Din ve Devlet İlişkileri
28 Mayıs 2019
Uygarlık Yolu / İbrahim Okur
28 Mayıs 2019

El Münkizu Min-ed Dalal

El Münkizu min-ed dalal / Dalâletten Kurtuluş İmam-ı Gazâli
Onur Kitap 1.Basım 2013


Hüccet-ül İslâm unvanıyla anılan İmam Muhammed Gazali, hicri 450 Miladi 1058 yılında Horasan’ın TUS şehri civarında GAZELE köyünde dünyaya geldi. Lakabı Ebu Hamid’dir.
Küçük yaşta basasını kaybetmiş, babasının sofiyyeden bir dostunun himayesinde kalmış, sonra onun tarafından Medreseye yerleştirilmiştir.
Gazali, tahsiline Tus şehrinde başlamış bir müddet Fıkıh okumuş, oradan Cürcan’a, daha sonra Nişabur’a gitmiş, GÜVEYNİ’den (419-478) Usul-i Fıkıh, Mantık, Kelam gibi ilimleri tahsil etmiştir. Hocasının vefatı üzerine Samarra’ya gitmiş, bu sırada alimleri himayesiyle tanınan vezin Nizamülmülk’ün teveccüh ve iltifatına mazhar olmuş, 484 tarihinde Bağdat(ta Nizamiye Medresesinin müderrisliğine tayin edilmiştir., Bağdat’ta 300 talebeye ders vermekte ve çok büyük bir itibara sahip bulunmakta idi.
Gazali, Kelâm ilmine büyük bir yenilik getirmiş olup, “Mutaahhirin İlm-i Kelâmı” Gazali ile başlamıştır. Bu ilm-i Kelâm, Yunan felsefesine ve bu felsefeyi İslâm aleminde neşriyle efkâr-ı İslâmiyeyi Yunan sahasına yaklaştırmak isteyen Farabî ve İbni Sina ve emsalinin felsefelerine o vakitler zuhur eden bid’at ehline ve mülhitlere (zındık) karşı vaz olunmuş idi. Ehl-i sünnet kelamcıları ehl-i bid’at mezhebini inkıraza uğratmışlardır. S. 6-7
Yer yüzünde Nübüvvet ışığından başka aydınlanacak bir şey olmadığını; tasavvufun, kalbi tamamıyla masivadan (Yaradandan gayrı her şey) temizlemek, yalnız Allah’ı anmakla meşgul olmak ve nefsi Allah’ın varlığında yok etmekten ibaret olduğunu, bundan sonraki hali kim ifade etmek isterse sözünde mutlaka kaçınılması mümkün olmayan hatalar olacağını “ aklın idraki haricinde kalan şeyleri idrak etmenin , ancak nübüvvet yolu ile mümkün olduğunu”, “Kalbin Allah’ı tanımağa mahsus bir yer olan ruhun hakikatinin” de bir hastalığı mevcut olduğu, bu hastalığın tabibinin Peygamberler olduğu, bu hastalığa karşı Peygamberler tarafından miktarları belli edilen ibadet ilaçlarının mevcut olduğu ancak bunların akıl ile idraki kabil olmadığından onları nübüvvet nuru ile idrak eden Peygamberleri taklit etmek gerektiğini” “aklın vazifesi bize bu hakikati bildirmek ve öylece teslim etmek olduğunu” anlatmaktadır. S.8
Göz bir yıldıza baktığı zaman onu bir altın lira kadar küçük görür. Halbuki matematik ilmi, göze bir altın lira kadar görünün yıldızların her birinin dünyamızdan daha büyük olduğunu ispat etmiştir. Mahsusat da buna benzer. Bir çok hallerde his hakimi hükmediyor, fakat akıl hakimi his hakimi hükmünü müdafaası mümkün olmayacak şekilde yalanlıyor. S.14
Bir şey hem var, hem yok olmaz. Ve bir şey hem hadis (sonradan var olan), hem kadîm (evveli olmayan) hem var, hem yok, hem vacip (bulunması zaruri) hem muhal (imkânsız) olamaz sözleri gibi.
