Batının İslam’dan Öğrendikleri
28 Mayıs 2019
Doğunun İstilası
28 Mayıs 2019

Batının Politik Ahlaksızlığı

Sayfa 61

Kilisenin Kızgınlığı

Haçlı seferleri öncesi papa bütün günahları affetmedi. En aykırı günahların tamir edilemez olmadığını ilan etmedi. Ve en büyük günah ve cürümlerin Müslüman kanı ile yıkanabileceğini

Yahuttu para ile silinebileceğini açıkladı. Artık Hıristiyanları kötülüğün uçurumuna giden yolda kim durdurabilirdi?

İngiliz rasyonalist filozof ve ilahiyatçı Scot Erigen, büyük bir cesaretle Doğulu vahdeti vücutçuların fikirlerini kabul ederek kilisenin teslisini reddetti.

Bazı kilise büyükleri Papaların cinayetlerine şiddetle hücum ediyorlardı.Kurtubada okumuş olan Gerbert , Papa 12. Jean’ın Kardnal Jean’ın burnunu ve dilini nasıl kestirdiğini, Papa Boniface’ın 13. Jean’ı nasıl boğazlattığını, 14. Jean’ın ST.Ange Şatosunda ölüme nasıl mahkum edildiğini anlatmakta ve sormaktadır: “Böyle rezilliklerle oldu ve fakat insanî ve ilahî bilgilerden tamamen boşalmış, bu canavar benzerlerine rahiplerin itaat etmesi gerekir mi?

Kilise doktoru Pierre Damien de. Papaların ve yüksek rütbeli din adamlarının o günkü skandallarını avaz avaz protesto ediyordu. Adeta kilisenin ajanı olsun diye kurulan Dilenci Kardeşler teşkilatı da isyan etmeye başlamıştı. Hıristiyanlığın öncü kol olan ve Hacıları korumakla görevli Templiers denilen şövalyeler gitgide imanlarını kaybetmekte idiler. Onların tarikatı İslâm’a sempati beslemek ve kafirleşme isnatlarıyla ortadan kaldırıldı. Bu şövalyelerin çoğu Filistin ve İspanya’da Müslümanları şahsen tanıma fırsat buldukları için Hazreti Muhammedi açıkça “Asîl ve saf bir Allah’a imanın kurucusu” Selahaddin’i ise “Kibar bir insan ve gözü pek bir şövalye olarak övüyorlardı.Onların bu fikirlerinin yayılmaması için altmış şövalye hapsedildi. Servetlerine el konuldu ve diri diri yakıldılar. Dumanlar ve ateşler arasındaki bu işkencelere zevkle iştirak eden bu kral da aslında kurbanları kadar da bile iman sahibi değildi. Bir gün Papaların entrikalarından ve müdahalelerinden hiddetlenerek “Ah Selahaddin sen ne mesutsun! Senin üzerinde bir papa yok. Ben de Müslüman olmak istiyorum.” deyivermişti.  S.62

Bütün Kuzey Fransa halkı, bütün maceraperestler ve kanlı rahipler ve güneyin zenginlikleri tarafından tahrik edilmiş olarak Langedoc’un en güzel ve zengin şehri Beziers’in üzerine çullandı.64  Kuzey’in Güney’i siyasi ve dini istilası yeniden başlamıştı. Garon ırmağından Akdeniz’e kadar her şey korkunç şekilde yakıldı, yıkıldı, yağma edildi. Binlerce ve binlerce insan boğazlandı. Şatolar yağmalandı. Sanayi imha edildi.Carossone’da dört yüz Rafızi diri diri yakıldı. Lavour’da seksen şövalye asıldı. Çılgına dönerek kaçan ve büyük kısmı masum ahalî kılıçtan geçirildi. Citeaux papazı haykırıyordu. “Kimliğine bakmadan hepsini öldürün. Eğer içlerinde mümin varsa Allah kendi müminlerini öte dünyada kendisi ayırsın..” 1226  s.64

Şimdi Hz. İsa’nın Saint Pier’e asla kılıç kullanmayacaksın” (Mathieu 26.Bab) dediğini kim iddia edebilir. Hazreti İsa’nın emrine karşı gelmek Papalığa bütün dünyevi iktidarı kaybetmeye mal oldu.  Öyle y. Denmemiş miydi “Demirle gelen demirle gider”

Bugün Müslüman ülkelerdeki Hıristiyanlara karşı büyük şefkat ve merhamet gösteren Batılı kralların ecdadı ve hükümetleri, o gün kendi Hıristiyanlarına karşı işlenen bu cinayetler protesto bile etmediler. Hattâ gizliden gizliye o cinayetleri teşvik bile ettiler.8.Lui bizzat ordusunun başına geçerek Avignon’daki Rafizi dediklerinin üzerine yürüdü. Şehirde bulduklarının tamamına boğazladı.65.  Çünkü o bunda siyasi bir avantaj görüyordu. Böylece hücum edilen senyörlerin topraklarını ve servetlerini, hücum eden kendi taraftarlarına vererek rakiplerini zayıflatacaktı.Onlardan kalanı bölüşmek için de Rafizi denilen katolikleri insafsızca ve iradi olarak öldürdü. Dini ve dünyevi iki iktidar birleşmiş ve yardımlaşmışlardı.

Muhteris dünyevi güçler kolayca dini gücün infaz memuru oluvermişlerdi.   Kilise sanki “Ben senin düşmanların suçlarım, sen benimkilerini temizle” diyordu.

Şmdi ben burada bu cinayetlerin ve zulümlerin tablosunu yapmak niyetinde değilim. Şu kadarını söyleyeceğim ki  Türkler asla bu şekilde bir barbarlık ifratını tarihlerinde göstermiş değillerdir. 65

Böyle bir geçmişi olanların Türkleri katliamla suçlayabilmeleri için şöyle iki defa geçmişlerine göz atmaları ve ondan sonra konuşmaları gerekir. Eğer konuşabilirlerse. (İkinci Dünya savaşında yaptıkları katliamlardan sonra bile konuşabilmektedirler Ergun Göze)

İSPANYA MÜSLÜMANLARINA KARŞI HAÇLILAR:

Şurası doğrudur ki 12. yüzyıla kadar ne Hıristiyânî doğmalara, ne de vahye karşı sistematik bir tenkit mevcut değildi. Kilise ve halk alçaltıcı bir tahammül anlayışı içinde yaşayıp gidiyorlardı. Dini Rafizilik gibi siyasi ihtilaller de zaruri olarak İslam medeniyetinden kaynaklanmaktaydı. Papa 3. İnnocent bütün Avrupa Hıristiyanlarını İspanya Müslümanlarına karşı kışkırttı.

Bu arada meraklı bir durum: Sicilya 8. yüzyıldan beri İslam hakimiyetinde Akdeniz’in en medenî en çiçeklenmiş adası idi. Her İslâm ülkesinde olduğu gibi,yerli Hıristiyanlar dinlerini icra etmek ve yaşamakta hür idiler ve mesuttular.  Fakat Roma’nın karşısındaki bu ışıkıl ocak Papa’yı rahatsız etmekteydi. Papa yerlileri idarecilere karşı harekete geçirmek için entrikalara başladı. Halkı kışkırttı.Araplar bir an için bölündüler. Sirakuza emiri vatanına ihanet edeek Hıristiyanlardan yardım istedi. Ve Palermo sultanını devirmek için Normanlarla (İskandinav kökenli istilacılar) Norman şövalyeleri önce bir göçmen gibi geldiler ama hemence Roger’nin kumandası altında savaşmaya başladılar.  Bir defada adaya hâkim olunca İstanbul’da ve Suriye’de yaptıklarını orada da yapmaya başladılar. Yani yağmaladılar. Sadece Müslümanları yağmalasalardı buna ses çıkarmayacaktı. Yerli Hıristiyanları da yağmaladılar. Hem de o civardaki bütün İtalyan kasaba ve şehirlerinin ahalisini. Papa bu sefer de Yunanlılardan ve Almanlardan asker yardımı istedi ki onları oradan kovsun.

