
Tarihte Bu Hafta: 25 Temmuz – 31 Temmuz
25 Temmuz 1584: Sultan 3. Murad Han, Özdemiroğlu Osman Paşa’yı vezirlerin muhalefetine rağmen sadrazamlığa tâyin etti. Özdemiroğlu Osman Paşa şanlı zaferlerle dolu hayatında toplam 300.000 kilometre kare tutarında çok değerli ülkeleri, bütün Kafkasya’yı, Osmanlı’dan sonra dünyanın en kudretli askerî devleti olan Türkmen Safevîler’den fethettikten sonra Sultan Üçüncü Murad Han’ın dâveti üzerine İstanbul’a geldi. İstanbul halkı, Paşa’nın geçeceği caddelere yığılmıştı. 24 yıldan beri beylerbeyi ve 6 yıldan beri vezîr idi. Babası Özdemir Paşa, Üçüncü Sultan Murad Han’ın dedesi Kanûnî Sultan Süleyman Han’ın mahrem dostu idi.
Böyle bir millî kahramanı Sultan Murad, 5 Temmuz 1584 günü Boğaz üzerinde Yalı köşkünde kabul etti. Kimseyi almayarak 4 saat baş başa görüştü. Görüşme sırasında; belindeki murassa (mücevherli) kılıcını, sonra murassa hançerini, kavuğundaki emsalsiz elmaslardan oluşan sorgucu çıkarıp Osman Paşa’ya hediye etti. Zamanın tarihçileri, o âna kadar hiç kimsenin hiçbir padişahtan böylesine iltifat ve ikram görmediğini özenle belirtiyorlar. Vezirler, Osman Paşa’yı bir görevle İstanbul’dan uzaklaştırmak için komplolar hazırlamışlardı. Padişah kanmadı. 25 Temmuz 1584′te Özdemiroğlu’nu sadrâzam (imparatorluk başbakanı) yaptı. Özdemiroğlu, İstanbul’da 3 ay, 17 gün kalabildi. Yerine, 2. vezir Mesih Paşa’yı sadâret kaymakamı (başbakan vekili) bıraktı. İran cephesine Serdâr-ı ekrem (başkumandan) olarak hareket etti. İstanbul halkı, büyük millî kahramanı görebilmek için üst üste yığılarak onu uğurladılar. Osmanlı milleti, kendisinden zafer müjdeleri beklerken, Tebriz’i aldıktan sonra Özdemiroğlu Osman Paşa’nın ebedî âleme intikal ettiği haberi geldi.
25 Temmuz 1785: Amerika Birleşik Devletleri’ne ait bir gemi, Atlantik Okyanusu’nda dolaşırken, Osmanlı donanmasındaki denizciler tarafından gele geçirildi. Böylece ABD ile Osmanlı Devleti arasında yeni bir sayfa açıldı. Gemi, Boston Limanı’na bağlı ve Kaptan Isaac Stevens yönetiminde idi. Aynı yıl bir başka gemi ve Ekim 1793’de üçüncü ABD gemisi ve sonraki 6 ay içerisinde toplam 11 ABD gemisi daha Osmanlı denizcilerinin eline geçince, ABD Kongresi, 27 Mart 1794 târihinde, Osmanlı Denizcilerine karşı koyacak güçte savaş gemileri inşa edilmesi veya satın alınması için Başkan George Washington’a, 700.000 altın tutarında harcama yetkisi verdi. Böylece Osmanlı donanmasının tehdidi sâyesinde, ABD donanmasının temelleri atılmış oldu. Bu rağmen Osmanlı Devleti ile savaşmayı göze alamayan ABD, 5 Eylül 1795’te, bir anlaşma imzalamayı teklif etti. Teklifte ABD, Cezayir’de esir olarak tutulan denizcilerinin iade edilmesi, Atlantik Okyanusu’nda ve Akdeniz’de ABD bayrağı taşıyan gemilere dokunulmaması karşılığında bir defaya mahsus olmak üzere 642.000 altın ve ayrıca her yıl 12.000 Osmanlı altını (216.000) dolar ödemeyi taahhüt ediyordu. Bu taahhütnâmenin dili Türkçe idi. Osmanlı Devleti, teklifi kabul etti. Anlaşma imzalandı. Anlaşmaya, Başkan George Washington ve Cezayir Beylerbeyi adına Hasan Dayı imza koymuştu. Böylece Osmanlı Devleti, ABD’yi yıllık vergiye bağlamış oluyordu. Bu, ABD’nin 2 asrı aşkın târihinde, yabanca bir dille imzaladığı ilk ve tek milletlerarası antlaşmadır. Üstelik anlaşmada, ABD Başkanı ile O’nunla aynı statüye sâhip olmayan bir Osmanlı komutanının imzâsı vardır.
25 Temmuz 1916: Ruslara karşı Türkistan Türklerinin Millî Ayaklanması başladı. Bolşevik İhtilâli’nden sekiz ay önce Türkmenistan’da başlayan ve Merdikar İsyanı denilen ayaklanma, Birinci Dünya Savaşı’nın gidişatında önemli etkileri olan bir olay oldu. Harp olmasına rağmen Rusya hükümeti, Türkistan bozkırlarında toprak gasp etmek ve göçmen yerleştirmek siyasetini devam ettirdi. 1916 yılında, Türkmenistan’ın yeri ve suyunun Rusya’nın devlet mülkü olduğu hakkındaki kanun, daha Rusya parlamentosu Duma’dan geçmediği halde uygulanmaya başlandı. Türkmenistan’da toprak müsaderesi ve gaspı, emsalsiz bir soykırım ile yapıldı.
Türkmenler asker olurlarsa gasp edilen toprakları geri alırlar ve isyan ederler düşüncesiyle askere alınmıyorlardı. Birinci Dünya Savaşı’nda Türkistan ve Kafkasya’da birkaç milyon ahalinin savaşa seyirci kalması, Rusları harekete geçirdi. Yerli halk askere alınmıyorsa bunun karşılığı olarak fazlaca maddî yardım, daha doğrusu mecburî teberrular vermeliydi. Ancak savaş şartlarında istismar ve vurgunculuklar nedeniyle bundan istenilen netice elde edilemedi. Bunun üzerine Rus Çarı Türkistan yerli ahalisinin cephede geri hizmetlerde kullanılması için bir kararname yayınladı. 19-43 yaş arası bütün halk, sayısı yaklaşık yarım milyonu aşan Türk, merdikar yani işçi olarak cepheye çağırıldı. Yerli halk buna tepki gösterdi ve önceki uygulamaların da etkisiyle isyan etti. İsyan kısa zamanda bütün Türkistan’a yayıldı. İsyana başka yerlerden de katılmalar oldu ve bir hükümet kuruldu. Köylü, kasabalı, şehirli bütün halkın katıldığı ve ‘Çar ve Ruslar defolsun! Müslümanlara hürriyet isteriz.’ Parolası ile başlayan isyan, tam bir ayaklanma haline dönüştü. Kazakistan’da Kazak Gazetesi çevresinde toplanan aydınların ahaliyi itaate dâvet etmeleri, Rus idare merkezinden uzakta bulunan Kazak ve Kırgızlara tesir etmedi. Fakat lidersiz ve teşkilatsız başlayan ayaklanma, aydınların da ahaliyle birleşememeleri yüzünden altı ay sonra 1917 başlarında bastırıldı. Ayaklanma sonunda 673.000 Türk öldürüldü, 168.000 Türk Sibirya’ya sürüldü ve 300.000′e yakın Türk de Doğu Türkistan’a kaçmak zorunda kaldı. Malları ve topraklan, isyanın bastırılmasında askerî birliklere yardım eden Rus göçmenlerine dağıtıldı.
