Tarihte Bu Hafta : 20 Haziran – 26 Haziran

 

 20 Haziran 1422: Sultan İkinci Murad Han, İstanbul’u kuşattı. Sultan İkinci Murad Han, 25 Haziran 1421 tarihinde tahta geçtikten kısa bir süre sonra, Yıldırım Beyazıd’ın oğlu olduğunu iddia eden ve tarihlerde Düzmece Mustafa Çelebi olarak adı geçen şahsın isyanları ile meşgul oldu. Düzmece Mustafa’ya Bizans imparatoru destek veriyordu.  Mustafa Çelebi ile Sultan İkinci Murad arasındaki savaş, 20 Ocak 1422 tarihinde Ulubat Gölü yakınlarında oldu. Yenilen Mustafa Çelebi önce Lâpseki’ye, sonra Gelibolu ve Edirne’ye kaçtı. Sultan İkinci Murad Han, Düzmece Mustafa’yı Eflâk’a kaçmak isterken yakaladı. Edirne’ye getirip kale burçlarına asmak suretiyle idâm ettirdi.

 Düzmece Mustafa Çelebi olayında ikiyüzlü siyâset uygulayan ve Osmanlı Devleti’ni bölmeye çalışan Bizans’a iyi bir ders vermek isteyen Sultan İkinci Murad Han, İstanbul’u kuşatmak için hazırlıklara girişti. Mihaloğlu Mehmed Bey’i, 10.000 akıncı ile öncü olarak 10 Haziran 1422 tarihinde İstanbul’a gönderdi. Çok geçmeden kendisi de 50.000 kişilik ordusunun başında İstanbul önlerine geldi. Şehri kuşattı. İmparator Manuel, önemli bir para teklif ederek kuşatmanın kaldırılmasını istedi. Sultan Murad Han teklifi reddetti. Kara tarafından tamamen sarılan şehrin çıkış kapılarının karşılarına isâbet eden sahalara siperler kazdırdı. Surlar toplarla dövüldü.

 Sultan İkinci Murad Han’ın gerçekleştirdiği bu kuşatma, Türklerin şimdiye kadar tatbik ettiği kuşatmaların en şiddetlisi idi. Kuşatmaya, Yıldırım Beyazıd’ın dâmâdı olan büyük âlim Seyyid Emir Buhârî de 500 dervişiyle birlikte katılmış, askerin maneviyatını artırıyordu.  24 Ağustos 1422 tarihinde, Emir Sultan’ın da yer aldığı hücum çok şiddetli oldu. Kuşatma, Eylül ayı ortalarına kadar sürdü. Fakat bu sırada, yine Bizans’ın entrikalarıyla Sultan Murad’ın küçük kardeşi olan Mustafa Çelebi saltanat iddiasıyla harekete geçince, kuşatma için çok küçük bir kuvvet bırakıldı. Çelebi Mustafa,  İznik’i alarak vezir-i âzam İbrahim Paşa’nın sarayına yerleşti ve sultanlığını ilân etmişti. Sultan Murad Han, İstanbul kuşatmasından çektiği ordusu ile İznik’e geldi. 1423 yılının Ocak ayında Çelebi Mustafa yakalanarak cezâsı verildi. Komşu beyliklerden Osmanlı Devletine saldırılar sebebiyle tekrar İstanbul kuşatmasına devam etme imkânı bulunamadı. Böylece Fetih,  otuz bir yıl gecikmiş oldu.

 

22 Haziran 1691:  Osmanlı Pâdişahlarının yirmincisi Sultan İkinci Süleyman Han, Edirne’de vefât etti. Sultan İbrâhim Han’ın eşi Saliha Dilâşub Sultan’dan, 15 Nisan 1642’de doğan oğludur. 8 Kasım 1687’de pâdişah oldu. Devlet işleriyle ilgilenmesini engelleyecek sağlık problemleri vardı. Kendisini fedâ edercesine çalıştı. Saltanatı 3 yıl 7 ay 4 gün sürdü. Hizmetleri, ömrü ile birlikte sona erdi. Şehzâdeliğinde mükemmel bir tahsil gördü.  6 Ağustos 1648 tarihinden 8 Kasım 1687 tarihine kadar pâdişahlık yapan kardeşi Sultan Dördüncü Mehmed Han zamanında sarayda özel hocalardan ders aldı. İyi bir hattat idi. Sultan Dördüncü Mehmed Han’dan sonra, 63 yaşında iken tahta oturdu,  ölümüne kadar, 3 yıl, 7 ay 4 gün pâdişahlık yaptı.

