Tarihte Bu Hafta : 27 Haziran – 03 Temmuz

 

27 Haziran 1683: İstolni-Belgrad’da toplanan harp meclisinde Viyana Kuşatması kararı verildi. Harp Meclisi’nde Serdar-ı Ekrem Merzifonlu Kara Mustafa Paşa ve Reis-ül Küttab Mustafa Efendi, doğrudan doğruya Viyana üzerine yürümek fikrini savundular. Kırım Hânı Murad Giray Han ve Budin Beylerbeyi Arnavut İbrâhim Paşa, önce Yanık kale ile Komran kalelerinin fethiyle yetinilip Kırım ordusunun Avusturya’yı tahrip ederek kuvvetten düşürmesinin ve ilkbaharda Viyana üzerine gidilmesinin doğru olacağı fikrini savundular. Serdar kimseyi dinlemedi, fikrini kabul ettirdi. Kara Mustafa Paşa, Avrupa Hıristiyanlığına hazırlık için zaman tanınmaması, diğerleri ise,  kuşatmanın başarılı olabilmesi için; çevredeki kalelerin alınmasının, yardım yollarının kesilmesinin şart olduğunu düşünüyorlardı. 

 

27 Haziran 1881: Sultan Abdülaziz’in katillerini yargılamak için kurulan Yıldız Mahkemesi’nin ilk celsesi yapıldı. Sultan Abdülaziz Han; Sadrâzam Mütercim Rüşdî Paşa, Serasker Hüseyin Avni Paşa, Şeyhülislâm Hayrullah Efendi ve eski sadrâzam Midhat Paşa’nın gizli çalışmaları neticesinde, 30 Mayıs 1876 tarihinde tahttan indirilmişti. Sultan önce Topkapı Sarayı’na götürüldü. Orası haraptı. Kendisinin yerine tahta oturtulan Sultan Beşinci Murad Han’a haber göndererek, Beşiktaş ile Ortaköy arasındaki Feriye Sarayı’na nakledilmesini istedi.  İsteği kabul edildi. Serasker Hüseyin Avni Paşa, kendisini görevden alan Sultan Abdülaziz Han’a kin doluydu. Tahttan indirilmesine önayak olmakla kinini söndürememişti. Her birine 100 altın lira maaş vererek Feriye Sarayı’na bahçıvan olarak yerleştirdiği sekiz pehlivanın da yardımı ile tahttan indirdiği Sultan’ın, 4 Haziran 1876 tarihinde şehit edilmesini sağladı. Olaya, intihar görüntüsü verdi. Sultan Beşinci Murad Han’ın sağlığı bozuktu. Zâten yalnızca 93 gün padişahlık yapabildi. O da tahttan indirildi. Devletin bütün işlerine yukarıda ismi geçen dört kişi ve yakın çevresindeki insanlar hâkimdi. Öldürülme olayının üzerine gidilmedi.

 Sultan Beşinci Murad Han’dan sonra pâdişah olan Sultan İkinci Abdülhâmid Han, Amcası Abdülaziz Han’ın şehit edilmesiyle ilgili olarak gizli bir soruşturma başlattı. Olayın intihar olmadığı belirlendi. Resmî olarak soruşturulması için emir verdi. Fındıklılı Mehmet Efendi, savcı olarak görevlendirildi. Resmî soruşturma, 1 Nisan 1881’de başladı. Soruşturma Komisyonu’nda Şûra-yı Devlet Tanzimat Dairesi başkanı Çorlulu Mahmud Celâleddin Bey ile Mâbeyinci Râgıp Bey de vazifeli idiler. Sanıklar ve şâhitler dinlendi. Öldürülme olaylarında kullanılan bahçıvan ve uşakların Feriye Sarayı’nda nasıl göreve geldikleri belirlendi. Ölümünden sonra tanzim edilen doktor muâyenesinin, Hüseyin Avni Paşa’nın izin vermemesi sebebiyle tam olarak yapılamadığı, muâyene sonunda yazılı rapor alınmadığı, ifâdelerin karışık olduğu ortaya çıktı.  Bir kişinin her iki bileğini birden kesemeyeceği belirtildi. Neticede, bir intiharın söz konusu olamayacağı, suikast sonucu cinayet işlendiği kararına varıldı. Komisyonun raporu, Sadrâzam, Şeyhülislâm, Dâhiliye ve Hâriciye Nâzırlarından meydana gelen ikinci ve üst heyet tarafından incelenerek onaylandı. Sultan İkinci Abdülhâmid Han, sanıkların ve şâhitlerin Bakanlar Kurulu huzurunda ifâdelerinin tekrar dinlenilmesini ve zabıtlarla karşılaştırılmasını emretti. Bu işlemler de noksansız olarak yapıldı.

 Bakanlar Kurulu, sanıkların mahkemeye sevk edilmelerini kararlaştırdı. Yıldız Sarayı yakınında, Malta Karakolu’nun yanındaki bir çadırda mahkeme kuruldu. Duruşmalar, halk tarafından da tâkip edildi. Sanıkların aileleri ile yabancı diplomatlara ve yabancı basın mensuplarına da dâvetiye gönderildi. Mahkeme heyetinde; İstinaf Mahkemesi reisi Ali Sururi Efendi, ikinci reis Hristo Forides Emin Bey, Hüseyin Hâmid Bey, Emin Efendi, Gabdan Efendi ve Fındıklılı Mehmed Efendi ile Hüseyin Şükrü Efendi vardı.

 27 Haziran 1881 Pazartesi günü Saat: 10’da başlayan mahkemeye başta Midhat Paşa olmak üzere on bir sanık getirildi. Kalabalık bir dinleyici huzurunda mahkeme heyeti, sanıkları ve avukatları dinledi. Mahkeme kararını, 29 Haziran 1881 Çarşamba günü açıkladı. Bahçıvan kadrosunda sarayda görevlendirilen pehlivanlar, Dâmâd Mahmud Celâleddin Paşa, 10’ar yıl hapis cezâsına mahkûm edildiler. Midhat Paşa’ya idam cezası verildi. Hüseyin Avni Paşa ile olaya karışan diğer isimler, mahkemeden önce ölmüş bulunduklarından haklarında işlem yapılmadı. Mahkeme kararları temyizde incelendi. Temyiz kararları tasdik etti. Temyiz kararları vekiller heyetinde görüşüldü. Vekiller Heyeti’nde, Mahkeme ve temyiz kararlarının değiştirilmesine gerek olmadığı kararlaştırıldı. Sultan İkinci Abdülhâmid Han, hiçbir idam kararına imza atmamıştı. Midhat Paşa’nın da idam cezâsını müebbet hapis ve sürgün cezasına çevirdi.    