Papa mektubunda “İtalya’yı hiçbir sınır tanımayan bu Norman tiranlığından kurtarmaya kararlıyım. Çünkü onlar şimdiye kadar işitilmemiş işkencelere maruz bıraktıkları Hıristiyanları da boğazlamaktadırlar. Her türlü insanî histen yoksul bu aç hayvan sürüsü, ne yaş ne cinsiyet ayırıyordu. Kiliseleri bile yağmalıyor, soyuyor, yakıyor taş taş üstünde bırakmıyorlar. Her şey onların korkunç açlıklarının kurbanı oluyor.” diyordu.  66 Bu davetine cevap alamayan Papa, kendisi küçük bir ordunun başında bizzat Normanlara hücum etti, yenildi ve esir düştü.

Papa’nın Sicilya Müslümanlarını zalimane bir şekilde sürdürmesinden dolayı bunu bazıları ilahi adaletin tecellisi olarak görürler.

1282’de Sicilyalılar Fransızları imha etmek üzere akşam duası çanları çalarken harekete geçtiler ve bütün Fransızları katlettiler.

Sicilya’daki İslam hakimiyeti böylece yıkılınca sıra Endülüs’tekine gelmişti. 8. yy.dan beri İspanya’da Müslümanlar ve Hıristiyanlar çarpışmakta idi.

Bütün Müslümanlar öldürüldü:

Papa tarafından İspanya Müslümanlarına karşı yeni bir haçlı seferi düzenlendi. Özel br şövaye sınıfı teşkil edildi.Bunlara büyük topraklar ve servetler vaat edildi. Kral üçüncü Ferdinanda, Sevilla,İşbiliye, Kadiz, ve Kurtuba yağmasında bütün Müslman haliyi kılıçtan gezirmiş,  bu kanlı icraatı sayesinde de Papa’dan Saint-Aziz ünvanını almıştı. Daha sonra . Viardot diyor ki “Saint Ferdinand Birinci Abdurrahmanın muazzam abide-eseri olan şahane camiyi aldı ve kilise yaptı.Fakat diğer abidelerin hiçbirisinin kutsal karakteri onları barbar açlığından, fanatik hınçtan koruyamadı. Hepsi zafer soygunculuğu ve yağması arasında kaybolup gitti. Ne camilerin zengin çevreleri ne muhteşem Zehra sarayı hiçbirşey kalmadı.Sadece yalnız kalmış birkaç sütun bu çölde bir vakitler medeni bir milletin yaşadığına şahitlik etmektedir. (Histoir des Arabes. Viardot)

İşkenceGustave Le Bon da kendi köşesinden şunları yazmaktadır:

Galip Hıristiyanların mağlup Müslümanlara karşı yaptıkları her cins ve şekildeki

İşkencelerin teferruatını okurken titrememek mümkün değildir. Zorla vaftiz edildiler. Kutsal Engizisyona, yakılabildikleri kadar yakılsınlar diye teslim edildiler. İşi kolaylaştırmak için Tleda,(Tuleytula) Arşöveki, bütün Müslümanların kılıçtan geçirilmesini teklif etti. Dominiken Bledo daha köktenciydi, istisnasız bütün Müslümanların kellesinin kopartılmasını öğütledi. Bu soykırımını durdurmak için hükümet bütün Müslümanların adayı terk etmesini istedi. Bledo bunları dörtte üçünün yolda öldürüldüğünü anlatmaktadır.   Afrika’ya sürülen yüz kırk bin Müslümanın yüz bini bir defada öldürülmüştü.

İspanya’da entelektüel aristokrasiyi ve sanayi teşkile eden üç milyon Müslüman ya öldürüldü ya kovuldu. Onların Avrupa üzerinde asırlardır parlayan medeniyeti söndürüldü.68

Yıkılan Medeniyet:

Draper, Avrupa’da entelektüel Gelişme Tarihi adlı eserinde şunları belirtir:

“Araplar; İspanya’ya henüz gelmişlerdi ki parlak yollarında yürümeye başladılar. Kurtuba’daki Halifeler, Asya’daki müminlerin siyasi prensiplerini örnek alarak ilmin ve sanatın açık koruyucuları oldular. Ve o günkü Avrupa prenslerinin kabalığı ve basitliğiyle büyük bir tezat teşkil eden bir incelik örneği verdiler. Müslümanların idaresinde Kurtuba refahının zirvesine ulaştı.

Güneş battıktan sonra, caddelerde dosdoğru dizilmiş lambaların ışığı altında 10 mil gidebilirdiniz. Yedi yüz sene sonra Londra’da henüz genel aydınlatma bilinen bir şey değildi. Yollar mükemmel kaldırımlarla döşenmişti Daha dört yüz sene gecikecekti Paris’te ayak bileğinize kadar çamura batmış olmadan evinize kapısından içeri giremezdiniz.

İspanya Müslümanları kendileriyle beraberAsya’nın bütün lüksünü ve ihitşamını da beraberlerinde getirmişlerdi. Evleri ya göğün mavi kubbesi altında sıralanıyordu yahut da ormanların içinde saklanıyordu. Cilalanmış mermer balkonlar, portakal çiçeklerinin açtığı asma bahçeler, süslü kaskatlar görülüyordu.Gerideki gölgelikler sicak havalarda insanı tatlı bir uykuya davet etmekte idi. Kaskatlarla süslü avlulardan, Kubbeleri Altın yaldızlı renkli camlarla süslenmiş dinlenme salonlarından akan sular daimi bir serinlik vermekteydi. Her yerde, duvarlarla, zeminde ise en güzel mozaikler vardı. Burada bir çeşmenin billur suları, parlak ışık demetleri gibi fışkırır ve tatlı bir şekilde tekrar kurnaya düşerken esrarlı bir mırıltı çıkarmakta. Şurada apartmanlar, yazın vantilatör görevi yapan aletlerle taze hava ve bahçenin en güzel kokularını, kışın ise alt kattaki külhanlardan gelen sıcak havayı yer altından alıp getirirdi. Hanım sultanların süslenme odalarındaki sütunlar bazen esik yeşim taşı veya lacivert taşıyla  süslü idi. Mobilyalar ya sandan yâhut limon ağacından yapılmış ve inciler, fildişi veya gümüşle işlenmiş, yahut süslemeler altın veya bakırla zenginleştirilmişti. Her taraf mozaikler, Çin porselenleriyle tıklım tıklımdı. Kışın evlere güzel halılar serilirdi. Hiçbir millet bahçe güzelliği sanatında Endülüs Müslümanlarıyla boy ölçüşemez.Müslüman sanatkâr, sadece muhtelif renkli çiçekleri tanzim ederek onların renkleri ve şekilleriyle göze değil aynı zamanda bahçede muhtelif kokulu çiçekleri tanzim ederek onların renkleri ve şekilleriyle göze değil aynı zamanda uygun koku verecek tarzda dikerek koku alma duyusuna da hitap etmesini biliyorlardı.” Draper, Loc. 2. Cilt Sayfa 304

Müslümanlar İspanya yarımadasına ne dini hınç getirdiler ne de kutsal engizisyon. Fakat bir millet için en büyük şeref teşkil edecek iki şey getirdiler. Dînî müsamaha ve Ziraat.

Onların ilk yaptıkları toprağa yeni bitkiler ekmek ve yeni oklar açmak oldu. “En büyük hükümdar kırları bereketlendirendir” diyen Zerdüşt gibi düşünüyorlardı.

Ben İspanyol sokaklarını gezdim. Sokakları Napoli’nin ve İstanbul’un sokaklarından daha kirliydi. Draper dokuz tane umumi hamamdan bahsetmektedir. İslâm medeniyetinin haşmetini temsil eden bu eserler ne oldu? Nereye gittiler?..

Milyonlarca Kitap Yakıldı:

Saraylar, kullar, hamamlar parayla inşa edilebilen şeylerdir ama Viardot’nun bir milyondan fazla diye tahmin ettiği ve sadece

Kurtuba’da Ferdinand’ın orduları tarafından yakılan paha biçilmez el yazması kitaplara ne oldu? Prayla geri gelir mi?

“Bu gün inanılacak şey midir ki” diye yazıyor J. Conde, “Kurtuba’nın Katolik krallar tarafından 1492’de alınışının ertesi günü, İspanya’nın her tarafından getirtilmiş bir yığın Arapça kitap merasimle yakılmış olsun”. BU korkunç yangında o zamanın tarihçilerinin tahminine göre alevlerin yuttuğu eserlerin sayısı 1 milyondan fazla idi.