Sofiye, kendilerinden geçip hislerini kaybettikleri zaman kendilerinin akıl yoluyla çözülmesi mümkün olmayan bazı şeyleri müşahede ettiklerini söylerler. Ola ki bu hal ölüm halidir. Çünkü Resulullah (s.a.v.) “İnsanlar uyku halindedirler. Öldükleri zaman uyanırlar” buyurmuşlardır.

Vesveseler içime doğdu ve kalbime yer etti, bu defa buna ilaç aramaya koyuldum. Nihayet Cenab-ı hak beni bu hastalıktan kurtardı. Nefsim sıhhat ve itidal haline avdet etti. Aklî zaruretler emniyet ve yakîn üzere makbul ve itimada şayan olarak rücu etti. Bu seziş ve bu safsatadan kurtuluş bir delil veya istidlal tertibi ile değil, ancak Allah’ın kalbime ilka ettiği bir nur ile olmuştur. Bu nur bir çok bilgi kapılarının anahtarıdır. (???????)
Ayet-i Kerime’de; Allahü Teala kimin hidayetini murad ederse, İslâm için kalbini şerh eder” buyurulmuştur. (El enam suresi ayet 125) BU ayette geçen şerh kelimesinden murad ne olduğu Hz. Peygamberden sorulunca ;
“O Allahü Tealâ’nın kalbe ilka ettiği bir nurdur”, buyurdular. S.16 Hakikatlerin keşfini bu nurdan beklemek gereklidir. ???????
Bunları anlatmaktaki maksadım hakikati aramakta çok ciddi bir şekilde hareket ettiğimi göstermek ve bunun ehemmiyetini belirtmektir. S.16

Kelam İlmi hk.
Kelam ilminin maksat ve gayesini beyan
Evvela kelam ilmine başladım. Onu iyice öğrendim. Muhakkik’in kitaplarını mütalaa ettim. Kelam ilminin gayesi ehl-i sünnet itikadını bid’at ehlinin teşvişinden kurtarmaktır. Şeytan bidat ehlinin kalplerine ehl-i sünnet itikadına muhalif bir takım vesvese tohumlarını saçmış, onlar da bunu dillerine dolamışlar ve hemen hemen ehlisünnet itikadını karıştırmaya ve bozmaya kadar gitmişlerdir. Şu hal karşısında Allahü Tealâ kelamcıları yaratmış, bidatçıları me’lûf olan sünnetin hilafına ortaya attıkları mülevvesatın perdesini yerle yerine sözlerle açmak suretiyle onların sünneti seniyyeye yardım esbabını harekete getirmiştir.
Bazı bid’atçıların zuhuru, kelâm ilminin meydana gelmesine sebep olmuştur. S.19
Felsefenin maksadı hakkında:
Hakikatlerin sarrafı olanlar, felsefecilerin sözlerinde Hakkı kalp ve mağşuşundan (katışık-karışık) nasıl ayırt etmişlerdir bu hususları beyan edeceğim.
Cenabı hak beni bu boş vakitlerimdeki mütalaalarımla iki seneden az bir müddet içinde felsefe ilminin son derecesine erdirdi. Nihayet felsefedeki aldatmalara, desiselere, hakikat ve hayalde ve şüphe bırakmayacak şekilde vakıf oldum. Şimdi felsefecilerin buna dair ilimlerinin hikayesini benden dikkatle dinle. Ben onların ilimlerinin birkaç kısma ayrıldığını gördüm. …hak ve hakikate yakınlık uzaklık itibarıyla büyük farklar varsa da hepsine küfür ve ilhad (Allahı inkar) damgasını vurmak lâzım gelir. S.22
Felsefecilerin sınıflarına ve hepsinde küfü alametinin bulunduğuna dair:
Felsefeciler üç kısma ayrılır.
1.Dehriler: Kâinatı tedvir ve idare eden kadir bir yaratıcının varlığını inkâr ettiler. Dediler ki hayvan meniden, meni de hayvandan hasıl olmuştur. Bu sekiden böyle idi, böyle devam edip gidecektir. Bu kısım felsefeciler zındıklardır.