25 Temmuz 1950: Bakanlar Kurulu Türkiye’nin Kore Savaşı’na 5.090 kişilik savaş birliği ile katılmasını kararlaştırdı. Kore’nin ikiye bölünmesinden sonra Kuzey Kore’nin 1950′de güneye yönelik bir işgal hareketine girişmesi, Birleşmiş Milletler Teşkilâtı (BMT)’nı askerî müdâhale için üyelerini göreve çağırmasına yol açtı. SSCB’nin artan tehditlerine karşı NATO üyeliğini bir çıkış yolu olarak gören Türkiye, bu çağrıyı üyelik başvurusunu hızlandırmak için bir fırsat olarak kullanabileceğini düşünerek BMT’na olumlu cevap verdi. 25 Temmuz 1950 tarihinde Demokrat Parti hükümeti Kore’ye yaklaşık 5.000 kişilik bir birlik gönderileceğini açıkladı. Bu karardan yaklaşık bir hafta sonra da NATO’ya üyelik başvurusunu tekrarladı. 17 Ekim 2007’de Kore’ye ulaşan Türk birliği, üç yıl boyunca gösterdiği kahramanlıklarla takdir topladı; 721 şehit ve 2.147 yaralıyla en çok kayba uğrayan birliklerden biri oldu. Türkiye’nin bu fedakârlığı, NATO üyeliğinin 18 Şubat 1952′de onaylanmasında en büyük etkenlerden biri oldu.
25 Temmuz 1951: Atatürk’ü Koruma Kanunu yürürlüğe girdi. 1951 yılı hem Atatürk’ün manevî şahsına yönelik saldırılarda önemli bir artışa, hem de hükümetçe bu saldırıları engellemeye yönelik bazı kanunî tedbirlerin alınmasına sahne oldu. Atatürk’ün büst ve heykellerine karşı girişilen saldırıların ilki 24 Şubat’ta Kırşehir’de meydana geldi. Cumhuriyet Alanı’nda bulunan Atatürk büstü, çenesi ve burnu kırılarak tahrip edildi. Bu saldırı 5 Mart’ta düzenlenen büyük bir mitingle protesto edilirken, Cumhurbaşkanı Bayar da Kırşehir’e yeni bir Atatürk büstü hediye etti. İlerleyen aylarda hem Atatürk’e yönelik eylemlerde belirgin bir artış gözlendi. 8 Temmuz’da yapılan CHP Ankara İl Kongresi’nde ülkede tırmanışa geçen olaylara dikkat çekildi. Türkiye Millî Talebe Federasyonu da aynı tarihlerde Ankara’da büyük bir miting düzenledi. Kamuoyunun bu konuya gösterdiği hassasiyet, hükümeti de Atatürk’ün manevî şahsına yönelik saldırılara karşı tedbir almaya yöneltti. Atatürk Aleyhinde İşlenen Suçlar Hakkında Kanun adıyla hazırlanan kanun tasarısı 4 Mayıs’ta1951 tarihinde TBMM’de görüşülmeye başladı. Bâzı milletvekillerinin; ‘Şahsa yönelik kanun hazırlamak demokrasinin ilkelerine aykırıdır.’ Şeklindeki itirazlarına rağmen oy çokluğuyla kabul edilen kanun 25 Temmuz 1951 tarihinde yürürlüğe girdi.
25 Temmuz 1967: Hıristiyan dünyasının dînî lideri Papa 6. Paulus Türkiye’ye geldi. Papa 6. Paulus gayri resmî bir ziyaret için 25 Temmuz’da İstanbul’a geldi. Cumhurbaşkanı Sunay ve Başbakan Demirel’in karşıladığı Papa, Fener Rum Patriği Athenagoras’ı da ziyaret etti. 1964′te Kudüs’teki buluşmanın ardından bu ziyâret, Katolik ve Ortodoks kiliseleri arasındaki dargınlığı sona erdiren önemli bir adım olarak yorumlandı. Papa’nın İstanbul turu sırasında Ayasofya’da dua etmesi ise bazı çevrelerin tepkisine sebep oldu. Ertesi gün Ayasofya Müzesi’ne giden bir grup Millî Türk Talebe Birliği’ne mensup genç, Papa’yı protesto etmek için burada namaz kıldı. 26 Temmuz’da Efes’e giden Papa burada Meryemana Evi’ni ziyaret ettikten sonra Türkiye’den ayrıldı.
26 Temmuz 1476: Fatih Sultan Mehmed Han döneminde Osmanlı Ordusu Boğdan’ı fethetti. Boğdan, günümüzdeki Moldavya Devleti’nin bulunduğu bölgenin, o tarihteki adıdır. Bölgenin bilinen ilk sâkinleri Romalılardır. Bölge üzerinde Gotlar, Hunlar, Slavlar, Avarlar, Bulgarlar ve Macarlar hâkimiyet kurdular. Osmanlı Devleti’nin Boğdan’a ilk seferi 1420’de oldu. O tarihte bölgenin bir bölümünü fethettiler. 1455’te, Boğdan’ın tümü, Osmanlı Devletine vergi ödeyen bir ülke idi. Bölgenin fethi 1476’da tamamlandı.
26 Temmuz 1552: Sokulu Mehmed Paşa komutasındaki Osmanlı ordusu Temeşvar’ı fethetti. Temeşvar, Romanya’nın güneybatı kesiminde bir şehirdir. Belgrad’a yaklaşık 130 kilometre uzaklıktadır. Şehrin fethedilmesi Osmanlı Devleti’ne, Bulgaristan’a giden yolların açılmasını sağlamıştır. Temeşvar, 1716 yılına kadar Osmanlıların elinde kaldı. 1718 yılındaki Pasarofça Antlaşması gereğince bölge Avusturya İmparatorluğu’na terk edildi. Günümüzde, Romanya’nın önemli bir yerleşim merkezidir.