Halife Ömer’in İskenderiye kütüphanesini yaktırdığı yalanın keyifle tekrar ederlerken belgelerle ortada olan kitap yakma cinayetlerinden hiç söz etmemeleri üzerinde dikkatle durulacak bir husustur.

Sadece Gırnata’da Arşövek Ksemens seksen bin Arapça el yazması yaktırmıştır. Ancak Ernest Renan adil bir davranışla, İskenderiye kütüphanesinin Hz. Ömer’den çok önce, henüz İskenderiye Grekler elindeyken yakıldığını ispat ederek bu iftirayı boşa çıkarmıştır.

Araplardan önce Hıristiyanlar İskenderiye’deki bütün heykelleri kırdıkları gibi gayri Hıristiyanî kitapları da çok büyük bir ihtimamla yakmışlardı. Sonuç olarak zaten Müslümanlara yakılacak kitap bırakmamışlardı. Dr. Gustav Lebon Loc  sayfa 208 Clt 2

İskenderiye kütüphanesinin Müslümanlar tarafından yakıldığı her zaman tekrar edilmiş fakat İspanya’dakilere sıra gelince sükut edilmiştir. Çünkü bu sükut İslam düşmanı bir politikanın işine gelmekteydi. Ayrıca şuna da inanılmaktaydı, İskenderiye’de yakılanlar Grek kitaplarıydı. İspanya’da yakılanlar ise Müslümanlarca yazılmıştı.  Yani tarafgir Hıristiyan yazarlara göre değersizdi. BU kadar tarfgirlik esef verici ve üzücüdür ama ayni zamanda iki yüzlü bir politikanın neticesidir. İki tarti ve iki ölçü. Birisi batılılar için birisi de doğulular için. 71

2009 senesinde de ynı şekilde iki tartı, iki ölçü… Yazıklar olsun insanların inancına göre ayrı tartı ayrı ölçü kullananlara.r.b.

Tahribatın neticeleri: 72.

İslâm medeniyetinin yükselişini durduran birçok sebep vardır. Ama en elli başlısı haçlı seferleridir. Hıristiyan Avrupa, İslâm medeniyetini de tıpkı Roma ve Grek medeniyetini ahlâken yıktığı gibi yıkmıştır. Fakat u yıkımdan saf dini açılan ne elde etmiştir? Hiçbir şey. Haçlı seferleri sadece Papalığı ve kilise yaranını zengin etmiş, ve bir müddet için bozuk bir Hıristiyanlığın değer kazanmasını ve papaların despotik monarşisinde devam edebilmesini sağlamıştır. Bu elbette onların beklediği ve istediği bir şeydi. Ama beklemedikleri bazı şeyler de oldu: Birincisi halkın güzideleri arasında Hıristiyanlığa karşı isyanlar ve kilise içinde Rafızilik-sapmalar- meydana geldi.

Katoliklik ile ilmin savaşının başlangıcı ve muhtevası Avrupa için çok önem taşıyan süreç oldu. Nitekim Chateabriand demektedir ki “Hıristiyanlığın çöküşünün tarihini Haçlı Seferleri devrinde aramak gerektir.

Eğer Avrupa, İslâm Dünyasına, asil bir niyetle, mesela dini ahlakının bozulmasını önlemek, yüksek bir medeniyeti yıkıcı -barbar istilasına karşı korumak, hattâ halkın refahını korumak gayesiyle saldırmış olsaydı bu saldırının üzerinde durmazdım. Bunların hiçbirisi yoktu. Zaten Avrupa’da halk din deyince “Kutsal Kalıntı”dan başka bir şey anlamıyordu. İlahi olan sadece azizlerin kemikleri kalıntıları, Hz ise ile kutsal Bakire Meryem’in kullandığı söylenen eşya idi. Görevi halkı aydınlatmak olan kilise böyle bir zahmete katlanmıyordu.

Lavisse şöyle yazıyor: “Fransız baronları ve Venedikliler İstanbul’u 1204’de zapt edince, bütün Fransa sevince boğuldu. Bu coşkunun sebebi şövalyelerin ve hacıların, ülkelerine Bizans kiliselerinin muntazaman yağma edilmesinden kaynaklanan kıymetli ganimetlerle –kutsal kalıntılarla dönecek olmaları ve kendilerine de bunlardan pay çıkacağı düşüncesiydi. Doğudan her kalıntı gelişi bir bayram sevinci doğurmakta idi. Bu işin meraklısı müminler taa uzaklardan bu kalıntıları satın almak için geliyorlardı. Böylece affa veya tövbeye ulaşmaya çalışılıyor yahut bu kalıntılardan mucizeler meydana geliyordu.

Halkın bu batıl itikat ve davranışları putperestlerinkini hatırlatıyordu. Lavisse anlatıyor: Albigeois’larla savaşın en kızgın anında, Touluouse Kontu, bir anlaşmayı icra etmekten, sağından bir kuzgun geçti diye vazgeçmiştir. Sihir, büyü, batıl itikatlar her yeri sarmıştı.73

Kilise mensupları çok pahalıya mal olan dualar ve merasimlerle, şeytanın müdahalesini, yıldızların haber verdiği felaketleri ve kuyruklu yıldızların, ay ve güneş tutulmasının tehlikesini önlemeye uğraşıyorlardı. Onları ilk kaygısı, batıl itikatları körüklemek, hınçları canlandırmak, mümkün olduğu kadar çok af ve tövbe kâğıdı satabilmekti. Kilisenin menfaati günahkârların sayısının artmasında yani kötülüğün ayılmasında idi. Ne gülünçtür ki halkın eğitimi de tamamen bu durumdaki kilisenin elinde idi. Başka öğretim yapacak kadro yoktu. Düşünceleri dikte ettiren de Dünyanın ilerlemesin önleyen de kilise idi.4,Yüzyıldan 10. yüzyılın sonuna kadar Avrupa’da ne ilim ne sanat ne de yüksek manâsında bir din vardı..Greklerin ecdatlarının ilmi çalışmalarına  ve eser verme sürecine devam etmelerine en büyük engel de Hıristiyanlığı kabul etmiş olmalarıydı. Tarihi bir gerçeği Condorcet şöyle ifade eder: “Hıristiyanlığın Zaferi İlmin ve Felsefenin tümden savaşı kaybettiğinin işaret oldu. Yani Hıristiyanlığın zaferi ilmin mağlubiyetidir.

Doğu aleminde zekâ ve ilmi şüphecilik zihniyeti uyanır ve müsamahalı bir rejimde araştırmalar yapılırken, Batıda ilme ve felsefeye karşı tedbirler alınmıştı. Çünkü ilim ve felsefe Hıristiyanlığın doğmaları karşısında şüpheci ve kralların iktidarına da zararlı görülüyordu. Papanın tacı ile kralların taçları aynı darbeden korkuyorlardı. Papalık insanları sofuca bir şaşkınlık içinde tutarak körü körüne krallara itaat ettirmeye çalışıyor, krallar da kılıçlarını Papa’nın emrine veriyorlardı.

Avrupa’da kölelik tam anlamıyla yerleşmişti. Efendileri insanları satabiliyor, değiş tokuş edebiliyordu. Efendisinin izni olmadan köle evlenemiyor, çocuklarını isterse efendisi satabiliyordur. Dimyat ve İskenderiye’de her sene belli mevsimlerde köle pazarında

İki binden fazla köle satılırdı.75 Memlukler onlarına arasında seçip satın aldıklarıyla Doğu’nun en iyi birliklerini teşkil ederlerdi. Haçlı seferleri serf denen kölelere kısa bir hürriyet vermişti. Savaştan dönen tekrar efendisinin boyunduruğu altına aynen giriyordu. 14.Lui’nin saltanatının son senelerinde, Champagne sakinleri vergilerden öylesine yılmışlardı ki, kendilerini çok yaptıkları bir duayı çocuklarına da öğretiyorlardı. B dua “Gelecek seneye kalmadan Allah’ın canlarını alması” idi. Allah’ım bizim canımızı tez elden al da gelecek sene bu despotun vergisi yüzünden çile çekmeyelim.

