 415’te yeniden ibâdete açılmış. Kayıtlarda birkaç yangın ve onarım geçirdiği belirtiliyor. Günümüze intikal eden Ayasofya, 6 yılda inşa edilerek 537 yılında hizmete girmiş. Depremden hasar gören bina, 562 ve 869 yıllarında değişikliğe uğrayarak onarılmış. En büyük tâmir, 1327’de gerçekleştirilmiş. Fetihten önceki son onarım 1402 yılında Ali Neccar adlı Müslüman-Türk mimarı tarafından gerçekleştirilmiş. Belirtildiğine göre Ali Neccar, ileride yapılacak minârenin yerini ve projesini de hazırlamış. Ayasofya, Osmanlı döneminde de 1651, 1728, 1809, 1849, 1894 ve 1926 yıllarında büyük ölçüde tâmir görmüş. Ayasofya, 24 Ekim 1934 tarihinde, Fatih Sultan Mehmed Han’ın vasiyetine aykırı olarak câmi olmaktan çıkarılıp müze hâline getirildi. Ayasofya’nın küçük bir bölümü olan hünkâr mahfeli, 10 Şubat 1991 tarihinde ibâdete açıldı. Böylece Fatih’in vasiyetine riâyet edildiği düşünülmektedir.
01 Haziran 1475: Târih sahnesinde 364 yıl kalan Kırım Hanlığı, Osmanlı Devleti’ne bağlandı. Kırım Hanlığı, Hacı Giray tarafından Altın Orda Devleti’nin dağılmasından sonra kurulmuştu. Kuruluş tarihi kesin olarak bilinmiyor. Kırım’a ait en eski para, 1441 tarihini taşımaktadır. Hacı Giray Han, Cenevizlilere karşı Osmanlı Devleti ile ittifak imzaladı. 1454 yılında Osmanlı ve Kırım askerleri, Cenevizlileri yenip vergiye bağladılar. 1475 yılında Kırım Hanı Mengli Giray, kardeşi Haydar’ın taht için ayaklanması üzerine zor durumda kaldı, Kefe Kalesi’ne sığındı. Cenevizliler kendisini tutukladılar. Mengli Giray, Fatih Sultan Mehmed Han’dan yardım istedi. Sultan, Gedik Ahmed Paşa komutasındaki donanmayı Kefe’ye gönderdi. Kefe Osmanlı’nın eline geçince, Mengli Giray hürriyetine kavuştu ve Osmanlı himâyesini kabul etti, tahtına tekrar oturdu. Tarih boyunca Kırım Hanları, bizzat ordularının başında Osmanlı Ordusu ile birlikte fetihlere katıldılar. Bu durum, 1671 – 1704 yıllarında tahta oturan Selim Giray Han dönemine kadar devam etti. Sahib Giray’ın 1772 yılında Ruslarla imzaladığı Karasubazar Antlaşması’ndan sonra Kırım’ın Osmanlı Devleti ile irtibatı kesildi. 08 Kasım 1783 tarihinde Kırım, Rus Çarlığı’nın bir vilâyeti hâline geldi.
KIRIM’IN KISA TARİHİ: Çok eski zamanlardan beri Kırım, farklı milletlerin ve kültürlerin kesiştiği bir medeniyetler kavşağı olmuştur. Antik Kimmerler, Tavrlar, İskitler ve Roma medeniyetlerinden sonra Hunlar, Kıpçaklar, Hazarlar ve Tatar olarak adlandırılan Türk topluluğu ile Rus – Slav ırkına mensup insanlar bölgeye gelmişler, bir kısmı yerleşik düzene geçmiştir. Kırım ile ilgili mevcut yazılı eserlerden, eski çağlarda bu yarımadada yaşayan milletler hakkında 2700 yıl öncesine kadar bilgi edinilebilmektedir. Ülkede bulunan arkeolojik eserlerden ise, 250.000 yıl öncesine kadar bilgi bulunmaktadır. Yarımadanın her yerinde tarihî ve arkeolojik eserler vardır.