 

27 Haziran 1964: Talât Aydemir ile birlikte ihtilâl yapmaya teşebbüs eden Fethi Gürcan hakkındaki idam kararı infaz edildi. 21 Mayıs 1963 ihtilaline teşebbüs edenler hakkında iki mahkeme görevlendirilmişti. Mamak’ta 1 Numaralı Sıkıyönetim Mahkemesi 151 subayı yargılarken, Harp Okulunda kurulan 2 Numaralı Sıkıyönetim Mahkemesi 1459 Harp Okulu öğrencisini yargılandı. Mahkemeden yedi idam kararı çıktı. Ancak Yargıtay üç idam kararını bozdu, dördünü onayladı. Mahkeme kararından sonra hükümlüler Mamak’tan alınıp Çorum, Elazığ, Malatya gibi sivil cezaevlerine gönderildi. Mamak Cezaevinde sadece dört idam mahkûmu kaldı: Albay Talat Aydemir, Binbaşı Osman Deniz, Üsteğmen Erol Dinçer ve Binbaşı Fethi Gürcan.

 Ölüm cezaları TBMM gündemine geldi. Meclis, Üsteğmen Erol Dinçer dışındaki üç idamı onayladı. İdam edilecek kişi sayısının üç olması yeni bir tartışmaya sebebiyet verdi: Meclis’in; Adnan Menderes, Fatin Rüştü Zorlu ve Hasan Polatkan’ın idamlarına karşılık üç subayın asılmasını istediği konuşuluyordu! Yani, üçe üç!.. O dönemde TBMM çatısı altında Senato da bulunuyordu. 1961 Anayasası’na göre, Meclis kararını Senato’nun onaylama ya da bozma hakkı vardı. Senato, üçe üç yorumlarından rahatsız olmuştu: Osman Deniz idam kararını bozarken Talat Aydemir ve Fethi Gürcan hakkında verilen kararı onayladı. Son söz, 27 Mayıs ihtilalinin komutanı Cumhurbaşkanı Cemal Gürsel’indi. Cumhurbaşkanı Gürsel, meclisten gelen kararı onayladı.

 Saat, gece yansına gelirken Binbaşı Fethi Gürcan, hücre zincirinin açılmasıyla uyandı. Götürülmeyi reddettiği için zorla ve üzerindeki pijamayla cezaevinin vizite odasına getirildi. Yanından eksik etmediği kısa ve ucu kıvrık ağızlığıyla sigara içmesine izin verildi. Bu arada hücresinden getirilen kıyafetini giydi. Arkadaşlarıyla vedalaşmak istediğini söyledi. Önce Binbaşı Osman Deniz, arkasından da Üsteğmen Erol Dinçer’le kucaklaştı. 22 Şubat 1962 ihtilâlinde Erol Dinçer ile birlikte Çankaya Köşkü’ne yapılan baskında da birlikteydiler. Ağlamamaya çalışıyorlardı. ‘Arkadaşlara selam…’ dedi. Dışarıda iki ambulans vardı. Birine Binbaşı Fethi Gürcan’ı, diğerine Albay Talat Aydemir’i bindirdiler. İki aracın da istikameti, idam sehpalarının hazırlandığı Cebeci’deki Ankara Merkez Cezaeviydi. Cebeci’deki cezaevi kaç siyasî idama tanıklık etmişti ve daha da edecekti…

 Binbaşı Fethi Gürcan, cezaevi müdürünün odasına getirildi. İnfaz kararını soğukkanlılıkla dinledi. Ailesine mektup yazdı: ‘Canım karıcığım ve yavrularım, Size şerefimden başka bir miras bırakamadığım için üzgünüm. Bu emanetimi sonuna kadar muhafaza edeceğinizden eminim…’ Binbaşı Gürcan, ailesine yazdığı mektubu bitirip savcıya verdi. Ceplerini boşaltmasını istediler. Cebinden 235 kuruş ve iki paket asker sigarası çıktı. Son isteği sigara içmek oldu. Binbaşı Gürcan, sigarasından son bir nefes çekti. Ayağa kalktı. Kıyafetinin üzerine, beyaz idam gömleği geçirildi. Saat 03.30’du. Sandalyeye çıktı. Samanpazarı’nda lokantacılık yapan cellât, ilmiği binbaşının boğazına geçirdi. Binbaşı Gürcan başını kaldırdı. Son def gökyüzüne baktı. Kim bilir belki de jetleri bekliyordu. Ne jetler, ne tanklar, ne de ihtilalci arkadaşları geldiler, onu kurtarmaya. Yapayalnızdı…

‘Vatan, millet sağ olsun !’ deyip kendini boşluğu bıraktı.

 

28 Haziran 1363: Osmanlı Devleti’nde Türk Kara Kuvvetleri kuruldu. Gerçekte, Kara Kuvvetlerimizin ilk temelinin atılışı daha eskilere uzanır. Türklerde ilk ordu; Hun İmparatorluğu döneminde Mete Han tarafından M.Ö. 209 yılında gerçekleştirildi. 1040 yılında, Dandanakan Meydan Savaşı’nda Gaznelileri yenerek bağımsızlığına kavuşan, 26 Ağustos 1071 Malazgirt Meydan Savaşı’nda Bizanslıları yenerek Anadolu’yu yeni bir Türk Yurdu yapan Büyük Selçuklu Devleti’nde kara kuvvetlerinin teşkilât ve eğitimi sağlam esaslara bağlanmıştı. 1299 yılında kurulan Osmanlı Devleti’nin ilk yıllarındaki teşkilâtında Selçukluların ve Memlukların tesiri görülür. Osmanlı ordusunun teşkilâtlı bir şekilde ortaya çıkışı ise Sultan Birinci Murad zamânında oldu.  Târih: 28 Haziran 1363’tür.

 Târihte ilk süvârili ordu olma niteliği taşıyan Osmanlı ordusu, önceleri yalnızca atlı akıncılardan oluşmakta iken, daha sonraları yaya birliklerinin de katılmasıyla Yeniçeri Ocağı adı altında sürekli bir yapıya dönüştürüldü.  Osmanlı Devleti’nin yükseliş döneminde Yeniçeri ocağı önemli hizmetler gerçekleştirdi. Osmanlı Devleti’nin gerileme devri ile birlikte, 15 Haziran 1826’da başlayan yeniçeri ayaklanmasının bastırılmasından sonra bu ocak kaldırıldı. Asâkir-i Mensure-i Muhammediye adında yeri bir ordu kuruldu. Bu gücün temelini, Kol adı verilen taburlar oluştururdu. Yine bu dönemde ihtiyat (Redif) kuruluşu göreve başladı. 1843 yılında yeni bir düzenlemeye gidilerek hizmet süresine tâbi personelle oluşturulan 5 ordu kuruldu. 1848 yılında yapılan bir değişiklikle ordu sayısı 6’ya çıkarıldı. Osmanlı Ordusu yaklaşık 300.000 kişilik bir güce yükseltildi.

