
”1908 JönTürk İhtilali, 31Mart Vakası 2.Abdülhamit’in Tahttan İndirilişi”
Avrasya Bir Vakfı’nın Cumartesi faaliyetlerinde
Doç. Dr. Necmettin Alkan’ın
“31 Mart Vak’ası ve Abdülhamit’in Tahttan İndirilmesi” konulu
konferansı ilgiyle dinlendi
Oturum başkanlığını Önce Vatan Gazetesi yazarlarından Araştırmacı-Yazar Hüseyin Dayı yaptı.
Açış konuşmasında Hüseyin Dayı özetle şunları söyledi:
“Bugün konumuz günümüze kadar tesirleri gelmiş bir ihtilal ve biz ihtilal mağduru bir devlet ve siyaset adamını daha da önemlisi bir mütefekkiri ebedi aleme uğurluyoruz. Yakın dostluğuna mazhar olduğum rahmetli Aydın Menderes bilinenin fevkinde bir kapasiteyi haiz fikir ve düşünce insanı tam bir Türk münevveriydi. Büyük acılar çekmiş olmasına rağmen hiçbir gün ondan düşmanlık ifade eden ifadeler duymadım. Devletine, milletine sevgi ve sadakatle bağlı; cürüm işleyenlerin dahil oldukları kurumlar sebebiyle o kurumları mahkum eden hiçbir sözüne şahit olmadım. Allah huzurunda ve sizlerin şahadetinde iman ve ihlas sahibi kimliğine şahadet ediyorum.
Değerli hazirun; konferansımızın başlığı hemen bize İttihat Terakki’yi çağrıştırıyor. Zira olayların tezgahtarları ve kahramanları kendilerine bu namı vermişlerdi. Onlardan günümüze intikal eden en belirleyici motifler “irtica” ve “mürteci” kavramlarıdır. İstihsale bakınca müstahsillerin kimliği hakkında da bir kanaat oluşuyor.
Bu noktada derhal dikkatimizi çeken bir husus var o da tıpkı 31 Mart Vak’ası gibi onu takip eden aynı karakter ve maksatlı ihtilallerin de kendilerine mahsus ve millete yabancı bir takım değer ve sloganları ortaya attıklarını görmekteyiz. Yine acı bir gerçek de her ihtilal bir öncekinden daha derin daha şümullü ve daha tahrip edici olmaktadır. Ülkemize faturaları ağır bu kanunsuzlukların son bulmuş olmasını diliyorum.
Konferansımız tarihi bir mahiyet arz ettiği için bütün sosyal bilimlerde olduğu gibi tarihte de tam bir rasyonel tenin zorluğuna işaret etmek gerekiyor. Bu gerçeğe rağmen tarihten ders almak istiyorsak doğru olduğuna inandıklarımız ve gerekli inceleme ve araştırmalarla elde ettiğimiz bilgileri topluma dürüstçe arz etmek zorundayız. Ancak bu surette tarih ilminden istifade etmemiz mümkün olabilir. Konuyla ilgilenen batılı düşünürler bu bilim dalında rasyonaliteyi sağlamak için “analitik tarih”, ”tarih felsefesi” gibi çalışmalara ağırlık vermişler fakat yine yük insanın şerefine tevdi edilmiştir. Bizim tarihimizde buna örnek Ahmet Cevdet Paşadır. O ‘‘mademki hakikatleri olduğu gibi yazmaya söz verdim o halde kendimi de yazacağım’’ diyerek gerçekten şahsına ait eksik ,noksan ve hataları da saymış dökmüştür.”
Daha sonra söz alan Doç. Dr. Necmettin Alkan Özetle şöyle dedi:
“Evet sosyal bilimlerde objektiflik yoktur. Ancak bu eksiği objektifliğe değer veren bilim adamı telafi imkanına sahiptir.