Bakanlardan birisi kral’a “Tabanız çok mesuttur efenim, henüz otlamaya başlamadılar.”  Diyordu. Ülkelerin mutlak efendisi olan bu krallar, “Tembel Krallar” diye ün kazanmışlardı. Derebeylerine gelince onların çok büyük kısmı yarı vahşi idi.Okuma yazma bilmekle övünüyorlardı..Üstelik dinin hamisi geçinmelerine rağmen dinleri ve taptıkları ilah hakkında en küçük bir bilgiye sahip değillerdi.Üç ayrı şahsın birleşip tek bir tanrı olmasını yani teslisi  anlamak kolay bir şey değildi. Bu durumdan rahatsız olan Bacon “Zaten Tanrı hakkında onu kızdıracak yanlış bir şey bilineceğine hiç bilinmemesi daha iyidir” diyordu.75

Kilise babalarının ahlâkı tam bir skandal haline gelmişti.Din sömürücülüğü, nikahsız yaşama kilise mensupları arasında o kerte yayılmıştı ki Kilise artık en kaba saba anlayışlılar nezdinde bile bütün otoritesini kaybedecek hale gelmişti. İmansız bir başrahipler çetesi, hayasız ve katı Papalar sürüsü St:Paul’ün dinini berbat etmişti. Üç çeyrek asır boyunca, i8’den 1449’a kadar Hıristiyanlık, birbirlerini karşılıklı olarak cürümlerin hepsiyle, itham ve aforoz eden dört Papayı kutsal tahtın üzerinde temaşa etmek zorunda kaldı. 3.Boniface’ın Papalık tahtına oturduğunda Avrupa topraklarının üçte birine malikti. Ve bu topraklarda sivil hükümetin vergi koyma hakkı katiyen yoktu. 76

Papalar sadece Türklere karşı savaşmak isteyenlere bazı vaatlerde bulunuyorlardı.Bununu da kaçta kaçını yapıyorlardı?  Papaların altın açlığı ve hükmetme sevdası hareketlerinin tek rehberi idi.

Avrupa’nın merkezi ve kuzeyi , Almanya,İskandinavya Kurtuba, Şam,Bağdat’taki devletler  ve medeniyetlerle kıyaslanınca kelimenin tam manasıyla barbar idiler.

Colob’un keşifleri, Vasko de Gama’nın zaferleri Amerika yerlisinin hayatına mal olan zorla Hıristiyanlaştırmalardan başka bir sonuç vermedi. Bu bahtsızlar,İspanya’nın Katolik misyonerleri gelmeden önce bir yeryüzü cenneti olan yurtlarında serazat yaşamakta idiller.Las Casaz, Haiti’nin, Küba’nın, Jamaika’nın güzelliğinden bahsettiği kadar keşf olundukları günde oralarda rastladıkları ahalinin iyiliğinden ve hareket ve adetlerindeki yumuşaklık ve tatlılıktan bahsetmektedir. Ne varki İspanyollar onların hazinelerini yağmaladılar, en barbar bir şekilde kızlarının ırzına geçip sakat bıraktılar. Erkek çocukları ise yere serdiler veya taşla ezdiler.  İspanyollar başladı ama sırada İngiliz ve Almanlar vardı. İnsan avı yüzyıllar boyu devam etti.

Diderot bu vahşiliklerden bahsederken “Bir hükümetin, bu kadar canavarlığı, insanları takibe alışkın olduğu için satın alınmış köpeklere parçalatılmasını kabul etmesi anlaşılmaz bir olaydır.İspanyol hükümeti acaba bu köpeklere parçalattıkları insanların da kendileri gibi, düşünen, duyan,yürüyebilen yaratıklar olduğundan emin değiller miydi?

Birçok Hıristiyan yazar Müslümanları köle sahibi oldukları için ayıplarlar. İtham ederler.

Yeni Dünya topraklarında Hıristiyanların hem de kendileri gibi Hıristiyanları köle yaptıkları görüldü. Hıristiyan otoriteleri, bu  ülkede, Hıristiyan kardeşlerine yapılan bu barbarlığı ortadan kaldırmak için hareket geçmek şöyle dursun kınamamışlardır bile.78

El Ahmen Mucizesi:

Valansiya’nın, Kurtuba’nın,Sevilla’nın düşüşünden sonra buralardan kovulan Müslümanlar Gırnata’ya sığındılar. Ülkeyi Muhammed Bin El Ahmer yönetiyordu. Fazilet örnekleri veren biriydi. İlk önce bütün gücüyle ziraatı geliştirmeye çalıştı.  Ücretlilere ve sanatkârlara onları gayrete getirtecek şerefli mükafatlar vaat etti. Birçok fabrika kurdu. Hastaneler açtı. Her yerde okullar açtığı gibi birde üniversite açtı. Bütün Avrupa’nı en muhteşem ve en medeni şehri oldu. Bağdat’ta sönen ilimler meşalesi Kurtuba’da yanıyor ve bütün Avrupa’ya ışık yayıyordu.  Şairler, filozoflar, asiller oraya gitmek için durmadan Pireneler’i aşıyorlardı. Kastilya’nın ve Aragon’un bazı şövalyeleri Halife’nin sarayına iltica ediyorlardı. El Ahmer kendisini ilmin ve sanatın hamisi ilan edip yeni kurduğu kütüphaneyi zenginleştirmek için kitaplar alır, hatta bir kâğıt parçası bulsa satın alırken öbürleri rafizileri engisizyonda yakmaya uğraşıyor, sofuca yazılmışlar dışındaki bütün kitapları ateşe atıyorlardı.  Sevilla’nın meşhur rasathanesi katedralin çan kulesi haline getirilmişti.

Kastilya ve Aragon Kralı Gırnata’nın bu beklenmeyen ve hızlı kalkınmadan şaşkına dönmüşlerdi. Entrikaya başladılar. Melaga ve Kadiz  hükümdarlarını isyana teşvik ettiler. Medeniyetin Avrupa’daki son ilticagâhını mahfetme hususunda anlaştılar. Katliamlara başladılar.

Peki niçin bu aşağılık imha: Bu küçük devlet komşularına karşı ne günah işlemişti? Ateş böceği kendisini yemek isteyen yengece “Ben sana ne fenalık yaptım?” diye sorunca şu cevabı alır.

“Sen ışık saçıyorsun. Bu beni rahatsız ediyor.”

Ey benim vatanımın gençleri bu ibretli olayı düşünün.

Bu misal ümitsizliğe hiç yer olmadığını, sadece asil ve faydalı prensiplere, işlere sımsıkı sarılmanın kâfi olduğu gerçeğini aydınlatmaktadır..  80

Müslümanların Medeniyeti:

Zekanın ve ilhamın fetihleri insanlığın ortak malıdır. Safkan bir Grek astronomisi yoktur.Arap fiziği, İngiliz matematiği yahut Fransız kimyası olmadığı gibi. Aynı şekilde söyleyebiliriz ki Hıristiyan ilmi de yoktur. Zaten ilim ve Hıristiyanlık birbirine düşman mefhumlardır.

Moden çağın en ünlü 7 astoromundan her biri ayrı toplumlardan çıkmıştır. Kopernic Polonyalı, Kepler Alman, Galile İtalyan,  Newton İngiliz, El Battani Arap. Herhangi bir buluş onu bulana aittir. İngiliz yahut Rus. Gerisi şoven öğünmelerdir.

Alim geçmişteki çalışmaların mirasçısıdır. Onun şerefi sadece bu mirası işlemek ve mükemmelleştirmek ondan bir neticeye varmaktır. Ortaçağ Müslümanları da bundan başka bir şey yapmamışlardır. Geçmişten aldıkları ilmi miras onların ilerlemelerinin sermayesi olmuştur.

Bu keşifler İslâm’dan önce niçin yapılmadı?

Renan,Bu rapçayı  kullanan yazarların bir çoğu Yahudi asıllıydı, Nestorien’di, Grekti,Latin’di

.İslam medeniyeti fethedilen yerlerdeki halklarının eseri idi der.