26 Temmuz 1894: İstanbul’daki Ermeni Patriği Aşıkiyan, komiteci Ermenilerin baskıları sebebiyle istifa etti. Osmanlı Devleti’nde yüzyıllar boyunca huzur ve güven içerisinde yaşayan Ermeniler, 1878’den itibâren İngilizler ile Rusların kışkırtmalarına âlet olmuşlar ve isyanlar çıkartmışlardı. Eylemci Ermeniler, Osmanlı Devleti’ne sadâkat gösteren soydaşlarına bile dayanılmaz baskılar yapmışlar ve 1894’te Anadolu’daki kiliselere, ‘Türkler ile asırlarca rahat yaşadık. Tahrikçilere kulak asmayın…’ Diye tâlimat gönderen Ermeni Patriği Horne Asıkiyan’a suikast düzenlemişler ancak tabancanın ateş almaması sebebiyle amaçlarına ulaşamamışlardı.
Ruslar, kışkırttıkları Ermenilerin istekleri doğrultusunda hareket ettiler ve Osmanlı Devleti ile 3 Mart 1878 tarihinde imzaladıkları Ayastefanos Antlaşması’na şu şartları koydurdular: ‘Ermenistan diye bir memleket vardır ve bu ülkenin idâresi düzeltilmelidir. Osmanlı Devleti’nde yaşayan Ermeniler, Kürtlere ve Çerkezlere karşı korunmalıdır.’ Bu durumun Ermeniler tarafından öğrenilmesi üzerine Ermeniler iyice azgınlaştılar. Neler yaptıklarını, bu güne ait bölümün sonundaki Dağarcık başlığı altında okuyabilirsiniz.
27 Temmuz 1914: İngiltere, 12.000.000 İngiliz altını tutarındaki bedelini peşin ödeyerek satın aldığımız ve Sultan Osman adını verdiğimiz dretnotu, teslim etmekten imtina etti. O dönemde Binbaşı rütbesi ile Türk Ordusunda görev yapan Hüseyin Rauf (Orbay) Bey, Sultan Osman dretnotu ile Reşâdiye ve Fâtih ağır kruvazörlerini telsim almak için İngiltere’ye gitti. Teslim ânından yalnızca 2 saat önce, ‘Avrupa’da Büyük Savaş çıktığı’ gerekçesiyle paraları ödenmiş gemilerimize İngiltere Hükümeti el koydu. Bu olay, Türkiye’yi Birinci Dünya Savaşı’na girmeye mecbur bırakan manevî sebeplerden biri sayılır. DRETNOT: Büyük toplarla donatılmış zırhlı savaş gemisidir. 20. yüzyılın ortalarına kadar birçok ülkenin deniz kuvvetlerinde kullanılmıştır. Buharlı pistonlar yerine, buhar türbinlerine bağlı dört uskur şaftı ile hareket etmektedir. Üstün vasıfları sebebiyle, benzerlerine tercih edilmekte olan bir gemidir. Adını 1906’da denize indirilen İngiliz zırhlısı Dreadnought’tan alır.
28 Temmuz 1402: Yıldırım Beyazıd ile Emir Timur arasında Ankara Meydan Savaşı yapıldı. Emir Timur, Hindistan’dan Anadolu’ya kadar uzanan bir imparatorluk kurmuş, Osmanlı Devleti’ne komşu olmuştu. Osmanlı Devleti’nin Mısır Memluklarıyla arasının açılmasından yararlanarak Bağdat’ı aldı. Karakoyunlu Türkmen reisi Kara Yusuf Osmanlılara sığınmıştı. İadesini istedi, reddedildi. Osmanlılara vergi vermekte olan Erzincan’ın da Timur’un hâkimiyetine geçmesi ile gerginlik iyice arttı. Verginin ödenmesini isteyen Beyazıd’a, Timur bir mektupla çözüm önerdi. Bu istek de Yıldırım Beyazıd Han tarafından sert ve hareketlerle dolu bir mektupla reddedildi. Bunun üzerine Timur, Sivas’ı kuşattı. Sivas, 18 gün dayandıktan sonra, kan dökülmeyeceğine dâir söz alındıktan sonra teslim oldu. Timur ve askerleri, şehre girdikten sonra vaatlerini tutmadılar. Şehri müdafaa eden askerler hendeklere atılıp, canlı halde iken üzerleri toprakla kapatıldı. Kendisine, verdiği söz hatırlatılınca: ‘Kan dökmeyeceğimi söylemiştim. Sözümde durdum, Sivas halkını kan dökmeden öldürttüm.’ Diyerek cevaplandırdı. Timur, daha sonra Elbistan’ı alarak 1401’de Suriye Seferi’ne çıktı. Yıldırım Beyazıd, hazırlıksız yakalandığı için Sivas kuşatmasına müdâhale edememişti. Timur Suriye seferinde iken, Kayseri’ye geldi, Sivas, Erzincan ve Kemah’ı geri aldı. Timur, torunu Şahruh komutasında bir ordu gönderdi. Osmanlı Devlet adamlarının ısrarı ile iki hükümdar arasında anlaşma sağlanması için teşebbüste bulunuldu ise de Timur’un olumsuz yaklaşması sebebiyle sonuç alınamadı. Osmanlı Ordusu bu sıralarda, İstanbul kuşatmasında idi. Kuşatma kaldırıldı. Ordu Ankara yakınlarındaki Çubuk Ovası’na geldi.
Osmanlı ordusunun merkezinde Yıldırım Beyazıd Han bulunuyordu. Yanında Sadrazam Çandarlı Ali Paşa, şehzade İsa, Mustafa ve Musa Çelebiler yer alıyordu. Sağ cenahta bulunan Anadolu birliklerine vezir Timurtaş Paşa, sol cenahta yer alan Rumeli birliklerine Şehzade Süleyman Şah kumanda ediyordu. İhtiyat kuvvetlerinin başında da Şehzade Mehmed Çelebi bulunuyordu. Sol cenahın ihtiyat kuvvetlerini, Sırbistan despotu ve Sultan’ın kayın biraderi Stefan Lazareviç’in kumandasında yirmi bine yakın zırhlı Sırp askeri meydana getiriyordu. Merkez ihtiyatında Karakoyunlular, sağ cenahın ihtiyatında Kara Tatarlar denilen Türkleşmiş Moğollar yer alıyordu. Ayrıca Süleyman Şah’ın kumandasında akıncı kuvvetleri de vardı. Osmanlı askerinin sayısı yetmiş binden fazla idi.