2.Tabiatçılar: Allah’ın varlığını itirafa mecbur kaldılar. İnsandaki “kuvve-i akile” nin de mizaca tabi olduğunu zannettiler. “Nefs ölür bir daha avdet etmez “ düşüncesine kapılarak ahiret yoktur dediler. Cennet, cehennemi,. Hesabı inkâr ettiler. Onların nazarında ibadet için sevap,. Günah için azap yoktur.
3 Allahçılar: (ilahiyyun)
Bunlardan biri Eflatun’un hocası olan Sokrat’tır. Eflatun da Aristo’nun hocasıdır. Mantık ilmini tertip eden, kolayca istifade edilir hale getiren Aristo oldu. Aristo, hocası Eflatun’u, Sokrat’ı ve daha önceki ilahilerin felsefesini reddetti. Fakat onların küfürlerinden bidatlarından bakıyyeler, eserler bıraktı. Bazı küfürlerde onlarla beraber oldu. Tamamıyle kendini küfürden kurtaramadı. İşte bu noktadan onları, İslâm felsefecilerinden İbni Sina’yı, Farabi’yi ve onlara uyanları tekfir etmek vacip oldu.
Şunu da bilmek lazımdır ki, hiçbir İslâm filozofu İbni Sina ve Farabi kadar Aristo felsefesini bize doğru olarak nakletmedi.
ibni Sine ve Farabi’nin naklettiklerine göre, Aristo’nun bizce malum olan bütün felsefesi üç kısma ayrılır. Bunlardan bir kısmı küfrü mucib, yani bu yolu tutan kâfir olur, bir kısmı bid’at ve sapıklık sayılır, diğer bir kısmı ise red veya inkârı icap etmez. S.25
Bunları açıklayalım:
Felsefenin kısımlarına dair:
Felsefe ilimleri arzu ettiğimiz maksada göre altı kısımdır. Riyaziye, mantık, tabiiye, ilahiye, siyasiye, ahlâk.
1.RİYAZİYE:
Hesap, hendese ve hesap ilimlerinden ibarettir. Bu ilimlerin müspet veya menfi yönden dini işleri hiçbir suretle taallûku yoktur. Bunlar aklî delillerle ispat olunan şeylerdir. Fakat bu ilimlerden iki afet-fenalık doğmuştur:
Birinci afet:
Bu ilimlerle uğraşan kimse, onlarda gördüğü inceliklere, kuvvetli delillere hayran kalır. Bu itibarla felsefe hakkında hüsnü zan besler. Ve zanneder ki bütün ilimler vazıh olmakta ve kuvvetli delillere dayanmakta bu ilim gibidir. Sonra felsefecilerin şer’i şeriften insanların dillerine tespih olan yerleri hor görüp, terk ve küfür ettiklerini işitir de sırf onları taklit sebebiyle kâfir olur. S.26 Ve kendi kendine “din hak olsaydı riyaziyeyi bu kadar incelemiş olan bu büyük adamlarca malum olurdu, gizli kalmazdı” der. Onların küfür ve inkarlarını şundan bundan işiterek öğrenmekle hak ve hakikatin dini inkardan ibaret olduğunu istidlal eder. İtikadında başka hiçbir dayanağı olmadan bu kadarlık bir düşünce ile doğru yoldan ayrılan ne kadar insan gördüm. Sırf taklitle yoldan çıkan bu adama: “Bir ilimde mahareti olan kimsenin, diğer ilimlerde de mahir olması gerekmez. ……Her ilmin erbabı vardır. Kendi yollarında ilerlemişler, başkalarını geçmişlerdir. Bazen bunlar başka ilimlerde cahil ve ahmak mevkiine düşerler. Eskilerin riyaziyat hakkındaki sözleri ise tahmindir. … Nefsinin galebesi, tembellik arzuları, kendini akıllı göstermekten hoşlanması gibi haller onu bütün ilimlerde felsefecilere iyi gözle bakmakta ısrar etmeğe sevk eder. İşte bu büyük bir afettir. Afet olduğu için de bu ilimlerle fazla meşgul olanları men etmek vacip (mecburi-zaruri) olur. Çünkü bu ilimlerin her ne kadar din ile ilişiği yoksa da, felsefeye ait ilimlerin başlangıcı olması itibarıyle onların kötülükleri, uğursuzlukları ona da sirayet eder. Bu ilimle çok meşgul olup da dinden çıkmayan, takva gemini nefis atının başından sıyırıp atmayan pek azdır. S.27