Bunun için tarihçi bir olayı bir dönemi incelerken mutlaka sebeplere inecek ve onu tatmin edebilecek dokümanlara, belgelere ulaşacak bir gayret içinde olmalıdır. Bunu yaptıktan sonra ciddi bir sentez çalışması ile sebep ve sonuçlar hakkında sağlıklı sonuçların ortaya çıkabilmesi mümkün olacaktır.
Bizim konferansımıza da mevzu olan aynı konulu kitap çalışmamız, onu takip edecek diğerleri ve ondan öncekilerde izlediğimiz yol budur.
31 Mart Vak’asını anlamak için biraz gerilere gitmek gerekiyor.
İkinci Viyana Kuşatmasının da sonuçsuz kalması, Osmanlı devlet adamlarında da kum saatinin tersine döndüğü duygusunu uyandırdı. Bu geç kalmış fakat doğru bir istidlaldir. Bu kötü sonuç Osmanlı karşısında Avrupa devletlerinin cesaretini artırdı. Onlar savunmadan, her alanda taarruza geçme gücünü elde ettiler. Bu rol değişimi Osmanlı devletinin sonunu getirmiştir.
Önceleri Osmanlı devlet adamları maalesef bunu sadece askeri alanda bir mesele olarak telakki ederek derin bir yanılgıya düşerek kötü sonlara sebep olmuşlardır.
Islahat faaliyetlerinin neticesiz olması üzerine bu sefer Osmanlı reform faaliyetlerine yönelmiştir. Bunun bir sonucu olarak ta klasik kurumlar yerini, ilhamını Avrupa’dan alan yeni kurumlara bırakmışlardır.
Eski “seyfiye”,”kalemiye”, “ilmiye” sınıfları yerlerini; “subay”, “bürokrat” ve “aydın” üçlüsüne terk etmiştir.
Avrupa’daki eğitim kurumları örnek alınarak inşa edilen okullardan yetişen bu modern zümreler, aynı zamanda batılı kaynaklardaki felsefe ve düşünce akımlarından derin bir şekilde etkileniyorlardı. Dolayısıyla yeni yetişen nesil modernleşmeyi tek çare olarak görüp Avrupa ‘yı taklidi esas alırken, Osmanlı idaresi bu hususta heveskâr değildi. Bu da aydınların ve gençliğin tepkisine ve şiddetli muhalefetine yol açıyordu.
Bu durum Jön Türkler akımının esasını teşkil etmiştir. Bu akım Avrupa devletlerince ciddi manada desteklenmiştir. Bu oluşumu subaylar, bürokratlar, aydınlar teşkil ediyor ancak halk desteği bulamıyorlardı. 1876 darbesi öncekilerde farklı ve bu yeni akımın ortaya koyduğu ilk ihtilal olarak tarihe geçti. Bundan önceki askeri darbeler siyasi rejimi değil yöneticiyi hedef alırken durumda köklü bir değişiklik bu tarihte vuku bulmuştur. Mesele sadece mutlakıyetten meşrutiyete geçmek değil aynı zamanda bu zümrelerin iktidara talip olma arzularından kaynaklanmaktadır.
Osmanlı meşrutiyet yönetimi maalesef uzun sürmemiştir. 1877-1878 Osmanlı Rus savaşını gerekçe gösteren II. Abdülhamit meclisi feshederek mutlakıyete geri dönmüştür. Abdülhamit için söylenecek iyi şeylerin yanında bunun bir eksiklik olduğunu böylesi bir fikri değişiklikten sonra 30 yıl gibi bir süreyle eski dönemi devam ettirmesini meseleleri çözmek yerine büyük zaman ve kan kaybına sebep olduğunu belirtmek gerekir.