Emir Timur, ordusunun merkezinde yer almıştı. Torunu Muhammed Mirza, zırhlı ve atlı olan Mâverâünnehir askeri ile ihtiyatta idi. Diğer torunları Pir Muhammed ve İskender Mirza, Muhammed Mirza’nın yanında yer alıyorlardı. Sağ cenaha üçüncü oğlu Miranşah, sol cenaha ise dördüncü oğlu Şahruh Mirza kumanda ediyordu. Zırhlı otuz iki fil, ordunun önünde dizilmişti. İkiye ayrılmış olan merkez kuvvetlerinin sağ tarafına Timur Han’ın ikinci oğlu Ömer Şeyh Mirza, sol tarafına ise Emîr Celâl İslâm kumanda ediyordu. Akkoyunlu Sultanı Osman Bey ile Emîr Cihan Şah’ın tümenleri, sağ cenahın önünde yer almıştı. Mutahharten Bey, Karamanoğlu, Aydınoğlu, Menteşeoğlu, Germiyanoğlu, Saruhanoğlu ve Candaroğlu, sağ cenahta yer almışlardı. Çağatay Sultanı Mahmud Han, Timur’un yanında idi. Savaş günü sabah namazından sonra Yıldırım Beyazıd Han, askerlerine veciz bir hitabede bulundu. Fakat karşı taraf da Sünnî Müslüman ve Türk olduğu için, askerin, Hıristiyan ordularına karşı gösterdiği başarıyı gösteremeyeceği ortada idi.
İki ordu, Ankara’nın kuzeydoğusundaki Çubuk ovasında, 28 Temmuz 1402 tarihinde karşılaştı. Kaynaklara göre Timur’un ordusu 160.000, Osmanlı Ordusu ise 70.000 kişi idi. Burada, o devrin en büyük kumandanlarından ikisi arasında tarihin en büyük savaşlarından biri oldu. Fil görmemiş Osmanlı atları ürktü. Timur, casusları aracılığı ile Osmanlı tarafındaki Tatarları kendi tarafına çekti. Bir kısım beyler de, daha önce Timur tarafına geçen beylerin vaatleri ile saf değiştirdiler. Bu durum karşısında Osmanlı Ordusu’nun mevcudu 30.000’e düşmüştü. Osmanlı ordusundaki Kara Tatarların, aniden Timur tarafına geçip, Rumeli sipahilerinin arkasından ok atmaya başlamaları, Osmanlının taarruz gücünü kırdı. Bu sırada Osmanlı ordusundaki Karaman, Candar, Germiyan, Aydın, Menteşe ve Saruhanlı sipahileri karşı tarafta bayrak açmış olan beylerini görünce, Timur Han’ın tarafına geçtiler. Yıldırım Beyazıd’ın yanında az bir asker kaldı. Osmanlı ordusunun bir kısmı geri çekildi. Kara Timurtaş ve Firuz paşalar, birlikleri tamamen bozuluncaya kadar dayandılar. Yıldırım Beyazıd, gün batarken üç bin kişi ile Çataltepe’de muharebeye devam ediyordu. Burada süren üç saatlik vuruşmadan sonra, mağlûbiyet anının geldiğini anlayınca etrafındaki askerleri yararak kurtulmak istedi. Yıldırım Beyazıd’ın atı yaralanınca, oğlu ile beraber, Çağatay Hanı Sultan Mahmud Han’ın kumanda ettiği birlik tarafından esir alındı.
Timur Han, kendisini iyi karşıladı ve tesellide bulundu. Bir Osmanlı padişahına yaraşır şekilde, izzet ve ikramda bulundu. Timur’un, Yıldırım Beyazıd’a iyi davranmadığı iddiaları doğru değildir. Ancak, esaret zilletini çekemeyen Yıldırım Beyazıd, kederinden ve nefes darlığından kırk dört yaşında vefat etti. Timur Han, ölüm haberini alınca; ‘Yazık oldu, büyük bir mücâhid kaybettik’ demekten kendini alamadı.
Ankara Savaşı, Orta Çağ’ın en büyük meydan muharebesidir. İki yüz binden fazla Türk askeri, birbiri ile savaşmıştır. Anadolu topraklarında iki Müslüman devlet arasında yapılmış olan büyük meydan savaşlarından biridir. Ankara Savaşının önemli neticeleri arasında; Anadolu Türk birliğinin parçalanması, Bizans ve İstanbul fethinin elli yıl daha uzaması ve Osmanlı Devleti’nin gelişmesinin en azından yarım asırdan daha fazla gecikmesi sayılabilir.
Emir Timur, Ankara Savaşında kırk bine yakın zayiat vermiştir. Hâlbuki o, bu muharebeye kadar altı binden fazla kayıp vermemişti. Buna, Osmanlı ordusundaki sevk ve idarenin mükemmeliyeti sebep olmuştur. Bazı tarihçiler, Yıldırım Beyazıd ile savaştığı için Timur Han’ı haksız olarak kötülemekte, harp sahasında olanları, zulüm ve ortalığı kana boyamak şeklinde bildirmektedir. Hâlbuki bunun iki devlet arasında bir hâkimiyet savaşı olduğu unutulmamalı, bu savaş, tarafsız bir şekilde ele alınıp değerlendirilmelidir.
28 Temmuz 1553: Kanunî Sultan Süleyman Han, İran Seferi adı altında düzenlediği bir harekâtla Konya’ya geldi. Asıl amaç, oğlu Veliaht-Şehzâde Mustafa’nın öldürülmesi idi. Amaç gerçekleştirildi ve ordu İstanbul’a döndü. Kanûnî Sultan Süleyman Han’ın ihtiraslı eşi Hürrem Sultan, Kızı Mihrimah Sultan ve dâmâdı Sadrâzam Rüstem Paşa ile birlik olarak düzmece haber ve belgelerle Veliaht-Şehzâde Mustafa’yı önce gözden düşürdüler sonra da baba-oğulun arasını açtılar. Hürrem Sultan’ın amacı, kendi doğurduğu şehzâdelerden birinin veliaht ilân edilmesi idi. Şehzâde Mustafa, son derece vasıflı bir insandı. Komplolara kurban gitti. Pâdişah, kendisini bu hatâya yönlendiren Rüstem Paşa’yı görevden alarak idâmını kararlaştırdı ise de, eşi ve kızı önce hayatını kurtardılar, sonra da tekrar sadrâzam olmasını sağladılar. Bütün dünyayı titreten ve “Muhteşem” sıfatı ile anılan Kanûnî Sultan Süleyman Han, bu çok önemli olayda, eşinin etkisinde kalmıştı.