İkinci afet:
Bu afet İslâm dininde samimi fakat cahil olan kimselerden doğmuştur. Bunlar İslâm dinine yardımın felsefeye ait bütün ilimleri inkâr etmekle mümkün olacağını zannettiler. Hattâ güneşin ayın tutulması hakkındaki sözlerini kabul etmediler. Bu gibi iddiaların şeriata muhalif olduğunu söylediler. Cahillerin bu inkârı güneşin, ayın tutulması keyfiyetini, kati bir delille bilen bir kimsenin kulağına geldiği zaman kendi delilinde şek ve şüpheye düşmez. Ancak İslâm’ın cehil üzere kurulduğu zannına kapılır. Bu suretle felsefeye karşısı sevgisi, İslâm’a karşı buğzu artar. Bu ilimleri kabul etmemekle İslâm’a yardım edeceklerini zannedenler dine karşı büyük bir cinayet işlemişlerdir. Halbuki ne şeriat bu ilimleri gerek müspet, gerekse menfi olarak reddetmiş, ne de ilimler din işlerine karşı taarruz halinde bulunmuşlardır. S.27
PEYGAMBER EFENDİMİZİN ŞU MANADA BİR HADİSİ ŞERİFİ VARDIR: Güneş ile ay, Allahü Tealanın büyüklüğüne delalet eden ayetlerden (alametlerden) iki ayettir. Onlar ne bir kimsenin ölümü ne de yaşaması için tutulurlar. Onların tutulduğunu gördüğünüz vakit Allah’ı anmağa ve namaza koşunuz. Bu hadiste güneş ile ayın seyir ve hareketlerini, burçlarda içtima etmelerini veya karşılaşmalarını bildiren hesap ilminin inkârını icabettirecek bir cihet yoktur. BU hadisi şerifin sonu evvelce rivayet edildiği söylenen Ancak, Allahü Teala bir şeye tecelli edince o şey onda râm olur, baş eğer cümlesine muteber sayılan hadis kitaplarında tesadüf edilmemiştir. İşte riyaziyatın hikmeti ve afeti budur. S.28
2 MANTIK;
Felsefe ilminden sayılan mantığın ne müspet, ne de menfi cihetten din ile ilgisi yoktur.
…Evet. Mantıkçıların bu ilimde bir takım haksızlıkları yok değildir. Çok kere mantığı tetkik eden bir kimse onu beğenir ve çok açık görür. Zanneder ki mantıkçılar kendilerinden rivayet olunan ve küfre varan meseleleri bu gibi delillerle ispat etmişlerdir. İlahi ilimleri tetkik etmeden ve bu hususta yapılan tetkikata vakıf olmadan hemen inkâra (küfre) saparlar. İşte bu da mantığa arız olan afetlerden biridir. S.29
3 TABİAT İLİMLERİ;
..Tıp ilmini inkâr etmek dinin şartlarından olmadığı gibi , bir tabiat ilmini de inkâr, dinin şartlarından değildir. Ancak muayyen ve malum bir kısım meseleler müstesnadır. Ki biz onları (Tehafüt’ül Felasife) adlı kitabımızda zikrettik. … Hepsinin aslı esası şudur,. Tabiat olayları Allah’ın emri altındadır. Bir şey bizatihi amil olamaz. Ancak yaratanı tarafından yaptırılır. Güneş, ay, yıldızlar ve diğer eşya hep Allah’ın emrine ve iradesine tabidirler. Hiçbirisinin fiil ve hareketi kendiliğinden değildir. S.30
4.İLAHİ İLİMLER
Felsefeciler en çok ilahi ilimlerde yanılmışlardır. Felsefeciler ilahiyat bahsinde yirmi yerde hataya düşmüşlerdir. Bunlardan üçünde onları ifkar (kâfir yapmak) vacip (zaruri) olur. Onyedisinde ise bidatçı sayılırlar. Bu yirmi meseledeki yanlış düşüncelerini yıkmak için (Tehafüt) kitabını kaleme aldım.