 Mustafa Kemal Paşa’nın önderliğindeki Kurtuluş Savaşı’nda kazanılan zafer sonunda, Türk Kara Kuvvetleri, Cumhuriyet döneminin başında, ikişer tümenli 9 kolordu ve 3 süvâri tümeninden oluşan üç ordu Müfettişliği hâlinde teşkilâtlandı. İlk tank birliği 1934 yılında oluşturuldu. Daha sonra komando ve paraşüt birlikleri kuruldu; silâh, teçhizat ve her cins malzemenin üretilmesi için önemli adımlar atıldı. Değişen milletlerarası siyâsî ve askerî ortam ile gelişen teknoloji, Kara Kuvvetlerinin yeniden yapılanmasını gerektirince; 1990’lı yıllarda kuvvet, modern savaş ortamına uyum sağlayacak biçime getirildi. Yeni yapılanma sonunda Kara Kuvvetlerinin hareket yeteneğini artıran kolordu, tugay ve tabur esasına dayanan bir yapılanma oluşturuldu. Türk Silâhlı Kuvvetleri’nde eğitim, göreve yönelik muharebe ortamına benzer gibi uygulanan ferdî eğitimden, ortak tatbikata kadar uzanan bir bütünlük içerisinde ve her an savaşa hazır birlikler yetiştirecek şekilde hazırlanıyor.

 

BEGTEGİNLİLER BEYLİĞİ: 1144-1232 yılları arasında merkezi Erbil olmak üzere Şehrizor, Hakkâri, Tikrît, Sincar, Harran, Urfa ve civarında hüküm süren bir Türk beyliğidir. Hanedan adını kurucusu Zeynüddin Ali Küçük’ün babası Begtegin’den alır. Ayrıca merkezlerinden dolayı Erbil Atabegliği de denilmektedir. Kaynaklarda Begtegin’e dair Türk asıllı olmasından başka bilgi yoktur. Beyliğin kurucusu Zeynüddin Ali Küçük hakkındaki bilgiler de ancak onun Musul Atabeği İmâdüddin Zengî’nin hizmetine girmesinden sonra artmaktadır. Atabeg Zengî 1144 yılında Urfa’yı Haçlıların elinden alınca buranın valiliğini Ali Küçük’e verdi. Ali Küçük bir müddet sonra Atabeg İmâdüddin Zengî’nin emri ile Musul’da çıkan isyanı bastırdı. Zengî ertesi yıl Ali Küçük’ü Fenek Kalesi’nin fethiyle görevlendirdi. Kendisi ise ana kuvvetlerinin başında Câber Kalesi’ni kuşattı. Kuşatmanın devam ettiği bir sırada Atabeg Zengî kendi hizmetkârları tarafından öldürüldü. Atabeğin ölüm haberini alan Ali Küçük Fenek kuşatmasını terkedip Musul’a geldi ve İmâdüddin Zengî’nin büyük oğlu Seyfeddin Gazi’ye haber göndererek Musul’a gelmesini bildirdi. Irak Selçuklu Sultanı Mes’ûd b. Muhammed Tapar’a babası tarafından rehin olarak gönderilmiş olan Seyfeddin Gazi bir fırsatını bularak Musul’a geldi ve şehre hâkim oldu. Hizmetinden memnun kaldığı Ali Küçük’ü de Musul Nâibliğine tayin etti.

 Irak Selçuklu Sultanı Mes’ûd b. Muhammed Tapar’ın ölümünden sonra ortaya çıkan saltanat mücadelelerine katılan Ali Küçük Süleyman Sah’a karşı Muhammed Tapar’ı destekledi. Hatta Süleyman Şahı yakalayarak Musul’da hapsetti. Muhammed Tapar’ın sultanlığını tasdik etmeyen halifeye karşı da Sultan Muhammed’le birlikte başarısızlıkla sonuçlanan Bağdat kuşatmasına katıldı. Sultan Muhammed’in 1160 yılında ölümü üzerine Süleyman Şah’ı serbest bırakan Ali Küçük ayrıca onun saltanatı elde etmesine de yardımcı oldu. Süleyman Şah’ın sultanlığı uzun sürmedi. 1161 yılında tahttan indirildi ve öldürüldü.

 Ali Küçük ömrünün son yıllarında yaşlılığı ve hastalığı sebebiyle iktâ bölgelerinden Tikrît, Hakkâri ve Sincar’ı Musul Hükümdarı Mevdûd’a bıraktı ve Musul Nâibliğinden çekilerek Erbil’e gitti; çok geçmeden, Eylül 1167’de öldü. Cesur, âdil, cömert ve güzel ahlâklı bir beydi. Ali Küçük ölümünden önce Mücâhidüddin Kaymaz ez-Zeynî’yi Erbil Nâibliğine getirmiş, ayrıca onu iki oğlu Kökböri ile Zeynüddin Yûsuf’un Atebegliğine tâyin etmişti. Ali Küçük’ün ölümüyle yerine Kökböri geçti. Ancak Atabeg Kaymaz Kökböri’nin idarecilikte yetersiz olduğunu ileri sürerek halifeden onun yerine Yûsuf’un tâyin edilmesini istedi. Halifenin bu hususu tasdik etmesiyle Yûsuf Erbil hâkimi oldu. Kökböri ise bir süre hapsedildikten sonra serbest bırakıldı. Bağdat’a giden Kökböri istediği desteği burada bulamayınca önce Musul hâkimi İkinci Seyfeddin Gazi b. Mevdûd’un, sonra da Selâhaddin Eyyübî’nin hizmetine girdi.

 

26 Ağustos 1189 tarihinde Arslan Yürekli Rişar kumandasındaki Haçlılar Akkâ’yı kuşattılar. Haçlılar’a karşı oluşturulan müdafaaya Musul Atabegliği ve Artuklulara ait askerî birliklerin yanı şıra Urfa ve Harran emiri Kökböri ile kardeşi Erbil Beyi Zeynüddin Yûsuf da katıldı. Fakat sonunda Haçlılar 1191 yılında şehri zaptettiler. Erbil Atabeg’i Yûsuf, Akkâ’da iken hastalanmış ve ölmüştü. Kökböri şehre gelerek Erbil’e hâkim oldu. Selâhaddin Eyyübî’nin 1193 yılında ölümü üzerine Kökböri Eyyûbî devletine karşı bağımsızlığını ilân etti.

 Gerek Musul Atabegliği’nin gerekse Eyyûbîler’in güç kazanmasını önlemek maksadıyla ittifaklar teşkil eden Kökböri, 1. el-Melikü’l-Âdil’in Sinçar’ı ele geçirmesine engel olmak için de 1210 yılında Anadolu Selçuklu Sultanı Sultan Birinci İzzeddin Keykâvus’a tâbi oldu. Neticede el-Meli-kü’l-Âdil halifenin de işe karışmasıyla Sinçar’ı almaktan vazgeçti. Bu vesile ile Musul’a giden Kökböri, Râbia Hatun’dan doğan iki kızını Nûreddin Zengî Arslan-şah’ın oğullan ile evlendirdi. Erbil Beyliği ile Musul Atabegliği arasındaki iyi münasebetler Kökböri’nin damadı olan İzzeddin Mes’ûd zamanında da devam etti. Kendisine halef olabilecek bir erkek evladı olmayan Kökböri 29 Haziran 1232′de Erbil’de öldü. Begteginliler devrinde Erbil önemli bir ilim, kültür ve medeniyet merkezi haline geldi. Özellikle Türk – İslâm âleminin mümtaz şahsiyetlerinden biri olan Kökböri zamanında tarihinin en mâmur ve en parlak dönemini yaşamıştır. Kökböri’nin ölümünden sonra Abbasilerin eline geçen beylik toprakları, daha sonra da Moğollar tarafından istilâ edildi.

