İslâmda Bilimin Yükselişi ve Çöküşü 1. Bölüm
28 Mayıs 2019
Türkiye İleri Teknoloji Üretiminde Niçin Yetersiz?
29 Mayıs 2019

Garplılaşmanın Neresindeyiz?

Prof. Dr. Mümtaz Turhan Yağmur Yayınları 4.Baskı1961
Ramazan BAKKAL- Şubat 2019

Bu vaziyette milletçe bütün enerjimizi, içtimai bünyemizi kuvvetlendirecek tedbirler etrafında toplamamız icap ediyor. Korkunç bir içtimai istiklal savaşı içinde olduğumuzu unutmamalıyız. Ferdin olduğu gibi milletin de kaderini bu mücadele tayin edecektir.

Ancak hakiki cezri tedbirler karşısında, şimdiye kadar olduğu gibi, “bunlar bize vakit kaybettirir” deyip idari ve tali çarelere başvurma itiyadından vazgeçmeliyiz.

ÖNSÖZ
Hırs ve heyecanlardan mümkün mertebe kurtularak vaziyeti tamamen objektif bir şekilde mütalaa edip ona göre hükümler vermek daha hayırlı olacaktır. 14
Zaten mevcudu korumak için daha fazlasını, daha iyisini, daha ilerisini ve mükemmelini istemekten başka bir çare var mıdır?
Özlenen medeniyetin mümessili olarak kabul edilen bazı milletlerin, kanunları, teşkilatları, adetleri ve bilhassa kıyafet ve yaşayış tarzları taklit edilmiştir. 15

Elde edilecek netice bazı tavır ve hareketlerle kılık kıyafetin ve fikirlerin taklidinden ibaret olacaktır. Çünkü fiil ve hareketleri meydana getiren sâiklerde (sebep), zihniyette değişiklik yapmadan davranışlarda devamlı, hakiki bir yenilik temin edilemez. 16
Herhangi bir hedefe erişebilmek behemahal aynı yoldan, aynı merhalelerden geçmeye mi bağlıdır? Mesela bugün elektriği elde edebilmek için muhakkak evvela çıra, kandil, sonra havagazı yakmak mı lâzımdır. Öyle ise rönesansı yapmadan bu gün garp medeniyetine kavuşmuş olan İskandinavya, Rusya, Japonya’nın durumunu nasıl izah edeceğiz?
Bugün şu halimizde bile Rönesans insanının bilemediği pek çok şeyi biliyor, onun tahayyül etmeğe bile cesaret edemeyeceği bir çok şeylere erişmiş ulunuyor ve onun düşünemeyeceği şekilde düşünebiliyoruz. 18
Rönesansın ilim .bakımından büyük ehemmiyeti getirdiği şeylerde değildir; müteakip asırlarda garp medeniyetinin tesessüsünde mühim rol oynayacak olan ilmin inkişafı için zemini hazırlamış olmasındadır.
Bizim telafi etmemiz lazım gelen aslında Rönesans değil; insanın kafasında, zihniyetinde hakiki değişikliği meydana getiren Kopernik, Galile ve Dekart’la başlayan objektif, ilmi düşünce hareketidir. Onun için ihtiyaç halinde öğrenmemiz lazım diller Yunanca ve Latince değil, İngilizce ve Almanca gibi bugün yaşayan dillerdir.
..çok şayanı dikkat bir diğer nokta da Türk halkının hakiki medeniyet hamlelerine karşı ciddi bir mukavemet göstermemiş olmasıdır. Onun mukavemetini ancak örf ve adetlerine lüzumsuz yere müdahale edildiği zaman görüyoruz ki, bu kültür bütünlüğü ve istiklali bakımından çok sıhhatli bir tepkidir ve medenileşmekle de bir ilgisi yoktur, yani normal ve müspet bir harekettir. S.20

Garp medeniyetinin bir Hıristiyan medeniyeti olduğu, esas unsurlarından birisinin de bu din tarafından temin edildiği fikri şüphesiz doğrudur. Ancak bu medeniyete intisap edebilmek için behemehal Hıristiyanlık esaslarını benimsemek lâzım geldiği veya İslâmlığın garplılaşmamıza mani olduğu iddiası muhakkak yanlıştır. Japonya bu konuda iyi bir örnektir. S.21
İslâm dini, bir vakitler zamanının en yüksek bir medeniyetini meydana getirmiş olması bakımından terakkiye mani olmadığına dair imtihanı çoktan geçirmiş bulunmaktadır. S.22
Garplılaşma hakkında (Türk Düşüncesinde çıkan) muhtelif görüşler:
Bugünkü garp medeniyeti bizim onu taklide başladığımız devirlerdeki garp medeniyeti değildir. O artık tarihe karışmıştır. Onun dayandığı ilim iflas etmiş, prensipleri yıkılmış, yeni bir istikamete, mistisizme yönelmiş bulunmaktadır. Biz bundan habersiz olarak esasen kendimizde var olan bu kıymetleri atmağa çalışıyoruz. Bundan başka bir medeniyete intisap ederken onun çevresinde bir mukallit gibi kalmamak için de terkip yapmağa, kendimize has kıymetleri muhafaza etmeğe mecburuz.