 Sultan İkinci Süleyman Han, tahta çıktığı zaman, Osmanlı Ordusu’nda, Viyana bozgunu ile başlayan çözülme ve devlette toprak kaybı devam ediyordu. Venedikliler, Mora Yarımadası’nı işgal ettiler. Avusturya; Vişegrad, Uyvar ve Estergon’un ardından 160 yıllık Türk yurdu Budin’e girdi. Macaristan’da ise Türk hâkimiyeti sona ermek üzere idi. Ayrıca bu mağlubiyetler sebebiyle ödenen savaş tazminatı ile hazine boşalmıştı. Anadolu’daki eşkıyalık hareketleri artmıştı.  8 Eylül 1688 tarihinde Belgrad düştü. Sağlığının elvermemesine rağmen, askeri teşvik etmek için sefere çıkan ordunun başına geçti ve Edirne’den Sofya’ya kadar geldi savaşı buradan idâre etmeye başladı. Vişegrad’ı kuşatan 12.000 kişilik Avusturya ordusu bozguna uğratıldı.

 Dönemindeki en olumlu işlerden biri, 1689 yılında Fâzıl Mustafa Paşa’nın Sadrâzamlığa getirilmesidir. Paşa, bir Adâletnâme yayınlayarak memleketin genel gidişini yoluna koydu. Aldığı âcil tedbirlerle hazineye yıllık 4.000 kese tutarında fazladan gelir sağladı. Yeniçeri ocağı kontrol edilip ulûfeye hak kazanmamış olanların isimlerini sildirdi. Orduyu disiplin ve intizamlı hâle getirdi. Ayrıca, 1690 yılında Avusturya Seferi’nde düşman kuvvetlerini mağlup ederek pek çok şehirleri bu arada ve en önemlisi batıda en önemli serhat kalesi olan Belgrat’ı geri aldı. Bu zaferinden sonra Sultan İkinci Süleyman Han, Sadrâzam Fazıl Mustafa Paşa’ya pek çok hediyeler verdi. Kendi belinden çıkardığa hançeri, bizzat kendisi, Sadrâzam’ın beline taktı. Buna rağmen, “Ben mükâfat vermeye kaadir değilim. Cenab-ı Allah, iki cihanda yüzünü ak etsin diyerek dûa etti.”

 Bu sırada Mora Serdârı Koca Halil Paşa da Venediklilerin elinde bulunan Avlonya’yı 31 günlük bir kuşatmadan sonra ele geçirmişti. 13 Mayıs 1691’de Sancak-ı Şerif’i tekrar Fâzıl Mustafa Paşa’ya vererek Avusturya seferine gönderdi. İki gün sonra İstanbul’a dönerken Yoncaçeşme mevkiinde fâni hayata vedâ etti. Kabri, Kanunî Sultan Süleyman Han’ın Süleymaniye Camii avlusundaki türbesinin sağ tarafındadır. Sultan İkinci Süleyman Han; cömert, kadirşinas, hâlim ve temkinli bir pâdişahtı. Fakir ve muhtaç kişilerle geçimini kıt kanaat sağlayan âlimlere ihsanlarda bulunurdu.  Pâdişahlık dönemi, iç ve dıştaki problemlerle geçti. Herkes, ‘Rumeli elden çıkıyor’ diyerek Anadolu’ya göç ediyordu. Böyle bir dönem içerisinde bile hayır işlerine zaman ve para ayırabildi. Fener Kulesi ve İzmir’de birer câmi inşa ettirdi.

 

22 Haziran 1974: İstanbul’da Türkiye Sosyalist İşçi Partisi  (TSİP) kuruldu. Kurucular arasında; Ahmet Kaçmaz, Burhan Şahin ve Oya Baydar vardı. Genel Başkanlığını Ahmet Kaçmaz, genel sekreterliği Yalçın Yusufoğlu üstlendi. Sosyalist siyaset ekseninde faaliyet gösterdiğini iddia eden parti, emekçi sınıfların demokratik iktidarı gibi Marksist söylemler kullanıyordu. Bankacılık, sigortacılık, büyük sanayi ve tarım işletmelerinin, madenlerin, tabii kaynakların ve öteki kaynakların devletleştirileceğini programına almıştı. Bir süre günlük, sonra haftalık olarak yayınlanan Gerçek Gazetesi, haftalık Kitle ve aylık İlke dergileri, TSİP doğrultusunda yayın yaptılar. 1976 yılında, kuruculardan ve yöneticilerden ayrılanlar oldu. Teşkilâtlanmasını tamamlayamadığı için 1977 seçimlerine katılamadı, Cumhuriyet Halk Partisi’ni destekledi. 12 Eylül 1980’deki askerî harekâttan sonra diğer partilerle birlikte kapatıldı. Yöneticiler, faaliyetleri sebebiyle yargılandılar ve hapis cezâsına mahkûm oldular. 