 

 29 Haziran 1511: Anadolu’da Şiiliği yaymaya çalışan, Osmanlılar tarafından Şeytankulu olarak anılan İran Türklerinden Şah Kulu Tebriz’de öldü. O dönemde, Tele olarak anılan Antalya’nın Korkuteli kazâsının Yalımlı Köyü’nde doğdu. Doğum tarihi kayıtlara intikal etmemiştir.  Şah İsmail’in babası, Şeyh Haydar’ın halifelerinden Hasan Halife’nin oğludur. Küçük yaşta babası ile birlikte gittiği Erdebil’de Şeyh Haydar tarafından Şii inançları doğrultusunda eğitildikten sonra, Antalya’ya gönderildi. Doğduğu köyün yakınlarındaki bir mağaraya çekilerek, Batı Anadolu ve Rumeli halkını Şiilik ve Şah İsmail’e bağlılık düşüncesi çevresinde toplamaya çalıştı. Yandaşlarını hızla çoğaltmasında en önemli etken, Sultan İkinci Bayezid ile oğulları arasında çıkan saltanat mücâdelesidir. Şahkulu yeterince güç topladıktan sonra, 10.000 kişilik bir ordu ile, Şahkulu Baba Tekeli Ayaklanması’nı başlattı. Antalya’dan Manisa’ya gitmekte olan Şehzade Korkud’un kuvvetlerine saldırarak hazinesine el koyduktan sonra Kızılkaya, İstanos, Elmalı, Burdur, Keçiborlu kasabalarını bastı. Kadınları ve kendisine direnen köylüleri öldürdü. Ele geçirdiği bu bölgenin yönetiminde kendi adamlarını görevlendirdi.

 Kütahya önlerinde kendisine karşı gönderilen Karagöz Paşa ile çarpışarak Karagöz Paşa’yı esir etti. Nisan 1511′de Kütahya Kalesi’ni kuşattı ise de sonuç alamadı. Karaman Beylerbeyi Haydar Paşa’yı öldürerek kuzeye yöneldi. Karaman yakınında, Kızılkaya boğazında sadrazam Hadım Ali Paşa komutasındaki kuvvetlerce çembere alındı. Amasya valisi Şehzade Ahmed’in, Yeniçeriler arasındaki ikilik ve bölünmeye yol açan tutumundan yararlanarak kuşatmayı yardı ve Sivas yönünde kaçmayı başardı. Hadım Ali Paşa az bir kuvvetle Çubukova’da ona yetişti ve iki taraf Gökçay yöresinde savaşa tutuştu. Şahkulu çarpışma esnasında isabet eden bir okla öldü. Hadım Ali Paşa’nın da savaş alanında şehit olmasıyla Osmanlı ordusu da çarpışmaya son vererek çekildi. Şahkulu’nun kalan kuvvetleri de İran yönünde çekilirken Tebriz’den gelen bir kervanı soydukları için Şah İsmail tarafından ağır biçimde cezalandırılarak dağıtıldılar. Şahkulu Baba Tekeli Ayaklanması’nı gerekçe göstererek Babası İkinci Beyazıd’ı tahttan indirip pâdişah olan, sonraki Yıllarda Yavuz Sultan Selim Han olarak târihe geçen Birinci selim, Anadolu’da Aleviliğin yayılmasına karşı sert tedbirler aldı. Ayrıca Antalya yöresindeki Alevileri Mora Yarımadası’na sürdü. Aleviler bu sebeple Yavuz Sultan Selim Han’ı sevmezler.

 

29 Haziran 1787: Kırım’ın Rusların eline geçmesinde başlıca âmil olan Şahin Giray Rodos Adası’nda idam edildi. Doğum tarihi ve yeri bilinmiyor. Kırım Hanı İkinci Devlet Giray’ın torunu ve Ahmed Giray’ın oğludur. 1772′de Kırım Hanı olan kardeşi İkinci Sahib Giray tarafından kalgay / veliaht olarak tâyin edildi. 1774′te Osmanlı Devleti ile Rusya arasında yapılan Küçük Kaynarca Antlaşması ile Kırım’ın Rus nüfusuna girmesine karşı çıkan ve 1775′te tahtı ele geçiren Dördüncü Devlet Giray’ın yerine, Ocak 1777′de Rusların desteği ile Kırım Hanlığına getirildi. Hanlığı, Osmanlı yönetimi tarafından tanınmadı ve Aralık 1777′de Üçüncü Selim Giray, hanlık beratıyla Kırım’a gönderildi.

 1778′deki ayaklanmanın bastırılmasıyla Kırım tahtının tek sahibi olan Şahin Giray, 1779 Aynalıkavak Tenkihnamesi’nin imzalanması ile Osmanlı Devleti tarafından da tanınmış oldu. 1782′de tâkip ettiği Rusya taraftarı siyâset sebebi ile çıkan yeni bir ayaklanma sonucu, Yenikale ve Kerç yöresine çekildi. Yerine, kardeşi İkinci Bahadır Giray getirildi. Ancak Ruslar, karışıklıklardan yararlanarak, Temmuz 1783′te General Potemkin’i Kırım’a gönderdiler ve Şahin Giray’ı göstermelik de olsa Kırım Hanı ilân ettiler ve Kırım’ın Rus topraklarına katılmasını sağladılar. Şahin Giray uygulanan baskılara dayanamayarak 1787′de Osmanlı Devleti’ne sığındı. Önce Rodos Adası’na sürgüne gönderildi. Bir müddet sonra Kırım halkına ihâneti şüphe götürmeyecek bir şekilde ortaya çıkanca, orada idam edildi. Aşağılanması amacıyla gömüldüğü yere bir mezar taşı bile konulmadı.

 

30 Haziran 1097: Birleşik Avrupa ordusu Birinci Haçlı Seferi olarak Selçuklu Sultanı Kılıç Arslan komutasındaki Türk Ordusu ile karşı karşıya geldi. 1097 yılının Mayıs ayında Haçlılar, Selçuklu Devleti’nin başşehri İznik’i kuşattılar. 600.000 kişi idiler. Kılıç Arslan’ın ordusu 100.000 kişi idi. Büyük bir askerî dehâ olan Kılıç Arslan, Haçlıların birkaç saldırısından sonra şehri koruyamayacağını anladı. Eskişehir’e doğru çekildi. Haçlı ordusunun mevcudu 500.000’e düşmüştü. Birinci Haçlı seferinin ikinci dalgası ile karşı karşıya gelindi. Türkler, tekrar geri çekildiler ve amansız bir gerilla savaşı başlattılar. Baskınlar ve vur-açlarla düşman birlikleri azar azar imha ediliyordu. İki ordu, Amasya yakınlarında tekrar karşı karşıya geldi. Haçlıların 400.000 kişiye inen ordusu, 100.000’den az olan Türk askeri karşısında 300.000 kayıp verdi ve geri çekilmeye başladı. Zafer, Kılıç Arslan’ın olmuştu. 