Küfre düştükleri birinci mesele şudur: Derler ki “insan öldükten sonra tekrar dirilerek cesetleriyle hasredilmez. Mükafat ve mücazat gören sade ruhlardır. Azaplar ruhanidir, cismani değildir.” Filhakika ruhların azap göreceğini kabul etmelerinde isabet etmişlerdir. Çünkü ruhlar azap göreceklerdir. Fakat cesetlerin tekrar dirileceğini inkâr babındaki sözlerinde hataya düşmüşlerdir. Onlar bu sözleriyle şeriat indinde küfre gitmişlerdir.
İkinci mesele: Derler ki “Cenab-ı hak külliyatı bilir, cüziyatı bilmez” Bu da açık bir küfürdür. Hakikat şu ayet-i kerimede beyan buyurulmuştur: Yerde ve göklerde zerre miktar, ufak bir şey Allah’ın ilminden hariç kalamaz.
Üçüncü mesele: yine derler ki “Bu alem ezeli ve ebedidir.” Müslümanlardan hiç biri bu meseleleri bu şekilde kabul etmemiştir. S.30
6.AHLAK:
Sofiye, Allah’ı tanıyanlar ve devamlı olarak Allah’ı zikredenlerdir. Bunlar dünya nimetlerinden, lezzetlerinden yüz çevirerek nefsin arzularına muhalefet etmekle Allah yolunda yürürler. Bu suretle vuku bulan mücahedelerinde nefsin ahlâkı, ayıpları, hareketlerin kötü tarafları kendilerine malum olur. Filvaki o devirde, hattâ her asırda Allah adamlarından bir cemaat bulunmuştur. Allahü Tealâ dünyayı onlarsız bırakmaz. Çünkü onlar yeryüzünün direkleridirler. Onların bereketiyle yeryüzü sakinlerine bereket iner. Nitekim bir hadis-i şerifte Resulü Ekrem (s.a.v.) efendimiz şöyle buyurmuştur: Onların yüzü suyu hürmetine yağmur yağar, (insanlara) rızık ihsan edilir. Eshab-ı Kehif bunlardan bir cemaat idi. S.32
..işte buraya kadar anlattığım, felsefecilerin kitaplarını okumayı, reddedenlerin birinci afetidir.
İkinci afet, o kitaptaki sözleri kabul etmekten ileri gelen fenalıktır. Felsefeye ait “ihvanussafa” ve benzeri kitapları okuyan kimseler, onları içinde peygamberlere ait hikmetli sözleri, mutasavvıfların fikirlerini görür, ekseriya kitapları beğenir ve kabul eder. Onlara karşı hüsn-i zan sahibi olur. Okuyup beğendiği sözlerin kendisine bıraktığı müspet intiba dolayısıyla ona karıştırılmış olan felsefelerin batıl fikirlerini de hemen kabul etmekte bir mahzur görmez. İşte bu, batıla doğru bir nevi istidraç (yaklaştırma)dır. Bu felaketten dolayı o kitapları okumaktan halkı menetmek lâzımdır. Çünkü içinde bulunan batıl fikirlerden dolayı okumakta büyük mahzur vardır. Yüzmeyi bilmeyenleri deniz kenarında dolaşmaktan menetmek lâzım geldiği gibi, halka da yanlış fikirlerle dolu bu gibi kitapları okutmamalıdır. S.34
..iyi para ile kötü paranın aynı kese içinde bulunması dolayısıyla bir yakınlık olması kalp parayı iyi yapmayacağı gibi, iyi parayı da kalp yapmaz. Bunun gibi hak ile batıl arasında yakınlık olması, ya’ni bir kitap içinde bir arada zikredilmesi batılı hak, hakkı batıl yapmaz. İşte felsefenin afeti ve zararı hakkında anlatmak istediğimiz bundan ibarettir. S.35

Hilafet makamından (28. Abbasi Halifesi Müstazhir Billâh İbni Muktedi.) Talim mezhebinin hakikatini açıklayacak bir kitap tasnif etmem için bana kati bir emir verilmesi isabetli oldu.