Gerçi son asır zarfında ilme, onun ehemmiyet ve kıymetine dair çok parlak ve güzel sözler sarf edilmiştir, ama hepsi lafta ibaret kalmış, hiçbir vakit fiiliyata intikal edememiştir. S.23
Ne hakiki ilim müesseseleri kurulmuş, ne ilim, ne de ilim adamları layık oldukları itibarı- hattâ eski devirlerdeki kadar olsun- kazanabilmişlerdir. Bilakis en küçük vesilelerle ilim daima hakir görülmüş, ilim adamları hakarete uğramış veya susturulmuşlardır.
..Dün olduğu gibi bugün de garp medeniyetini ayakta tutan yine ilimdir.
Bundan evvelki garp medeniyetinin tarihe karıştığı ve ilmin iflas ettiği iddiası ise, insanı en çok hayrete düşüren kısmıdır. Zira henüz ne tarihe karışmış bir garp medeniyeti vardır, ne de ilim iflas etmiştir. S.23
Her ikisi de dipdiri ve her zamankinden daha kuvvetli, bir şekilde ortada durmakta ve bütün dünya tarafından taklit edilmektedir. On yedinci asırdan beri, tecrübenin rehberliğiyle ilim ilerlemektedir. s.24
Bütün dava, taklitçi bir merhalede kalmadan, içtimai inhilale uğramadan yaratıcı bir terkiple kendimize has orijinal bir kültür meydana germektir.
Bu da ancak, garptan alacağımız unsurlarla kendimizden katacağımız kıymetlerin tam, doğru ve kati bir şekilde tayin edilmesiyle mümkündür.
Bazılarına göre göçebe bir millet olduğumuz için tamamiyle medenileşmemiz imkânsızdır. Veya Müslümanlık garplılaşmamıza manidir. Bir diğer kısmına göre de biz itila devrimizi yaşamış, enerjimizi tüketmiş bulunmaktayız. Yeniden yükselmemiz, büyük bir millet haline gelmemiz ve bu arada garplılaşmamız mümkün değildir. Zaten garp medeniyeti de son günlerini yaşamaktadır.
Bunlar etraflarına ümitsizlik, yeis, mesuliyetsizlik ve kendilerinin müptela olup bir türlü kurtulamadıkları aşağılık hissini aşılamak suretiyle belki de farkında olmadan büyük bir fenalık yapmaktadırlar. S.26
..:Garp medeniyetine sahip olmanın yolu, ferdin bütün bir cemiyete nazaran daha çabuk, daha kolay ve emin bir şekilde Garp medeniyetini benimsediği hakikati göz önünde tutularak her şeyden evvel bol miktarda kabiliyetli ve kendilerine güvenilir gençleri bu medeniyet içinde yetiştirmektir. Nitekim Japonya bunu yapmış, Rusya bu sayede muvaffak olabilmiştir. S.29
Müslümanlığın garplılaşmamıza mani olduğu iddiasının da ilmi bakımdan büyük bir kıymeti yoktur. Çünkü içtimai değişmeler karşısında yalnız din, hususiyle yalnız İslâmlık mukavemet göstermemiştir.
Her din, her müessese, mensuplarının teessüs etmiş menfaatlerini koruma arzuları neticesinde hattâ, teşkilatlarını kuvvetlendirecek tedbirlere bile karşı gelmişlerdir. Ortaçağda Hıristiyanlığın reformasyon hareketleri İtalyan üniversitelerinin ilmî keşifler, İngiltere’de işçi ve esnafın endüstri inkılabı karşısında ayak diremeleri, bizde yeniçeri ocağının ıslahata karşı gelmeleri, başlangıçta garplılaşmaya rehberlik eden saray ve devlet mensuplarının sonraları onu durdurmaya çalışmaları da bu hususta birer misal olmak üzere hatırlanmaya değer.
Bugün de bazı sözde ilim ve fikir adamlarının, umumiyetle münevver tabakanın mühim bir kısmının ortada Japonya ve Rusya gibi müşahhas, canlı birer misalin durmasına rağmen halâ garplılık namı altında bazı şekil ve teferruat üzerinde durup hakiki garplılaşmaya yanaşmamalarını, yukarıdan beri ne derece mesnetsiz olduklarını izaha çalıştığımız iddiaları öne sürmeleri sadece gafletlerine yormak biraz güçtür.