 

23 Haziran 1939:  Hatay, Anavatan’a katıldı. 1936 yazanda patlak veren Hatay anlaşmazlığı, bir türlü düzene girememiş olan Türk – Fransız ilişkilerinde yeni bir kriz doğurdu. Ancak Almanya’nın 1938 Mart’ında Avusturya’yı ilhakı, Fransa’nın Almanya’ya karşı Doğuda kuvvetli bir Türkiye’ye ihtiyacını gündeme getiriyordu. Boğazların da Avrupa’da büyüyen kriz ve uyuşmazlıklar sebebiyle önemi artmıştı. 3 Temmuz 1938’de Türkiye ve Fransa arasında bir antlaşma yapıldı. Türkiye ile Fransa arasında imzalanan bu dostluk antlaşması, bu iki devleti biri birine yaklaştırıyordu. Yapılan seçimler sonunda Hatay Meclisi,  2 Eylül 1938’de ilk toplantısını yaptı ve Bağımsız Hatay Cumhuriyeti’ni ilâm etti. 23 Haziran 1939 târihinde Türkiye ile Fransa arasında yapılan yeni bir anlaşma ile Fransa, Hatay’ın Türkiye’ye katılmasını kabul etti.  

 

23 Haziran 1941: Denizcilik târihimizin en büyük kazalarından biri olan Refah Faciası yaşandı. Türkiye, İkinci Dünya Savaşı başlamadan önce İngiltere’ye 4 denizaltı ile 4 muhrip sipariş etmişti. 23 Haziran 1941 gününün sabahında, 19 deniz subayı, 63 deniz astsubayı, 68 deniz eri, bir hava subayı ve 20 hava öğrencisi, Refah adlı 40 yaşındaki bir yük gemisiyle İngiltere’ye gitmek üzere Mersin Limanı’ndan hareket ettiler. Gemide ayrıca, 28 kişiden oluşan gemi personeli vardı. Türkiye, İkinci Dünya Savaşı’na girmediğinden, Refah şilebine Türk Bayrağı çekilmiş ve reflektörlerle aydınlatılmıştı. Hareketten beş saat sonra kimler tarafından atıldığı bilinmeyen torpidolarla gemi ciddî olarak hasar gördü. Elektrik makineleri ile telsiz tesisatı kullanılamaz hâle gelmişti. Gemi, 4 saat içerisinde gecenin karanlığında, daha da kararan sulara gömüldü.  Bir tahlisiye sandalı ile kurtulmayı başaran 28 kişi, 36 saat mücâdeleden sonra Karataş mevkiinde karaya çıkabildi. Fâciayı ilgililere haber verdiler. Derhal aramalara girişildi. Bir başka sandalda bulunan gemi personelinden üç kişi, korku açlık ve ümitsizlikten intihar etmişti. Aynı sandalda bulunan üç kişi kurtarıldı.  Uçaklarla olay yerine gidildiğinde, kazadan 72 saat sonra sağ kalabilen 1 kişi bulunabildi.  Görev başındaki vatan evlâtlarımızdan 167 kişi şehit olmuştu.  Olay, Türk denizcilik tarihine,  en çok şehit verilen kazâ olarak geçti.  

 

23 Haziran 1983:  Doğru Yol Partisi (DYP) Kuruldu.  DYP,  Merkez sağ eğilimli bir siyâsî parti olarak 12 Eylül 1980 Askerî Harekâtı’ndan sonra kapatılan Adalet Partisi (AP)’nin siyâsî mirasçısı olmak amacıyla kuruldu. Millî Güvenlik Konseyi (MGK)’nin, siyâsî partilerin kurulmasına izin vermesinden kısa bir süre sonra, Büyük Türkiye Partisi (BTP), AP’nin kapatılmasıyla oluşan boşluğu doldurmak amacıyla kurulmuştu.  Bu amaç açığa vurulunca, o dönemde yürürlükte bulunan mevzuat gereğince, 31 Mayıs 1983 târihinde MGK kararı ile kapatıldı. Bu defa amaç gizlenerek aynı düşünce ile DYP kuruldu. Genel Başkanlığı’na Ahmet Nusret Tuna getirildi. Ancak  MGK, DYP’nin seçime girmesine yürürlükteki mevzuatı gerekçe göstererek izin vermedi. Bu arada kurucu Başkan Ahmet Nusret Tuna’nın da veto edilmesi üzerine Genel Başkanlığa Yıldırım Avcı getirildi.  Parti’nin 14 Mayıs 1985 târihinde toplanan Birinci Büyük Kongresi ile genel başkanlık Hüsâmettin Cindoruk’a geçti. Milliyetçi Demokrasi Partisi’nin feshedilmesinden sonra bu partinin bâzı milletvekilleri DYP’ye katıldılar. 6 Eylül 1987’de eski siyâsîlerin siyaset yapma yasaklarının kalkması üzerine Süleyman Demirel genel başkan seçildi. Bu gelişmeden sonra güçlenen DYP, 20 Ekim 1991 târihinde yapılan milletvekili genel seçimlerinde oyların % 27’sini aldı.  178 milletvekili çıkararak TBMM’de birinci parti konumuna geldi ve Sosyal Demokrat Halkçı Parti ile koalisyon yaparak hükümeti kurdu. 

