Modern Alman Oryantalizmi
28 Mayıs 2019
Batının Politik Ahlaksızlığı
28 Mayıs 2019

Batının İslam’dan Öğrendikleri

Rönesansı Avrupa’ya kaçan rahiplere borçluymuşuz…!

Avrupa daima İslam medeniyetine olan borçlarını inkâr etmiştir. Bu borcundan kurtulmak için de Rönesans’ın başlangıcını Türklerin İstanbul’u alması iye başlatmayı âdet etmiştir. İstanbul’un fethi üzerine Avrupa’ya dağılan Bizanslı rahiplerin eski Yunan’ın ilmi ve edebi hazinelerini de beraberlerinde Avrupa’ya taşımışlardır. Rönesans’ı Müslümanlara değil de kadim Yunan’ın eserlerine borçluymuşlar. Türklerin bu konudaki hizmetleri sadece, o da istemeden Bizans Rahiplerini uyuşukluklarından uyandırmış olmalaradır.”Kilise dışında selâmet yoktur” diyen Hıristiyanlar, 4. yy ile 12.yy arasında hiçbir şey ortaya koyamamışken

Hala idida etmektedirler ki Kilise dışında ne sanat, ne de ilim vardır.

Litre gibi bir alim tarihi metodun yasakladığı, münferit olaylardan sonuç çıkarmamak prensibini göz ardı etmektedir.

Araplar, Atina ve İskenderiye bilginlerinin bilgilerini özümsemekle iktifa etmemişler, o bilgileri geliştirmişler, kendi buluşlarıyla zenginleştirmişler. Ve eski Yunanlıları geride bırakarak kendi açtıkları yoldan ilerleyerek bugünkü ilimle eski Yunan arasındaki yerlerine yerleşmişlerdir.

Batıda entelektüel gelişme 9.yy dan itibaren İtalya’da başlamıştır.

Kurtuba ve Sicilya’dan. Bu iki edebiyat, ilim ve sanat merkezinden 7. yy.dan başlayarak fışkıran ışıklar, bütün Akdeniz kıyılarını, Napoli ve Venedik’e kadar aydınlatıyordu.İberik (İspanya) yarımadası ise hemen hemen baştan aşağı Müslümanların hakimiyetindeydi.Mayorka, Minorka, Korsika, Malta Sicilya gibi büyük adalar ve İtalya  kara parçasının bazı kısımları, Brindizi ve Taranto Müslümanların elindeydi. Onlar ta Roma’ya Papa’yı Haraç vermeye zorlamak için gidiyorlardı. Yunan medeniyetinin beşiği olan Akdeniz Havzası eski üstünlüğüne yeniden kavuşmuştu. Müslümanların etkisi bilhassa Sicilya’da muazzamdı. 109

Sicilya’nın Roger tarafından işgalinden sonra Araplar Siyasi hakimiyetlerini kaybettiler ama medenileştirici hamleleri sonraları da devam etti.

Bütün adalarda Hıristiyan ve Yahudi kadınlar da Müslüman kadınlar gibi örtünüyorlardı.110

Endülüs medeniyeti:

İnşası için 14. Lui’nin .Fransa’yı borca batırdığı Versay  Şatosu, Gırnata’daki Elhamra Sarayı veya Kurtuba’da Abdurrahman’ın inşa ettirdiği harika camiler yanında asker kışlası gibi kalır.İspanya’nın büyük şehirleri de zaten zarafet merkezleri idi. Bütün Batı asilleri, ya ziyaret için yahut kendilerini Arap hekimlerinin ihtimamına bırakıp tedavi olmak veyahut da sanat eserleri satın almak için hep onlar gelirlerdi.

Araplarla, aşk, at ve av merakını paylaşırlardı.Bütün Batı Tuleytula’nın (Tledo) ünlü ipeğini ve silahlarını Kurtuba’nın kumaş ve derilerini kullanıyordu.Eğer Kilise kroniklerine inanılırsa, İslâmi adetler hattâ inançlar Toulouse kentine sirayet etmişti.

Şehrin senyörlerinin haremi vardı. Barcelona kontu, 1068’de Provence tahtına çıkınca yeni tebaası, O’nun Araplarından aldığı Müslüman âdetlerini ve zevkini kabl etmeye hazır durumda idiler.

Hıristiyanlar ve Yahudiler orada dinlerini ve dini müesseselerinin tamamını muhafaza ederek

Hür yaşamakta idiler. Ülkenin eski sakinleri de ne tehcir edilmişler ne köle yapılmışlar ve ne de zorla imanlarından edilmişlerdi.111

Endülüste dini hürriyet o kadar genişti ki, Avrupa’nın başka ülkelerinde zulme uğrayan veya kovulanYahudiler kitle halinde Endülüs’teki halifeye iltica ediyorlardı.

BU etki Toledo Konsilini etkiledi ve rahipler İslâmi müsamahadan örnek alarak “Hiç kimseyi imana getirmek için zor kullanmayacaksın” kararını aldılar.

Kurtuba halifeleri de Bağdat halifeleri gibi asil bir hayat sürmekte idiler.Hayır sahibi idiler ve hemen bütün büyük adamlar , ilerlemenin dostu ve hamisi idiler.Sarayları da gerçek akademi, âlimlerin ve sanatkârların buluştuğu yerdi.

Kurtuba’da el hakim’in Saray kütüphanesinde altı yüz bin cilt kitap  vardı ki kırk dördü sadece katalog idi.

Haçlıların ileri gelen bazı zeki şövalyeleri Avrupa’ya artık şüpheci bir yaklaşım ve gözleri açılmış olarak döndüler. Doğu’nun faziletlerini büyük bir açık yüreklilikle ve doğrulukla ballandırarak anlatan bu şövalyeler vatandaşlarının ilgi odağı oldu. Bu şövalyeler ve oğullarından bazıları daha sonra “sapkınlıkla” suçlanarak yakılacaklardır.

Haçlılar doğuya savaşmak için gitmişlerdir. Müslümanlardan ders almak için değil. Ders alacak zamanları da yoktu denecektir.  Evet, Papalığın Doğu’ya haçlı seferini ne ilim ne de siyaset öğrenmek için açmadığı bir gerçektir. Bu beklenmeyen sonuç Papalık için çok kötü bir sürpriz olmuştur. İki yüzyıl süren savaşlarda haçlıların hiç ders almadıklar iddiası Avrupalıların zekâları hakkında iyi bir not değildir.

Meşhur Fransız matematikçisi Montucla şu gerçeği itiraf ediyor: “Araplar uzun müddet ilimlerin tek maliki oldular. Ve biz 11. yüzyılın karanlıklarını kovan ışıklarını onlardan aldık.

Bu devrede matematikte kim otoritesin tanıtmışsa hepsi ilimlerini Araplardan almışlardır. 114

Kilisenin gerici direnci olmasaydıRönesans yüzyıllar önce gerçekleşirdi.jcomte Labri’nin dediği gibi “Tarihten Arapları siliniz, edebî Rönesans Avrupa’da birçok yüzyıl gecikirdi.” Matematik İlimleri Tarihi.151 Libri Histoier de scienci mathematiques.

Öğrenmek isteyen Avrupa’lılar, İslâm Dünyasında koşuşturuyor veya Doğu kitaplarından öğretim yapan okullara doluyorlardı. Pierre le Venerable, Abelard’ın hamisi v edostu, uzun süre Kurtuba’da kalmıştı.Arapça biliyordu ve Kuran’ı Kerim’i Latince’ye çevirmişti.O’nunla mektuplaşan Abelard dahi, işkenceye maruz kalıp kendi eliyle kendi yazdığı kitapları ateşe atmağa mecbur edildiği vakit Halife’den iltica hakkı istemişti. Pierre le Vnerable İspanya’da ilk geldiği zaman, İngiltere’den, bilhassa Astronomi öğrenmeye gelmiş bir sürü insan gördüğünü hikâye eder. Milis de tasdik etmektedir ki, Daniel Morley, Adhelard ve Barthe, Robert de Reading gibi matematikte ün yapmış diğer bazı İnglizler, bütün bilgilerini Endlüsten almışlardı.115

Euclid’in Arapça’dan Latince’ye ilk tercümesini yapan Ahelard 1100 ile 1128 arasında İspanya’da ve Mısır’da seyahat etmiştir. Büyük alim büyücülükle itham edilip hapse girmesine ramak kalmışken, zaruri bir sebeple Papalığa yükselince kurtulmuş bulunan Gerbert, Kurtuba ve İşbiliye’deki Müslüman üniversitelerinde yetişmişti. Bu cümle ??? Adhelard Gerbert aynı isim midir?