Japonya’nın bugünkü seviyesine çok kısa bir zamanda erişmek için ne yaptığı bilindiği gibi, Birinci Dünya harbinde bizden pek farklı olmıyan Rusya’yı bugün Garpla atbaşı gidecek bir vaziyete getiren sırrın da komünizm olmadığı yine pekâlâ bilinmektedir.
Şu halde Müslümanlığın garplılaşma karşısında diğer din ve müesseselerden mahiyet itibariyle farklı bir mukavemet göstermediğine göre, ona mâni olup olamıyacağı, ancak ihtiva ettiği hükümler ve esaslar bakımından mütalâa olunabilir. İslâmiyet’in diğer dinlere nazaran daha rasyonel (akla dayanan) olduğu ve ilmi teşvik eden çok esaslı hükümler ihtiva ettiği göz önünde tutulursa bu bakımdan da medeniyete mani olmaması icap eder. Hakikatte Bernard Lewis’in de işaret ettiği gibi bir vakitler, medeniyet ve terakkiye mâni olmayan İslâm dininin bugün mani olduğunu iddia etmek herşeyden evvel mantığa aykırıdır. S.31
OSMANLI MEDENİYETİ NEDEN DURAKLADI?
Bu suale meşhur İngiliz tarihçisi Toynbee “Tarih hakkında bir tetkik” adlı büyük eserinin duraklamış medeniyetler faslında şu şekilde bir cevap vermektedir: Osmanlı Türkleri tabiat ve iklimin tazyikiyle siteyi terk edip harikulade bir cüretle başka medeniyetlere mensup milletleri idareleri altına aldıkları zaman çok büyük, başarılması güç ve o nispette tehlikeli bir işe girişmiş oluyorlardı. Onların bu hareketleri, tıpkı aşılması imkânsız, sarp bir kayalığa tırmanmak istiyen, cüretkâr, cesur,. kudretli, kabiliyetli, fakat bu işin ehli olmıyan bir dağ sporcusunun teşebbüsüne benzer. Başkalarının daha başlangıçta vaz geçeceği veya düşüp mahvolacağı bu tırmanma teşebbüsünde Türkler büyük bir cesaret ve maharetle kayanın muayyen bir yerine çıkmış, böylece akıllara durgunluk verecek bir muvaffakiyet göstermişlerdir. Fakat onu tamamıyle aşamadıklarından orada durmak mecburiyetinde kalmışlar, bulundukları bu yerden düşmemek için de geri kalan enerjileri gibi bütün zamanlarını ve hayatlarını buna sarf etmişlerdir. Eğer onların yerinde daha az cesur, fakat daha ihtiyatlı ve usta bir dağ tırmanıcısı olsaydı, bulunduğu o tehlikeli yerden inmenin veya kayayı tamamıyle aşmanın yolunu bulurdu. S.36
Hakikatte büyük tarihçi İbni Haldun da hiçbir göçebe kavmin bu akıbetten kurtulamayacağını görmüş ve bunların kurdukları imparatorlukların ancak üç nesil yani 120 sene sürebileceğini iddia etmiştir. Toynbee şu örnekleri verir. Islavlar üzerindeki Avar hakimiyeti 50 sene bile sürmedi. Garp Hun İmparatorluğu tek bir ferdin, Attila’nın ömrü kadar devam etti. İran ve Irak’ta Moğol İlhanlıların imparatorluğu ancak 80 sene sürdü. Cenubi Çin’deki Büyük Hun İmparatorluğu ise daha kısadır.
Bu ölçülere göre Osmanlı İmparatorluğunun Ortodoks Hıristiyan alemi üzerindeki hâkimiyeti zaman bakımından bir rekor teşkil eder. Rumeli’ye geçiş tarihi olan 1372, İmparatorluğun kuruluşunun ve 1774 tarihli Küçük Kaynarca muahedesi de yıkılışının başlangıcı olmak üzere kabul edilir. Bu arada hazırlık devresiyle çöküşün müddeti hesaba katılmazsa hakimiyetin dört asır sürdüğü görülür. Diğer göçebe imparatorluklarla mukayese edildiği taktirde Osmanlı İmparatorluğunun devam müddeti biricik bir hadise olarak kalır. Acaba neden? S.37
Bu arada Orta Asya’daki Türk medeniyeti ve bütün Türklerin göçebe olmadıkları hakikati bir tarafa bırakılmaktadır. Böylece Osmanlı İmparatorluğunun kuruluşunun başlangıcı bir iki asır öne alınabileceği gibi çöküşü de yine bir iki asır geriye atılabilir ki bu taktirde devam müddeti asgari altı asır eder. S.38
..Osmanlılar İmparatorluk yıkılmadan çok evvel idareleri altındaki milletlerinkinden farklı, belki de çok üstün medeniyet tesis etmiş oluyorlar. Bu erek Toynbee’nin gerek İbni Haldun’un vazetmiş oldukları faraziyedeki ilk kaziyenin hilafına bir neticedir. S.39
Osmanlı imparatorluğu garp medeniyetinin ilim ve teknik sahasındaki inkişafını müteakip, yaptıkları ağır tazyikler neticesinde yıkıldı. Hakikatte çok ağır olan Viyana bozgunundan çok sonra kazanılan Prut zaferi gösteriyor ki garp medeniyeti olmasa Osmanlı imparatorluğu kolay kolay yıkılmayacak. S.40
Öyle ise Osmanlı medeniyetinin duraklamasını nasıl ve ne ile izah etmeli?