ŞEHZÂDE MUSTAFA’NIN ÖLDÜRÜLMESİ: Şehzâde Mustafa, Kanûnî Sultan Süleyman Han’ın şehzâdeliği döneminde; Manisa’da, 1515 yılında dünyaya geldi. Sultan’ın büyük oğludur. Annesi Kırım Türklerinden ve Giraylar Hânedânı’ndan Mâh-i Devrân Sultan’dır. Babası tahta çıkınca, annesiyle birlikte İstanbul’a geldi. Babaannesi (Yavuz Sultan selim Han’ın eşi) Hafsa Sultan kendisini pek çok severdi. Bilindiği gibi Kanûnî Sultan Süleyman Han’ın eşi Hürrem Sultan’ın pâdişah üzerindeki etkisi pek fazla idi. O, Osmanlı tarihi boyunca pâdişah hanımlarının ve vâlide sultanların saraya hâkim olması gibi bir olumsuzluğu başlatan ilk Osmanlı saray kadınıdır. Dünyayı titreten Kanûnî, Hürrem Sultan karşısında âdetâ titrerdi. Birkaç erkek çocuk doğurunca, pâdişah üzerindeki etkisi iyice arttı. Bu arada Mâh-i Devrân Sultan ile kıyasıya bir rekabete girişti. Rekabet, sonunda kavga ve düşmanlığa dönüştü. Kanûnî’nin, büyük oğlu Şehzâde Mustafa’yı çok sevmesi, Hürrem Sultan’ı daha da etkili olmaya zorluyordu. 1533 yılında, Valide Sultan – Hafsa Hâtun ölünce, Hürrem Sultan daha da güçlenmişti. Eşini ikna ederek Şehzâde Mustafa’yı İstanbul’dan uzaklaştırıp Saruhan (Manisa) Sancak Beyliği’ne göndertti.
Şehzâde, Manisa’da dönemin en büyük âlimlerinden dersler alarak yönetim ve idarede, Osmanlı ordusunun en değerli komutanlarının nezâretinde ise askeriyede mükemmel bir şekilde yetişti. Lâ’li Çelebi’den edebiyat dersleri aldı. Mükemmel denilebilecek ölçüde şiirler yazıyordu.
Kimi yazarlar; Kanunî Sultan Süleyman Han’ın, Veliaht-Şehzâde Mustafa’yı boğdurtmasını, Osmanlı Devleti’nin çöküşünün başlangıcı ve sebebi olarak gösterirler. Cihan Devleti olan Osmanlı’nın Muhteşem Sultanı olan Kanunî Süleyman Han, bir kurnaz kadına teslim olmuş, belki de ileride babasını geçebilecek olan, vasıflı ve güzide bir şehzâdenin… öz oğlunun öldürülmesine onay vermişti. O Kanunî Sultan Süleyman Han ki… döneminde, Osmanlı Devleti dışındaki bütün toplam devletlerin gücü, Osmanlı’nın seviyesine çıkamıyordu. Veliaht-Şehzâde Mustafa’nın öldürülmesi, büyük bir hukukî haksızlık olmakla kalmamış, devletin geleceği için de uğursuzluklar kapısı açılmıştır. Taht uğruna yalnız Mustafa değil, O’na yakın değerde olan Şehzâde Mehmet hastalıktan ölmüş, Şehzâde Beyazıd da öldürülmüştür. Taht yolu, Kanunî’nin oğullarından en az değerlisi olan İkinci Selim’e açılmıştır. Şüphesiz İkinci Selim Han, kötü bir hükümdar değildi. Günümüz Türkiye’si ile kıyaslandığında ideal bir devlet adamı idi. O’nun tâlihsizliği, kendisinden önceki 267 yıllık dönemde, Osmanlı’yı yöneten çok güçlü 10 pâdişahtan sonra tahta oturması idi.
Kanunî’nin, savaş meydanlarında yorulan bedenini, devlet ve milleti için yeni plânlar yapmaktan bunalan başını dinlendirmek için sığındığı kucağa yenik düşmesi… yeni bir çığır başlatmıştı: Osmanlı’da kadın sultanların entrikalarıyla dolu bir dönem… Çöküş için ciddî bir sebeptir. Fakat yeterli sebep değildir. Şehzâde Mustafa olayı, bir hazin hikâyedir. Evlât sevgisini bilen herkesin gönül tellerini titretir. Dilerseniz, özet olarak hatırlayalım.
Sadrâzam Rüstem Paşa, Kanunî’den sonra Şehzâde Selim’i tahta oturtmak istemektedir. Göreve devamının ancak bu şarta bağlı olduğunu düşünür. Kanunî’nin, sözünden çıkmadığı eşi olan Şehzâde Mustafa’nın üvey, Selim’in öz annesi Hürrem Sultan da bu görüştedir. Saray mensuplarından, başka destekçiler de bulunur. Şimdi sıra Kanunî’yi ikna etmeye, orduyu bu işin dışında tutmaya gelmiştir. Çünkü ordu, Mustafa’dan yanadır. Ordu, hazırlanan komplodan haberdar olursa; hazırlayıcıları, kendilerinin derhal öldürüleceğini bilmektedirler. Şehzâde Mustafa’nın, babasını devirerek tahta oturmak niyetinde olduğu, bu iş için İran hükümdârı Şah Tahmasp ile işbirliği yaptığını Kanunî’ye söylerler. Düzmece bir mektup ve cevabı delil olarak gösterilir. Kanunî, başlangıçta iddiaları aslâ kabul etmez. Zaman içerisinde yakın çevresinin, eşinin ve kızı Mihrimah Sultan’ın baskılarına boyun eğer.
Şehzâde Mustafa, yüz hatları ve vücut yapısı itibariyle, dedesi ve Kanunî’nin babası Yavuz Sultan Selim Han’a çok benziyordu. Şehzâdeyi görenler, bu benzerliğin etkisinde kalarak hemen onun taraftarı oluyordu. Bu etkileşimden Kanunî’nin rahatsız olması sağlandı. Yavuz Sultan Selim Han, babası İkinci Sultan Beyazıd’ı tahtından indirmişti… “Târih tekerrür edebilir.” Bu olayı da kullandılar.
Günün birinde Kanunî, bizzat ordunun başına geçerek İran’a sefer yapılmasını kararlaştırdı. Asıl maksat, şehzâdeyi yok etmekti. Ordu, 28 Temmuz 1553 tarihinde İstanbul’dan hareket etti. Konya’da mola verilip otağ kuruldu. Amasya Vâlisi olan Şehzâde Mustafa’ya, sefere katılması için haber salındı. Ordusuz ve yalnız gelmesi isteniliyordu. Mustafa kuşkulanmıştı. Düşündü: Gitmese veya ordusu ile birlikte giderse, babasının şüpheleri doğrulanmış olacaktı. Yalnız giderse kötü bir âkıbetle karşılaşabilirdi. Sonunda kararını verdi: Yalnız gidecekti. Ne de olsa muhatabı babası idi. O’na güveni tam olmasa bile saygısı sonsuzdu. Otağ-ı Hümayun’a girdiğinde, kendisini babasının yerine cellâtlar karşıladı. Dışarıda ordu, gök gürültüsünü bastıracak şekilde şehzâde lehine tezahürat yapıyordu. Bir düzine cellât, başından aşağı çuvalı geçirirken hayli zorlandılar. Talihsiz Mustafa’nın:
- Baba, babacığım… ciğerpâren oğlunu boğuyorlar. Kurtarmayacak mısın? Diye bağıran sesi, içerideki ve dışarıdaki gürültü sebebiyle hedefine ulaşamadı. Son anda, kararından vazgeçer endişesiyle Pâdişah’ın yanındakiler de feryatların duyulmaması için tedbir almışlardı. Yarım saate yakın bir mücâdeleden sonra işin bitirildiği, hayatının son ve en büyük hâtâsını yapmış olan babaya bildirildi. Şehzâde Mustafa 38, Kanunî 59 yaşında idiler. Ordu, olayı öğrenince teessürünü ve protestosunu belirtmek için iki öğün yemek yemedi. Pâdişaha karşı saygısızlık etmeye kimse yeltenmedi. Rüstem Paşa, aleyhinde sloganlar atılırken, kadın elbisesi giyerek kaçtı. Kanunî Sultan Süleyman Han, ilk iş olarak Rüstem Paşa’yı sadrazamlıktan azletti. Osmanlı yönetimindeki sağduyulu paşalar ve devlet erkânı, intikam duygularının devlete zarar vereceğini belirterek, orduyu teskin ve ikna ettiler.