Hiç kimse Bağdat veya Kurtuba’daki alim ve filozofların arasında her ırka mensup  kişiler bulunduğunu inkar etmemektedir. Zaten bu farkıl milletlerden insanların bir araya gelebilmesi de orada, yalnız orada farklı bir zihniyetin bulunduğunu işaret etmektedir. Burada önemli olan da bu, yani ilham perilerinin, yeni zeminin nasıl yaratılabildiğini bilmektir. Uniçin bu Yahudiler, Nestorienler, Grekler 2. yüzyıl ile 7.yüzyıl arasında yani Müslüman Araplar gelmeden ve bu yeni hava v zemin ortaya konulmadan önce hiçbir buluş ve keşif yapmamışlar? Memleketlerinden kovulan Yahudi ve Nestorienler Endülüs halifelerine sığınıp kendilerini özgür çalışmalara veriyorlardı. Yüksek makamlardakilerle teması kolaylaştırdığı için de tıbbı tercih ediyorlardı. Onlarında bazılarını profesör-öğretim üyesi tayin ettiler. Bazılarını Grek eserlerini tercüme ile görevlendirdiler.  Kısa zamanda öğrencileri kendilerini geçtiler. Hiçbir Yahudi ismi, Nestorien isim kendini ortaya koyamadı. Ölümsüzlükte Farabî, İbnî Sîna, Razî, el Birûnî, İbnürrüşt, El Battanî, Nasıreddin Tusî, Uluğ Bey ve İslâm dünyasının tanınmış diğer blginlerini geçemedi.

Halife Mansur ve Memun, Mısır’dan, Bizans’tan, Hipokrat’ın, Öklit’in Eflatun’un, Aristo’nun eserlerinin kopyalarını Bağdat’a getirtiyordu. El Me’mun, Bizans imparatoru Teophil’den matematikçi Leon’u bir müddet Bağdat’a göndermesini rica ediyor, ve “Din ve milliyet farkımız bu ricamızı yerine getirmekten sizi alıkoymasın” diye de belirtiyor, bir dost gösterilen dostluk icabı gibi bu ricamı yerine getiriniz diye bitiriyordu mektubunu. Bizans İmparatoru bu ricayı reddediyor, küstah ve acı bir cevap vermekten çekinmiyordu. Daha sonra Bizans İmparatoru Michel’le imzalanan bir anlaşma ile, Halife Bizans’ı daha önce kopyasının alınmasına müsaade edilmeyen kitapların kendisine harp tazminatı olarak teslimi şartını koşacaktır.  Halifeler büyük değerler vererek, bir çok yabancı âlim ve mütercimi, ilmi çalışmalara ortak olsunlar diye davet ediyorlardı. Niçin Avrupa bu halifeleri örnek alıp taklit etmedi? İstanbul Roma’dan çok Bağdat’a daha yakındı. Grek ilmi garip bir şekilde Roma’da değil, Bağdat’ta canlandı. Grekler niçin kendi dillerinde yazılmış o eserleri mükemmelleştirmeyi düşünmediler? Hatta okumadılar bile. Onların Evekleri âlim olmak sanki küfürmüş gibi onlara Hıristiyanlık öncesi kitapları okumayı yasakladılar.

İlmi ilahiyat altında boğmuşlardı. Felsefe öğretimin de yasaklamışlardı. İkonaların ve kutsal kalıntıların şifa hikâyeleri Hipokrat’ın dehasını unutturmuştu.

Eski Yunanlıların bu çöküşünü affedemeyen Draper şöyle yazıyor:

“Dünyanın edebi ve artistik modellerine sahip olan Bizanslılar bin sene zarfında hiçbir orijinal eser ortaya koyamadılar. Milyonlarca Grek ne ilim ne de felsefe sahasında bir adım ilerleyemedi.

Ortak insanlık mirası eserler hakkında duyulması tabii olan, onları korumak ve daima arttırarak gelecek nesillere bırakmak insanî duygusundan Avrupa mahrumdu.

Araplar, Hintliler, Türkler mükemmele doğru koşarken  Hıristiyan Avdupa 10 asırdan fazla bir zaman , hem de bu utancı bir şerefmiş gibi kabul ederek derin bir cehalet içine daldı. Neden?  Muhitin şartları ve sosyal müesseseleri buna müsait değilse bir şey yapılamaz. Din yalnız başına, hele bir de yanlış yorumlanmış ve kötü uygulanmışsa  bir milleti ayağa kaldırmağa yetmez. Eğer sadece din ve onun uygulaması ilerleme için yeterli olsaydı bu gün İspanya ve Rusya dünyanın en ileri, en medeni devletleri olurlardı.83

İslâm maziye önem vermiştir.Sanite Jerome gibi “Bilhassa geçmişi unut”, Saint Remy gibi “ Taptığınız her şeyi yakınız” diye haykırmaktansa Hz. Muhammed, bilakis bütün geçmiş peygamberlere ve onların kitaplarına büyük saygı göstermiştir. Öncekiler tavsiyelerine kulak verilmesinin ve eskilerin tecrübelerinden faydalanılmasının bugünkülere faydası olacağını bildirmiştir. Öngörülmeyen veya açıklanmayan her durumda, İslâm dini, milletin değerlerine göre hareket edilmesine izin vermiştir. İslâm dini geçmişle halin uyum halinde olabilmesine izin vermiştir. Böylece İslâm dini geçmişle hâlin uyum hâlinde olabilmesi yolunu açık tutmuştur. Gelenekler hâlin dengesini ve devamını sağlarlar ve geleceği hazırlarlar. Gelenekler usta ellerde, yeni reform projelerinin dayanağı olabilirler. 84

Müslümanlar bu anlayış sayesinde ilmin ve sanatın temeli olan birlik ve devamlılık düşüncesini ve teorisini kurabilmişlerdir. Bu eski medeniyetlerde, kendilerine faydalı olacak ne buldularsa almak ve geliştirmek imkânını veren bu devamlılık anlayışı çeşitli hatıralar bırakmıştır.

Eğer Araplar İstanbul’u 8.yy’da ele geçirebilseler Greko-Romen kültürünün köküne aşılayabilselerdi Ortaçağ bu kadar uzun sürmezdi. Rönesans 700 yıl önce başlayabilirdi????

İslâm “Hiç bilenle bilmeyen bir olur mu? En büyük rütbe ilim rütbesidir.” Dedi. Âlimleri yüceltti. Onları peygamberlerin vârisleri olarak gördü. Hazreti Peygamber “Nerede bir hakikat bulursanız alınız, o İslâm’a aittir” buyurdu. “Kanaat getirmeden kabul etmeyiniz. Aklınızla tahkik etmediğiniz şeyleri kabul etmeyiniz yoksa gözleriniz ve kulaklarınız sorumlu olur.” dedi. Buna karşılık Katolik ilmihali ne diyor: “Vahyin getirdiği bir sır her ne kadar biz onu anlamazsak da bir gerçektir.  İncilin öğüdü ise “Siz de hükme bağlanmak istemiyorsanız kimseyi hükme bağlamayınız.”

“İlim yolunda çalışan Allah yolunda savaşandan daha öndedir yüca Allahın katında.”

İlmî araştırma, oruç ve gaza gibi ibadetlere nazaran şayanı tercihtir.”

“Bir saatlik ilmî çalışma bir gecelik ibadetten hayırlıdır.”

İlimden anlaşılan manâ, daha sonraları olduğu gibi, sadece ilahiyat değildi.

Hz. Peygamber “Bilgi bir insanın en güzel süsüdür” buyurmuştur. Böylece, bilgi yoluyla mükemmelleşmek o devrin ideali olmuştu. Bu ideal, ışıkları her yerde yalazlanan ve sıcak bir inceleme ihtirası uyandıran ilim meşalesi olmuş ve sanatkâr, âlim, edip her kolda nice dehaların yetişmesini sağlamıştır.85

3.Üçüncü unsur ise bizzat İslâm’ın ruhbana izin vermeyişi, Hıristiyanlıkta olduğu gibi Allah ile kul arasına kiliseyi, papazları hiç kimseyi sokmayışıdır. İslâm’da ne vatan farkı, ne de deri yahut ırkı farkı vardır.86

Binanın kilit taşı mesabesindeki büyük müsamaha ve zihin özgürlüğü en önemli faktördür. Mercier bunu itiraf eder: “Müsamaha İslâm doktrininin temelidir.”