Kimmerler ve Tavrlar, Kırım’da erken dönemlerde yaşamış yarı göçebe aşiretlerdir. Bu iki antik halkın aynı nesilden geldiği ve genelde Kırım’ın dağlık bölgelerinde yaşadığı tahmin edilmektedir. Kırım’ın eski yerleşik halklarından biri de İskitlerdir. İskit kabileleri, M.Ö. yedinci yüzyılda Türkistan’dan Kırım’a gelmiştir. İskit krallığı, M.Ö. dördüncü yüzyılda, farklı kabileleri birleştirdikten sonra bölgeye yine Türkistan’dan kuvvetli göçler olmuştur. İskitlerin hâkimiyeti M.Ö. dördüncü yüzyıldan üçüncü yüzyıla kadar devam etti. İskitlerden sonra Romalılar bölgeye hâkim oldular. Bosfor Krallığı kuruldu. M.S. üçüncü yüzyıldan itibaren Hıristiyan dini bölgeye yayıldı. M.S. dördüncü yüzyılda Hunlar Kırım’a gelmeye başladılar. Bosfor Krallığı yıkıldı. Ortaçağın başlarında Türk kabilelerinden olan Hazarlar bölgede görülmeye başladı. Ardından Peçenekler Kırım’ın içlerine yayıldılar. Kıpçaklar ise onuncu yüzyılda geldiler.
On üçüncü yüzyıldan itibaren Venedikliler ve Cenevizliler Kırım’ın sahil sâhil kesimlerinin hâkimi oldular. Altın Ordu Hanı Özbek Han, 1314 yılında Kırım’da büyük bir Müslüman medresesi inşa ettirdiğine göre, bu günkü Kırım’ın yerli halkı olan Türkler 1200’lü yılların son çeyreğinde gelmiş olmalılar. Selçuklular ve Osmanlılar döneminde de Anadolu’dan pek çok Müslüman Türk Kırım’a gelerek yerleştiler. Sürgünler ve Rusların dayanılmaz baskıları sebebiyle Kırım Türklerinden pek çok kişi de Dobruca yolu ile veya doğrudan doğruya Ak Topraklar olarak isimlendirdikleri Anadolu’ya göç ettiler. Araştırmacılar, Sakalar olarak da anılan İskitlerin Türk olduklarını yazmaktadırlar. Bu durumda, Kırım, 2.700 yıllık Türk vatanıdır.
02 Haziran 1538: Mısır Vâlisi Hadım Süleyman Paşa, Hindistan Seferi’ne çıktı. Bu seferde, Yemen sınırları içerisinde bulunan Aden şehrinin fethi gerçekleştirildi. Denizcilikte kuvvetli ülkeler, yönetimleri altındaki bölgelerle yetinmemeye başlayınca Hindistan’a açılmışlardı. Bu genişlemelerden biri de Portekizlilerin Hindistan’ın Gucerat sâhillerine gitmeleri ile gerçekleştirildi. O zamanki Türk câsus teşkilâtı, buradaki gelişmeleri Kanuni Sultan Süleyman Han’a haber verdi. Orada bir buçuk asırdan beri yaşayan Müslümanlar vardı. Kanuni, İslâm halifesi olarak gelişmelerle ilgilenmek gereğini duydu. Mısır Vâlisi Hadım Süleyman Paşa’ya emir vererek kuvvetli bir donanma ile Hint Seferi’ne çıkmasını söyledi. Bu karar verilmeden önce, Hindistan’daki Gucerat Devleti’nin hükümdârı Bahadur Şah’ın bir elçi göndererek yardım talebinde bulunduğu da ileri sürülmektedir. Süleyman Paşa, Kızıl Deniz’den Hint Seferi’ne çıktı. Yolu üzerindeki Yemen, önemli bir ticâret merkezi idi. Burada da karışıklıklar vardı. Müslüman tüccarlar, Hıristiyanlar tarafından rahatsız edilmekte idi. Süleyman Paşa, Yemen’den geçerken bu problemi de halletti.