Renan diyor ki “Albert le Grand ne biliyorsa İbnî Sî na’ya borçludur.”

Kepler ^Crepusculus’ünde ışığın kırılması konusundaki düşüncelerini el HaziN7en almıştır.
Newton dahi, Kânit sistemini kavrayabilmesini, bahçesindeki elmadan çok Müslümanlara sborçludur. Muhammed Musa,  “Gök cisimlerinin Hareketi” ve “Çekim” kıtalarını yazmaklabüyük gnel ahenk teorisini görmüş olduğu kanaatini uyandırmaktadır.

Ayın en büyük enlemindek sapma Azerbaycan’daki Rasathane’de Tico Brahe’den birkaç yüzyıl önce gözlemlenmişti. Sarkaç ve delikli güneş saati orda bulunmuştu. Meşhur Verrier dahi bu kanattedir.116

Müslüman astronomlar, gezegenlerin elips şeklindeki hareketleri konusunda Copernic ve keplerden önceydiler. Verrier’in ilimler akademisi 1804 tarihli raporunda, Kepler’i öncüsü Arap astronomlar üzerinde yazdıklarına bakınız.

Gregoryen takvimi reformun, Celali takvimiyle, Avrupalıların yaptığından altı yüzyıl önce yapıldığını daha önce zikretmiştik. Bu takvimi yapan Ömer Hayam ve Abdurrahman Hasenî’nin astronomi gözlemleri tamamen doğru olup, bu günkü gerçeklere çok yakındı.

Batı Rönesansının, şiiri, mîmarîsi ve müziği de aynı şekilde İslâm dünyasına çok şey borçludur.9. yüzyıl Güney Avrupa’da ışık saçmağa başladığı şafaktır. İspanyol ve Provence “Troubadours”lar.  Bunların şiirleri Chason de Roland ve eski Katalan şarkıları gibi Arap taklididir.

Kuzey ve Orta Avrupa’da, şiir henüz kutsal kitapların tercümesiyle veyahut azizlerin faziletlerini övmekle meşguldür.”Hiçbir şey güneydeki Araplarla ilişkileri ve savaşları kadar şiir içgüdüsünü uyandırmaya faydalı  olmamıştır.

Bu kahraman Müsülmanlar, bu korkunç Endülüslüler, kaç defa Pireneleri geçmiş bulunmakla, Narbonne, Toulouse v eBordeaux sakinlerinin gönüllerinde, Papazların kupkuru günlük yazılarında çok daha çabuk yer ettiler…116

Charpentire “Kabul etmek gerektir Arap şiiri İspanyolca’nın da Provensalca’nın  da anasıdır. Nitekim Trubadours’ların şiirlerinde bunun izleri görülmektedir. Kafiye Araplardan alınmıştır. Veliahdın bilgin hocası Huet Evek’i diyor ki “Araplar Batılılara eski Roma’da ve Yunan’da bulunmayan kafiyeyi öğretmişlerdir. İspanyollar öyle görünüyor ki kafiyeyi misafirlerinde ilk alanlar oldular. Sanatta ve edebiyatta ilk uyanma ve hamle İtalya’ya aittir.

Dante (1321) geçmiş hakkında şüpheler belirtir. Yeni bir dünyaya, akli bir hayata yönelir., yani Rönesans’a. Üstadı Brunetto Latini, usta mütercem akıcı şekilde Arapça konuşuyordu.Aynı zamanda büyük bir filozoftu. Latini öğrencisine Arap şair ve filozoflarını öğretiyordu.On İslam dünyası ile ilişikli tutan O’dur.

.

Bütün bu ilhamlar Dante’de bir manevi kriz doğurdu. Ruhu da hayatı gibi altüst oldu.Roma imparatorluğundan da Kilise’den de ümidin kesmişti.Dante edindiği yeni fikirler dolayısıyla Floransa’da artık tutulmaz olmuştu. Ona karşı siyasi bir kin teşekkül etmeye başlamıştı.

Sürgün edilmeye mahkum oldu. Evi ve kitapları yakıldı. Dahte iki büyük Arap’ın izinde yürümüştür. Büyük mütefekkir İbni Arabî, diğeri Ebul Ula Maarri 11.yy. hem filozof hem şair. Asin Dante’nin şiirinde Miracı Nebi’yi dolaylı olarak anlattığın belirtir. Eserin İslâmi bir yapıya sahip olduğu kanaatini belirtir.  

Dante Arapça bilmiyordu fakat bir çok Arapça eserin tercümesini okumuştu.

Ozanam: Herşeyi öğrenmek aşkı Dante’yi Tatarların ve Müslümanların inanışlarını incelemeye kadar götürmüştü. İslâm’a ve İslâm düşünürlerine karşı sempatisi vardı” diye yazmaktadır.118

Doğunun harikuladelikleri, ünlü şairi şiddetle ilgilendiriyordu. “BU konudaki en mükemmel eserlerden birisi de  14.yy başlarında yâni Dante’nin devrinde meşhur Venedikli Samito tarafından yazılandır ve göstermektedir ki müellif Doğuyu mükemmelen bilmektedir.

Dante ilmi bilgilerini Arapça eserlerin tercümelerinden edinmiştir.

Arap ilim ve edebiyatın Dante üzerindeki tesiri batı’nın Doğu’dan neler öğrendiğinin de açık delilidir.

Arap musikisi de, Kudüs’e giden hacılar, tüccarlar ve haçlıların Arap melodilerini duyup sonra da teganni etmeleri yoluyla Batı’ya tesir etmiştir. Arap şarkıları onların o kadar hoşuna gidiyordu ki Papazların, “Bu kâfirlerin nağmelerini, kilisedeki ilahilere tercih etmektesiniz” ayıplamalarına muhatap oluyorlardı.

10.Alphonse ki bir bilgindir ve bu geniş bilgisini Arapça eserleri incelemesine borçludur, modern musikinin oluşmasında büyük payı Doğu’lulara vermektedir.

Bilinmektedir ki, şarkıların ilham perileri Fransa ve İtalya’nın güneyinde Arapların aşk ve şefkat dolu nağmelerinden uyanmışlardır.

Şövalyeler de Lir çalmayı âdet haline getirmişlerdi. Ben kendi payıma Napoli ve Madrit’te bölgesel halk şarkıları işittim ki Doğu musiki parçaları ile aralarında büyük bir benzerlik vardı.116

EVLER: Senyörler ve zengin tacirler, doğuluların zengin ve muhteşem evlerini görerek,Haçlı Seferi dönüşü kendileri de onlara benzer evler yaptırdılar . Haçlılar arasında bulunan, bir sürü dülger, duvarcı, mesleki taklit içgüdüsüyle gördükleri bu yeni binaları taklit etmeye başladılar. Bir sürü de Arap mimarından faydalanıldı. Charlemagne, Notre Dame de Paris kilisesini yaptırabilmek için bahusus Arap mimarları getirtmiştir. Paris Tarihi 2.Cilt sayfa  253

İlme, gemiciliğe, sanayiye ve ziraata fazla ehemmiyet vermekle Müslüman alimler Avrupalılar çok büyük faydalar sağladılar. Kozmoğrafya’nın öğretimi, pusulanın kullanılması büyük gemiciler için çok Gerekli şeylerdi.Onlara uzun seyahatlere çıkmak imkânı veriyordu.

Cristof Colombe Arap gemiciler tarafından yetiştirilmiş ve onların tecrübelerinden çok istifade etmiştir.

Colombe’un denize niçin azıldığı bilinmektedir. Hindistan’ın zenginlikleri ve ihtişamı Batılıların iştahını kabartıyordu ve oralar ulaşmak istiyorlardı..  

Batıda köylüler, sefil kölelerden başak bir şey değildiler ve daimi baskı altındaydılar.

Ne zaman ki Batı, Doğu’dan yeni ziraat usulleri aldı, üretimi öğrendi, verimsiz tarlaları, bereketli bağ bahçe hâline getirdi, işte bu zirai refah sayesinde hürriyetlerini satın alabildiler.