 

HAÇLI SEFERLERİ: On birinci yüzyılın son çeyreğinde Batı Avrupa, feodal krallıklar bölgesi idi. Hepsi de o dönemin en önemli geçim kaynağı olan ticâretle iştigal ediyor, çalışma alanlarını genişletmek istiyorlardı. Ticâret yolları ise Müslümanların denetiminde idi. Rekabet, çatışmaya dönüşmek üzere idi. Papalık; çatışmalara ikinci bir hedef belirledi: Hıristiyanlarca mukaddes bölgeler olarak bilinen toprakları, Müslümanların elinden almak! Avrupa’nın batı ucu olan İspanya, sekizinci asırda Müslümanların olmuştu. Avrupalılar henüz Müslümanları batıdan çıkartamamışken, doğudan: Anadolu’dan Balkanlara doğru Müslüman Türkler gelmeye başlamışlardı. En önemlisi dîni olmak üzere; siyâsî, sosyal ve ekonomik sebepler bir araya geldi. Avrupa; ileride savunma yapmak mecburiyetinde kalmaktansa, bu günden saldırıya geçmeyi uygun gördü. Papa İkinci Urbanus, 1095 yılındaki toplantıda yaptığı bir konuşma ile tehlikeleri anlattı. Asırlarca devam eden, Asya’yı, Avrupa ve Afrika’nın kuzey kesimlerini kan görü haline getiren, insanlık târihinin en vahşi saldırılarını başlattı. Saldırılar 1097 yılından 1270 yılına kadar 8 dalga hâlinde devam etti.

 Daha Birinci Haçlı Seferi için düzenli bir ordu kurulmadan, Avrupa’nın çapulcuları, bir papaz ve bir kumandan bozuntusunun önderliğinde, zenginliğini duydukları Bizans yönetimindeki İstanbul’a yağmalamaya geldiler. Bizans yönetimi bu saldırıdan çok zarar gördü. Kurnaz bir politika uyguladı.  Asıl zenginliğin Anadolu’da olduğunu söyleyerek çapulcuları İznik’e yönlendirdi. 50.000 kişilik çapulcu takımı, İznik yakınlarında Selçuklu Sultanı Birinci Kılıçarslan tarafından, geldikleri anda bozguna uğratıldı. Hemen ardından, 1096 yılının Ağustos ayında, Birinci Haçlı ordusu, 4 ayrı kol olarak harekete geçti. 100.000 atlı ile 500.000 piyâdeden oluşuyordu. Ağır zırh ve silâhlarla donatılmıştı. O tarihe kadar düzenlenen en güçlü ordu idi. 30 Haziran 1097’de İznik’e ulaştı. Savaş üç yıl sürdü. Orta Doğu’ya yerleşen haçlılara karşı ilk zaferi,  savaşın bitiminden 45 yıl sonra, 1144 senesinde Musul Atabeyi İmadettin Zengi kazandı.  Urfa’yı geri aldı.

 

01 Temmuz 1974: Türkiye’nin daha önce aldığı haşhaş ekim yasağını kaldırması üzerine ABD ile Türkiye arasında ‘Haşhaş Krizi’ olarak anılan anlaşmazlık baş gösterdi. ABD’de uyuşturucu maddeler alışkanlığının yaygınlaşması üzerine bu ülke, gelen eroin kaynaklarından birinin Türkiye’de yetiştirilen haşhaş olduğunu ileri sürerek haşhaş tarımının Türkiye’de yasaklanmasını istemişi. Ancak Türkiye Cumhuriyeti’nin dünya haşhaş üretimi içindeki payı % 3 idi. Üretim daha çok; Çin, Hindistan, Afganistan, Pakistan ve Hindiçini bölgesinde yapılıyordu. Türkiye buna rağmen, Haziran 1971’de aldığı bir kararla tazminat verilmesi şartıyla haşhaş ekimini yasaklamıştı.

 Verilecek ABD tazminatının çok düşük olması, geçimini bu ürünün tarımından elde eden on binlerce Türk çiftçisini sıkıntıya soktu. Bunun yanında Türkiye’de üretimin yasaklanmasına karşılık Hindistan’da artırıma gidilmesi, ülkede tıbbî ihtiyaçlar için gerekli stokların erimesi ve birçok zorluğun ortaya çıkması sebebiyle hükümet haşhaş ekim yasağını kaldırdı. Karara göre, 7 ilde toplam 20.000 hektarda ekim yapılacak ve sıkı kontrol uygulanacaktı. Yasaktan önce 42 ilde ekim yapılmaktaydı. Karar yaklaşık 90.000 üreticiyi ilgilendirmekteydi. Bu karar, Kıbrıs krizi sebebiyle Türk -Yunan ilişkilerinin gerginleştiği bir dönemde gerçekleşti ve ABD karardan hoşnut olmadı. Hatta Türk-Amerikan ilişkileri gittikçe bozuldu. Türkiye’ye ABD’nin uyguladığı silah ambargosunun sebeplerinden biri de bu kriz oldu.

 Haşhaş Krizi dolayısıyla ABD’nin Türkiye’yi tehdit ettiğini, dönemin Başbakanı Bülent Ecevit, 21 Şubat 2003′te Zaman Gazetesi’nde yayınlanan bir röportajda; “Haşhaş yasağını kaldıracağımızı söylediğimizde ABD’den tehditler almıştık. Sultan Ahmet Camii’ni bombalayacaklarını, Türkiye’yi NATO’dan çıkaracaklarını ve haşhaş eken köyleri bombardımana tutacaklarını söylediler. 6. Filo da yakınımızdaydı…’  Sözleriyle açıkladı.

 

02 Temmuz 1853:  Osmanlı Devleti ile Rusya arasında Kırım Savaşı başladı. Kırım, 1774 yılında imzalanan Küçük Kaynarca Antlaşması’ndan kısa bir süre sonra, 1783’te Ruslar tarafından önce işgal sonra da ilhak edildi. Hemen ardından baskı politikaları uygulanarak Kırım Türkleri göç etmeye zorlandı. İki yıl içerisinde yaklaşık 100.000 Türk, ülkeyi terk ederek büyük çoğunluğu Anadolu’ya gelmek üzere, Basarabya (1)  ve Dobruca (2)  bölgelerine yerleştirildi. 1785 – 1800 yılları arasındaki 15 yıl içerisinde Kırım’ı terk etmek mecburiyetinde kalanların sayısı 500.000’i bulmuştu. Kırım Türkleri, 2 Temmuz 1853’ten, 1 Şubat 1856 tarihine kadar süren Kırım Savaşı’nı bu şartlar içerisinde karşıladılar.