 

24 Haziran 0656:  Hz. Ali (kav), Halife ilân edildi. Peygamber (sav) Efendimiz’in irtihallerinden sonra Halife olmasını isteyenler vardı. O, birinci Halife Hz. Ebubekir (ra), İkinci Halife Hz. Ömer (ra), üçüncü halife Hz. Osman (ra)’a biat etti. Her üçünün dönemlerinde önemli görevler üstlendi. Hz. Osman şehid edilince, halifelik makamına getirildi. 4 yıl halifelik yaptı. 660 yılında, Ramazan’ı Şerif ayı’nın Cuma’ya denk gelen 17. günü, sabah namazına giderken İbn-i Mülcem adlı bir harîcinin başına vurduğu kılıçla şehit edildi. Kabirleri Necef şehrindedir.

 Hz. Osman şehit edilince Ümeyye soyuna mensup olanlar Medine’den süratle uzaklaşmış ve böylece şehir bütünüyle Hz. Osman’ı şehit eden isyancıların hâkimiyetine girdi. Daha sonra Abdullah b. Ömer, Sa’d b. Ebû Vakkas ve diğer ashap, yeni halife seçimi için mescide toplandılar. Ali b. Ebû Tâlib, kendisine yapılan halifelik teklifini orada bulunan Talha ve Zübeyr’e yöneltti. Fakat ısrar üzerine, biatı kabul eti. Biatın tarihi, bâzı kaynaklarda 17 Haziran 0656 olarak gösterilmektedir.

 Hazret-i Ali’nin halifeliği, İslâm dünyasında en çok konuşulan, tartışılan konulardan biridir. Tartışmaların merkezini Hz. Ali’nin neden Peygamberimiz Hazret-i Muhammed (sav) Efendimizin vefatından sonra halife ilân edilmediği merkezinde toplanmaktadır.

 

24 Haziran 1347: Orhan Gazi’nin oğlu Gazi Süleyman Paşa, 6.000 askeri ile birlikte Bizans İmparatorluğu’nun dâvetlisi olarak İstanbul’u ziyaret etti. 1347′de Sultân Orhan, Bizans İmparatoru ile Üsküdar’da buluşmuştu. İki hükümdar, Balkanlar’daki Slav tehlikesine karşı ortak tedbirler almaya karar verdi. İmparator, Orhan Bey’i imparatorluğunun taht şehri İstanbul’a dâvet etti. Orhan Bey, özür dileyerek, kabul edildiği takdirde kardeşi Süleyman Paşa’yı göndereceğini bildirdi. İsteğin kabulu üzerine Süleyman Paşa hazırlıklarını tamamladı ve 6.000 Osmanlı askeriyle İstanbul’a girdi. Bundan sonraki yıllarda Süleyman Paşa’ya bağlı Osmanlı birlikleri, Bizans’ın müttefiki olarak Balkanlar’da birçok askerî harekâtı gerçekleştirdi. Bu suretle Süleyman Paşa, Aydınoğlu Gazi Umur Beyin misyonunu onun bıraktığı yerden devralmış oldu. Umur Bey de Bizans’a yardım etmek için birçok defalar Rumeli’ne ve Ege adalarına asker çıkarmıştı. Son defa gene İmparator, Umur Bey’den yardım isteyince, Aydınoğlu, İzmir’de Bizans’ın da düşmanı olan Katolik l.atinler’le savaştığını söyleyip, İmparatora, Osmanoğlu Orhan Bey’e başvurmasını öğütledi. İmparator da böyle yaptı.

 Süleyman Paşa, 1347′de İmroz adasına (Gökçeada) çıkartma yapmak istedi, püskürtüldü. Sonra, önce 10.000, 1349′da 20.000 Osmanlı askeriyle Rumeli’ne geçti, Bizans düşmanlarına haddini bildirdi. Bu yardımların Bizans İmparatorluğu’nu nasıl giderek Osmanlı’ya bağımlı duruma getirdiği açıktır. Bu son seferinde Süleyman Paşa, Selanik şehrine bile girdi. Sırplar’ın eline düşmek üzere bulunan şehri Prens Mattheos Kantakuzinos’a teslim edip çekildi. Bu sefere 22 parça Osmanlı gemisi de katıldı.