Papalar ve senyörler haçlı seferlerini kışkırtırken elbette bu hareketin ziraat sahasında büyük bir gelişmeye sebep olacağını ve bu gelişmenin de sonuç olarak halkın kurtuluşunu sağlayacağını ne düşünmüş ne de görebilmişlerdir. Savaşlar, yağmalar Haçlı seferleri kolayca yenilenemediği için Baronlar, kontlar parasız kaldılar. Halbuki köylülerin geliri üretimle beraber artıyordu. Erkek ve kadın serf-köle sahipleri onların özgürlüklerini satmayı faydalı ve ekonomik gördüler. Böylece insanî bir duygu ile değil zaruret sebebiyle kölelerin özgürlük kapısı açılmış oldu.

Köylüler coştular ve şehirler kaynadı. Birçokları Arap örneğine uygun olarak ve halkları senyörlerin haydutluklarından ve baskısından korumak için bağımsız “Birlikler haline gelmeye yöneldiler.

Yarım yüzyıl sonra, Haçlı seferi dönüşü, İngiltere kralı Arslan yürekli Rişar’ın beraberindeki baronlar, vatanlarının aşağılık durumunu, Müslüman şehirlerine nazaran korkunç geriliğini ayrıca kralların fanatizm ve cehaletini ve sultanlara kıyasla kabalığını görerek utanç içinde kalmışlar isyan etmişlerdi.121

Jeansans Tere (yurtsuz Jean) onları teskin etmek için 1215’te İngilizlerin özgürlüklerinin temeli olan Magna Charta’yı ilan etmişti. Papa ise bunu protesto etmiş, hükümsüz saymış, değersiz görmüş hatta “alçaklık” diye vasıflandırmıştı. Kralı afarozla tekfir ve tehdit etmişti. Öfkelenen Kral Halife’ye haber göndermiş,  Papaların bu fuzuli tahakkümlerinden kurtulmak için Müslüman olmak istediğini bildirmişti. 122

Kadın ve doğu

Peşin hükümlerin tesiri zannettiriyor ki, kadın doğuda bütün zamanlar boyunca kötü muameleye maruz kalmıştır. Hacılar, Müslüman İspanya’yı ziyaret edenler, Müslüman kadınların o devirde nasıl yüksek bir noktada bulunduğunu gördüler.  Haçlı seferlerine iştirak etmiş bazı kadınlar ve şövalyeler ne kadar fanatik olsalar da Müslüman kadınların manevi ve ve sosyal durumlarının ne kadar yüksek olduğunu değerlendiriyorlardı. Kadınlara Müslüman erkeklerin saygılı davranışları, şövalyelerin sonradan karakteri olan kibarlığı ve nezaketi öğretecekti.

J.Conde bir Arap tarihçisinin bu devir Batılı erkekler hakkındaki hükmünü şöyle tercüme etmektedir: “Bu adamlar cesaretle doludurlar ve yokluklara mukavimdirler. Fakat hayvanlar gibi yaşamaktadırlar. Ne bedenlerini ne de ancak tiftiği dökülünce çıkarttıkları elbiselerini yıkamaktadırlar. Birbirlerinin yanına izin almadan girmektedirler.” Draper belirtmektedir ki temizlik bir Müslüman için vazifedir. Onun bir Avrupalı’nın yaptığı gibi paçavra yığını ve böcek yuvası haline gelmiş elbiseleri giymesi mümkün değildir. Bizim şimdi sıksık değiştirdiğimiz ve yıkadığımız iç çamaşırları  giymek adetini de Müslümanlardan aldığımız söylenir. Nitekim kadınlar hala onların eski Arapça isimlerini kullanırlar. s.124

Draper. Loc. Cit s.305  

J.de Maistre: Halifelerin, Hazreti Peygamberin vekili olmasını takliden Papaların da Hazreti İsa’nın yeryüzündeki yegane vekili olması fikriyle hareket ediyordu.

Papa 7. Gregoire’ın en büyük emeli, kendisini cihan Hıristiyanlarının hakimi ilan ettirmek ve krallar kralı olmaktı. Bu gaye takipçilerinin de gözlerini kamaştırdı. Bu hedefe varmak ancak terörü körüklemek ve din fanatizmini körüklemekle mümkün olabilirdi.

Müslümanların Avrupa’ya nüfuz eden ilmi ilerilikleri, yeni fikirlere ve anlayışlara zemin hazırladı. Böylece atılan şüphe ve tenkit tohumları sonradan dini reformları doğuracak olan sapmaları meydana getirdi. Kiliselerin kötü hallerinden bıkanlarla, yarı hürleşmiş Katolikler ya Papa’dan kopmak yâhut da Papalığı yeniden yapılandırmak istiyorlar ve bunun yolunu arıyorlardı. Protestanlık tam bir yenilik ortaya koyacağı yerde, sarsılmış Katolikliğe, yanlış şekilde İslâm’dan alınmış fikirlerle, Katolikliğe yeni fakat suni bir güç kattı ve ileri zihniyetlileri, daha müsamahasız, daha reaksiyoner, daha fanatik bir ruh hali ile çıkmaza soktu. Kısmen yıkmasını bilmişti ama inşa etmeyi beceremedi.

Dünyevi otoritesini çoktan kaybetmiş bulunan papalık, çok avantajlı bir şekilde manevi otoritesini güçlendirebilecekti. Fakat Protestanlık öyle kabaca ve aptalca ortaya çıktı ki, bilhassa siyasi ve maddi menfaatler hattâ aşk ihtirasları işe karıştı ve tekâmülün tabii gidişini yok etti. 126

Avrupa’nın Nankörlüğü:

Efsaneleri yıkmaktan ve kökleşmiş peşin hükümlere galebe çalmaktan daha zor hiçbir şey yoktur. Kilise, müminlerine iki hınç telkin etti. Birisi İslâm’a karşı hınç, diğeri ilme karşı hınç.

Papalık, 15 yüzyıllık baskı ve zulüm devrinde kendi politikasına muhalefeti, teolojik prensiplerine karışmayı, geçmişin ilmi ve felsefi eserlerine ve Rafizilerin felsefi görüşlerine atıfta bulunmayı ve bilhassa İslâm medeniyetini takdir etmeyi yasaklamıştı. İslâm medeniyetini ve ahlâkını yakından görmüş olan Haçlı şövalyeleri Engizisyona çekilmek korkusuyla gördüklerini açıkça söyleyemediler.

Kabalıklarına itaat ve teslimiyet o kerteye gelmişti ki okuduğuna veya kendisine her söylenene, muhakemesiz, ön incelemesiz inanmak noktasındaydılar.

Her şeyi hiç düşünmeden kabul etmek pasif alışkanlığı zamanla bir tabiat-alışkanlık haline geldi. Ne vakit ki Saint Bernard “Herkes böyle düşünüyor diye öfkeden taşarak söylendiğinde, anca Abelard “Ben başka türlü düşünüyorum” demeye cesaret edebildi.

Evet, herkes inanıyordu ki Araplar, İranlılar, Türkler, bütün Müslümanlar medenileşmesi mümkün olmayan fanatiklerdi. Erici ve direnişçi, itirazcı dinleri yüzünden ne kendileri bir şey üretebilir, ne de kendilerinden bir şey üretilebilirdi.

Mesela İslâm medeniyeti için yapılacak bir övgü, Müslümanlarda bir takım kabiliyetlerin varlığını itiraf etmek olur ki bu da bizzat kendilerini idareye kadir olmadığı iddia edilen devletlerin itaat altına alınması ve sömürgeleştirilmesi projesine zıt düşer. 128

Ne kadar vahim olursa olsun, günahların Müslüman kanı dökülerek affettirilmesi imkanı, Haçlı seferlerini açabilmek için kilise tarafından tanınmış bir hak ve açılmış bir yoldu. Diplomasi de o zaman haçları ele alıp koşan suçlulardan daha az suçlu olmadığı için aynı şekilde ahlâk prensiplerini ayaklar altına alarak, Müslümanların hayatlarının servetlerinin alınmasına müsaade etmiştir.

Müslümanları ve eserlerini imha etmeye kadar varan dini hınç, hatıralarda ve olaylarda canlı bulunmaktadır.

Batı Özür dilemelidir:

Batı, suçlu bir suskunluk veya utanç verici bir intikam duygusuna bürüneceğine, hakkı ve hakikati Müslüman alimlerin kıymetli çalışmalarını ve hayırlı teşebbüslerini mertçe itiraf edip insanlıktan da, bu deha eserlerini, hatırası kalmayacak şekilde imha ettiği, İspanya’dan muhteşem bir medeniyeti kurucularıyla beraber kovduğu ve ilerlemenin devamını kopardığı ve öylece yedi yüzyıl süren insan zekasının ilerlemesini durdurduğu için özür dilemelidir.