..Mesele hakkında Nass bulununca onunla hükmederler, bulunmazsa içtihat ile amel ederler.

TASAVVUF YOLUNA DAİR
Adı geçen ilimleri tetkik ettikten sonra tasavvuf yolunu tuttum. Anladım ki bu yol, ilim ve amel ile tamamlanıyor. Mutasavvıfların ilmi; nefsin geçit yollarını kesmek, onu kötü ahlâktan, fena sıfatlardan uzak tutmaktır.
Anladım ki sofiye sözlere değil, iyi hallere sahiptir.
Anlamıştım ki ahirette saadet (bahtiyarlık) ancak takva (günahlardan uzaklaşmak) ile, nefsi heva ve hevesten men etmekle olur. Bütün bunların başı da gurur yurdundan (dünyadan) uzaklaşmak, ahirete bağlanmak, bütün varlığımla Allah’a yönelip, kalbin dünya ile olan ilgisini kesmektir. Buna da ancak makamdan, maldan, insanı yüksek derecelerden alıkoyacak meşgalelerden, alâkalardan kaçmakla mümkün olacağı aşikârdır.
..Ahiret yoluna faydası olmayan bir takım ilimlerle meşgul olduğumu anladım. Sonra tedris hakkındaki niyetimi yokladım. Onun da Allah rızası için olmadığını, mevki sahibi olmak, şan ve şeref kazanmak peşinde olduğuna kanaat getirdim. Uçurumun kenarında bulunduğumu, eğer kaybettiğim hallerimi düzeltmekle meşgul olmazsam ateşe yuvarlanacağımı anladım. S.48
Sabahleyin ahirete karşı istek ve arzum kuvvet bulsa, akşamüzeri dünya arzuları kalabalık bir ordu halinde ona saldırarak bu arzuyu dağıtırdı. Bu suretle dünya arzularının zincirleri beni makama doğru çekiyordu. İman münadisi ise bana şöyle sesleniyordu:
-Göç’e hazırlan göç’e! Geride ömrünün pek azı kalmıştır. Önünde uzun bir ahiret yolculuğu var. Bugüne kadar elde ettiğin bütün ilim ve amel hep riya gösteriştir. Şimdi ahiret için hazırlık yapmazsan ne zaman hazırlanacaksın? Dünya ile alâkanı şimdi kesmezsen ne zaman keseceksin.
Şeytan gelerek şöyle dedi:
Sana gelen bu hal geçicidir. Sakın ona aldanıp itaat etme. …bu yaşayışı terk edersen …tekrar elde etmek kolay olmaz.
Böylece dünya arzuları ile ahiret düşünceleri arasında kararsızlık içinde bulunuyordum. Bu hal 488 senesi Recep ayından itibaren altı aya yakın devam etti. Recep ayında iş ihtiyari olmaktan çıktı. Iztırar haline döndü. Çünkü Cenab-ı hak dilimi kilitledi. Ders okutamayacak bir şekilde dilim bağlandı. Yemeden içmeden kesildim. Hekimler ilaçla tedaviden ümitlerini kestiler. Dediler ki “Bu kalbde meydana gelen bir haldir. Buradan mizaca sirayet etmiştir. Kalbe ârız olan bu elem ve hüzün giderilmedikçe bunun ilaçla tedavi edilmesine imkân yoktur.” Sonunda ben de Allah’a sığındım. Çaresiz kalan kullarının duasını karşılıksız bırakmıyan Allah beni kurtardı. Mevki, mal, aile, evlat, dost gibi şeylerden yüz çevirmemi bana kolaylaştır. Mekke’ye gitmek ister göründüm. Kendimin ve çocuklarımın nafakasına yetecek kadarını ayırdım. Kalanını dağıttım.