 1352′de Velîahd-Şehzâde Süleyman Paşa, tekrar Rumeli’ne çıktı. İstanbul’a yürümek üzere bulunan müttefik Sırp-Bulgar ordusunu Diınetoka meydan muharebesinde rahatça dağıttı. Minnetdâr olan İmparator, Şehzâde’mize Avrupa’ya geçerken kolaylık olsun diye, Çanakkale Boğazı’nın Avrupa kıyısı üzerinde, Gelibolu yarımadasında Çimpe Kalesi’ni hediye etti. Bu suretle Osmanlı, resmen ve hukuken, hem de barış yoluyle, Avrupa kıt’asında ilk toprak parçasına sahip oldu. Bu 1353 geçişi, Batı Anadolu Türkmen beyliklerinin Rumeli’ne 1263′ten beri 17. geçişidir. Fakat ilk defa toprak elde ediliyordu. İlk geçişten tam 90 yıl sonra Osmanlı Devleti, Karesi devletini ilhak edince, küçük bir donanmaya da sahip olmuştu. Zira Dânişmendoğulları’ndan inen Karesioğulları’nın bir savaş filosu, tecrübeli denizcileri ve amiralleri vardı. Süleyman Paşa bu filoyu geliştirdi. Erdek Körfezi’nin doğu ucunda, Bandırmanın karşısında Edincik (Aydıncık) iskelesini bu donanmaya üs olarak hazırladı. Bu donanma ile Çanakkale Boğazı’nı geçti. 2 Mart 1 354′te Gelibolu Kalesi’ni fethetti. Bütün Türk târihinin en önemli dönüm noktalarından biridir.

 

24 Haziran 1839: Osmanlı Devleti’nin Mısır Eyâleti Vâlisi Kavalalı Mehmed Ali Paşa’nın oğlu İbrâhim Paşa ile Osmanlı Devleti’nin gözde komutanlarından Ağa Hüseyin Paşa komutasındaki Osmanlı Ordusu arasında Nizip Savaşı oldu. Bu savaşta Osmanlı Devleti’nin ordusu, eyâlet vâlisinin ordusuna yenildi. Mısır meselesi, 21 Ekim 1832 tarihinde imzalanan Kütahya Antlaşması ile çözüme kavuşturulmuştu. Fakat taraflar, özellikle Mısır antlaşma hükümlerine uymadı. Mehmed Ali Paşa, yalnız Mısır’da değil, Kilikya ve Suriye’de de bağımsızlık istiyor, Osmanlı Devleti’ne vergi vermiyordu. Bu olumsuzluklar sebebiyle iki taraf da askerî hazırlıklar içerisinde idi. Sultan İkinci Mahmud Han’ın emri ile Kütahya Vâlisi,  Çerkez asıllı Vezir Hâfız Mehmed Paşa, 21 Nisan 1839’da hareket edip Fırat’ı geçti. 3 Mayıs’ta Halep yolu üzerinde bulunan Nizip şehrini işgal etti. Bunun üzerine Kavalalı Mehmed Ali Paşa’nın oğlu İbrahim Paşa da büyük bir ordu ile Nizip’e geldi. Osmanlı ordusu 40.000, Mısır ordusu 65.000 kişi idi. Üstelik ordu çok eğitimli, kumandanı tecrübeli idi. Sonuçta Osmanlı ordusu, eyâlet vâlisinin ordusu karşısında perişan oldu.

 

24 Haziran 1854: Kırım Savaşı sırasında Silistre Zaferi kazanıldı. Silistre, günümüzde Bulgaristan sınırları içerisinde bulunan bir şehirdir. Şehir, 15 Mayıs 1854’te Rus ordusu başkumandanı Mareşal Paskieviç tarafından kuşatıldı. Kuşatmaya 80.000 Rus askeri katılmıştı.  Kaleyi, Mûsa Paşa komutasındaki 10.000 asker koruyordu. Mareşal, 9 Haziran’da ağır yaralanınca yerine Prens Gorçakof geldi. Türk ateşinden o a yaralandı ve geri döndü.  Yerine gelen komutan öldü. 24 Haziran’da Türkler tarafından gerçekleştirilen hücum hareketinde Ruslar 1.000 ölü, 2.000 yaralı verince, top ve tüfeklerini bırakıp kaçtılar.  Kuşatma sona ermiş, büyük bir zafer kazanılmıştı.

 

24 Haziran 1913:  Osmanlı Devleti ile Balkan devletleri arasında İkinci Balkan Savaşı başladı. Balkan Savaşları; Türkiye târihinin dönüm noktalarından biridir. 1911-1912’de Türkiye-İtalya Savaşı, Balkan devletlerine 1908′den beri aradıkları fırsatı verdi. Rusya’nın desteğini aldılar ve hakemliğini kabul ettiler. Bâb-ı Âlî Hükümeti, Rusya’nın Balkanlar’da savaşa izin vermeyeceği teminatını alınca 120 tabur askerini terhis etti. Bu suretle Rûmeli’ndeki kuvvetler çok azaldı. Sofya elçiliğinden Hâriciye Nâzırı görevine getirilen Âsim Bey’in Meclis-i Meb’ûsân’da; ‘Balkanlar’dan îmânım kadar emînim.’ Dediği günden tam 84 gün sonra 8 Ekim 1912’de Birinci Balkan Savaşı başladı. Mart ve Mayıs aylarında Balkan devletlerinin aralarında yaptıkları gizli anlaşmaları Osmanlı hükümeti haber alamamıştı. Türk ordusu çok dağınıktı. Savaşın sonuna kadar Erzincan, Şam ve Bağdat’da merkezleri bulunan ordulardan birlik getirtilemedi. Birliklere, ellerindeki silâhlara uymayan mermiler gönderildi. Subaylar, tamamen politikaya girmişler, İttihad ve Halaskâr diye birbirine düşman iki gruba ayrılmışlardı. Harbiye Nâzırı Nâzım Paşa, tamamen yetersiz bir adamdı. Bulgaristan Krallığı, Sırbistan Krallığı, Yunan Krallığı ve Karadağ Prensliği olmak üzere 4 küçük Balkan devleti, ayrı cephelerden Türk topraklarına girdiler. Her tarafta bozgun oldu. Her yerde ihanetler ve yetersizlikler görüldü. Büyük direnişlerden sonra Yanya 6 Mart, İşkodra 22 Nisan, Edirne 26 Mart 1912’de sırasıyla Yunan, Karadağ-Sırp ve Bulgar kuvvetlerine teslim oldu. 550 yıllık Türk yurdu olan ve imparatorluğun iki kanadından birini teşkîl eden Rumeli kaybedildi. Türk sınırı Adriyatik’ten Meriç’e çekildi. Yüz binlerce Türk her şeylerini bırakarak İstanbul’a ve Anadolu’ya kaçtı. On binlercesi kılıçtan geçirildi. Milyonlarcası beş asırdır hür yaşadıkları topraklarda Balkan devletlerinin elinde kaldı.