Bunu kısmen Roger Garaudy yapmıştır ama şahsen. “Ne gariptir Paris üniversitesinde otuz senedir felsefe okutuyorum, bir İslâm felsefesi olduğundan haberim yoktur.” Diyerek Ergün Göze

BU gün de Batı politikasının ve batılı politikacıların kabalıkları,  cehalet içinde tutmaktansa, Doğu hakkındaki niyetlerinin adaletsizliğini ortaya koyacak şekilde hakikatin üzerindeki perdeyi kaldırmayı tercih edeceği yoktur. Öyle ki halk daima Müslümanların vahşiliğine inansın ve inansın ki onların dini, aydınlığa düşmandır ve insanların kanun önünde eşitliğini kabul etmemektedir. Bunun delili olarak da İslam Dünyasının bu günkü halini ileri sürer. 129

Bu çalışmanın bundan sonraki bölümlerinde İslam dünyasındaki inhitatın sebeplerinin başka yerlerde gizlendiğini göreceğiz.

Kilise tabiatıyla, kendisine mensup olmayanların medeni bir faaliyetine ne sayı duyabilir..129

Ne de böyle bir şey olduğun kabul edebilirdi. Kilise bu gerçeği ve olayı ateş ve demirle söndürmek için tam on asır uğraşmıştır. Sadece âlimler geçmiş zamanın çalışmalarını tarafsız bir şekilde değerlendirebilirlerdi. Ben zaten çok defa onların tezlerimi destekleyen fikirlerini  ve çok tanınmış isimlerini zikretmiştim. Mesela Draper şöyle demektedir:

 “Avrupa edebiyatının, Müslümanlara borçlu olduğumuz şeyleri, sistematik bir şekilde unutturmaya çalışmasına hiç üzülmüyor ve karşı çıkmıyoruz. Halbuki artık bu borçlarımızı tanımak zamanıdır. Sadece dini hınca ve milli öfkeye dayanan bir adaletsizlik ilelebet devam edemez. Bu günün astronomu, Avrupa’nın karanlıklar içine daldığı bir devirde Arap İbni Haysem’in Teleskoplarla Meraga Rasathanesinde gözlem yaptığını öğrenirse ne der?  Eğer o astronom Abdurrahman El Sufi’nin yıldızların fotometrisini mükemmelleştirdiğini öğrenirse şaşırmaz mı? Müslüman Araplar Avrupa Hıristiyan zekâsı üzerinde öyle derin bir tesir yapmıştır ki, Batı da bunu itirafa mecbur kalmıştır. Ve bu durum, sanki inanmak isteyenler bir gök küresi haritasındaki yıldız isimlerinden bunu okuyabilsinler.

Dr. Gustav Lebon da “Aslında bizim zihni hürriyetimiz gerçek olmaktan daha çok görünüştedir, bazı konularda  istediğimiz gibi düşünmeye katiyen yanaşamayız.

Muhammed Ümmeti, asırlar boyu, Avrupa’ca en korkunç düşman olarak tanındı. Bizi silahlarıyla titretemedikleri zamanlarda da medeniyetlerinin ezici üstünlüğü altında aşağıladılar. Tesirlerinden daha dün denebilecek zamanda kurtulabildik.
Geçmişin bütün edebiyatı ve ilmi sadece eski Grek ve Latin medeniyetinden gelmektedir. Bu yanlış ve gerçek dışı hükümden anlamaktayız ki Müslüman Arapların Avrupa medeniyeti üzerindeki tesirleri genellikle inkâr edilmektedir. Bazı kafalar Avrupa’nın, kâfir (!) Müslümanlar sayesinde vahşet devrinden çıkabildiklerini kabule yanaşamamaktadırlar. Avrupa Grek eserlerinden haberleri bile olmayan ortaçağ papazlarına değil, Müslümanlara borçludur ve bütün dünya onlara bu kıymetli bilgi deposu hazinelerini koruyup sonra dünyanın istifadesine sundukları için ebediyen minnet duymalıdır.

  Ortaçağ eski klasik çağları, ancak Müslümanlar vâsıtasıyla tanıdı. Beş yüzyıl boyunca Batı üniversiteleri, sadece onların kitaplarını okumakla ve üçlü  bir bakış açısından yani maddi, manevî ve zihni bakımdan onlar Avrupa’yı medenileştirdi. Dr. Gustave Lebon Loc.cit  ….

Sedillot: “Araplar, bulma şerefini, bizim Rönesans bilginlerimize verdiğimiz birçok buluş hakkında, önceden bilgi sahibi idiler.
O halde bu kadar faydalı ve büyük buluşlar yapmış olan bir milleti küçüksemek için bu kadar

Gayret sarf etmek neye?  Olayları tarafsızca gözden geçirip herkesin hakkını tanımak zamanı hâlâ gelmedi mi? O halde Araplara göstermek zorunda olduğumuz adaleti esirgememeliyiz.

Encektir ki, eski Türklerin, Arapların, Acemlerin bugün hiçbir şey yapamadıklarına göre eski yaptıklarıyla övünmek niye? Katiyen övünmüyorum. Aksine bugünkü Müslümanların ilim ve sanat sahasında ecdatlarına layık hiçbir yel yapamadıklarını görmekten gamlıyım. Zaten solmuş ve tesirini yitirmiş bir medeniyetle övünmek bir milleti ancak tepkici yapmaya yarar. 131

Gerçeklerden Korkmak: 133

Kilise ilme ve liberal fikirlere sadece bunlar Müslümanlar tarafından yaylıyor diye saldırmıyordu, tek inancı deney olan akıl’dan doğmaktadırlar diye de saldırıyordu. İnsanlığı hürleştiren ne varsa Kilise ona karşıydı.

Galile Müslüman olmadığı halde işkence gördü ve eserleri yakıldı.

Papalık Hırisityanları da Öldürdü.

Kilisenin Müslümanlıkla alakası olmayan , sadece tam Kilisenin  düşündüğü gibi düşünmeyen kitlelerin imhası için verdiği emirlere ve yapılan katliamlara ne diyelim?

Katolik ilahının Protestan ilahından üstün olduğunu ispat için cürüm üzerine cürüm işlenmiştir.

Burada kitleleri ölüme gönderen papaları ve kilise hukukçularını hatırlamak lâzımdır. Saint Augustin, Saint-Optal’in fetvalarına tutunarak, kiliseye inanmayanların öldürülmelerine izin veriyordu. Ayni zamanda kendisi de bu işi yapmış ve “Bazı hallerde doğru insanlar yaramaz insanları öldürebilirler, bu Tanrının bir ilhamı ve iradesiyle olur” demekten çekinmemiştir.

Aforoz edilmiş birisine karşı samimi bir kızgınlığa düşüp öldürenin durumu adam öldürmek olarak kabl etmiyoruz. Bu korkunç kaide bütün ortaçağ boyunca uygulandı.

Prensleri Türklere karşı ayaklandıran 2.Paul ise eski eserleri incelemeyi iman için tehlike olarak görmekteydi. Bununla uğraşan bilginleri boş sapkınlık iddialarıyla işkenceye koyuyordu.

Her ne kadar sofu Hıristiyanlar sofuluk nöbetlerinde eskiye ait sanat eserlerini, heykelleri vesaireyi parçalamakta iseler de yasak yine de eski eserlerin incelenmesini önleyemiyordu.

Vandalizm denen kitap yakmayı da he Müslümanlar icat etmişti ne uygulamışlardı.

Orleanlı din sapıkları 11. yüzyılda yakılmışlardı. Böyle bir mezhebin varlığını halk arasındaki söylentilerden öğrenen sofu kral Robert “Bunu tahammül edilmez korkunç bir şey olarak” kabul etmişti.  (Robert bir kadın meselesi yüzünden kendisi de aforoz edilmiş biriydi)

1022’de evekleri baronları topladı. Bu mezhep mensuplarını suçlu diye zincirler bağlanmış olarak muhakeme edilmek üzere önüne getirtti. Dışarıdaki halk suçluların muhakemesini bile lüzumsuz görerek ölüm cezası verilmesini haykırıyordu. Kral bu sapkınları topluca yaktırdı. LHistore de France, Syfa 195 (Fransız Kültür merkezinden bu kitabın o satırlarının fotokopisini al- büyüt, sergiye ekle)

Taassup o derecede ruhları bozmuş ve ifsat etmişti ki Saint Louis gibi sayılan ve adil bilinen krallar dahi bizzat “Dine dil uzatmış olanların dilleri üzerine kızgın demir koymayı (dillerin dağlamayı) bir hayır işlemek saymıştı. Sapkınlara karşı kılıç kullanmayı gerekli görmekteydi.