Olayın akisleri büyük oldu. Yıllar sonra ortaya çıkan sonuçları ise Devleti çok yıprattı. Bu olay, Osmanlı’nın yıkılışına giden yoldaki yüzlerce atlama taşlarından biridir. Fakat en önemlisi değildir. Çünkü, ondan sonraki dönemlerde Osmanlı güç kazanmış, Kanunî devri kadar, hattâ daha parlak dönemler yaşamıştır. Şehzâde Mustafa, bütün Türk tarihinde, hakkında en çok mersiye yazılan tarihî şahsiyettir. İkincisi Mustafa Kemal Atatürk’tür. Türk tarihinin en büyük şahsiyetlerinden biri olan Fâtih Sultan Mehmed Han hakkında tek bir mersiye yazılmıştır.
29 Temmuz 1913: Osmanlı Devleti ile İngiltere, İran ve Rusya arasında İstanbul’da imzalanan bir anlaşma ile Kuveyt’in statüsü ve sınırları belirlendi. İngilizlerin bölgeye yönelik ilgisi, başka herhangi bir büyük gücün Körfezin sularına doğrudan ulaşmasını engellemek amacına yönelikti. Nitekim Kuveyt’in kurucusu Şeyh Mübarek’in Osmanlı yanlısı kardeşlerini öldürerek 1896′da işbaşına gelmesi, ancak yeğenlerinin intikam almasından korkarak, o dönemde Körfezdeki en önemli güç olan İngilizlerden koruma istemesi sonucu İngilizlerle Mübarek arasında Ocak 1899′da gizli bir anlaşma yapıldı. Bu anlaşmayla İngilizler Kuveyt’e para yardımı öneriyor, buna karşılık Mübarek, İngilizlerin onayı olmaksızın kimseye toprak vermemeyi ve yabancı temsilci kabul etmemeyi üstleniyordu. Kuveyt’teki varlığı sayesinde İngiltere Basra Körfezi’nin tamamını kontrol edebiliyor ve Hindistan yolunun güvenliğini sağlayabiliyordu. İngilizler, Şeyh Mübarek’in güvenliğinden çok bir Rus veya daha da kötüsü bir Alman demiryolunun Basra’ya ve Körfeze ulaşmasından korkuyorlardı. Eğer Kuveyt’e bir demiryolu yapılırsa, İngiltere’nin Körfezdeki egemenliği tehlikeye girecek ve Hindistan’daki sömürgelerine giden yol tehdit altında kalacaktı. Çünkü Almanlar Bağdat demiryolu hattının Körfeze uzatılmasında ısrar ediyorlardı.
Sonunda Osmanlı Devleti, İngiltere, İran ve Rusya’nın katılımıyla İstanbul’da 29 Temmuz 1913′te bir anlaşma imzalandı. Bu anlaşma bölgedeki çeşitli sınır sorunlarını kapsamaktaydı ve Kuveyt’in statüsü ve sınırları ilk defa anlaşmayla bir karara bağlandı. Anlaşma üç temel konuyu içeriyordu: 1- 1- Kuveyt’in statüsünün tanımlanması, 2- Osmanlı egemenliğinin zımnen belirtilmesi ilk defa geniş alanlar anlamında da olsa Kuveyt’in sınırlarının tespiti, 3- Osmanlı Sultanı ile Kuveyt Emiri’nin yetkilerinin ve bunların sınırlarının belirtilmesi.
Anlaşmaya göre, Kuveyt Osmanlı Devleti’nin otonom bir kazasıydı ve Sultan 1899 anlaşmasının geçerliliğini kabul ediyor; Kuveyt’in içişlerine karışmayacağını, burayla ilgili herhangi bir idarî veya askerî tasarrufta bulunmayacağını ve burayı işgal etmeyeceğini garanti ediyordu. Anlaşmayla Kuveyt’in toprakları belirlendi ve iki bölgeye bölündü. Şeyh geçmişte olduğu gibi vergileri toplamaya devam edecek ve Osmanlı’nın kaymakamı olarak sahip olduğu idarî yetkileri kullanabilecekti. Yine anlaşmayla İngiltere; Dicle ve Fırat nehirleri üzerinde ticaret gemisi işletme hakkı elde ediyordu. Osmanlı Devleti ayrıca Katar ve Bahreyn’in bağımsızlığını tanıyordu. Osmanlı Devleti, anlaşmanın bazı maddelerinden memnun olmasa da Balkan Savaşları’nı sona erdirmek için İngiltere’nin yardımına ihtiyacı vardı. Ama Osmanlı makamları anlaşmanın bazı maddelerinden tatmin olmadıkları için anlaşma onaylanmadı.
30 Temmuz 1399: Yıldırım Beyazıd Han döneminde Dulkadiroğlu Beyliği Osmanlı hâkimiyetine alındı. 14. asırdan 16. asrın ilk yarılarına kadar Anadolu tarihinde mühim rol oynayan, Oğuzlar’ın Bozok koluna bağlı, bir Türkmen hânedânı tarafından yönetilmiştir. Anadolu’ya, Hasan Dulkadir adlı bir beyin idaresinde gelen ve Dulkadirli Beyliğinin çekirdeğini meydana getiren bu ilk grubun, Maraş ve Elbistan arasındaki yaylalık bölgeye yerleştikleri ve daha sonra geniş bir alana yayıldıkları anlaşılmaktadır.
Beyliğin kurucusu Zeyneddin Karaca Bey, Eretna Bey’in elinden Elbistan’ı aldıktan sonra Memlûk Sultanı Melik Nâsır Muhammed’den naiplik menşurunu almaya muvaffak oldu. Karaca Bey, zaman zaman Memlûk sultanlarına itaat etti ise de, bazen onlara cephe alarak Halep şehrini tehdit etti. Bu arada Çukurova’daki Sis Ermenilerine, ağır darbeler indirdi. 1346’da Gabon Kalesini ele geçirdi. Bu başarılarına güvenen Karaca Bey, Melik üz-Zâhir unvanıyla, 1348 yılında, hükümdarlığını ilan etti. Ancak, Memlûk Devleti’ne isyan eden Halep Valisi Bayboğa’yı, Sultan’a teslim etmemesi üzerine, yakalanarak, 1353’te Kahire’de, 83 yaşlarındayken öldürüldü. Orhan Gâzi ile çağdaştır.
