Kuran Işığında Tarikatçılığa Bakış
28 Mayıs 2019
Bilim ve İslam
28 Mayıs 2019

Türk Eğitim Tarihi

M.Ö.1000-MS.1010 / Prof.Dr.Yahya AKYÜZ . Pegem Akademi Yayını. 17.Baskı. 2010 Ankara.

Amacı: Türk milletinin ürettiği, benimsediği, geliştirdiği eğitim öğretiler ilgili düşünceleri, Kurumları ortaya koymak; toplumların mutluluğu mutsuzluğu ile eğitim öğretimlerinin ilişkisini araştırmak, sorunları çözebilmek için geçmiştin bir takım dersler çıkarıp onlardan yararlanmaktır.
Öğretim: (instruction/enseignement) öğretmen tarafından öğrenciye düzenli olarak araç gereç kullanılarak bilgi aktarılması çalışmaları.
Eğitim: (education/pedagogie) Kişinin zihni, bedeni, duygusal toplumsal yeteneklerinin davranışlarının istenilen doğrultudan geliştirilmesi yetenek, davranış, bilgi kazandırılması için yapılan çalışmalar.
ALP TİPİ İNSAN: Eski Türkler düşmanlarla ve hayvanlarla mertçe çarpışan Alp insan tipine önem verirdi. Türklerde köklü bir bilim sevgisi vardır. Alp insan tipi cesur olduğu kadar bilgedir.
Hunlar töre gereğince, çocukların güçlü ve iyi bir asker olarak yetişmesine önem verirdi. Ata binmesi törenle kutlanır, kızlardan erkeklerle boy ölçüşen, düşmanı ve vahşi hayvanları alt edenler çıkardı.
Dünyaya egemen olma düşüncesi töreden kaynaklanıyordu. Üstün devletler kurma ve teşkilatlanmada yetenekli idiler.
Mete Han’ın Çinlilerin bazı (at-avrat) isteklerine savaş çıkmasın diye evet derken çorak bir toprak istemesi karşısında savaşması kan dökülmesinden kaçınıldığını, savaşa milli davalar için, başka yol kalmadığı zaman başvurulması gerektiğini öğretir .
M.S.552’de Bumin kağan önderliğinde kurulan Göktürkler en seki yazılı anıtları bıraktılar. 732 Kültigin, 735’te Bilge Kağan, sonra Tonyukuk anıtları.
Bilgi bilin ey beyim / Bilgi sana eş olur /Bilgi bilen insana/ Bir gün devlet yar olur. Bilgili insan beline / Taş kuşansa kaş olur / Bilgisizin yanına /Altın konsa taş olur.
Alim olsan alem senin olur./ Bileği güçlü bin kişiyi bilimi gülü bir kişi yener.
Canlı bilgisiz ölü, ölü alim diridir. Bilmediğini sorup öğrenen âlim, utanıp sormayan kendine zalim. S.18 Y.Akyüz
Türk hükümdarları Çin prensesleriyle evlendi, ülkelerinde iyi eğitim görüp Konfiçyüs’ün sözlerini ezberleyen bu hatunlar Türk şehzadelerinin annesi oldu ve onun fikirlerini çocuklarına öğretti. Zaman zaman Çin’den kaçan aydınlar Türk hükümdarlarına sığındı, devlet işlerinde durumlarına uygun görevler verildi. Azı şehzadeler eğitim için Çin’e gönderildi. Uygurlar Çince’den çeviriler yaptı. Kan-Su bölgesinde bir matbaada M.S. 700-900 yıllarına ait Uygur matbaa harfleri ve tahta baskı kullandığına dair belgeler bulundu. Arkeolog Bossert’e göre matbaayı ilk Türkler bulmuştur. S.16 y.akyüz.
Türkler’in İslâm’ı kabulünden sonra Gazi ve Velî insan tipleri ortaya çıktı. Eski savaşçı, cihangir, alp tipinin özellikleri bu yeni tiplerin özellikleriyle kaynaştı. Örneği Seyit Battal Gazi’dir.
Gaziler; İslam’ın zaferi için Müslüman olmayan düşmanlara karşı mertçe savaşan, cesur, yiğit, cömert insanlardır.
Velîler; nefislerine karşı savaş açar, insanı kâmil olgun-ağır başlı hareketleriyle duygu ve düşünceleri eğitmeye çalışırlar.
Türkler İslamiyet’te bilimin yüce tutulduğunu gördüler bu, kendilerindeki bilim sevgisini sürdürmelerini kolaylaştırdı. “Oku” emri Kuran’ın ilk inen ayeti. (Alak/1) “Bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?” (Zümer/9) “İlim öğrenmek kadın erkek her Müslümana farzdır” Hadis. İlim Çin’de de olsa isteyiniz. Hadis. “Ya öğretici, ya öğrenici, ya dinleyici, ya da bilimsever ol; başka olma helak olursun” Hadis. S.20 Y.Akyüz.