Kabul ediyorum ki bu müsamaha uzun vadede Türkiye için bir felaket sebebi olmuştur. Ermeni ve Rum meselsi çok eski tarihlerde ya zorla din değiştirme veya toptan imha suretiyle halledilmiş olabilirdi.  İSPANYA Müslümanlarının kaderi böyle olmuştu. Diğer bir çok ırkın kaderi ateş ve demirle yahut Amerika, Avustralya, Afrika yerlilerine yapıldığı gibi alkolle yok edilmek olmuştur. Galip Türkler, zaferlerinin zirvesinde, bir gün olup ihtirasların ve entrikaların devreye girebileceğini ve onların tabaları arasında yabancı güçlerin elinde en kuvvetli bir dayanak ve silah haline geleceğini, kapkara bir nankörlük içine girecek insanların olabileceğini düşünmemişlerdi. 86

İslâm medeniyetinin ilerlemesinde bir diğer faktör büyük insanların varlığı ve faaliyetleridir. Halifeler, Sultanlar, Emirler, Vezirler, müşavirler bu sahada çok büyük rol oynamışlardır. Müslüman idareciler bir çok güzel vasfı ve hayırlı faaliyeti birleştirerek ömürlerini şereflendirmişlerdi. Onlar muazzam bir medeni imparatorluğun temellerini atmışlardır. Askeri ve siyasi teşkilat iç nizamı temin ediyordu. Okullar ve laboratuarları olan üniversiteler, rasathaneler, kütüphaneler açmak ilerlemenin temelini teşkil etmekteydi. Devletin bunları himayede yarışması olmasa, sanatkârların ve âlimlerin kendilerini araştırmalara tamamen veremezlerdi.87

İslam medeniyetinin ilerlemesinin ikinci derecedeki faktörleri:

Düşünürlere ve âlimlere temin edilen refah…

 Fakirlik çoğu kere zihin işçisini imkânlardan ve bağımsızlıktan mahrum eder, başarıya ulaşmasına engel olur. Sefalet her zaman ilerlemenin engelidir. El Mansur Eflatun’un “Cumhuriyet” isimli eserinin tercümesine bizzat nezaret etmiştir. El Hâkim Kurtuba’da bütün ülkelerin âlimlerini himayesine almıştı. Onun sayesinde filozoflar yobazlara rağmen ve onlara karşı üniversitede profesör olup ders verebildiler.

Astronomi o devirde sarayın gözde ilmi idi. Dünyanın yeri,  şekli, kâinatta insanın yerinin tespiti, ekseriye halifenin önünde münakaşa ediliyordu.

Onlara düşen en büyük şeref, kudretlerini zekânın ve bilginin emrine vermiş olmalarıdır.

Bizans İmparatorundan Halife Me’mun’un kitaplar istemesi Auuste Comte’un dediği gibi ideal bir şey.”Bir büyük güçle bir büyük fikrin birleşimiydi.”

Bu 9.-11.yy. Müslüman hükümdarlarının, medeniyetin ve kamu mutluluğunun zirvesini teşkil eden şerefli devirleri, Roma’nın Ogüst (Auguste)devriyle kıyaslanabilir. 88

Araplar Hıristiyan mimarlardan tam 400 sene evvel kırık kemer yapma usulünü kullanmışlardır.

Er iki Abdurrahman İspanya’da muhteşem mimari eserler inşa ettirdiler. Hindistan’ın büyük Müslüman Hükümdarı keza başkentini şahane eserlerle süsledi. Daha sonra Ekber Şah’ın hükümdarlığı mimarinin altın çağı oldu.

Evek Herbert , Agra’daki meşhur Tacmahal’i ziyaret ettikten sonra hiçbir dindaşının Müslümanların inandıkları Allah’a izafeten yaptıkları bu yapı gibi bir yapıyı dinleri uğruna yapamayacaklarına kanaat getirdiğini esefle beyan etmiştir.

Büyük şairlerden Mütenebbi, Ömer Hayam, Ali Şir Nevai, ilimle sanat ve güzel ile doğru arasında öyle bir beraberlik kurmuşlardır ki adeta Aristo’nun rüyasını gördüğü güzel ile doğru arasındaki ahengi bulmayı başarmışlardır diyebiliriz.

10. ve 11.yy.da bazı Halifelerin kızları olan ve yükselmiş anlayışları ve ansiklopedik bilgileri ile tanınmış bazı Müslüman kadınlar da zikredilmektedir. O devirde, sadece ve sadece okuma yazma bilen tek bir Avrupalı kadın var mıydı?

MÜZİK:

Müslümanın müziği, bilenlere göre, güzel, zengin ve bilgincedir. Bu gün dahi, tek sesli haliyle bu müzik, tahrip edilmiş bu bölgelerde, kederli kalpleri ve zarlarını top seslerinin yırttığı kulakları teselli etmektedir. Michel Casini, 10. yy.da Farabi’y ait bir eserin özetini vermektedir. Görmekteyiz ki bu eserde, akort yapmakta, ortak çalgı çalmakta ve beste yapmakta matematik kullanılmıştır. Birisi Bağdat’ta, diğeri Kurtuba’da iki müzik Konservatuvarı vardı.Daha çok denizci olan 3. Abdurrahman, Kurtuba Konservatuvarı için çağırdığı müzisyenleri Suriye’den getiren gemiyi ele geçiren ve müzisyenleri de geri çeviren Mısır Sultanına karşı savaş açmıştı.

Hıristiyanlığın ilk yüzyılında heykel ve resim kilise  babaları tarafından yasaklanmıştı. 5.yüzyılda ancak resimlere tapmaya izin verildi.  754 de İstanbul’da toplanan 7. Genel Konsil’de 336 Evek, “Ekmek şarap ayini hariç Hazreti İsa’nın gözle görülebilen sembolleri küfrü icap etmektedir. Bu bir sapmadır. Resimlere tapmak putperestliğe dönmek olduğu için Hıristiyanlığın da çürümesi demektir.” Kararına gelmişlerdi. Bahsedilen konsil, kiliselerden bütün resimlerin ve heykellerin kaldırılmasını emretti. Öyle de yapıldı ve bütün resimler ve heykeller imha edildi. 91

Rahipler 120 senelik bir mücadeleden sonra hem yoldan çıkmış hem de sofu bir kadının Bizans’ın başında olmasından faydalanarak 876’da yeniden resimlere tapma usulünü getirmeyi başarmışlardır. Bu bayan oğlunun yerine hükümdarlık yapabilmek için gözlerine mil çektirmişti.

16.yy.da Martin Luther resimlere tapmayı kaldırarak İslâmi görüşü kabul etti. Batıda resim sanatının yayılmasının sebebi Hıristiyanlık değil resim taparlık oldu. Doğuda ise putperestliği yanlış yorumlamaları yüzünden yasağı resim yapmaya kadar götürdüler. 91.

HAZRETİ Peygamber ilimde ve edebiyatta topluma faydası olmayan işlerle zihni meşgul etmeyi men etmişti. Auguste Comte da aynı şekilde boşa giden sanatı aşağılamaktadır. “Sanat b.ize faydalı olabilmek için ancak gerçekleri idealize etmelidir.”  diyerek. 92

Endülüs’te Ziraat

Halife 1.Abdurrahman Kurtuba yakınlarında bir botanik bahçesi kurdu. Suriye ve Asya’nın başka köşelerine nadir bitkiler bulup getirmek üzere görevliler gönderdi.

Ebu Osman Zooloji hakkında eser yazdı. El Kazvini Tabiat Tarihini yazdı. Madeniyatta EL Birûnî, Botanikte El Razî, El Abbas kitaplar yazdılar. Botanikçi ve veteriner olan El Baytar, yeni bitkiler bulmak için Asya’nın her köşesini gezerken memleketinin ziraatının gelişmesini de ihmal etmiş değildir.İsa El Avam, Ziraat Kitabı adlı eseri Fransızcaya çevrilmiş, daha önce yazılmış kitaplara atıflar yapar. İsa bin ali El Sadita, 14. yy.da üçyüzelli bölümlük bir av ansiklopedisi yazdı. Casir bu eserden övgüyle söz eder.

İnsanlığı Ortaçağ hayati ve ziraatı hakkında aydınlatacak olan  bütün bu eserler neredeler? Yakıldılar. Ebediyyen yok edildiler. Theatre de Agriculture gibi önemli bir eserin yeni baskısının yapılmasına yazarı Olivier Sere Protestan olduğu için tam 120 sene izin vermeyen zihniyet Müslüman yazarların eserlerini ateşe atmakta tereddüt etmeyecektir.