Osmanlılarla dost geçinen Alâüddevle, Akkoyunlular’ın elinden Diyarbakır’ı aldı. Şah İsmail ile mücâdeleye girişti ise de, 1507 yılında ağır bir mağlubiyete uğradı. Daha sonra, Osmanlılara karşı da cephe aldı. Dulkadirliler üzerine gönderilen Hadım Sinan Paşa komutasındaki Osmanlı ordusu, Turna Dağı Savaşında onu yenerek ele geçirdi ve dört oğluyla beraber öldürüldü. Alâüddevle’nin yerine Şahsüvaroğlu Ali Bey tayin edildi. Ali Bey, Yavuz Sultan Selim Han’ın yanında Mısır Savaşı’na katıldı ve gösterdiği üstün gayretler üzerine, padişah tarafından taltif edildi. Kanunî döneminde, Şam Valisi Canberdi Gazâlî İsyanında, Osmanlılara önemli hizmetlerde bulundu. Onun ölümü ile, Dulkadirli toprakları tamamen Osmanlı Devletine katılarak bir beylerbeylik hâline getirildi.
Dulkadiroğlularının siyasî durumları gözden geçirildiğinde, Osmanlı ve Memlûk devletleri arasında bir tampon devlet durumunda oldukları göze çarpar. Bu itibarla kâh bu, kâh da öteki tarafa tâbi olmuşlardır. 1399 yılına kadar, 62 yıl Memlûklara tâbi iken, bu tarihten itibaren Osmanlılara tâbi olmuşlardır. Arada bir Mısır nüfuzuna geçmekle birlikte, Osmanlı tâbiiyetinden çıkmamışlardır. Hattâ Osmanoğulları ile içli-dışlı akraba olmuşlar ve padişahların ana tarafından hanedanlarını teşkil etmişlerdir. Son yedi yıl ise, Osmanlı valisi durumunda geçmiştir. Dulkadiroğullarının en geniş zamanlarında şimdiki Maraş, Kayseri, Elazığ, Antep, Malatya ve Adıyaman vilayetlerine yayıldıkları görülmektedir.
Dulkadiroğullarından Alâüddevle Bozkurt Bey, Maraş’ta Bektûtiye Camii ve medresesiyle Kadirli, Bahçe, Antakya, Antep, Bozok, Andırın, Kırşehir ve Elbistan’da cami, medrese, imâret, türbe ve zâviye gibi eserler yaptırmıştır. Bundan başka Dulkadiroğullarından Nâsıreddin Mehmed Beye ait Kayseri’de Hatuniye Medresesi, Şahsuvaroğlu Ali Beyin Hacı Bektaş nâhiyesinde Balım Sultan Türbesi, Ali Beyin oğlu Şahruh’un Sivas-Kayseri yolu üzerindeki türbesi bilinen eserlerdendir.
30 Temmuz 1514: Yavuz Sultan Selim Han yönetimindeki Osmanlı Ordusu, Safevi topraklarına girdi. Bu girişin sonunda, 23 Ağustos 1514 tarihinde Çaldıran Zaferi kazanıldı. Sultan İkinci Beyazıd Han’ın en küçük oğlu olmasına rağmen babasının iktidarı kendisine bırakmasını sağlayan Şehzâde Selim, daha sonra kardeşlerini saf-dışı ederek Osmanlı tahtına çıktı. Yavuz Sultan Selim Han tahta geçtiği zaman Anadolu’da Sünni-Şiî çatışması babasının döneminden beri sürmekte ve imparatorluğu için için kemirmekteydi. Bu sebeple saltanatının ilk dönemlerinde Avrupa’yı rahat bırakarak doğuya; yani imparatorluğu, Safevi tehdidinden kurtarmaya yöneldi. Akkoyunlu Devleti’ni ortadan kaldıran, Azerbaycan, Irak ve İran’ı ele geçirerek Ceyhun Irmağı’na kadar sınırlarını genişleten Şah İsmail, 1510 yılında, doğudaki Sünni Özbekleri de yendikten sonra Anadolu’ya yönelmişti. Gönderdiği halifeleri aracılığı ile Osmanlı sınırları içerisinde yaşayan Şiileri kendisine bağlamaya, fırsat buldukça da isyanlar çıkartmaya çalışıyordu.
Osmanlı Sultanı, devletinin korunması için tek yolun, Anadolu’da Şiiliğin gelişmesini önlemek olduğunu düşünüyordu. Bunun için kendisi de Türk olan Şah İsmail ile karşılaşması, onun gücünü kırması gerekti. Konu, Divan’da uzun uzun tartışıldı. Sefere çıkılması kararlaştırıldı. Âlimlerden fetvâ alındı. Ordu, Eyüpsultan semtinde toplandı. Eyüpsultan Hazretleri’nin huzurunda dua edildi. 20 Nisan 1514’te Üsküdar’dan sefer başladı. 23 Nisan’da İzmit’e, 10 gün sonra Seyitgazi’ye, 2 Haziran’da Sivas’a, 15 Temmuz’da Yassıçimen’e gelindi. Şah İsmail ortalıklarda yoktu. Yavuz Sultan Selim Han, İran’a girdi, Şah İsmail yine yoktu. Asker yorulmuş, geri dönme eğilimleri baş göstermişti. Sultan, bu eğilimleri seslendiren çok yakın dostu Hemden Paşa’yı öldürmek suretiyle disiplini sağladı. İki ordu, Çaldıran Ovası’nda karşılaştılar. Tarihin yaşadığı en büyük meydan savaşlarından biri olan Çaldıran Savaşı’nın ikinci gününde Şah İsmail, tacını – tahtını ve hanımı (Taçlı Sultan)’ı savaş meydanında bırakıp yaralı olarak kaçtı. Zafer bir kere daha Osmanlı’nın olmuştu.
Yavuz Sultan Selim Han’ın bu seferinin askerî sonucu 1514 tarihli Çaldıran zaferidir. Ancak, zaferin uzun vadeli önemli sonuçları da vardır. Bir kere. Çaldıran zaferi ve onu izleyen harekât sonucunda, Doğu Anadolu bölgesinin yükseklikleri Osmanlı egemenliğine geçti. Böylece, imparatorluk doğudan gelebilecek bir saldırıya karşı doğal ve kolaylıkla savunulabilecek sınırlara kavuşmuş, Asya’da güç dengesi Osmanlı devleti lehine bozulmuş ve Anadolu’daki Türk anayurdunun bugüne kadar çok az değişiklik geçiren doğu sınırları ortaya çıkmıştır. İkinci olarak Sultan, askerî bakımdan tam anlamı ile yıkılmamış olan Safevi İran’a karşı ekonomik tedbir uygulayarak, bu ülkenin zenginliğinin temeli olan batıya ipek ticaretini durdurmuştur.