 Ruslar, 9 Şubat 1853’te Prens Mençikov aracılığı ile Osmanlı Devleti’nden, Osmanlı tebaası olan Ortodoks Rusların koruma haklarının kendilerine verilmesini istediler. İstek reddedildi. Bunun üzerine Prut Irmağı’nı aşan Rus ordusu, Eflâk ve Boğdan bölgesini işgal etti. Osmanlılar, İngiltere’nin de desteğini alarak işgale karşı koydu.   Savaş; Osmanlı Devleti, müttefikleri İngiltere ve Fransa ile Rusya arasında oldu.

 Tuna Cephesi’ndeki çarpışmalar, 23 Ekim 1853 tarihinde Türk topçu ateşi ile başladı. Ömer Paşa komutasındaki Türk Ordusu, 5 Kasım 1853’te Rus ordusunu bozguna uğrattı. Ruslar, Bükreş’e kaçtılar.

 Anadolu Cephesi’nde Müşir Abdülkerim Nâdir Paşa,  Kafkasya’daki Şeyh Şâmil ile irtibat kurmasına, destek almasına rağmen, Tuna Cephesi’ndeki gibi başarı sağlayamadı. Nâdir Paşa azledilerek kumandanlık Ahmet paşa’ya verildi. Bu arada Ruslar, Sinop Limanı’na baskın yaparak orada bulunan deniz filomuzun tamamını imha ettiler. 2.000’den fazla Osmanlı bahriyelisi şehit oldu. Bu olay üzerine İngiltere ve Fransa, Osmanlı Devleti’nin yanında savaşa girdiler. Rusya da Yunanistan’dan destek aldı.

 15 Mayıs 1854 tarihinde Ruslar, 80.000 kişilik bir ordu ile Dobruca’da önemli bir Türk Kalesi olan Silistre’yi kuşattılar. 10.000 kişilik kuvvetle kaleyi savunmakta olan Musa Paşa,  baskın hareketi ile Rusları bozguna uğrattı. Ruslar, 15.000 ölü, 25.000 yaralı vererek 25 Haziran’da kuşatmayı kaldırdılar. Ruslar, hemen ardından işgal ettikleri Romanya’dan da çekildiler.

 Fransız ve İngiliz donanmaları, Ocak 1854’te Osmanlı’ya destek amacıyla Karadeniz’e girdi. Bunun üzerine Rusya, Eflâk ve Boğdan’dan çekildi. Eylül’de Kırım’a asker çıkaran Osmanlı, İngiliz – Fransız ittifakı, Sivastopol’ü aldı. Avusturya’nın da müttefiklere katılması üzerine, Rusya, 1 Şubat 1856’da barış için ileri sürülen bütün şartları kabul edip savaşı sona erdirdi.

  Kırım Savaşı, tam anlamı ile Rusya’nın hezimeti ile sonuçlandı. Fakat Kırım Türkleri, bu hezimetten lehlerine sonuç çıkaramadılar. Savaş sırasında Osmanlı Devleti tarihinde ilk defa dış borç alındı. Bu borç, Osmanlı mâliyesinin 20 yıl içerisinde iflâs etmesine yol açtı. İngiltere ve Fransa, Kırım Savaşı’nda Osmanlı’ya destek vermelerinin karşılığında Tanzimat Fermanı’nı teyit eden Islahat Fermanı’nın imzalanmasını dayattılar. Bu ferman da Osmanlı’nın güç kaybetmesine sebep oldu. Kırım Savaşı’nda Osmanlı Devleti toprak kaybına uğramadı. Fakat siyasî ve iktisadî açıdan büyük kayıpları oldu. Savaştan en kârlı çıkan İngiltere oldu. İngiltere, Osmanlı Devleti’nin müdâhalesini bu yolla bertaraf ederek, Hindistan bölgesinde uzun yıllar devam edecek olan hâkimiyetini kurdu. Kırım Savaşı, aynı zamanda 20. yüzyıldaki savaşların da habercisi, bir ölçüde de sebebi olmuştur.

 

Basarabya: Güneydoğu Avrupa’da, Dinyester ve Prut Irmakları arasında bulunan ve Karadeniz kıyılarından Polonya’ya kadar uzanan bölge. Basarabya’nın büyük bir bölümü günümüzde Moldavya toprağıdır.

Dobruca: Batısında Tuna Nehri, doğusunda Karadeniz, kuzeyde Kilikya, güneyde Tutrakan ile çevrili bölge. Günümüzde bir kısmı Romanya, bir kısmı da Bulgaristan toprağıdır.

Eflâk: Tuna Nehri’nin aşağı kısmında yer alır. 1859’da Boğdan’ın bir kısmı ile birleşerek bu günkü Romanya Devleti oluşmuştur.

Boğdan:  Günümüzdeki Moldavya’nın o dönemdeki adıdır.

 

03 Temmuz 1877:  Erzurum Cephesi’nde Aziziye Tabyası bir halk hücumu ile Ruslardan geri alındı. Doksan üç Harbi olarak da anılan 1877 – 1878 Osmanlı Rus Savaşı’nda, Erzurum’daki Aziziye Tabyası’nda, Ruslara karşı gerçekleştirilen savunma, Türk’ün övünülecek şanlı tarih sayfalarından biridir.

 Ruslar, 24 Nisan 1877’de Osmanlı Devleti’ne savaş ilân ettiler. Savaş, iki cephede yaşandı. Batıda: Tuna Cephesi, Doğu’da: Kars Cephesi. Kars Cephesi komutanı, elde ettiği başarılarla Pâdişah tarafından Gazi unvanı ile taltif edilen Ahmed Muhtar Paşa idi.  Paşa,   sayı ve teçhizat itibariyle çok üstün durumda ezan okumak yerine, şöyle seslendi: Ey Erzurumlular, Ey ahali!  Moskof kâfirleri Aziziye’yi bastı. Allah’ını seven, eli silâh tutan herkes askerimizin yardımına koşsun. Vatanını seven yetişsin. Erzurumlular; zâten silâh bulabilen silâhıyla, bulamayanlar ise baltası, keseri, kasap bıçağı,  kazma – kürek sapı ve taşlarla hazır bekliyordu. Koştular, yetiştiler ve neye uğradığını bilemeyen Rus askerini bozguna uğrattılar.  Koşanlar arasında, Aziziye kahramanı, örnek Türk kadını Nene Hatun da vardı. Mehmed’in imdâdına yetişildi ve Aziziye Tabyası Ruslardan geri alındı. Ruslar,  canlarını kurtarabilmek için bütün varlıklarıyla geri çekildiler. O gün kurtarılan yalnız Aziziye Tabyaları değildi. Bütün Erzurum, hatta bütün Anadolu ve bütün Türk Milleti idi. Çünkü Erzurum, Anadolu’nun doğu kapısıdır. Rus Moskofları, Erzurum’u aşabilselerdi, önlerinde hiçbir engel kalmayacak, Anadolu’nun tamamını istilâ edebileceklerdi. O gün Erzurum halkı,  1.000 civarında kahramanı evlâdını şehit vermiş, karşılığında 2.300 kadar Rus askerini öldürmüş, Erzurum’u ve Anadolu’yu kurtarmıştı.