 Bulgaristan en büyük başarıyı kazanmış, Çatalca’ya kadar ilerledikten sonra püskürtülebilmiş, arslan payını elde etmişti. Onun payını çok gören üç müttefiki aralarında anlaşarak Bulgaristan’a savaş açtılar. Kendisi de pay isteyen ve ilk savaşa girmeyen Romanya krallığı da Bulgarların üzerine yürüdü. Bulgaristan teslîm oldu ve çok az bir kazançla savaştan çıktı. Bu arada Edirne’yi boşaltan Bulgarlar, Türklerin şehri geri almasını engelleyemediler. Buna İkinci Balkan Savaşı denilmektedir.

 30 Mayıs 1913 Londra Antlaşması, savaşa nihayet verdi ki, Türkiye’nin târihi boyunca imza koyduğu en fecî antlaşmalardan biridir. Bütün Türk târihinin en büyük felâketlerden biri olan ve bütün Avrupa’nın tahminleri aksine Türkler tarafından kazanılamayan bu savaş sonunda Osmanlı Devleti, Balkanlarda 167.312 kilometrekare toprak ve 6.582.000 nüfus kaybetti. Bu toprakların bugünkü nüfûsu 15.000.000’dur. Bu suretle 158 ilçeli 33 sancak ihtiva eden 7 eyâlet elimizden çıktı. Bunlar; Selanik, Manastır, Kosova / Üsküp, İşkodra, Yanya, Girit ve Cezâir-i Bahr-i Sefîd / Akdeniz Adaları eyâletleridir. Savaştan Balkan devletleri şu kazançlarla çıktılar: Bulgaristan 25.257 kilometrekare toprak ve 1913 sayımına göre 984.000 nüfus, Yunanistan 55.919 kilometrekare toprak ve 1.859.000 nüfus, Sırbistan 41.873 kilometrekare ve 1.942.000 nüfus, Karadağ 5.590 kilometrekare toprak ve 161.000 nüfus, yeni kurulan Arnavutluk devleti 25.734 kilometrekare toprak ve 800.000 nüfus. O zamana kadar tamâmı Osmanlı devleti tebaası olarak yaşayan Arnavutların yarısı yeni kurulan bu devlette, yarısı Sırbistan’da kaldı. Küçük bir kısmı da Yunanistan’a verildi. Balkan devletlerinin ilk işleri, ele geçirdikleri ülkelerdeki on binlerce Türk mimarlık anıtını ortadan kaldırmak oldu. Fakat o kadar çoktu ki, günümüze kadar bu işi bitiremediler.

 

24 Haziran 1941: Atatürk’ün yakın arkadaşı ve özel kalem müdürü Salih Bozok, Yalova’da 60 yaşında öldü. Doğumu: Selânik, 1881. Mustafa Kemal ile önce mahalle, daha sonra da okul arkadaşlığı daha başlangıçta kaderini çizmiş oldu. İkisi de aynı okullarda okuduktan sonra aynı yıl Harp Okulunu bitirdiler. Salih Efendi jandarma sınıfına seçilmişti. Mustafa Kemal ise Akademiye devam edecek, kurmay olacaktı. Mustafa Kemal Millî Mücâdeleyi başlatmak üzere Anadolu’ya geçmeden önce ve Suriye Cephesi’nde bulunduğu sırada Salih Efendi’yi başyaver olarak yanına getirtti. Sürekli beraberlik böyle başladı ve Salih Bey yarbaylıktan emekliye ayrıldıktan sonra bile Mustafa Kemal’in yakınında kaldı. Yüzbaşı Salih, Mustafa Kemal’in yanında, Heyeti Temsiliye’de görevli olarak Ankara’ya gitti. Mustafa Kemal Meclis Başkanı iken o da Meclis Başkanı başyaveriydi. Mustafa Kemal Cumhurbaşkanı seçilince yarbay Salih de Cumhurbaşkanlığı başyaveri oldu. Yarbay rütbesinde ordudan istifa ettiğinde önce, o zamanki adı Bozok olan Yozgat’tan milletvekili seçildi; milletvekilliği 1939 seçimlerine kadar her dönemde yenilendi; bu arada Mustafa Kemal’in sofrasındaki yerini ve çevresindeki görevini de muhafaza ediyordu. Salih Bey bu dönemde İş Bankası’nın kurucuları ve hissedarları arasında yer aldı. Mustafa Kemal’in ölümüyle Salih Bozok’un dünyası da yıkılmış oldu. Milletvekilliği sürdüğü halde sağlık durumundan şikâyet ederek Yalova’ya çekildi ve orada öldü.