“Bir insan bir sapkınla asla münakaşaya girmemelidir. Mümkün olduğunca çabuk şekilde önceden kılıcın çekmeli kılıcını çekip onun karnına saplamalıdır” diyordu. Saint Louis

Ateşte yakma şampiyonu 2. Philippe, elçisi vasıtasıyla 9. Charles’a şunu yazdırıyordu: “Fransa’da sapkınları imha etmek için yapılacak her şey İspanya’da alkışlanacaktır.”

Nitekim 9. Charles da büyüğünün bu nasihatini tutuyor ve Saint Barthelmi gecesi Fransa’daki Katolik olmayanların kılıçtan geçirilmesine bizzat katlıyordu.

1.Fransuva “Kolumun bir tanesinin sapkınlaştığını bilsem keserdim” diyerek Fransa’daki bütün Rafizilerin öldürülmesi emrini veriyordu.

1.Edouard, dini taassubun emri altında bütün Yahudileri İngiltere’den kovuyordu.  Birbirini takiben altı kadın almış olan 8.Henri, din reformun hararetli bir taraftar olmuştu.Bununla beraber tabasından birçok insanı sapkın diye astırmış veya yaktırmıştı.  Kanlı Mari’nin kızı Marie Tudor’un kilise babalarından oluşturduğu özel mahkeme 1558’de sekiz yüz kişiyi  yakılmaya mahkum edilmişti.

Ahlaki temizlikleriyle tanınmış Vadois’lar Kiliseye muarız oldukları için 1.Fransuva tarafından bütünüyle imha ettiler.

Cevennes’lerin Protestanlara karşı kutsal savaşı çok korkunç ve vahşi sahnelere sebep oldu. Kilisenin düşündüğü gibi düşünmeyenlere karşı girişilen bu hınç savaşı, bu imha hareketleri bütün bin ortaçağ boyunca, hatta 17. yüzyıla kadar Avrupa’yı kana buladı. Rahipler ve karlar, binlerce insan ellerini ovuşturarak yakıp öldürürken güya Tanrıya tapıyorlardı. 135

Kırk sene sürmüş kutsal savaştan bahsetmeyelim. 1572’de Paris’te bir gece yarısı çalan çanlarla birlikte kadın erkek çocuk Protestan’ın imha edilmesinden söz açmayalım.  Kurbanları anlatabilmek için Protestanların şefi Amiral Coligny’den bahsetmek istiyorum. Kadavrası sarayın penceresinden sokağa atılmış ve sokakta sürükletilmiş ve nihayet Montfaucon darağacına çekilmiştir. ). Charles onu dostluk gösterileriyle sarayına çağırmış sonra hakaretini onun cesedini darağacına götürünceye kadar götürmüştür.

5.Pie Fransız Protestanlarından bahsederken “İşkence’nin en son derecesine layık bu dinsizlere merhamet etmekten daha korkunç ne olabilir?” diyordu.

Papa 8.Pie ise 1805’de şunları yazıyordu: Kilise sadece sapkınların kilisenin mallarına el, koymasına mani olmaya çalışmakla kalmayacak, aynı zamanda sapkınlıklarının cezası olarak onların mallarını ellerinden alacaktır. 135

Hıristiyan mezheplerinden hangisi iktidara gelirse gelsin diğerlerine zulmetmeyi bir görev bilmekte idiler. Sıra kendisine gelen en güçlü mezhep güçsüzleri, hür düşünceyi boğmak ve güçlü mezhebin hâkimiyetini kurmak için işkenceye koyuyor, çengele asıyor, darağacına çekiyor, kafasını kesiyor, doğruyordu. Katolikler Bruno ve Vaniniyi yakarken, Saint Bartelmy gecesi çanlar din namına Hugno’ların toptan katli emrini veriyordu. Kalvinistler Servitius’u yakmak üzere hazırlanan odunların üzerine çıkarırken, Protestanlar da Katolikleri boğazlıyor ve Tahrip etmek üzere Roma üzerine yürüyorlardı.

Burbon asıllı kumandan 1527’DE Roma üzerine yürürken etrafındakilere şehrin yağmalanması sözünü vermiş ve onlara Anvers yağmasında olduğu kadar servet garantilemişti. 135

Büyücülere yapılan zulümler sapkınlara yapılanı geçmişti. Erkek ve kadın büyücüler, mucizeler veya şeytanın yardımıyla felaketler yaratmakla suçlanıyor ve yakılıyordu. Ayni şekilde onlara inananlar ve gidenler de yakılmaktaydı. Böylece binlerce bedbaht odun yığınları üzerinde alevler arasında can verdi. BU barbarlık 18. yüzyıla kadar sürdü.

12.yy.da Papa 22. Jean, büyücüleri, bir halka ile bağlanmak suretiyle şeytanla işbirliği yaptıkları  gerekçesiyle aforoz etmişti. Demek ki Papalık insanla şeytanın doğrudan ilişki kurabileceğini kabul etmişti. Daha garibi şeytanın varlığını ve tesiri kabul etmeyen bazı bilginlerin de ölme mahkûm edilmesidir. Guillome de Lure isimli bir ilahiyat doktoru, dersinde büyücü inancına hücum edince takibata alınmış ve Poitiers’de yakılarak ölüme mahkûm edilmişti.

Dini inançları çok basit ve müphem olan saf halk tabakası, Tanrının kudreti ile şeytanın kudretini birbirine karıştırıyor ve eğer istediğini Tanrıdan elde edemezse bu sefer şeytana yöneliyor ve ondan elde edince de Şeytana tapmaya başlıyordu. Bu küfür tavrı, Tanrın ve arzularına ulaştıramayan ve yeryüzünde Tanrının temsilcisi gibi duran kralların baskılarına karşı bir nevi isyandı.

Sivil hükümet büyücülerde kendi otoritesi için bir tehdit, Kilise ise kutsal eşya satışında korkunç yaralar açacak bir tehlike görüyordu. Bu iki iktidar bu sebeple büyücülere karşı birleştiler ve onları işkence ve ateşe layık gördüler.

Her maddi işkencede olduğu gibi yine maddi menfaat baş roldeydi. söz Biraz servet sahibi birisini gördüler mi hemen büyücülük yapıyor diye suçlarlardı.
İsaac de La Payrer’e kuzeyde niçin bu  kadar çok büyücü var? Diye sorulunca şu cevabı aldılar: “Şundan ki, hâkimler en ağır cezaya mahkûm ettikleri büyücünün mal varlığına kendileri sahip olmaktadırlar.”136

Voltaire diyor ki, “Biz, bugün biraz hissi selim sahibi olmakla övünen bedbaht Fransızlar, bizzat biz, daha yüz yıl önce nasıl zavallı ve iğrenç bir barbarlık içinde imişiz.

Büyücüleri muhakeme etmekle meşgul olmayan hiçbir parlamento yoktu. Fransa, hakimlerin bu zavallı budalalara yaptıkları işkencelerin ve verdikleri mahkumiyet kararlarıyla, acımadan korkunç işkencelerle öldürülmelerinin haberleriyle çalkalanıyordu.

Zorla Hıristiyanlaştırma:

Hıristiyan yapılmak için öldürülenlerin durumu sapkınların ve büyücülerin başına gelenlerden daha korkunçtu.

Yeni Ahit’in “Kişileri girmeye zorlayınız ki evim dolsun” emri kilise mensuplarına, başkalarını Hıristiyan yapmak gayesiyle kuvvet kullanma hakkını vermişti. Töton Şövalyeleri bu emre uyarak Putperest Prusyalıları ve Litvanyalıları kılıç zoruyla Hıristiyan yapmışlardı.

Töton Şövalyeleri Papa tarafından imansızları yola getirmeye memur edilmişlerdi. Ve milli tanrılarına sadık kalan Kuzey Slavları üzerine de kılıçlarını çekmişlerdi. Onlar bu milletleri germenleştirmek ve Hıristiyanlığa sokmak için katliamlar yapmışlar her tarafa terör ekmişlerdir. Katliamlar elli üç sene sürmüştür. Katledilenlerin servetleri çok önceden Papa tarafından katillere vaat edilmiş bulunuyordu. Senyörlerin despotluğuna ve şövalyelerin zulmüne karşı denge olsun diye bir nevi gizli mahkeme olan “Vehme Örgütü” kurulmuş ve kurtarıcı bir karşı terörü de o başlatmıştı.