Yavuz Sultan selim Han, Çaldıran’dan sonra, ekonomik ve askerî bakımdan daha da zayıflattığı Memluklular üzerine yürüdü. 1516 tarihinde Mercidabık ovasında Kansu Gavri’yi yenerek, önce Halep, sonra Şam, Beyrut ve Gazze bölgelerini eline geçirdi. 1517 tarihinde de Memlûklu Sultanı Tumanbay’ı yenerek Mısır’ı aldı. İlginç olan, Selim’in bu yörelerde, Hıristiyanlara “Müslüman döneklerden” daha iyi davrandığıdır. O kadar ki, Hıristiyan ve Yahudilere dokunmamış, hac bedelini düşürmüş ve bölge ticaretine karışmamıştır.
Yavuz Sultan selim Han’ın Çaldıran Seferi’nden sonra gerçekleştirdiği Mercidabık ve Ridâniye Seferlerinin en önemli sonucu; Halifeliğin Osmanlı hanedanlığına geçmiş olmasıdır. Böylece, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin 1924 Martında hilafeti kaldırmasına kadar Osmanlı sultanları dört yüzyıl büyük bir İslam kütlesi tarafından halife olarak tanınmışlardır. Daha da önemlisi, bazı kutsal emanetlerin İstanbul’a getirilmesidir. Bunlar, Osmanlı sultanının Mekke ve Medine gibi mukaddes şehirlerin, Hicaz’ın suyollarının, yani tüm İslâm dünyasının koruyucusu olduğunu simgelemekteydi. Artık Yavuz Sultan Selim Han, kendinden önce Memluklu sultanlarının yaptıkları gibi İslam Dünyâsının başı olduğunu iddia edebilirdi.
30 Temmuz 1532: Kanuni sultan Süleyman Han’ın Almanya Seferi olarak bilinen beşinci Sefer-i Hümâyunu’nda, ilk olarak Kanije kalesi fethedildi. Sonraki günlerde; 1 Ağustos 1532’de Koparnak, Beleşker ve Şarvar kaleleri, 3 Ağustos’ta Kamendvar, 4 Ağustos’ta Rum, 6 Ağustos’ta Ekervar ve Meşter kaleleri, 28 Ağustos’da Guns Kalesi fethedildi. Ordu, 12 Kasım 1532 târihinde Edirne’ye döndü.
30 Temmuz 1560: Piyâle ve Turgut Paşalar komutasındaki Osmanlı Orduları, 63 günlük bir kuşatmadan sonra Cerbe Kalesi’ni Haçlı askerlerinden geri aldı. Cerbe Deniz Savaşı ve kalenin zaptı, Türklerle İspanyollar arasında, Akdeniz hâkimiyeti için yapılan mücâdelelerin en şiddetli ve kanlı olanlarından biridir. İki taraf ta bütün imkânlarını kullanarak üstün kahramanlıklar sergilemişlerdir. Bu savaşta Osmanlı ordusu az şehit vermekle birlikte, çok değerli donanma kaptanını kaybetti. Preveze’den sonraki en büyük deniz zaferidir. Cerbe, Akdeniz’de Tunus’un 27 kilometre açığında, 510 Km2 genişliğinde bir adadır. Adaya ilk defa Romalılar yerleşti. Osmanlılar Cerbe Adası’nı ve adadaki kaleyi İtalyanlardan fethettiler. Akdeniz’de önemli bir turizm merkezi olan Cerbe, günümüzde Tunus’a bağlıdır.
30 Temmuz 1584: Sultan Üçüncü Murad Han, Kırım Hanı Semin Mehmed Giray’ı görevden azletti. Mehmet Giray, Kafkas Harekâtı sırasında, pâdişahın açık emrine rağmen Özdemiroğlu Osman Paşa’ya gereken yardımı yapmakta ağır hareket etmişti. Emrin yerine getirilmesi için Özdemiroğlu Osman Paşa görevlendirildi. Özdemiroğlu Osman Paşa, Kırım’a geldiğinde, Mehmed Giray’ın 50.000 kişilik ordusu ile karşılaştı. Mehmed Giray, kısa zamanda yakalanarak cezalandırıldı. Yerine İslâm Giray, Kırım Hanlığı tahtına oturtuldu. Özdemiroğlu Osman Paşa, üstlendiği bütün görevlerde olduğu gibi bunu da başarıyla tamamlayarak İstanbul’a döndü. Paşa, bu başarıları üzerine pâdişah tarafından sadrâzamlığa tâyin edildi.
31 Temmuz 1952: Türkiye’nin en büyük sendika üst kuruluşu olan Türkiye İşçi sendikaları Konfederasyonu TÜRK-İŞ resmen kuruldu. Özellikle 1950′den sonra Türkiye’nin çeşitli şehirlerinde kurulan sendikaların, bir üst kademe teşkilâtı bünyesinde birleşerek Hür Dünya İşçileri Konfederasyonu (ICFTU)’na bağlanması ve bu suretle Türk işçi hareketine beynelmilel işçi kuruluşlarından para yardımı ve destek temin edilmesi fikri ağırlık kazandı. Bu gayenin tahakkuku için ilk defa 11 işçi kuruluşu 6 Nisan 1952′de İstanbul’da toplanarak, tüzük hazırlanmasını kararlaştırdı. Daha sonra, 11 Nisan 1952 tarihinde Bursa’da yapılan toplantıda, ana tüzük kabul edildi ve oluşturulan geçici kurul 31 Temmuz 1952′de tüzüğü Ankara Valiliği’ne vererek, konfederasyonun kuruluşunu resmen gerçekleştirdi. 31 Mayıs 1960′da ICFTU’ya üye olundu. 1960′dan, ölüm tarihi olan 1974′e kadar Türk-İş’in başkanlığını yapan Seyfi Demirsoy’un bu kuruluştaki yeri ve önemi büyüktür. Ondan sonraki başkanlar Halil Tunç (1974-1976), İbrahim Denizcier (1979-1982) VC Şevket Yılmaz, Bayram Meral olmuştur. 12 Eylül 1980 askerî harekâtından sonra faaliyetine izin verilen tek konfederasyon olan Türk-İş’in, 24 Mayıs 1982′de Ankara’da yapılan 12. Genel Kuruluna iş kollarını temsilen 33 sendika katılmıştır.
Yayına Hazırlayan:
E. Albay Araştırmacı-Yazar Mehmet Şadi POLAT
Kaynak:
Kronolojik Tarih Ansiklopedisi – Oğuz ÇETİNOĞLU
Kategori: Tarihte Bu hafta