Netice de söz konusu hareket hiç durmadan özellikle ordu içinde büyük mesafe kat etmiştir. Bu fikri harekelerin merkezi olan Selanik’ten başlayan askeri hareket sonunda meşrutiyetin yeniden ilanı kaçınılmaz olmuştur. Bu durum II.Abdülhamit için bir yenilgi ve prestij kaybı anlamına da gelmektedir.(1908)
Ne var ki çok kısa zamanda meşrutiyetin mucize yaratmaya kadir olamayacağı anlaşıldı. Ve hoşnutsuzluklar başladı. Bunun müsebbibi olarak İttihat Terakki ve Jön Türkler başta olan Abdülhamit’i ve yönetimini görmekteydiler. Diğer yandan da İttihat Terakki’nin yönetim üzerindeki resmi olmayan baskısı ve orduda özellikle alaylılara karşı takınılan tavır ayrı bir huzursuzluk yaramaktaydı. Sonuçları itibariyle Meşrutiyet’in ilan edilmesiyle girilen zafer sarhoşluğunun ardından hayatın gerçekleriyle yüzleşmek mevcut siyasi, sosyal ve iktisadi sıkıntıları artırdı. Bir çözüm üretmek kaçınılmazdı. Bu durum 31 Mart Vak’asının oluşmasında büyük rol oynadı.
Bu olayla ilgili ilk değerlendirilmesi gereken husus bunun meşrutiyet karşıtı bir hareket olmadığıdır. İsyancıların tepkileri İttihat Terakki’nin bazı mebuslarına, kanunsuz tasarruflarına ve bizzat bu örgüte yönelmişti.
Olayın sosyo-psikolojik nedenlerine bakıldığında genel olarak meşruti yönetime atfedilen önem karşısında yaşanılan hayal kırıklığıdır. Bu dönemde meclis-i mebussan çalışmalarına devam etmiş esas itibariyle isyan denilen hadise sadece bir gün sürmüş, biri subay biri bakan ve biri de mebus olmak üzere 10 kişinin öldüğü tespit edilmiştir. Bir günün sonunda asker kışlasına çekilmiştir. Ancak bunu bahane eden Selanik’te üstlenmiş İttihat Terakki kuvvetleri meşrutiyeti kurtarmak adına harekete geçerek 23-24 Nisan 1909 İstanbul’a girmeye başladılar. Ordunun gelişine meşruiyet kazandırmak için Yeşilköy Yat Kulübünde 240 mebusun imzaladığı iddia edilen bir karar çıkardılar. Oysaki söz konusu mekan 40 kişinin bile ayakta duramayacağı darlıktadır. Sonra meclise baskı yaparak II.Abdülhamit’in tahttan indimle kararını aldılar. Bu gelişmeler dikkate alındığında 31 Mart Vak’asını izaha muhtaç yönleri olduğu kesindir. Hele bir de bu olaylarda İngiliz ve Fransız elçilerinin de gayretleri, hesap edilirse bu Osmanlıyı bitirme operasyonunun bir parçası olarak gözükmektedir. Sonrasında gelişen olaylar ve İttihat Terakki’nin II.Abdülhamit dönemine rahmet okutan baskıcı yönetimi, Balkan Bozgunu, I.Dünya Harbine sürüklenmemiz .Başta Sarıkamış olmak üzere 14 cephede uğradığımız felaketler durumun vahametini ortaya koymaktadır.
Bu olayların öncelikle bize anlatması gereken hususun hürriyetlerin toplumdan sakınılmasının hiçbir şeyi korumaya hizmet etmeyeceği gibi telafisi imkansız kayıplara sebep olduğu ve bir ülkeye yapılacak en büyük kötülüğün ordunun siyasete alet edilmesi olduğudur. Yakın tarihimizi iyi araştırmak ve ondan dersler çıkartmak geçmiş kayıplarımızı kazanca dönüştürmek olacaktır.”
Büyük bir ilgiyle izlenen konferans sonunda Doç. Dr. Alkan’a vakfın şükran plaketini araştırmacı yazar Dr. Muharrem Çakar, kitap hediyelerini ise vakıf yönetim kurulu üyesi eğitimci Halil Köse takdim ettiler.
Kategori: Haberler, Konferanslar