İslâm Rasyonalizmi:

İslâm Dünyasındaki mimâri, ziraat, sanayi ve gemicilik çok derin ve incelmiş bir pratik ilim üzerine bina edilmişti. Her şey bize göstermektedir ki İslâm Dünyası kuvvetini ve büyüklüğünü âlimlerin şerefli eseri olan ilimlere borçlu idi.

BU ilim iddia edildiği gibi İlâhiyat olmadığı gibi metafizik münakaşalar da değildi. Tam aksine deneyden ve akıldan çıkartılmış gerçek bilgilerdi.

Türk alimleri İran’dan daha pozitif, daha rasyonalistti. Renan demektedir ki, “İtiraf etmeliyiz ki Rasyonalizm, tam manasıyla İslâm’ın bağrında teşekkül etmiştir.”

İbn Tufeyl, dinî konularda ilgisizdi ve vicdan özgürlüğünden yanaydı. İbnürrüşd sofuları küçümsüyor, “Filozoflara has din, olanı olduğu gibi incelemektir diyordu. Buffon da “Gerçek felsefe eşyayı olduğu gibg görebilmektir.” Diye İbnürrüşd’ü tekrar ediyordu.

“Yarabbi bana eşyayı olduğu gibi göster” veya “Ya rabbi bana hakkı hakk, batılı batıl olarak göster” duası peygamberimize ittir. Ergün Göze.

Fanatiklerle istihza eden şairlerden Ebul âlâ el Marri bütün dinler için “Ne şaşılacak şey, insanlar iki sınıf, birileri akıllı fakat imansız, diğerleri imanlı fakat akılsız” diyordu. 93

Aynı zamand büyük bir astronom olan Ömer Hayam, “Ben şüpheciyim, bende ne din ne kader ne cennet ümidi var.” Diyordu. Şiirleri istihza ve acı inkârlarla dolu idi. Onlar hiç olmazsa bir tenkitçi olarak aklın serbestisine hizmet görevini yerine getiriyorlardı.. 94

Akıl namına düşünmek ve konuşmak Avrupa’da ancak 13.yy.da görülmeye ve 17.yy.da kabul görmeye başladı.

Bu demektir mi Avrupa’da hür düşünce ve aklın saltanatı 17.yy.da başladı. Daha dün.Sedillot diyor ki Bağdat ekolünü öne çıkaran gerçek ilim zihniyetidir. Yani bilinenden bilinmeyene ulaşmak, sebeplerden neticelere varabilmek için olayların sağlıklı bir dökümünü yapmak, ancak deneyle ortaya çıkarılabilen şeyleri kabul etmek gibi.

Çağdaşlarımızın arasında çok güzel buluşlara yol açan bu verimli metoda Araplar daha 9. yüzyılda sahip olmuşlar..  

Humbold, Araplar diyor “Gerçek fiziğin kurucuları olarak kabul edilmelidirler. Onları sekilerin hiç bilmedikleri deneyleri yapmayı başarmışlardır. Auguste Comte de bunu tasdik ediyor: “Pozitif ilimlerin Avrupa’ya girişi Araplarladır. Fethettikleri yerlerde gözlemci eğitim yapılabilmesi için okulları onlar kurdular. Hararetli bir genel arzu herkesi bu noktaya doğru çekti. Pozitif olanın ihtimalî olana, fiziğin metafizik üzerine üstünlüğü kendisini öyle bir güçle hissettirdi ki hattâ kilise mensuplarının bir kısmı dahi içlerinde iki de papa olmak üzere tahsillerini tamamlamak için Kurtuba’ya gittiler. Orada Arap profesörlerden gözlemlemeyi ve gözlemci ilimleri öğrendiler. Auguste Comte. Politique Positive 3. Cilt .400

Dr.Gstae Lebon İntroduction adlı eserinde şunu hatırlatır: “Arapların ilmi araştırmaları ve buluşları incelenince görülür ki, hiçbir millet bu kadar kısa bir zamanda bu kadar büyük buluş yapamamıştır.faaliyetleri incelenince görülür ki onların ötesine geçilemez bir orijinaliteleri vardır. Gözlemlemek ve deney yapmak, işte Arapların metodu. Kitapları incelemek ve üstatların sözlerini tekrarlamakla sınırlı kalmak, bu da ortaçağ Avrupa’sının metodu idi. İkisi arasında ne büyük fark var.

95.

Dr:Ali Abbas 10.yy doktoru, Hipokrat’ın, Galien’in ve Oribase’ın hastalıkları tedavi usullerindeki yanlışları ortaya koydu ve iptal etti. Nasıl başardığı sorulunca: “Onlar bu metodu kitapları inceleyerek bulmuşlardı.” Cevabını verdi.

Bir başka doktor İbni Latif, cesetlere otopsi yaparak, bir alime yakışan tevazu ile diyordu ki : “Beş duyumuzla tespit ettiğimiz bilgiler ve gerçekler bir otoriteye bağlanarak edindiklerimizden daha güvenilirdir.”

Hazreti Peygamberin “Müslümanların dini ilimlerden önce beden ilimlerini öğrenmesini” tavsiye eden bir hadisi tıp öğrenimini büyük çapta geliştirmiştir. Bu bakımdan Araplardaki ilim tıp ilminden doğmuştur. Müslüman doktorlar o kadar şöhret kazanmışlardı ki, Hıristiyan hükümdarları kendilerini tedavi etsin diye çağırıyorlardı. Doktorların şahı unvanını taşıyan Türk asıllı İbni Sina Bağdat’ta çalışıyordu. Onun tıbbî çalışmaları 18. yüzyıla kadar dünyanın bütün üniversitelerinde ders olarak okutulmuştur.  

Ebul Kasım 1106’da fazla acı verecek operasyonlardan önce hastanın uyuşturucular verilerek kendini kaybettirecek tarzda uyutulmasını tavsiye ediyordu.

Kadavralar üzerinde çalışılması Bağdat’ta 10. yüzyılda yapılırken Kilise 18. yüzyıla kadar suna izin vermemiştir. 96

Nasıreddin Tusi, Ebul Vefa, Uluğ Bey,Ptoleme teorisinin yetmezliğini şaşkınlıkla görerek yaptıklar gözlemlerle  ayın hareketlerindeki üçüncü düzensizliği bulmuşlardır.Eski gözlemleri ve hesapları düzeltmiştir. Bu buluş 600 yıl sonra ycho Brahe’ye izafe edilen buluşun ta kendisidir.

Müslümanlar Peygamberlerinin ölümünden hmen sonra ilim tahsiline başlamışken Hıristiyanlar ise peygamberlerinden 16 yüzyıl sonra bir astronoma sahip olabilmişlerdir.

İspanya Müslümanlarının her okulunda bir yer yuvarlağı vardı. Bizans ve Roma’da ise halâ düz olduğu öğretiliyordu. Araplar sekiz asır sonra Galile tarafından bulunacak olan küçük salınmayı bilmekte idiler. 99

Draper’in analizi:

“El Hazin, optik iktabı Latinceye çevrilmiş bulunan bu alim, Greklerin “Işık gözden dışarıdaki cisme gider” yanlış inanışlarını yaptığı müşahedelerle “ Işık dışarıdaki cisimden göze gelir” şeklinde doğrultan ilk alim olmuştur. Büyük bir başarıyla iki retina üzerindeki hayallerin oluşmasından sonra nasıl olup da tek bir şey gördüğümüze açıklık getirmiştir. 99

Yükseldikçe atmosferin yoğunluğu azalmaktadır. 100

El Hazin’in, atmosferin basıncı ile yoğunluğu arasında ilişkiyi kurduğu ayan beyan görülmektedir. Demek ki havanın ağırlığını Toriçelli’den önce bilmekteydi.

İslam alimlerinin çoğu sahabe hayatı yaşıyordu.Mütevazi, diğerkam idiler..Sadece aydınlatma işi ile meşguldüler. Farabî’nin hayatı çok iyi bilinmektedir. 10.yy.ın bu meşhur filozofu. Sadece ilmi, irfanı, derin bilgisi için değil, fakat karakterinin yüceliğiyle de şöhret yapmıştı.Viardot şunları yazar. Arapların ileriliği ve adetlerinin atlılığı hiç de çalışmalarının ve bilgilerinin genişliğinden daha az göze çarpıcı değildi. İnsaniyetçilik, yenilmiş halklara karşı gösterdikleri müsamaha onlara cömertçe davranmaları , dinlerinde, hukuklarında ve medenî haklarının ekersisinde serbest bırakmaları, bu nokta üzerinde bütün Dünya Târih boyunca en parlak bir şahitliği gerçekleştirmektedir. Viardot:Civisiation des Arabes. Arapların medeniyeti.