840’ta Uygur devleti sona erince Uygurlar ve başka toplumlar, Karahanlılar devletini kurdular, Abdülkerim Satuk Buğra Han döneminde, 930’lu yıllarda Müslüman oldular…Bu dönemde medreseler kurulup gelişmiş ve ülkenin her tarafına yayılmıştır. Farabî, İbnî Sînâ, Birûnî gibi Matematik, Astronomi, Geometri, Tabiiyat, Tıp, Felsefe, eğitim ve bilim tarihinde yer tutan tanınmış sîmalar yetişti. Balasagunlu Yusuf, Kaşgarlı Mahmut, Ahmet Yesevi gibi şahsiyetler de bu dönemde yetişti. Bunlardan Birûni (973-1052) tabiiyat, felsefe alanlarında çok sayıda eser vermiş, bilimde gözlem ve deneye, verilere dayanılması gerektiğini söyleyerek geçerli yöntem ve ortaya atmış, araştırma ve öğrenmede taklit ve ezberciliğe, fikir taassubuna karşı çıkmıştır. Ona göre bilgi sahibi olmak ve bilime hizmet ekmek gerçek mutluluğu sağlar.
Karahanlı hükümdarlarının (Satuk Buğra, İlig, Yusuf Kadir, Arsan Hanlar) bilim severliği, ülkede bilimin gelişmesi ve bilim adamlarının çoğalması için ortam oluşturdu. Bilginler, sanatkârlar her taraftan onların etrafına geldi. Buğrahan Ebu İshak İbrahim’in Semerkant’ta 1065/66’da vakıf yoluyla kurulan bir medresenin belgesi var. Vakfiyede şunlar dikkati çekiyor: İnsanın ölümü ile yaptığı işler de sona erer, Bunun istisnası var, babası için dua edecek oğul, etkisini sürdürecek eser, insanlığın yararlanacağı bilimsel ürün vermek. “Bir de şu ayet var: Herkes yaptığı iyiliği kıyamet gününde önünde görecektir. Bu hükme dayanan hükümdarın “amellerinin sürüp gitmesi için” bir medrese yaptırmak istediği bildirilmektedir. Medresenin Fakih denen Hanefî bir müderrisi olacak, ayda 300 dirhem maaş verilecektir.
Hanefi olması gereken öğrencilerin her birine 30 dirhemi geçmemek üzere ayda toplam 1500 dirhem burs verilecektir. Öğrencilerin maaşlarını dağıtana 50, Kuran öğretmenine 100, Medresenin ve caminin kapılarını açıp kapatan, hasırlarını seren, tuvaletini temizleyen, mum ve kandilleri yakan iki hademesine ayda 50’şer dirhem verilecektir. y.akyüz s.22-23
Yazın içme suyunu soğutmak için 400 dirhemlik buz alınacaktır. Ramazan ayında misafirler, yolcular vs.ye et, ekmek almak için 3.350 dirhem, Kurban bayramında 100 dirhem tutarında sığır, koyun alınarak kesilecek, eti yoksullara dağıtılacaktır. 10 Muharremde elli yoksula elbise giydirilecek, yemekler için 1000 dirhem harcanacaktır. Vakfiyede, 47 dirhemin bir miskal saf altına eşit olduğu belirtilmektedir.
Yıl 1066, vakıf yoluyla eğitimin temeli atılmış… Hafızamızı kaybetmişiz ki bir daha vakıf yoluyla eğitim 10980 sonrası ancak yaygınlaşmağa başlayabildi. Aynı dönemde Şiilerin de Darül İlim denen okullar kurdukları bilinmektedir. S.23
FARABİ’NİN (870-950) TÜR EĞİTİM TARİHİNDEKİ YERİ: (Muallimi Sânî)
Felsefe ve çeşitli bilimlerdeki bilgisinin ve görüşlerinin derinliği yüzünden (birinci öğretmen) Aristo’dan sonra kendisine ikinci öğretmen (Muallimi Sânî) denen Farabî, ahlâklı bir hayat sürmüş, Felsefe, Mantı, Ahlâk, Psikoloji, Metot, Fizik, Kimya, Astronomi, Geometri, Siyaset, Sosyoloji, Askerlik, Din, Tasavvuf, Dil, Edebiyat, Musiki. (* İslam Eğitim Tarihi- Dil Tarih Coğrafya Fakültesi Dergisi Sayı 4. Aralık 1950) . Farabi’nin Üç eseri :El Medinetü’l Fazıla; Mehmet Dağ .H.R.Öymen. ) Farabi Eğitim-öğretimle ilgili görüşlerini şöyle açıklamış: Bir şey öğretilmeden ötekine geçilmemeli, problemler tek tek incelenmelidir. Su damlaya damlaya taşta gedik açar. Öğretmen Sokrates gibi öğrencilerle tartışmayı bilmelidir. Öğretimde Mantık ve Felsefe’ye yer verilmelidir. Disiplin ne sert, ne yumuşak olmalı, ılımlı bir yol izlenmeli.