 

03 Temmuz 1910: Osmanlı’da iktidara gelen İttihat ve Terakki Partisi; Makedonya’daki huzursuzluğu önlemek için Kiliseler Kanunu’nu yürürlüğe koydu. Ancak bu kanun Balkan Devletleri’nin Osmanlı aleyhine birleşmelerine yol açtı. Sultan İkinci Abdülhamid Han’ın Balkan politikasının esası, Balkanlıları birbirine düşürmek temeline oturmuştu. Böylece Osmanlı hâkimiyetindeki Balkanlılar, birbirleriyle mücâdele etmekten, devlet otoritesine karşı mücâdele etmeye fırsat bulamayacaklardı. Bu politikanın bir süre için faydası olduğu ve elde kalan son Balkan topraklarının kopmasını geciktirdiği söylenebilir.

 Sultan İkinci Abdülhamid Han’ın 31 Vakası ile padişahlıktan uzaklaştırılmasından sonra iktidara gelen İttihat ve Terakki Partisi; asayişi temin etmek maksadıyla Kilise kavgasını bir çözüme kavuşturmak gereğini duydu ve 3 Temmuz 1910′da ‘İhtilaflı kilise, okul ve mukaddes yerler, hangi unsurların nüfusu çok ise ona aittir.’ Esasını kabul eden Rumeli’de bulunan kilise ve mektepler hakkında kanun adıyla bir kanun çıkardı. Bundan sonra hangi okulun kime ait olduğu açıklığa kavuşturuldu ve hükümetin yardımıyla teslim ve tesellüm muameleleri yapıldı.

 Bu kanun ile Makedonya’da Sırp, Bulgar ve Rum unsurları arasında yıllardır devam eden ve bir araya gelmelerine engel olan herhangi bir ihtilaf ve anlaşmazlık bırakılmadı. Böylece Makedonya’daki huzursuzluk ve karışıklıklar sona erdiriliyordu. Ancak aralarında hiçbir anlaşmazlık konusu kalmayan bu devletler, kendi aralarında anlaşmalar ve ittifaklar yaparak Osmanlı Devleti’ne karşı birleştiler. Böylece Osmanlı yönetimi kendi elleriyle Balkan devletlerinin aralarında anlaşmalarına ve Osmanlı’ya karşı birleşmelerine en uygun imkânı ve ortamı sağlamış oldu. Bu durum ileride Balkan Savaşı’nın çıkmasının asıl sebebini oluşturmuştur.

 

03 Temmuz 1969: Türkiye ile Amerika birleşik Devletleri arasındaki ikili antlaşmaların birleştirilmesi görüşmelerinin tamamlanması üzerine Türk – Amerikan Savunma İşbirliği Antlaşması imzalandı. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Türkiye ile ABD arasında birtakım ikili anlaşmalar yapıldı. Bu ikili anlaşmalar esas itibarıyla iki konu üzerinde toplanmaktaydı: Birincisi Amerikalılara sağlanan üs ve tesislerle ilgiliydi. İkinci kısım anlaşmalar ise, Amerikalı personelin Türkiye’de sahip olacağı yetkileri ve imtiyazları tespit ediyordu. Bu yetki ve özel haklar zamanla o kadar genişletildi ki, bunlar Türkiye’nin egemenlik haklarına ters düşen kapitülasyon mahiyetini aldı ve tatbikatta da Amerikalı personel ile Türkler arasında sürtüşmelere ve sosyal rahatsızlıklara sebep oldu.

 1962 Küba krizinde Amerika’nın Türkiye’ye sormadan Türkiye’deki Jüpiter füzelerini sökmesi ve 1964 Johnson Mektubu ile Türkiye’nin Amerika’ya olan güveninin sarsılması ve ilişkilerin şüpheci bir duruma düşmesiyle, Türk kamuoyunda ABD’ye karşı sert tepkiler ortaya çıktı. Bu ortamda Türkiye’de ikili anlaşmalar meselesi gündeme getirildi. Bu durumun da etkisiyle Türk Dışişleri Bakanlığı 21 Ocak 1967′de yaptığı açıklamada bu ikili anlaşmaların 54 tane olduğunu, 3′ünün 1950′den önce, 31 tanesinin 1950-60 arasında ve 20′sinin de 1960-65 yılları arasında yapıldığını bildirdi. Türk hükümeti 7 Nisan 1966′da ABD’ye verdiği bir muhtırada bu anlaşmaların birleştirilmesini istedi. Türkiye’nin bu müracaatı üzerine başlayan müzakereler 3 Temmuz 1969′da Türk-Amerikan Savunma İşbirliği Anlaşması’nın imzalanmasıyla sonuçlandı.

 

03 Temmuz 1989: Ahıska Türkleri, Ruslar tarafından kışkırtılan ve desteklenen Özbekistan Türklerinden bir kısmının saldırısına uğradı. Fergana Faciası yaşandı. Gürcistan sınırları içerisinde bulunan ata yurtlarından sürgün edildikten sonra bir kısmı, Özbekistan’ın Fergana Vadisine yerleştirilen Ahıskalı Türklere yönelik saldırılar,  ilk günlerden itibâren küçük çaplı olarak devam ediyordu. Facia olarak nitelendirilecek saldırıların en büyüğü 3 Temmuz 1989 tarihinde gerçekleştirildi. Bu saldırılarda 112 kişi öldürüldü, 1032 kişi yaralandı ve 856 evin bir kısmı yakıldı, bir kısmı da yıkıldı. Bu olaylar Fergana Vadisi ve Özbekistan’da yaşayan Ahıska Türklerinin büyük çoğunlukla bu ülkeyi terk etmelerine sebep oldu.. Böylece onlar için yeni bir sürgüne mâruz kaldılar. Bu sürgünün rotası Rusya Federasyonu, Ukrayna ve Azerbaycan oldu. Çok az bir bölümü de kaçak olarak Türkiye’ye gelebildiler. Zâten Ahıska Türklerinin en büyük idealleri, vatan olarak kabul ettikleri Türkiye’ye yerleşmektir.