Charlemagne zamanında Athenas’ın: “Akıllarını ikna edemediklerimizi, kuvvetle, işkenceyle, zehirleyerek dine çekmeye çalışmak iğrenç bir sapıklıktır.” Demesine rağmen sadece kuvvete dayandılar19.yy.a kadar Rusya’da ayni gaye için süngü ve top kullanılıyordu. Katolik Polonyalılar, Yahudiler ve Müslümanlar devlet dini olan Ortodoksluğa girmezlerse Sibirya’ya sürgüne gönderiliyorlardı. 137

Bu kutsal denen savaşların, bu iç mücadelelerin Doğu için hayırlı neticeleri oldu. Avrupa Hıristiyanları aralarında didişirken bir müddet için olsun Müslümanları kendi hallerine bırakmışlardır.

Müslümanlar da dini baskılan ve zulümler yapmışlardır. Müslümanlar da müsamahasızlıktan sanıktırlar. Fakat sadece Putperestlere karşı. Yine unutmamak gerektir ki ilk zulme uğrayanlar yıllarca inanç hürriyetleri o putperestler tarafından ellerinden alınmak istenen Müslümanlar olmuştur. Ergün Göze şerhi..

Kur’an’ı Kerimin Bakara suresi 190. Ayeti şöyledir:

 “Size karşı savaş açanlara siz de Allah yolunda savaş açınız. Sakın aşır gitmeyin çünkü Allah aşır gidenleri sevmez.” BU emir zerine Müslümanlar putperestlerle savaştılar ve putlarını kırdılar.

 Hazreti Musa ise, putperestlere karşı daha şiddetli ve acımasız muamelede bulunmuştu. “Onları tamamen yok edinceye kadar savaşınız ve katiyen onlara acımayınız. Deotoronum 7.bölüm sayfa 12

H.de Castriers diyor ki “Tarihte İslâm’a girmeyi reddeden bir toplumun kılıçtan geçirildiği asla görülmemiştir. Galip Müslümanlar, mağlup İspanyolların dinlerine, kanunlarına ve hâkimlerine dokunmadılar. Hıristiyanları kamu işlerinde, hatta Halifenin sarayında bile kullandılar.

Asırlar boyu savaşan Müslümanlar yendiklerinin dinine imanına karışmamışlardır..Ergün Göze.

Doğuda ne bir Saint Barthelmy ne bir engizisyon ne de ateşte merasimle insanı yakma vardır.

İslâm savaşçıları savaşta yamandırlar ama, asla düşmanlarını, hele kadınları çocukları ateşe atarak Allahın rızasını kazanmak gibi bir çılgınlığa hiç düşmemişlerdir. 139

Türk de diğer insanlar gibi bir insandır. Eğer şövalyelerle aynı dini eğitim alsa, ve yapacaklarından da, Papaların vaatlerinde olduğu gibi, affedileceği garanti edilseydi belki o da aynı cinayetleri işlerdi.

Zorla Müslüman etmek Kur’an atarından yasaklanmıştır. Bu sebeple doğuda bu tür katliamlar olmamıştır. Robertson: “Muhammediler müsamaha zihniyetiyle dine kazanmak aşkını birleştirebilmiş yegane insanlardır.” diye yazmaktaydı. Şarlkent’in Tarihi Robertson.

Eğer bir taraftan Kuran’ın yasaklaması, diğer taraftan da müsamaha mani olmasaydı, Türk’ün bileğin tutmasaydı, her şeye hâkim olduğu devirlerde ya hepsini Müslüman yapa yahut da Dünya’da bir tek Hıristiyan bırakmazdı.

Bütün bunlar rağmen kilise adamları ve bazı fanatik azarlar, Türklere, halâ bu gibi cinayetler, vahşetler yakıştırıyorlarsa sebebi bu tür cinayet ve vahşetleri kendi cedlerinin çokça yapmış olmasıdır.

Onlar bu konuda ilkokulda aldıklar eğitime borçlu oldukları şekilde, ihtirasları ve hayallerine göre konuşmayı adet edinmişlerdir. Başkalarını da kendileri gibi zannederek Türk’ler hakkında abes yalanlar yaymışlardır. 139

Sapkın kabul edilenlerin yakılması İspanya’da ancak 1808’de son buldu. Roma’da ise imanlı olsa bile liberal düşünceler taşıdığından şüphelenilen insanların hemen küreğe konulması 1870’e kadar sürdü.

Papa 5.Pie için en alçak zalimler, en vahşi engizitörler en sofu ve en sadık Hıristiyanlardı.

Bunların çoğu sonradan çoğu aziz ilan edilmiş ve işledikleri cinayetler de meşru görülmüştür. 140

Doktorları, kendisine verilmiş itiraf kâğıdı olmayanları bakmaktan men eden kilise…

Otopsiyi iğrenç bir barbarlık diye kati olarak yasaklayan kilise…

Sapkınları yakan, Müslümanları katleden, kitaplarına aykırı bütün kitapları mahkum edip yaktıran kilise,  ne bilginlere karşı çıkmadan edebilir ne de müsamaha gösterebilir.

Kilise ancak beyaza siyah diyebilir.

Eğer bu gün pasifse, artık ne sivil ne de askeri bir güce malik olmadığındandır.

5 Mart 1606 da kitapları kontrol kutsal heyeti, Kopernik’in bütün kitaplarını yasakladı
Foscarini “Dünyanın güneşine etrafında hareketin dair bu boş nazariye, ilahi kitaba taban tabana zıttır” demişti.

Bir kardinal olan 1555-1612 yıllarında Fransa Başbakanlığı yapan Richlieu Türklere karşı yeni bir haçlı seferi tertibi teklif etmiştir.

Silahsız bir haçlı ordusu olan misyonerleri unutmamak gerekir.

Fertlere yapılan zulümler:

Müsamahasızlık yarı yolda kalmaz. 1402’de İskenderiye’de büyük bir vukufla felsefe öreten Hypatie isimli hanım hür tenkitleri dolayısıyla Yunan Patrikliğinin tahkikatı sonucu mahkemeye çıkarılmış, katledilmiş ve cesedi yakılmıştır.

Pierre de Bruys de Provence, 1147 ilahî hükümlerin incelenebilmesi hakkını istediği ve vaftize ve Haça tapmaya karşı çıktığı için Languedoc’da yakılmıştı.

O kiliselerin faydasızlığını söylüyor, müminlerin ibadet etmek için özel yere ihtiyaçları yoktur, çünkü Tanrı her an her yerde hazırdır diyordu. Ayrıca yaşayanların ölülerin istirahatı ruhu için yaptıklarının boş olduğunu ilan ediyordu.

R.Bacon (1278) büyücülükten sanık olarak on beş sene hapsedildi. Eserleri ise yepyeni meşhur

bir zihniyet belirttiği, yani tehlikeli ve şüpheli bulunduğu için ateşe atıldı. Bu bilgin o kadar büyük ıstırap çekti ki ölürken şöyle haykırıyordu: “İlim uğruna kendimi bu kadar ıstıraba düçar ettiğime pişmanım. 142 İngilizler onun intikamını dört yüz yıl sonra almak için, büyük devrimleriyle düşünce özgürlüğünü getirdiler.

Papa 4. İnnocent Fredereic’i, (1194-1250) Batıda hürriyetin simgesi ve Doğunun tesir Kaanlı olarak telakki ettiği için Saint Louis’yi Filistin için teşvik ve tahrik ettiğinden fazla ona karşı kışkırttı. “Önce şu canavarı temizleyelim sonra sıra küçük engereklere gelir.” Diyordu.Etrafındaki Müslüman hükümdarlarla anlaşmış olması dolayısıyla Frederic’i sanki Tanrı’yı inkâr etmişçesine acı şekilde  azarlıyordu.Üç üz yıl sonra 1. François da Türklerden yardım istediği için aynı şekilde ayıplanacaktır. Papa, hattâ Sultan’ı, Frederic’le yaptığı anlaşmayı bozması için tazyik bile etti. Fakat tarihçi diyor ki “Ne var ki bu alçak isteğe, Sultan büyük bahadırlara yakışan civanmerdane asil bir cevap verdi.”