Sonra Şam’a vardım. İki seneye yakın orada kaldım. Sofiye kitaplarından öğrendiğim veçhile kalbimi zikrullah ile tasfiye etmek, ahlâkımı düzeltmek, nefsimi fena huylardan temizlemek için daima insanlardan ayrı yaşamayı, riyazat yapmağı ve ibadetle meşgul olmayı tercih ettim. Bir müddet Şam’daki Emevî camiinde itikafa girmiştim. Her gün caminin minaresine çıkar, kapıyı üzerime kilitlerdim. Sonra Kudüs’e gittim. Beyt’i mukaddese girdim. Her gün “Sahra’ya (birçok peygamberin ibadet yeri olan kaya) girer kapıyı üzerime kilitlerdim. Hac farizası için Hicaz’a gittim. Çoluk çocuğumun daveti beni tekrar vatana çekti.
..on sene kadar bu hal üzere uzlete devam ettim. Bu müddet zarfında bana o kadar çok şeyler zahir oldu ki, onların hepsini saymak mümkün olmaz. Şu kadarını anlatayım:
Şüphe götürmeyecek şekilde anladım i sofiye (mutasavvıflar) hakikaten Allah yolunu bulan kimselerdir. Onların gidişleri gidişlerin en güzelidir. Gittikleri yol yolların en doğrusu, ahlâkları, ahlakların en temizidir.
Sofiyenin birinci şartı olan temizlik, tamamıyla masivallahı (Allahtan başka her şeyi) kalpten çıkarmaktır. “Fenafillah” yani Allah’ın varlığında yok olmanın son mertebe sayılması, başlangıçta insanın kendi iradesi ile yapabildiği şeye göredir.
..Tarikatın başından itibaren keşifler, müşahedeler başlar. Hatta bu yolun yolcuları uyanıklık hallerinde melekleri, peygamberlerin ruhlarını görürler ve sözlerini işitirler. Onlardan birçok fayda elde ederler. ..Hülasa iş Allah’a o kadar yaklaşmak derecesine varır ki, bunlardan bir kısmı Allah’a hulul ettiğini, bir zümre Allah ile birleştiğini, diğer bir taife de Allah’a vasıl olduğunu tahayyül eder. Bunların hepsi hatadır. S.52
..Velilerin kerametleri aslında peygamberlerin ilk zamanlarında vuku bulan hallerdir. İşte bu hal, Resulullah efendimizin ilk halidir. Hz. Peygamber kendisine peygamberlik gelmeden önce Hira dağına çekilir, orada rabbisiyle yalnız kalarak ibadet ederdi,
… Sofiyenin yoluna süluk etmem dolayısıyla bana bizzarure nübevvetin hakikatı, hassası zâhir (aşikâr) oldu. O halde nübüvvetin esasını anlatmak icabetti. Çünkü buna çok ihtiyaç vardır. S.52-53.
“Eğer bir insan bütün düşünceleri, bir düşünce halinde (Yalnız Allah’ı düşünerek sabahlarsa, Cenab-ı Hak onu dünya ve ahiret endişesinden kurtarır.” Hadisi şerifin ne kadar sadık (doğru) olduğunu anlamak için bunu bin defa, iki bin defa, binlerce defa tecrübe etsen sende şeksiz şüphesiz zaruri bir ilim meydana gelir. s.57
…Bunun gibi zaruri bilgi ile bana malûm olmuştur ki, (?????) Peygamberler tarafından miktarlar, hudutları belirtilen ibadet ilaçlarının tesirleri de akıllı kimselerin akıl sermayeleriyle idrak olunmaz. Bu hususta ibadetlerin hassalarını akıl yoluyla değil, nübüvvet nuruyla idrak eden Peygamberleri taklit etmek vacip olur.