Birincisi, Osmanlı idarecilerinin kültürüyle Türk halk kültürünün arasında derin bir uçurum peyda olması, bu yüzden kültür ve medeniyete ait faaliyetlerde geniş bir kitleye dayanılmamasıdır.
İkinci sebebi, Osmanıl Türklerinin İslâm camiası içinde, bu medeniyeti idame ve inkişaf ettirme hususunda yalnız kalmış olmalarında aramak icap ediyor.
İranlıların kendi kabukları içine çekilmesi neticesinde zaten pek kuvvetli olmıyan İslâm kültür birliği çözülmüş, bu medeniyeti inkişaf ve idame ettirme vazifesi yalnız Türklere kalmıştır. Binaenaleyh Türkler, gaileli, buhranlı devrede yardım edecek bir ortaktan mahrum kalmışlardır. S.41
GARPLILAŞAMAYIŞIMIZIN SEBEPLERİ:
Son inkılaplarımıza gelinceye kadar neden garplılaşamadık: Garp medeniyetin layıkıyle anlıyamadık. Bu medeniyetin ana unsurlarının nelerden ibaret olduğunu kavrıyamadık. İşe nereden başlanılması lazım geldiğini tayin hususunda acz gösterdik. Ne yapacağımızı ve nasıl yapacağımızı bilemedik.s.45
İşte bugün asıl dava dün olduğu gibi hakiki garplılaşmayı temin edecek ana müesseselerin nelerden ibaret olduğunu ve bunların en iyi şekilde nasıl süratle kurulacağını tayinden ibarettir. Bunda muvaffak olduğumuz gün inkılaplar da emniyet altına girmiş olacaktır.
Garp Medeniyetinin Esas unsurları: İlim, ilmin amelî hayata tatbikinden ibaret olan teknik, insan haklarını teminat altına alan hukuk ve hürriyettir. Hakiki garplılık ise bunların prensiplerine bağlılıktır.
İlim, teknik, hukuk, hürriyet prensiplerine bağlılık. İlmin prensiplerine bağlılık bizi ilgilendiren kısmı…
İlimle tekniğe sahip olunduğu, benimsenip cemiyete mal edildiği nispette de memleketin garplılaşabileceği hususunda da yine zerre kadar şüphe edilmemektedir.
Bu mevzulara ait muhtelif ilim ve fikir adamlarının düşüncelerini Kültür Değişmelerinde nakletmiştim.
İngiliz feylesofu Whitehead İlmin gelişmesi sayesinde zihnimizin yeni bir renge bürünerek evvelce istisnai olan düşünce tarzı münevver zümre arasında yayıldı. İşte bu yeni zihniyet ilimden ve teknolojiden daha mühimdir. Bu yeni düşünüş tarzı metafizik (fizik-doğa ötesi) telakkilerimizi ve zihinlerimizin hayalî muhtevalarını öyle değiştirmiştir ki, şimdi eski tembihler artık yeni yeni tepkiler uyandırmaktadır.
Witehead’a, göre şarklıların Garptan alması gerekenler:
İlim ve ilmi zihniyettir. İlim ve ilim zihniyeti bir memleketten diğerine, bir milletten ötekine nakledilebilir. Yeterki orada rasyonel (aklın kurallarına dayanan)bir cemiyet bulunsun.
Prof. Bernal’e göre Garp medeniyetine intisap etmenin en kestirme yolu ilmi almaktır. Bunun en iyi örneği Rusya ve Japonya’dır.

Japon kafası, Garbın bu hudutsuz üstünlük ve kudretinin ilimden geldiğini ve bu sahada onu sadece taklit etmenin kendilerine ancak mahdut bir fayda temin edebileceğini aşikâr olarak gördü.