Papa’nın ajanları olan “dilenci rahipler” her türlü iftirayı her yere yaydılar. Onun için, ekmek-şarap ayininden şaklabanlık diye bahsediyor” dediler. Şu sapık vecizeyi ileriyi sürüyor: “Allah insandan aklın kabul etmeyeceği şeye inanmasını istemez. “Ancak aptallardır ki bütün bu varlıkların yaratıcısının bakireden doğmuş olduğuna inanır.” Bu dilenci rahipler bu sözleri üstelik “Muhammedilerin kabul edilemez doktrinlerinin korkunç meyveleri “ olarak takdim ettiler.

Hıristiyanlık dünyasında her şey Frederic’in aleyhinde iyice hazır hale gelince Papa onu devirmeye teşebbüs etti.  Ne var ki “Dilenci Rahipler” imparatorun Müslüman muhafız kıtası karşısında hücuma geçmeye cesaret edemediler. Bununla beraber onun yerine Aix-La Chapelle’de bir “anti-Kral” seçildi. savaş başlamıştı.

Frederic, Bizans İmparatoruna “Asya, doğunun hükümdarları ne kadar mutlu! Ne tebaaların silahlarından ne de din adamlarından korkuları var.” diye mektup yazıyordu. Frederic bir çok defa bu gericiliğin koyduğu engelleri ortadan kaldırmanın o zaman için bir zaruret haline geldiğini belirterek Avrupa’nın diğer hükümdarlarına işbirliği teklif etti ise de kimseye kabul ettiremedi. Öte yandan Papa beyanname üstüne beyanname yayınlıyordu. Henüz çok mutaassıp olan Avrupa onun dinsizliğini affetmiyordu.143

Papanın adamları her yerde ona ihanet tuzakları hazırlıyorlardı. Frederic paralı katiller ve zehirleyicilerin tehdidi altında idi. Dostları onu terk etmişlerdi. Sefalet bataklığından kurtarıp yükselttiği ve en Samim dostu ve mahremi bildiği Pierre Des Vigne’in de kendisini zehirleme hususunda papazlara söz verdiğini örendiği günden itibaren yüzü gülmez oldu.

Zavallı Frederic, şair, sanatkâr, aydın, bilgin, zamanın bütün peşin hükümlerinden kurtulmuş, yiğit, bahadır, gözü pek olduğu kadar

Cömert, hür fikirlerin ilmi düşüncenin havarisi, hararetli reformcu ve bir insanda, bilhassa bir hükümdarda toplanması güç bu kadar yüksek vasıfları taşıyan, insanlığa faydalı olmaktan başka gayesi olmayan bu adam, kendisinin davası ile beraber terk edilmiş olduğunu ve egoist  entrikaların ve taassubun galebesine yardım ettiğini ve nihayet dünyanın ne kadar nankör olduğunu görmekten ötürü kederler içinde öldü.

672 yıl sonra, bir Türk’ün şuracıkta ona saygılarını ve takdirlerini sunmasına izin verilsin.144

Jeanne D’arc (1431) bu tip kurbanlar arasına girmez. Fakat o da Cuacon Arşöveki tarafından sapkın ilan edilmiş, aforoz edilmiş ve rahipler tarafından yakılmıştır. Papalık bu kurbanını önce yaktırmış sonra da aziz ilan etmiştir. Acaba hangisi Hıristiyanlığa uygundur?

Bilgin Ramus (1572) modern zihniyetin Batı’daki öcüsü, Decartes’den çok önce aklı gerçeğin  tek kriteri olarak ilan etmeye cesaret eden kişi. Saint Barthelmy meşum katliamında öldürüldü. Kitapları zaten daha önce Paris İlahiyat Fakültesi tarafından sansür edilmiş ve yakılmıştı.

Etene Dolet (1546) tanınmış ve hür fikirli Fransız Bilgini, önce dili kopartıldı, sonra boğazlandı ve yakıldı.

Bruno (1600) düşünce hürriyeti için cesaretle mücadele eden filozof, tabiat kanunlarına önem verdiği için odun yığının üzerinde ateşe verildi.

Campanelle (1639) deney metodunu öne sürdüğü için yirmi yedi sene hapsedildi ve yedi defa işkenceye çekildi. Son işkencesi kırk saat sürdü. Akıl ve deney için çok hararetli çağrılarda bulunuyor ve her yerde Tiranlığa derin bir nefretle lanetliyordu.144

Vanini (1619) İtalyon folozofu, Tanrıtanımazlıkla itham edildi. Önce dili kopartıldı, sonra asıldı ve en sonunda da yakıldı.

Decartes (1650) Metod Hakkında Nutuk’un meşhur yazarı. “Gerçeğe ulaşabilmek için hayatta bir defa olsun,  yeniden ve temelden yapılandırmak için eski fikirlerini ve sistemlerini bir tarafa bırakmalıdır.” Dediği üzere sürgüne gönderilmiştir. Eğer Stocholm’e kaçmasaydı yakılacaktı. Düşünceleri ancak yüzyıl sonra kabul görmüştür.144

Chevalier de la Barre (1766) Fransız centilmeni, kafası kesildi ve sonra yakıldı. Suçlandığı şey bir istavrozu kırmaktı. Fakat çağdaşı Voltaire, Barre’in küfür sözler söylediği ve geçmekte olan dini bir alayı selamlamadığı için Parlamento kararıyla önce dilinin kesildiğini, sonra kafasının kopartıldığını ve nihayet ateşe atıldığını anlatır.

J.J. Rousseau hür düşünceleri dolaysıyla sınır dışı edildi, eseri Emile’in Paris Arşöveki tarafından bir emirle mahkum edilip yakıldığını gördü.

14.Louis devri ve saltanatı için bir kara leke, bir kirli iş olan 1688 deki Nant Fermanı devriminden sonra 300 bin Protestan Fransa’yı terke mecbur edildiler.

Protestanlar her türlü ibadet ve amme hakkından mahrum edilmişlerdi. Çocukları ellerinden alınabilir ve eğitimleri için Katolik rahiplerin eline teslim edilebilirdi. Yeni bir ferman ilanına kadar Katolikler uzun zaman ibadet hakkından mahrum bulundukları gibi hayatları da tehlike içinde kalmıştı. Halbuki onlar sağlam bir Fransız, Katolik vatandaşlarıyla aynı dili konuşan vatanı seven aynı Tanrıya tapan insanlardı

Peki o devirlerde Türk’ün himayesi altındaki Rum ve Ermeni vatandaşlarımızın durumu nasıldı ç düşünüldü mü? Bize leke sürmeye çalışanlar bu mukayeseyi çok iyi yapmalıdır. 145

Kan görünce çılgına dönen halk, Paris belediye Başkanı Astronom Baily’nin (1736-1792) darağacını elleriyle dikerken, ister gördüğü tahsil yüzünden ister yapılan telkinlerden etkilenmiş olsun, kendi peşin hükümlerini ve alışılmış inançlarını yıkmış, olanlara duyduğu hınçla, kiliseye paralel şekilde hareket etmiştir.

Düşünce sahasında icra edilen şiddet ve yeni zihniyetin öncülerine yapılan zulümler, Avrupa’nın özgün düşünceye ve bilhassa ilmi araştırmalara ne kadar düşman olduğunu göstermeketdir. Galile misali ilme karşı girişilen bu savaşta heyecan veren hikayelerden sadece bir tanesidir. Papalık yakın zamanda ( ………2005?)  sanki hala onu muhakeme edip hükme bağlama yetkisine sahipmiş gibi Galile’yi affettiğini açıklamıştır. Galile Papalığı affetti m? (Ergün Göze)

13. yy.da Paris Üniversitesi Müslüman üniversiteleri örnek alınarak kurulmuştu. Sonra bir an gelmiş Kilise Babaları tarafından yönetilen şiddetli tenkitler yüzünden dersleri tatil etmişti.  Dilenci rahipler ve Dominikenler örgütü yıkılan imanı kurtarmak için sapkınlıklarla mücadele ve onları düzeltmek için kurulmuştu. Papa 3. İnnocent bizzat müdahale ederek , Paris okullarının kendi maiyeti tarafından tanzim edilmesini talep etmişti. Bununla beraber, Tabiat, Tarih ve metafizik dahi bu okullardan kovulmuşlardı.

Kilisenin asıl düşmanı ilimdi, hakikatti. Kilise daima insanın ilerlemesine ve özgürleşmesine düşman olmuştur. Bu sebeple Hıristiyanlık namına Galile’nin kitapları ateşe atıldı. Ve “kölelik” uzun zaman himaye gördü. Strausse, diyor ki “Din ve medeniyet tersleşmiş br münasebet içinde görünmektedir. Şöyle ki ilerleme birisinin çöküşü diğerinin markasıdır.”