02 Haziran 1806: İkinci Edirne Olayı yaşandı. İsyan şeklinde meydana gelen olayın sebepleri şöylece sıralanabilir: Osmanlı Devleti’nin Napolyon’a karşı kurulan ittifak sistemine girmesi, Rumeli ayanlarının isyanı ve Nizam-ı Cedid’in bir an evvel takviyesi. Anadolu’da Nizam askerini önemli bir kuvvet hâline getiren Karaman Beylerbeyi Kadı Abdurrahman Paşa, pâdişahın emriyle Sırp İsyanı’nın bastırılması vazifesi görüntüsü altında, Rumeli’de Nizam-ı Cedid’in kurulması ile görevlendirildi. Bu amaçla İstanbul’a geldi. Paşa’nın bir başka görevi de Vidin’deki, Rusçuk’taki ve Edirne’deki isyancıları cezalandırmaktı. Sultan Üçüncü Selim Han, Yeni nizam askerlerini çok beğendiğinden ve sevdiğinden İstanbul’da onları 1 aydan fazla bir müddetle alıkoydu. Onlara manevralar ve gösteriler yaptırdı. Abdurrahman paşa’yı kıskanan sadrazam, Rumeli’deki isyancılara gizlice haber göndererek onları mukavemete teşvik etti. Bu işe ilmiye ve askeriye sınıfından bazı üst düzey yöneticiler de destek verdiler. Bunun üzerine Vidin’deki isyancılar, Edirne’ye kadar geldiler. Üzerlerine gönderilen askerleri idam ettiler. Kadı Abdurrahman Paşa, pâdişahtan izin alarak 24.000 askerle harekete geçip Edirne’ye doğru yola çıktı. Silivri ve Çorlu’daki isyancıları cezalandırdı ise de Tekirdağ’da güçlü bir İsyancı grubu ile karşılaştı. Pâdişah, sivil halkın zarar görmemesi için geri çekilme emri vermesi üzerine isyancılar iyice şımardılar. Bu sırada Rusçuk’taki isyancıların başı Tersenkli oğlu İsmail Ağa, öldürüldü. Yerine Alemdar Mustafa Ağa, Rusçuk ayanı oldu. İsyancılar, Edirne’deki camilerde okunan hutbelerde pâdişahın adının söylenmesini engellediler. Bu haber İstanbul’da büyük heyecana yol açtı. Sonunda iş ciddiye alındı ve asiler cezalandırıldı, onlara destek veren sadrazam azledildi. Sultan Üçüncü Selim Han’ın, sivil halk zarar görmesin şeklindeki zaafı, bir müddet sonra hayatına mal olacaktır. Bilindiği gibi Sultan, bir ihtilâl ile şehit edilmiştir.
05 Haziran 1086: Anadolu Selçuklu Devleti’nin kurucusu ve ilk hükümdârı, Kutalmışoğlu Süleyman Şah olarak da anılan Birinci Süleyman Şah Suriye’nin Halep şehri yakınlarındaki Ayn Seylem mevkiinde vefât etti. Doğum tarihi bilinmiyor. 1075 – 1086 yılları arasında hükümdar oldu. Asıl adı: Rüknettin Süleyman Şah’tır. Kutalmışoğlu Süleyman Şah olarak da anılır. Selçuk Beğ’in oğlu olan Arslan Yabgu’nun torunu ve Kutalmış Beğ’in oğludur. Sultan Tuğrul Beğ’in ölümü üzerine Kutalmış Beğ, devletin başşehri Rey’e gidip Sultanlığını ilân etmişti. Aynı amaçla hareket eden Alparslan Beğ ile savaştılar. Kutalmış Beğ savaşta öldü. Kardeşleri, Alparslan Beğ tarafından esir alındı. Süleyman Beğ, babası Kutalmış Beğ’in ölümünden sonra ismini duyurmaya başladı. Önemli bir şahsiyet olmasına rağmen hakkında farklı ve çelişkili bilgiler vardır. Kutalmışoğlu Süleyman Şah’tan sonra İzmir tahtı Birinci Kılıç Arslan’a kalır. Türkiye Selçuklu Devleti’nin kurucusu ve ilk sultanı sıfatıyla Süleyman Şah, Anadolu Türkleri arasında efsânevî bir üne sâhiptir. Gazi Süleyman Şah olarak da anılır.
Yayına Hazırlayan:
E. Albay Araştırmacı-Yazar Mehmet Şadi POLAT
Kaynak:
Kronolojik Tarih Ansiklopedisi – Oğuz ÇETİNOĞLU
Kategori: Tarihte Bu hafta