Lewis Mumford’a göre: Endüstri inkılabına refakat eden büyük dramatik tahavvül (dönüşüm), makinenin Avrupa’da en aşağı yedi asır süren devamlı bir tekamülü neticesinde mümkün olabildi. İnsanlar mürekkep makineleri mükemmelleştirmeden önce makineden anlar bir hale geldiler. Büyük maddi icat ve ihtiraların arkasında yalnız devamlı bir teknik inkişaf bulunmuyor, aynı zamanda insanların zihinlerinde husule gelen bir değişiklik de gizli bulunuyordu. Yani ilmin inkişafı sayesinde meydana gelen ilim zihniyeti. S.49
Mumford teknik inkişafı üç safhaya ayırır:
1.İnsanın ampirik (deneysel) bilgisine dayanan, onun deneme yanılma yoluyla meydana getirip inkişaf ettiği merhale.
2.İlmî keşiflerden faydalanıp insanın mihaniki (otomatik-kendiliğinden) bilgisinin artması sayesinde otomatik dokuma makinesi yapması. (Palaeoteknik)
3.İlmin cemiyet hayatının bütün safhalarına tatbik edildiği neoteknik safhası. İcatlar büyük teknisyenlerden değil kanunlar vazeden ilim adamlarından gelir. İcat ve ihtiralar ilmi keşiflerin tali mahsulüdür. Esas telgrafı keşfeden Morse değil Henry, dinamoyu keşfeden Siemens değil Faraday, radyoyu icat edenler Marconi ile De Forest değil, Clak-Maxvel ile Hertz’dir. Teknik sahadaki ihtiralar (buluşlar), ilmi bilginin ameli hayata naklinden, tatbikatından başka bir şey değildir. S.50
En verimli yatırım:
Her şeye tercihen ilme, ilim müesseselerine, ilmi araştırma merkezlerine yapılacak yatırımdır. Bu gün (1957) İngilizlerin ilmi araştırmalara ayırdıkları tahsisat bizim paramızla 7.5 milyardır.
Amerika’nı ilmi araştırma bütçesi bunun en az 4-5 mislidir. Rusya’nın İlmi araştırmalara ayırdığı 1959 da 28.3 milyar, 1960’ da 32.6 milyar rubledir. Başta Fransa, Almanya olmak üzere diğer bütün medeni memleketler ilmi araştırmalara kudretleri nispetinde büyük paralar ayırmak mecburiyeti duymaktadır. S.53
İlmi araştırma faaliyetlerine en son katılan Çin’in bu sahada kaydetmiş olduğu terakki her bakımdan zikredilmeğe değer. Otuz kişilik bir Amerikan ilim heyeti, Çin’de neşredilmiş bulunan 130 bin sahife tutarındaki ilmi araştırmaları gözden geçirdikten sonra elde etmiş olduğu neticeleri yayınlamış bulunmaktadır. Harward’dan Lindbeck, bütün Çin’in bir araştırma laboratuvarına benzediğini kaydederek muhtelif ilim dallarına ait araştırmalar hakkında malumat vermektedir. “Bundan on sene kadar önce Çin’de 200 kadar Jeolog vardı, bugün bunların sayısı 21 bin’e çıkmış bulunuyor. BU yeni yetişen Jeologların keşfettikleri madenler arasında dünyanın en zengin demir madenlerinden biriyle milidenum ve nikel vardır. Çin sanayi istihsal itibarıyle daha şimdiden Dünyanın ikincisi veya üçüncüsü durumuna yükselmiş bulunmaktadır.
İlmi araştırmalara verilen paraların iktisadi bakımdan en verimli bir yatırım olduğu bilindiği için hiçbir fedakârlıktan kaçınılmamaktadır. Yapılan hesaplara göre ilmi araştırmalara tahsis edilen paraların bire beşyüz, bire bin, hattâ iki bin getirdiği tespit edilmiştir.() Hiçbir iktisadi tesisin bu nispette bir kâr temin etmediği düşünülecek olursa, ilmi araştırmalara verilen paranın en verimli bir yatırıma tahsis edilmiş olduğu görülür. S.54-55 ()Amerikan “Milli İlim Vakfı”ndan Raymond Ewel’in Chemical News’in 33. Cilt 2950. Sayısında çıkan tetkikine göre 25 sene zarfında ilmi araştırmalara sarf edilen her 100 dolara karşılık ortalama 2500 ile 5000 dolar alındığı görülmektedir.
…hiçbir millet gösterilemez ki, ilme, hakiki ilim müesseselerine ve birinci sınıf ilim ve ihtisas adamlarından teşekkül etmiş bir kadroya sahip olmadan bu günkü medeniyet seviyesine erişmiş yani garplılaşmış olsun. Eğer biz de cidden garplılaşmak istiyorsak bu kıymetleri alıp kendimize mal etmemiz lâzımdır.