..Mesela secde, rükü’un iki misli; sabah namazı miktarca ikindi namazının yarısıdır. İşte bu nübüvvet nurundan başka bir suretle muttali olunması mümkün olmayan hassalar kabilinden ilâhi bir sırdır. S.60
..en sonunda da nübüvvetin şerh ve izah ettiği amel hususunda itikatların zayıfladığını, bunun halk arasında yaygın bir hal aldığını gördüm. Halkın itikadının gevşemesini, bu iman zayıflığının sebeplerini araştırmam neticesinde dört sebebe bağlandığını anladım. Biri felsefe ile meşgul olanlardan, diğeri tasavvuf yoluna girenlerden, üçüncüsü ta’lim davasına girişenlerden, dördüncüsü halk arasında kendisine ulema namı verilenlerin muamelelerinden neşet etmektedir.
..Çünkü sen iki ile biri değişmezsin. (Dünya işlerinde aldanmazsın). O halde nasıl oluyor da nihayeti olmayan ahireti, sayıl günlerden ibaret olan dünyaya değişiyorsun? Şayet ahirete inanmıyorsan kâfirsin demektir. S.62
İbaha mezhebi: İnsan bu mezhepte her şeyi yapmakta serbestti.
İbni Sina, yazdığı “Ahitname” sinde Cenab-ı Hakka karşı şu ve şu ahitlerde bulunduğunu, şeriatın hükümlerine tazim edeceğini dini ve bedeni ibadetlerde kusur etmiyeceğini, şarabı zevk için değil, ancak tedavi maksadıyla içeceğini söylemiştir. İşte felsefecilerden iman sahibi olduğunu iddia edenlerin imanı bu kadardır. Onlara bir kısım insanlar da aldanmıştır.
..Kendimi hazırlamış bulunca mutasavvıfların, felsefecilerin, ta’limiyecilerin ve alim geçinen kimselerin ilimleriyle çok meşgul olduğum için bunları rüsvay etmek benim için bir yudum su içmekten daha kolay hale gelmişti. Kalbime doğdu ki, şimdi bunu yapmak farz olmuştur. Kendi kendime, “Hastalık umumi hale gelmiş. Tabipler hastalığa yakalanmış, halk helak olmak üzere iken insanlardan ayrı yaşamanın yalnız kalmanın asan ne faydası olacak” dedim.
..Cenab-ı Allah zamanın padişahının himmetini hariçten bir tesir görmeksizin kendiliğinden harekete getirmeği takdir buyurmuş olacak ki, padişah bu gevşekliği gidermek için Nişabur’a gitmemi kat’î surette emretti. S65
..bu hususta kalp ve müşahede erbabından bir cemaatle istişarede bulundum. Hepsi de uzleti bırakmamı, çekildiğim köşeyi terk etmemi ittifakla söylediler. Bana Allah yolunda bulunan büyük zatların gördükleri tevatür derecesindeki çok rüyalar inzimam etti. (bağlandı) Bu rüyalar, bu hareketin Cenabı Hakkın şu yüz sene başında takdir ettiği hayır ve rüşdün başlangıcı olacağına şehadet ediyordu. Filhakika Allah her yüz senenin başında bu dini ihya edeceğini vaad buyurmuştur. İşte bu şehadetler sebebiyle iyi zannım galip geldi. Ümidim kuvvet buldu. CENAB-I Hak bu vazifeyi yerine getirmek için Nişabur’a hareket etmemi 499 senesinin Zilka’de ayında müyesser (nasib) kıldı. Bana göre insanlardan ayrı yaşadığım 11 seneyi buldu. Bu Allah’ın takdir ettiği bir harekettir. Bu hareket Cenabı Hakkın çok acib (şaşılacak) takdirlerinden biridir ki, Bağdat’tan çıkışım ve uzlet hallerinden ayrılışım bu uzlet zamanında nasıl imkânı hatırı hayale gelmeyen şeylerdense, bu takdir de öylece hayalimden geçmeyen şeylerdendi.sb66
..Lâkin ma’siyet halinden dönüş, taata yöneliş ancak Allah Azimüşşandan olduğuna yakîn ve müşahede derecesine varan bir iman ile inanıyorum. Ben hareket etmedim. O bana yaptırdı. O halde evvela beni ıslah etmesini, sonra benim vasıtamla başkasını; beni doğru yola sevk etmesini ; sonra benimle başkasını doğru yola ulaştırmasını ondan niyaz ediyorum. S.67