 

26 Haziran 1097: Yirmi iki yıldır Selçukluların elinde bulunan İznik, Haçlı ordusu tarafından işgal edildi. Haçlı ordusu, 19 Haziran 1097 târihinde İzmit’e saldırmıştı. Kale surlarında Bizans İmparatorluğu’nun bayrağını görünce şaşırdılar. Çünkü uzağı görmekte çok mâhir olan Selçuklu Devleti hükümdârı Sultan Birinci Kılıç-Arslan, 600.000 mevcutlu Haçlı ordusu ile başa çıkamayacağını düşünerek, surlara Bizans bayrağı çektirerek şehri terk etmişti. Kılıç-Arslan, Anadolu içlerinde Haçlı ordusu ile gerilla savaşı yaparak mevcudunun 100.000 düşmesini sağladı. İznik, 234 yıl sonra, 2 Mart 1331 târihinde, Osman Gazi tarafından fethedilerek tekrar Türklerin oldu.

 İznik şehri, aynı adı taşıyan gölün doğu tarafında, Makedonyalı Büyük İskender’in ölümünden sonra kumandanlarından Antigones tarafından, Milattan Önce 316 yılında, Antigoneia adı ile kuruldu. Şehri M.Ö. 301 yılındaki savaşta, Antigones’i öldüren Lysimakhos teslim aldı ve şehre, karısının ismini verdi: Nikala. İlk Çağ sikkelerinde Altın Şehir olarak anılan İznik, Bir süre Bitinya Krallığı’nı başşehirlik yaptı. Krallık M.Ö. 70’li yıllarda Roma İmparatorluğu’nun bir vilâyeti hâline geldi. Bizans Kralı Birinci Konstantinos’un Hıristiyanlığı kabul etmesinden sonra  325 yılında imparatorun da hazır bulunduğu Birinci Genel Hıristiyan Konsili  İznik’te toplanınca şehrin adı  tarihe geçti. 718 ve 727 yıllarında Müslüman Araplar, İstanbul’u fethetmeye giderlerken şehri 2 defa kuşattılar fakat alamadılar.  İznik, 787 yılında İkinci Konsil’e de ev sâhipliği yaptı.

 Selçuklu Hânedânı’ndan Kutalmışoğlu Süleyman Şah, 1078 yılında İznik’i Bizans İmparatorluğu’ndan fethederek kurduğu devlete başşehir yaptı. Büyük Selçuklu Sultanı Melikşah, Anadolu Selçuklularının bağımsız hareket etmelerinden rahatsız olduğu için birkaç defa ordu göndererek şehsi kuşattı ise de başarılı olamadı. Kutalmışoğlu Süleyman Şah, Halep’i almak için giriştiği savaşta,  Melikşah’a bağlı olarak Suriye Meliki Tutuş ile 1086 yılında yaptığı savaşta ölünce, Bizans İmparatoru Aleksios, şehrin yönetimini üstlenen Selçuklu komutanı Ebu’l-Gazi’ye büyük paralar vererek İznik7i almak istedi ise de şerefli bir Türk komutanı olan Ebu’l-Gazi, teklifi kabul etmiş görünerek zaman kazandı ve Melikşah’a haber göndererek  duruma çözüm talebinde bulundu. Bir süre sonra Kutalmışolu Süleyman Şah’ın oğlu Birinci Kılıç-Arslan şehre gelerek  Anadolu Selçuklu Devleti’nin tahtına oturdu. O Kılıç-Arslan ki, Birinci Haçlı ordusuna karşı destanlarda görülebilecek bir kahramanlıkla karşı koymuş, sonra Konya’ya çekilerek Anadolu Selçuklu Devleti’ni Konya’da devam ettirmiştir. Dördüncü Haçlı Seferi sırasında İstanbul’un Latinler eline geçmesi üzerine 1204 yılında İznik Bizans Devleti kuruldu. 1261 yılında İstanbul geri alınıncaya kadar İznik, Bizans’ın başşehri oldu. 1331 yılına gelindiğinde, Orhan Gazi, İznik’i yine Türk hâkimiyetine aldı.  