..başka milletlerin yapmış oldukları teknik vasıtaları (radyo, otomobil, bzdolabı, hattâ fabrika) sadece almakla tekniğe erişilmiş, ona sahip olunmuş sayılamaz. Bunlara hakikaten sahip olabilmek için, temellük ( ) edebilmek için, kendimize mal edebilmek için birçoklarını bilhassa fabrikaları bizzat yapabilecek vaziyette olmamız şarttır. Bir teknik vasıtayı sadece satın almakla, onu yapabilmek arasındaki fark, medenî bir milletle onun müstemlekesi arasındaki farka benzer. S.59
..memlekette hakiki ilim müesseseleri kurulmadıkça yeter sayıda birinci sınıf ilim adamları bulunmadıkça bütün değişmeler bir kalıptan ibaret kalacak, bizi garba yaklaştıracak yerde, ondan uzaklaştıracaktır. S.59
UMUMİ BİR KÜLTÜR İNKİŞAFI:
..biz Garplılaşmadan, bir millet veya cemiyetin kendi örf ve adetleri, ananaleri içinde zirai, iktisadî, sınaî, siyasî, maarif, sanat ve sair içtimaî faaliyet sahaları ihtiva eden umumi bir kültür inkişafını kast ediyoruz. Garp herşeyden evvel ilim ve teknikle ilmi zihniyeti almakla tahakkuk edecektir.
..Vatanını ve terakkiyi seven hamiyetli padişah Abdülmecit, daha şehzadeliği zamanında Türkiye’yi İngiltere gibi bir sanayi memleketi haline getirmeyi kafasına koymuştu. Padişah olur olmak mutlak bir hükümdarın bütün salâhiyetlerini kullanarak en büyük emelini tahakkuk ettirmeye çalışır. 150 civarında imalathane, fabrika yaptırır. Bunlardan ancak üçü zamanımıza intikal edebildi. Bu; ilmî zihniyete ve ilmi kadroya sahip olmadan teknik vasıta satın almakla ilerlemenin olamayacağını göstermektedir.
Kâfi derecede mühendis, teknisyen, menejer, kalifiye amele, dökümhane, tamir atölyesi, araştırma laboratuvarı olmadan fabrikalar açılır. Büyük sanayiin tesisine çalışılır. İlmi müşavir ve mütehassıslar kullanılmadan araştırma enstitüleri kurulmadan bir memleketin modern bir şekilde idare edilebileceği zannedilir. Zira biz geri kalışımızın sebebini ilim ve teknik sahalardaki bilgi ve tecrübemizin kifayetsizliğinde, birinci sınıf ilim, teknik mütehassıslardan mahrum oluşumuzda aramayıp teknik vasıta ve tesislere ve iyi idare tarzına sahip olmayışımızda görmekteyiz. Bu durumda, konforlu apartmanda oturan ve alay edilen hacıağa olunur. s.69
Bir cemiyetin teknik, sanat, ilim ve fikir sahasında meydana getireceği her eser, onun bu sahalarda yaratıcı kudretini tayin eden umumi bilgi ve teknik seviyesinin içtimai teşkilatları ile bunlar arasındaki münasebetin, kısaca içtimai bünyenin bir fonksiyonudur. S.71
Hakikaten bir memleketin inikişafına mânî olma bakımından fena idareden daha mühim bir sebep düşünülemez. Türkiye’nin geri kalmasında fena idarenin rolü büyüktür. Bu büyük Alman filozofu Ranke’nin şu derin manalı sözlerinde ifadesini buluyor: “Eğer bir millet layık olduğu mevkie yükselememiş ise bilin ki hayatına bir kasıt vardır.” s.73
İyi idareye ve hakiki münevvere sahip olan memleketlerde halkın cehaleti, hiçbir vakit o memleketin ilerlemesine, zenginleşmesine mâni olmamıştır. Bütün medenî Avrupa memleketlerinin ve Birleşik Amerika’nın yakın tarihleri bunu bâriz bir şekilde göstermektedir.
İlimsiz bir teknik veya sanayi düşünmek, ilmin rehberliğinden ve ilim adamlarından mahrum olarak iktisadi bir düzen kurmak mümkün değildir. Türkiye’nin en büyük ihtiyacının hakiki ilim müesseselerine ve hakiki ilim adamlarına olduğunun bilinmesi lâzımdır. Türkiye’nin bugün içinde çırpındığı müşkül durumun, ilmin memleketimizdeki feci vaziyetiyle kâfi miktarda ilim adamının bulunmamasından başka bir sebebi yoktur. S.77
ALMANYA / İlim zihniyeti edinmiş bilgili insan
2.Dünya harbi sonrası Almanya’da tahrip edilmiş şehirler, yıkılmış fabrikalar, açlık, sefalet ve yokluk vardı. Bu yokluklara rağmen, bakiye halinde de olsa tamamıyla yok edilemeyen bir unsur kalmıştır: İnsan. Bu şartlar altında nelerin nasıl yapılabileceğini bilen insan. Azmi, iradesi, cesareti ve bilhassa bilgisiyle birlikte insan. Almanya’nın dünya yüzünde kaldığı müddetçe bitirilemeyen yegâne hazinesi olan insan. Kör, sağır, topal da olsa, çok kısa bir zamanda, neler yapabileceğini ve neler yaptığını bütün dünyaya göstermiş bulunuyor. Almanya bunları ilim zihniyeti edinmiş bilgili insanla başardı.