Kiliseye rağmen, onun iradesine zıt olarak ve matbaanın insan düşüncesinin ve dâhilerin eserlerinin bu mükemmel aktarıcısının yayılması sayesinde insan zekası ilerleme hamlesi kaydetti. Her ne kadar insan özgürleşmiş, düşünce hürriyeti dış görünüşü kaplayacak şekilde yaygınlaşmış güçlü ve cesur ruhları kazanmışsa da kalabalıklar her şeye rağmen çocukluk yanlışlarını koruyor ve hakikatlerden gafil bulunmaya devam ediyorlar.

İnsan zekâsı çok yavaş ve çok zor gelişmiş, özgürleşmiştir. İlim uzun zaman teolojik felsefenin ve skolastiğin hizmetkarı olmuştur.

SONUÇ

Dini eğitimin kilisenin menfaatine ve düşüncesine zıt her şeye karşı kafalara yerleştirdiği kin olsun, yabancılara karşı peşin hükümlerin eseri hınç olsun, her iki öfke de bir gün ortadan kalkacaktır. Yeter ki Batılı milletler Asya’nın ve Afrika’nın milletleriyle anlaşmayı istesinler.

Cehaletten doğan gurur ve tiksintinin mantığı yoktur. Başkalarını değerini anlayamayan ve iyi niyetle takdir edemeyen ancak kendisini sevecektir ve nefret edilenlerle anlaşmak zor olacaktır.

Bazan ortak tehlike birbirini sevmeyenleri bir araya getirebilir ama bu ancak tehlike geçene kadar sürer.

Bana göre, ülkeler arasındaki fikir alışverişi, kaçak olmayan gıda maddelerinin alış verişi kadar gereklidir. Türkiye 1960’a kadar Batı meselesini münakaşa etti, sonra bundan vazgeçti, teslim oldu. Ergün Göze.

Millî ve dinî düşmanlıklar, egoist ve küstah hedefler terk edilmeden silahsızlanma teklifi ya bir kuruntu yahut da bir tuzak olacaktır.

Gerçek barış ancak, fikirleri ve ahlâkı yeniden yapılandırarak gerçekleştirilebilir. Bu fikir gönlüme o kadar yerleşti ki tekrarlayıp duruyorum.

Tahrip edilen ülkelerin tamir edilmesi çok konuşuluyor. Ya tahrip edilen ahlâkî değerler? Ohları kim onaracak? Acaba savaşın ahlâk değerlerdeki yıkımının, şehirlerdeki ve kasabalardaki maddî yıkımdan daha az tehlikeli, daha az mühim olduğuna mı inanılıyor? Herhalde öyle ki, ahlâki ilaca hiç başvurulmuyor.

Tanınmış Alman hukukçusu İheringin formülü “Hukuku, galibin kudreti tâyin eder.” anlayışı hala politikanın gizli temeli ve Avrupa’nın hareket prensibidir.

En kuvvetlinin, en zenginin, en kalleşin hakkı daima en öne alınıyor.Halklar bayağı muamelelere tutuluyor, hayvan derecesine indiriliyor.

Maalesef esi zamanların olayları tazelenmektedir. Benim için bu olayların tarihi zincirini bulup vatandaşlarımın dikkatlerine sunmak ne hazin bir görevdir. Foslaşmş bir güven içinde yaşamaktansa, hülyaları def edip gerçeği görmek yeğdir. Dünyanın barış içinde yaşaması hayal üzerine bina edilemez. O halde bu rüyaları, bu belirsiz ideolojileri bırakıp gerçeği görelim.

İslâm 8. yüzyılda, zihnin telakkisine uygun, liyakatli insanlara yükselme imkânları sağlayan bereketli bir sosyal alan teşekkül ettirmiştir.

Müslümanların sayesinde meydana gelen bu ortamda insanın bilgi sahası çok genişlemiş, bu çalışmalardan, tıpkı Müslümanların, Hint, Fars ve Greklerin çalışmalarından istifade etmesi gibi bu sefer de Avrupalılar yaralanmışlardır.

Medeniyet, insan zekâsının, her sahada toplayıp nesilden nesile aktarılmak üzere kazanmış olduğu ve bu güne kadar getirmiş bulunduğu bilgilerden elde edilen hakikatlerin tümünü ifade eder. Bu noktada Müslüman âlimlerine ve sanatkârlarına düşen pay muazzamdır. Onlar asırlar boyu “hakikati” dünyanın her yanına yaymışlardır.

Auguste Comte’un tarifine göre, “İnsanlık ayni mükemmelleşme gayesine doğru giden devamlı bir bütündür.” İnsanlık kendisine hizmet eden büyük adamları takdir ederken onların dinine ve ırkına göre ayrım yapamaz. Ne olursa olsun, bize fazilet örneği veren yahut tabiatı incelemede bize yeni yollar açanlara zihnimizde ayrılmış bir yer daima bulunacaktır. Çünkü onlar geleceğin yollarını kapatanlardan çok farklı ve faziletlidirler. Bu ortak hatırlama, bizi umumi heyecanlarda ve sevgide, insânîyetçilik’te birleştirecek, barışa götüren bir dayanışma temin edecektir.

Bir milletin teşekküre değer gayretlerini, bu millet Arap’tır veya Hindu’dur diye inkar etmek ahlâkî ve manevî bir kokuşmanın ve inhitatın işaretidir. Bir milletin gurur ve iftiharı en azından gelecekteki tenkitlere hücumlara dayanabilecek güçte gerçek olaylara istinat etmelidir. Komşun daha önce kullanıyor idiyse barutu sen nasıl icat ettim diyebilirsin? Sovyet ansiklopedisine göre de bütün buluşları komünist Ruslar yapmışlardı. Ergün Göze

Yedi yüzyıl boyunca ve zekâsını serbestçe kullanabildiği sürece, beşeri bilginin her dalında Batılılara üstün olduğunu ispat etmiş bir millete, barbar demek, aşağı ırk demek, gerçeği inkâr etmektir. Liyakate saldırıdır, bir milletin en meşru muhtevasını hiçe saymaktır. Bu birisin aşağılamak sadece aşağılayanın kibrin yahut  cehaletini ispat eder.yoksa diğerinin barbarlığını değil.

Dini düşünceler ekseriye fazilet aşkı ilham ederler ve birçok hallerde de kanların eksik kaldığı yerde tamamlayıcı olurlar. O halde dini rahat bırakmak gerekir ki geçmişte yaptığı ciddi hizmetleri bu gün de yapsın, kötülükleri önlesin, bazı sefaletlere çare olsun ve tabiatın veya tesadüfün hışmına uğramış bazı kişileri teselli etsin.

Bu kitabı muhakkak ki, din tarafından değil de insan zaafların ve sefaletini istismar eden  kişiler tarafından ortaya atılan iftiralar ve onların doğurduğu kin, gazap gibi duygularla mücadele etmek için yazdım. Bütün ortaçağ tarihi ispat eder ki başkalarının inançlarına, düşünme ve yazma hürriyetlerine karşı duyulan aşırı iğrenti bütün kötülüklerin ve felaketlerin birinci sebebidir. İnsan liyakati ve vakarı bu düşmanlıklara, asırlar boyu Dünyayı tahribat ve göz yaşına boğan bu berbatlıklara bir son vermelidir. İnsanlar karşılıklı olarak birbirlerinin yardımına koşmalı, birbirlerini aşağılayarak didişmemelidirler.151

Sebepten neticeye götürecek bir aklın rehberliğine girmeli, ahalinin halâ akıldan çok duyguya itaat ettiğini de unutmalıyız.

Nizam, ancak enerjik, inanmış ve faziletli insanlar tarafından temin edilebilir.

Fikirleri, duyguları ve inançları ne olursa olsun, daha iyi düşünebilmek için bir an durarak, bu endişe ve tehlike doğurucu ve Batılı hükümetlerin Doğuda takip ettikleri ve hukuka da gerçeğe de, aklı selime de kalp temizliğine de uymayan bu menfaatperest politikalarını eğer zaruri bulurlarsa protesto etmelerini dilerim. 152

Ahmet Rıza Bey 188-1930Jöntürk, ittihatçı, pozitivist-insan…

Osmanlı Ayan Meclisi Reisi.

Türkçesi Ergün Göze…

Batının Politik Ahlâksızlığı

(Batı’nın Doğu  Politikasının ahlâki iflası) Ekim 2004  İstanbul