 

26 Haziran 1643: Arnavut Nasuh Paşa’nın oğullarından Nasuh Paşazâde Hüseyin Paşa ayaklanması başladı. Daha önce Erzurum valiliğinde bulunan Hüseyin Paşa, pâdişah nâmına mühür basmaması konusundaki uyarıyı, dikkate almayıp gelen görevliyi sert bir şekilde geri çevirince, Erzurum’un coğrafî konumundan yararlanıp isyan çıkaracağından şüphelenilerek Halep valiliğine gönderildi. Burada da sevilip taraftar topladığını gören Vezir-i Âzâm Kemankeş Kara Mustafa Paşa, Hüseyin Paşa’nın kendisine rakip olacağı şeklinde yeni bir endişeye kapıldı. Yerini değiştirip Sivas Valiliği’ne tâyin etti. Bir taraftan da öldürülmesi için tezgâhlar hazırlamaya başladı. Olup bitenlerden haberdar olan Hüseyin Paşa, sadrâzamlık koltuğuna oturmak için İstanbul’a yürüdü. İzmit’e yaklaştığı sırada İstanbul halkı, heyecanlandı. Dükkânlar kapatıldı. Vezir-i Âzâm’ın muhalifleri, Hüseyin Paşa’ya mektuplar göndererek Üsküdar’a kadar ilerlediği takdirde, sadâret mührünün kendisine verileceği yalanını ulaştırdılar. İstanbul hükümeti, Anadolu Beylerbeyi Osman Paşa komutasında bir kuvvet gönderdi ise de Osman Paşa öldürülüp, askerleri dağıtılınca, Hüseyin Paşa hiçbir mukavemetle karşılaşmaksızın Bulgurlu’ya kadar geldi. Burada konaklayıp mührün kendisine gönderilmesini bekledi. Kâtip Çelebi’nin yazdığına göre, İstanbul’a yürüse, pâdişahlık tahtına bile oturabilecekti. Üzerine gönderilen ordudan korkup, kaçtı. Yakalanıp İstanbul’a getirildi ve idam edildi.  

 

26 Haziran 1916: Kendisini Hicaz Kralı ilân eden Osmanlı Devleti’nin Mekke Emiri Şerif Hüseyin, Osmanlı Devleti’ne cihad ilân etti. 1856 yılında Mekke’de doğan, Hüseyin bin Ali, Sultan İkinci Abdülhâmid Han döneminde Arap bağımsızlığı düşüncesini seslendirmeye başlayınca, İstanbul’da ikamete mecbur tutuldu. Yıllarca evinden dışarıya adımını atamadı. İttihat ve terakki Partisi iktidar olunca Şerif Hüseyin’i Mekke’ye emir tâyin etti. Birinci Dünya Savaşı çıkınca, Hüseyin’in İngilizlerle çok önceden başlayan teması, semeresini verdi. İngiltere’nin desteğiyle kendisini Hicaz Kralı ilân etti. Krallık tahtına oturunca ilk sözleri; ‘Türkler dinden çıktılar. İslâm’ın kanunlarını ve geleneklerini ihlâl ediyorlar. Allah’ın emirlerine uymuyorlar. Biz Arapların asırlardır devam ede gelen âdetlerine saygı göstermiyorlar. Arapların Türk idaresine karşı cihada girişmeleri farzdır’. Oldu. 16 Eylül 1916 tarihindeki ikinci bildirisinde; ‘İslâm dünyasındaki bütün din kardeşlerimi bu yıkıcı, bozguncu, aptal ve alçak Osmanlılara itaat etmemeye çağırıyorum.’ Diyordu. Şerif Hüseyin, başlattığı isyanla; sadece Arap Yarımadası’nı ve Orta Doğu’yu kaybetmemize değil on binlerce askerimizin çöllerde şehit olmasına sebebiyet verdi. Bizim uğradığımız bu kayıplar, Şerif Hüseyin’e bir şey kazandırmadı. Krallığından sonra ilân ettiği halifeliğini, kendisine bağlı birkaç kabile dışında hiç kimse tanımadı. 1924 yılında Arabistan Krallığı tahtını, ülkenin şimdiki hâkimi olan Suudi Hânedânı’nın kurucusu İbn-i Suud’a terk edip Kıbrıs’a kaçmak mecburiyetinde kaldı. Şerif Hüseyin, 6 Haziran 1931 târihinde Amman’da sürgünde iken öldü. Ölürken, ‘Osmanlı’ya kılıç çekmemeliydim. İhanetimin bedelini ödüyorum.’ Dedi. 

 

Yayına Hazırlayan: 

E. Albay Araştırmacı-Yazar Mehmet Şadi POLAT 

Kaynak: 

Kronolojik Tarih Ansiklopedisi – Oğuz ÇETİNOĞLU

 

Kategori: Tarihte Bu hafta