İsrail’in de çölde mamureler meydana getirmesinin tek sırır vardır: O da bir avuç da olsa, ne yapılmasını nasıl yapılacağını bilen birinci sınıf ilim ve teknik adamlarından teşekkül eden bir kadroya sahip olmasıdır.
Kullandığı aletlerin, makine ve metotların mükemmel veya kaba olmasından, çalışma veya idare tarzından, istihsalin verimli olmamasından da halk mesul değildir. Hattâ halk kendi sıhhatinden bile mesul tutulmamaktadır. Bütün bunlar, bu eser ve mesuliyetler hep münevvere, ilim ve ihtisas adamlarına düşen vazifelerdir.
Alet ve makineleri, fenni metotlarla, verimli çalışma ve memleketi en iyi şekilde idare tarzını bulan, keşif veya icat eden, mükemmelleştiren, münevverdir. Onun için bir memleketin geriliğinden halkını mesul tutmak kadar gülünç ve abes bir şey olamaz. S.84
… Okur yazar olmanın bugünkü medeniyet seviyesi bakımından büyük bir ehemmiyeti yoktur. İptidai bir kavmi medenileştirmek gayesiyle, sadece okuma yazma öğretirseniz, okuma yazma bilen iptidai bir kavim elde etmiş olursunuz.
Binaenaleyh Türkiye’nin geri kalışının sebebi halkının cehaleti değil, münevverlerinin gerek keyfiyet, gerek kemiyet bakımından kifayetsiz oluşudur. S.85
…verimsiz de olsa halk çalışkandır, münevver tembelliği öğrenir; halk şayanı hayret derecede bedeni mukavemete sahiptir, münevver daha tahsili esnasında yumuşar, sonraları mukavemetini büsbütün kaybeder. Halk, kanaatkâr, ağırbaşlı, vakur ve hürmetkârdır. Münevver aç gözlü, laubali, şarlatan, ya saygısız veya dalkavuk olur. Halk umumiyetle dindar ve manevi kıymetlere hâlâ bağlıdır, münevver ise ne dindar ne de dinsiz fakat çok iptidai, dar ve çok fena tarzda materyalist olmuştur. S.86
Doğru bir teşhis koyamamak yüzünden asırlar kaybetmiş bulunuyoruz. Garpla aramızdaki esas farkın bir zihniyet, bir etüt, (tutum) bir görüş ve düşünüş farkı olduğunu görememişizdir. İlmi şuurlu bir şekilde hedef olarak almadığımız için maarifin gayesi okur-yazar yetiştirmekten ibaret olmuştur. 96
..nasılsa iş başına gelmiş heveskârların elinde kalan maarif uğrunda müspet, faydalı hiçbir netice almadan milyarlar sarf edilmiş bulunuyor. Eğer işten anlayan mütehassıslar olsaydı Türkiye bu para ile maarif sahasında bir defa değil, birkaç defa kalkınabilirdi. s.99
İlmi, ilim zihniyetini, hür tefekkürü tesis etmeden hiçbir inkılabın payidar olamayacağını, aksi taktirde her şeyin sözde ve satıhta ve şekilde kalmağa mahkum olduğunu cesaretle itiraf etmek zamanı gelmiştir. S.100
Memleketin geri kalmasının başlıca sebebi olan yarı münevverin kökünü kurutmak, daha doğrusu onu faydalı hale sokmak lâzımdır. Bunun için Türk maarif sistemi, memleketin muhtaç olduğu birinci sınıf ilim ve teknik adamlarını yetiştirebilir hale gelinceye kadar mütehassıs zümreyi Avrupa ve Amerika’da yetiştirmek ilk hedefi teşkil etmelidir. S.103
O halde Garplılaşmanın, medeni. İleri bir millet olmanın en esaslı şartı olan hakiki ilmi memlekette getirme ve yerleştirmenin şimdilik biricik vasıtası bulunan Avrupa ve Amerika’ya talebe gönderme tedbirine daha şuurlu, daha planlı şekilde yeniden başvurmaktan başka çare kalmıyor. Gönderilenlerin orada herhangi bir ilim şubesinde milletlerarası bir kıymet oluncaya kadar , tahsil ettikleri memleketteki meslektaşlarının seviyesine çıkıncaya kadar bırakılması, kendilerini kontrol edecek, icabında yardım edecek heyetlerin teşkili, avdetlerinde müsait zemin hazırlanması, araştırma enstitüleri açılması şarttır. 107

Yetişen gençleri serpiştirmek:
İlim ferdi ferdî gayret ve kabiliyette tezahür etmesine rağmen içtimai seviye muhite bağlı olan bir kültür faaliyetidir. Muayyen bir içtimai seviyenin mahsulü olduğuna göre ancak muayyen bir içtimai muhit içinde inkişaf edebilir. Bu nevi bir muhit hazırlanmadıkça memlekette ilmi tesis etmeğe imkân yoktur. İyi bir şekilde yetişmiş de olsa, Avrupa’dan dönen gençleri şuraya buraya serpiştirmenin, onları heder etmekten bir şeye yaramadığını bir buçuk asırlık tecrübe bize sarih olarak gösterdi. S.108
Süper Proje:
Avrupa’da fevkalade iyi yetişmiş olarak dönen gençler alınacaktır. Şöyle ki, Avrupa ve Amerika’da yüksek tahsil, yüksek lisans ve doktora yapacaklar, çalıştıkları müesseselerde birer ilmi şahsiyet oluncaya kadar bırakılacaklardır. Ondan sonra Türkiye’deki araştırma enstitülerine alınacaklardır. 110-111 Bu tip ilim adamlarının sayısı 1500’ü buluncaya kadar Avrupa ve Amerika’ya gönderilecek talebe sayısı azaltılmayacaktır.