 

AHISKA TÜRKLERİNE UYGULANAN DİĞER HAKSIZLIKLAR VE SALDIRILAR:

1944 Sürgünü: Stalin uyguladığı yok etme yöntemleri ve diktatörlüğü ile Hitler’i aratan bir insanlık düşmanı idi. Onun yok ettiği insanların toplam nüfusu şüphesiz yok edilen Yahudilerden kat kat fazlaydı. Fakat SSCB’nin doğu bloğunun lideri durumunda olması ve bu ülkeye duyulan ideolojik ilgi Stalin’in insanlık aleyhine işlediği cinayetlerin dünya kamuoyu önüne serilmesini uzun süre engellemiştir. O’nun başlıca amacı Türk ve Müslüman hakları yok etmekti. Stalin’in Kafkasya politikası sebebiyle büyük zulme maruz kalan Ahıska Türkleri, Sovyetler Birliği’nin İkinci Dünya Savaşı’na katılmasından sonra Karaçaylar, Kalmuklar, Çeçenler, İnguşlar, Balkarlar, Kırım Türkleri ile birlikte Türkistan’daki Türk Cumhuriyetlerine sürgün edilmiştir. 1944 yılının Kasım ayında Ruslar tarafından trenlere bindirilen çoğunluğu Müslüman halkın önemli kısmı bu çetin yolculuk esnasında açlık, hastalık ve soğuk sebebiyle ölmüştür.. Bu yolculuğu sağ salim tamamlayanlar ise, sürgün edildikleri bölgelerde türlü baskılara ve zulümlere maruz kalmışlardır.

 1944 sürgünün haksız olduğu bir süre sonra anlaşıldı. Stalin’in ölümü sonrasında SSCB’de yaşanan baskıcı rejimi yumuşatma çabaları Ahıska Türklerine şeklî anlamda yansımıştır. Çünkü SSCB Yüksek Şurası 28.4.1956 ve 30.5.1956 tarihli kararları ile Ahıska Türklerinin itibarları iade edilmiştir. Ancak vatana dönüş bağlamında sadece kanun hükümleri değişmiş, fiili bir sonuç elde edilememiştir. Oysa bu kararın 2. maddesi vatana geri dönüşe izin vermekteydi. 12.6.1968 tarihinde de Sovyet Kamu Düzeni Bakanlığı bir emir yayımlayarak ‘Gürcistan’ın Adigen, Ahıska, Aspinza, Boğdanovka ve Ahılkelek bölgesinden sürülmüş olan Türklerin’ vatanlarına dönüşünün sağlanması’ istenmiştir. Fakat bu emirname somut bir sonuç vermemiştir. Diğer yandan itibarları iade edilmelerine rağmen SSCB devleti 9 Ocak 1974 tarihinde, Ahıska Türklerine dönük ‘Yerleşim yerlerinin seçiminde getirilen kısıtlamaların kaldırılması ve geçmişte olduğu gibi farklı bir vatandaşlık kategorisine sahip olmaları’ yönünde Sovyet Yüksek Prezidyumu karar almıştır. Ahıska Türkleri 1962′den itibaren birçok kongre düzenleyerek Gürcistan’a dönüş için stratejiler geliştirmeye ve bu yönde girişimde bulunmaya başlamışlardır. 1988 yılına kadar Gürcü ismi alanların bir kısmına vatana dönüş izni verilmiştir.

 1956′da Stalin’in ölümünden sonra çıkarılan Yüksek Sovyet Kararı ile Çeçenler, İnguşlar, Balkarlar, Karaçaylar ve Kamlıklarla Kırım Türklerine eski hakları iade edilmiş ve sürgünden önceki vatanlarına dönmelerine izin verilmiştir. Bu hak Ahıska Türklerinden esirgenmiştir. Ahıska Türklerinin eski vatanlarına dönmelerine izin verilmemesinin sebebi, Gürcistan’ın buna sıcak bakmaması ve SSCB’nin bu konuyu Türkiye’ye karşı bir güvenlik meselesi olarak görmesidir. Ahıska Türklerinin Gürcistan’dan sürüldükleri bölgeye Ermenilerin yerleştirilmesi ve yirmi kilometrelik bir güvenlik koridorunun oluşturulması bu durumu açıkça ortaya koymaktadır. 1989 Fergana olayları sonrasında 1989-1991 yılları arasında Ahıskalı küçük bir grup Ahıska’ya dönmüşse de, bunlar yeniden ve zorla göç ettirilerek geldiklere yerlere döndürülmüşlerdir.

 Krasnador’da insanlık dramı: Tarihleri baskı ve sürgünlerle dolu Ahıska Türkleri bugün, Rusya, Ukrayna, Özbekistan, Kazakistan, Kırgızistan, Azerbaycan, Gürcistan ve Türkiye gibi farklı devletlerde dağınık bir halde yaşamaktadırlar. Rusya ve Ukrayna’ya dağılma 1989 Fergana katliamının sonucudur. Fergana olayları Ahıska Türklerinin önemli bir bölümünün etnik ve kültürel olarak yok olmalarına yol açacak bir tablo ortaya çıkarmıştır. Çünkü Özbekistan’ı terk etmek zorunda kalanlar Rusya Federasyonu’nun farklı yerleşim birimlerine dağıtılmış durumdadırlar. Bu durum onların içinde bulundukları yoğun Hıristiyan ve diğer etnik gruplar arasında yok olup gitmelerine yol açacaktır. Çünkü birkaç istisna dışında hiçbir yerleşim biriminde kendi geleneklerini sürdürebilecek bir nüfusa sahip değildirler. Çoğu yerleşim birimindeki nüfusları 100 ile 450 arasındadır. Üstelik bunlar da bir arada değil onlarca kilometre arayla daha küçük gruplara bölünmüş durumdadırlar. Toplam nüfuslarının 1995′lerde 250.000 civarında olduğu ve Rusya Federasyonu, Ukrayna ve Türkistan’daki diğer devletler ve Kafkasya’da yaşadıkları yerleşim birimi sayısının 426.438 olduğu dikkate alındığında durumun ciddiyeti ortaya çıkmaktadır.

 Bu kadar dağınık durumda yaşayan Ahıska Türklerinin yok olma tehdidi ile burun buruna oldukları Rusya Federasyonu Krasnador bölgesinde yaşayanlara vatansız muamelesi yapılmakta, gayrı menkul satın almalarına izin verilmemektedir. Krasnador ve Kırım bölgelerinde üç beş aile şeklinde dağıtılmış durumda bulunan nüfus kendi kültür ve dilini kaybetme tehlikesi ile karşı karşıyadır. Bu bölgelerde yaşayanlara sürekli yaşadıkları bölgeden ayrılma baskısı yapılması, vatandaş sayılmadıkları ve kanunî ikamete sahip olmadıkları iddiasıyla çocuklar eğitim alma imkânından mahrum kalmaktadır. Böylece Ahıskalılar yerli halkın etnik ve dinî kimliğini almak veya yeniden göç etmek seçenekleri ile karşı karşıya bırakılmışlardır. Binerce nüfusun yaşadığı bir beldede 3-5 hanelik ve üstelik hayatlarını kurtarabilmek için buralara sığınmış olanlara gösterilen tahammülsüzlük tarihte en acı hatıralardan biri olarak yerini almış durumdadır.

 

Yayına Hazırlayan: 

E. Albay Araştırmacı-Yazar Mehmet Şadi POLAT 

Kaynak: 

Kronolojik Tarih Ansiklopedisi – Oğuz ÇETİNOĞLU

 

Kategori: Tarihte Bu hafta