Sedillot şunları da ilave eder: “Müslüman Araplar, ahlâkî, ilmî, sınâî bakımdan Hıristiyanlardan çok üstün idiler. Karakterlerinde ve âdetlerinde, başkalarında boş yere aradığımız, cömertlik, yiğitlik, fedakârlık ve merhametlilik gibi hasletlerde kendilerini farklı kılan bir insanlık liyakatleri vardı.” 101

Çöküş Sebepleri:

İspanya’daki şahane İslâm medeniyetinin, insan zekâsının bütün ürünleriyle beraber nasıl imha edildiğini gördük. Çöküş diye bir olay yok. Sadece kasten, isteyerek imha vardı.

Kilisenin gerici ruhu, Hıristiyan kralların tahrip içgüdüsü, dînî hınç ve yağma arzusu ile birleşince bu harabe ortaya çıktı. Müslüman Araplar arasındaki iç anlaşmazlık, rekabet ve mücadeleler de dış düşmanın işini kolaylaştırdı.

Elbette ilimlerin, sanatların kolayca gelişeceği muhit savaş değil barış muhiti olmalıdır. Tahrikler ve şiddet hareketleri olurken insanlar içgüdülerine uyarlar ve düşünmezler.

O zaman kendini muhafaza iç güdüsü, yapıcı ve başkasını düşünücü duygulara galip gelir. Böylece hareketler ve faaliyetler savunma savaşına çevrilir, askerlik sanatı ve sanayi öne çıkar ve ilerlemenin “olmazsa olmaz”ı mahiyetindeki güvenlik ve sükûn artık kalmaz.

Zekânın verimli olabilmesi için sâkin ve rahat olması gerekir.  Ne zamandır bu barış devri Doğu’da kalmamıştır. Bu psikolojik ayrıntıyı çok iyi bilen Batı, İslâm dünyansa ne rahat ne huzur ne barış hattâ ne de ateşkes imkânı vermiştir. Rusya’nın çarı Deli Petro, meşhur vasiyetinde en az yirmi senede bir Türkiye’yi sarsmayı tavsiye etmiştir. İhtiyaç kötülükleri ortaya döker ve cehaleti artırır. Cehalet sefaletin bir başka yüzüdür. Fakirlik ve barbarlığın ilerleme için elverişli bir zemin hazırladığı görülmemiştir. Napolyon gibi bir deha dahi, savaşla dolduğu için. Buhar enerjisini gemilere uygulamak isteyen Fulton’u gereği gibi değerlendirememiştir. Onlar bizzat halklarının vasatından daha cahil idiler. Cismani güç, ruhani güce hakim olmakta ve aklı karartmakta gecikmedi.103

Savaşçı hükümdarlar, despotizme kaydıkları için etraflarında, eğitimli, hür ve adetleri yumuşamış bir aristokrasi  yerine Savaş meydanlarında doğmuş az çok kaba, sert ev cahil yeni bir aristokratikç zümre ile çevrelenmeyi tercih ettiler.104

Şeflerin ahlâki düşüklüğü en refahlı ve mutlu günündeki bir milleti bile kokuşturur. Milli taassup, egoist ihtiraslar, kıskançlık, rekabet savaşların bedbaht ve zehirli meyveleridir ki, eğer bunlara karşı durabilmek için gerekli asiller ve ulema sınıfı yoksa önlenmesi  mümkün değildir ve başka hiçbir müessese milleti kurtaramaz.104

Savaşlar sadece sefaleti getirmez. Barbar orduları gibi bir sürü maceracıyı da peşinden sürükler. Savaşçı ırklarla kan karışması. Irklarını ve kanlarını güçlendirir ama yarı vahşilerin topluma karışması medeni ülkeleri ahlâk ve bilgi seviyesi bakımından alçaltır. Ülke küçük bir kurnazlar zümresi tarafından “işletilir” ve saray mensuplarından destek alan dalkavuklar veya asker olsun sivil olsun dini sınıflara sırtını dayayan fanatikler tarafından kokuşturulur. Birbirlerine zıt olan bu unsurlar sükûn içinde ilerlemeye mani olmakta birleşirler.104

Hazreti peygamberin vefatından sonra siyâsî ayrılık bizzat sahabeler arasında kendisini gösterdi.Muaviye ve Ali Partizanları he aynı ırktan, hem aynı dinden olmalarına rağmen çarpıştılar..104

Zulüm görmüş, yaralanmış, göz yaşları içinde kalmış ve bu sebeple geleceğin karanlıkları karşısında korkmuş yahut hareketsiz kalmış bir halkın, mistik düşüncelere dalarak oralarda bir teselli araması mukadderdir. Korkulan odur ki, muhayyilenin fazla tahriki sonunda vicdanlar pısırıklaşır, softalaşır.

Doğuda çocuksu iddialar ve delillerle Müslüman âlimlerin hayran olunacak çalışmalarına hakaret eden fanatikler, batıl itikat sahipleri hatta putperestler işte böyle meydana çıkmışlardır.

Çöküş devresinde “Ulema” genellikle tembel, reaksiyoner ve cahil insanlardan mürekkep bir ilahiyatçılar loncası haline gelmiştir. Halbuki Kur’an’ın ruhuna o kadar zıt olan böyle bir sınıfın teşekkül etmesi ne kadar vahim bir durumdur. Allah ile kulu arasına da girerek hakikatin ihya edici yüzünü de gizlemişlerdir. Cüppeleri kalın bir örtü gibi ışıkları örtmüş denebilir. 105

Ne mutlu ki, doğuda öfke ve gazap insan yakmaya kadar gitmemiştir., onlar dinin emirlerine uymayanları sadece dinsizlikle itham etmişlerdir. Fakat onlar da ibadetten daha üstün olan ilim tahsil etme  emrine itaat etmeyenler karşısında sustukları için evvelkilerden daha az hatalı sayılmazlar. Ulema hükümdarlara yanaştı..Böylece İslâm’a ahlâki mükemmelliğini  kaybettiren Cizvit’çe bir terör devri başladı.İlâmın yüksek değerleri loşlaştırıldı. Unutuldu. Çiçeron’un dediği gibi “Savaş zamanında halk nasıl kumanda ederse barış zamanında da itaat eder.” Bu sofular aydın şairlerin daima gülünç hedefi olmuşlardır.

Auguste Comte göre,  görev hür bir millet tarafından yerine getirilen şeydir. Hür olmayan bir millet yiğit bir millet değildir. Kullanılmayan inisiyatif zayıflayacaktı. 8 ve 11. yüzyılların o kadar şerefle takip edilen idealleri artık kaybolmuştur. Müslümanlar cetlerinin muhteşem girişimlerini ve onları harekete geçiren kutsal ateşi unutmuşa benzemektedirler.

Roma kuzeyden gelen Barbar istilalarıyla yıkılınca Roma medeniyeti de tamamen ortadan kalktı. Avrupa ta Araplar görününceye kadar karanlıkta kaldı. Ayni şekilde Haçlı orduları da Asya’yı istila edince sanat ve ilim Semerkant ve Belh’e taşındı. Bağdat ekolü de yavaş yavaş silindi.

Bazı emirler İslâm Dünyasına esik parlaklığını getirmeye uğraştılar. Dağılmış bilginleri toplayarak ve onları destekleyerek gayret gösterdiler. Şartlar izin vermedi. Her kültürün ulaşabileceği bir muhitin yokluğu yüzünden, zihinler ve zekâlar ışık saçmayı keser ve medeniyet alçalır.

Daha sonra Türkiye’de Fatih sultan Mehmet ve Kanuni Sultan Süleyman zamanında, birçok ilim adamının iştirakiyle bir reform ve entelektüelliği birleştirme teşebbüsü ise başarılı olamadı. Sadece dikkat çekici bazı eserler ortaya koyabildi. Fakat bu uyanış devam etmedi.

Ama gerçek şunu söylemeye beni mecbur etti ki, “Kur’an İslâm medeniyetinin doğuşunda rol oynamışsa da çöküşünde asla.”107