Hiçbir millet istiklal ve istikbali söz konusu olduğu zaman bu kadar parayı heba etmekten çekinmez. Yaşamak ve ölmek mücadelesi vermekte olan Türkiye bu hususta en küçük bir tereddüt dahi gösteremez.
Medeni millet, birinci sınıf ilim ve ihtisas adamı yetiştiren müesseselere sahip olan millettir. ++3
Mevcut bütün orta mektepler, mahalli ihtiyaçlara göre meslek ve teknik mektepleri haline getirilmelidir. Orta mektepler iki şubeye ayrılır, A şubeleri liseler için B şubeleri meslek ve teknik dallar için yetiştirilir. Mektepler büyük küçük her vatandaşın teknik bilgi ve sair ihtiyaçlarını karşılayabilecek şekilde teçhiz edilmeli. Her nevi tamir atölyelerini ihtiva etmelidir. 116
Hakiki kıymetlere istinat etmeyen bir cemiyetin âkıbeti inhilaldir. Hollanda’da lise tahsili 13 sene sürebilir. Zayıf gördükleri talebeler bir sene daha okutulmaktadır. Üniversite tahsili ise bütün fakültelerde 6 zenedir. Finlandiya’da doktora yapanlar parmakla gösterilir. Keyfiyet prensibini ilk keşfeden ülke kanaatimce İngiltere’dir.
Bizim keyfiyet kadar kemmiyete de ehemmiyet vermekte bir mahzur görmeyen Amerika, Rusya ve Almanya gibi büyük memleketleri kemmiyet bakımından taklit edecek yerde, bu küçük milletleri numune almamız şarttır. (Hollanda ve Finlandiya’yı) s.120
Tarım:
Toprağını katır hattâ öküzle süren bilgili bir çiftçi, pek âlâ fenni ziraat metotlarını tatbik edebileceği halde traktör kullanan basit bir adam, iptidai bir tarzda hareket etmiş olabilir. Çünkü ikinci çiftçi iptidai bir ziraat tekniği içinde, ona hiç dokunmadan yalnız tek basit bir aleti, modern bir vasıta ile değiştirmekten başka bir şey yapmamıştır. S.122
Kızıl kundakçı ile ona kanan gafil bir avuç münevverin, biz Müslüman kaldıkça Avrupalıların husumetinin üzerimizden eksik olmayacağı, dinin terakkiye mani olduğu, hurafelerle dolu bulunduğu, dine bağlılığın veya dini terbiyenin aramızdaki mezhep farkları dolayısıyla zarar vereceği şeklindeki iddiaları birer safsatadan ibarettir. Zira, sosyoloji bize, dinsiz hiçbir cemiyetin bulunmadığını, dinin insanın en asli ihtiyaçlarından birini tatmin ettiğini, ilmin onun yerine geçemiyeceğini , her müessese gibi dine de dokunulmaması icap ettiğini öğretmektedir.
…Bu itibarla halkın cehaleti, onun batıl itikatları ve hurafeleriyle mücadele etmek, onun zihniyetini değiştirmek isteyen münevver, işe kendisinden başlamalı, ilkin kendi bilgisini artırmalı, ilmi esaslar dahilinde kendi zihniyetini, düşünüş tarzını değiştirerek, batıl itikat ve hurafelerden kurtulmaya çalışmalıdır. Bunda muvaffak olamadığı taktirde, rehberlik hakkı gibi salahiyetini de kaybedecektir. S.133