İBNÎ SÎNÂ’NIN (980-1037) TÜRK EĞİTİM TARİHİNDEKİ YERİ: (Muallimi Sâlis)
Türk ve düşünce, tıp, eğitim tarihinde önemli bir yer tutar. Türkiye’de az tanınır, eğitim görüşleri üzerinde yakın zamanda durulmaya başlanmıştır. Tıp alanında olduğu gibi eğitim alanında da yüzyıllarca Batı’yı etkilemiştir. İbnî Sînâ daha gençlik yıllarında dönemin felsefe, tıp, tabiiyat, teoloji, matematik alanındaki tüm bilgilerini öğrenmiş kendisine Aristo ve Farabi’den sonra gelen üçüncü öğretmen anlamına “Muallimi Sâlis” denmiştir.
O, Buhara’nın Efşene köyünde doğmuş ve Samanoğulları devletinin Buhara’daki kütüphanesinde çok çalışmıştır. Bu kütüphanede değerli kitaplar vardı ve İbnî Sînâ’nın yetişme yıllarında Maveraünnehir’de çok önemli bir bilim, kültür ortamı ve ürünleri oluşmuştu. S.25.Yahya Akyüz
Kanun ve Şifa adlı eserleri ile tıp bilimini doruk noktasına çıkardı. Kanun, Süleymaniye Tıp medresesinde ve Batı’da beş yüz yıl ders kitabı olarak okutuldu. Tıp biliminin öğretim programını yazmış, rûhî hastalık ve bozuklukların telkin yoluyla tedavisine başvurarak bu metodun temelini atmıştır.
İbni Sina aleyhinde dedikodu yapanlar için şöyle söyler: “Onlar akıllarınca beni çekiştirmekle bana kötülük yaptıklarını sanıyorlar. Bu keçilerin dağa tos vurmalarına benzer. İnsan kendisinin ne olduğunu bildikten sonra, kendisini bilmeyenlerin hakkında söyledikleri sözlerin önün gözünde hiçbir etkisi ve önemi olamaz.” İbnî Sînâ’ya göre başlıca fazilet ve ahlâk esasları: İffet (namus), şecaat(yiğitlik), hikmet(bilgelik), adalet, cömertlik, kanaat, sabır, kerem(asalet), yumuşaklık, yılmamazlık, sadakat, vefa, utanma, sır saklama, sözünde durmak, tevazu. O akılcı çok açık bir ahlâk felsefesine sahiptir. S.26 Gazap 8kızgınlık), şehvet 8cinsel istek), tamah aç gözlülük), hırs (tutku), korku… eseri ortaya çıkabilecek davranışları engellemek. Yalandan kesinlikle uzak durmak, İyilik yapmak, iyileri sevmek, kötüleri doğrultmak ve fenalıktan men etmek.
İbnî Sînâ’ya göre eğitim ve bilim, insanın kendini mükemmelleştirmesi ve Allah’ı bulması için gereklidir. Eğitimin temel amacı insanın yeteneklerini en üst düzeye çıkarması, Allah’ın varlığını bilmesi ve her an hissetmesidir.
Bebeği annesi her gün yıkamalı, ona ninni söylemeli, mûsîkî dinletmelidir. Çocuk sütten kesilir kesilmez kötü huylar edinmeden eğitimine başlanmalıdır.
Eğitim Öğretim Yöntemleri:

Nezaket ve yumuşaklıkla davran, nasihat et, ödül ve övgüye yer ver, ceza ve dayak son çaredir. Kolaydan zora, basitten karmaşığa doğru yol al, örneklerle anlat. Tekrarla.
Eflatun ve Aristo bilim ve sanatla uğraşmayı yalnızca hür vatandaşların küçük bir kısmı için öngörürlerken İbnî Sînâ, herkes için yararlı görür. Din ve meslek eğitimine önem verir.
İbnî Sînâ’nın zekâsını fark eden bir yaşlı amca, “Sen akıllı çocuklun, sana oyun yakışmaz, git evine ders çalış deşince ona şöyle cevap verir: “Her yaşın bir hali vardır, çocukluk çağına uygun düşen de oyundur:”
İbnî Sînâ, deney ve gözleme, sebepleri araştırmaya dayanan bir öğretim önerir.
BALASAGUNLU YUSUF’UN (1018-1069) TÜRK EĞİTİM TARİHİNDEKİ YERİ:
Kutat-Gu Bilig( Mutluluk veren bilgi) ile Türk Eğitim Tarihinde önemli bir yer tutar. Küntoğdı: Adaleti, Aytoldu: Bilgeliği, Öğdilmiş: Aklı, Odgurmuş: Kanaati temsil ederler.
Bilgili, akıllı bey bilgili kişileri kendisine yakın tutar.
Yurdunu düzenlemiş, halkı zenginleştirmiştir.
Beylik çok iyi bir şeydir, Daha iyisi kanundur ve onu iyi uygulamadı.
Akıllı, bilgili, yumuşak huylu bey, görev vermek için erdemli insanlar arar.
Aytoldu’nun hükümdara vasiyeti:
Bela zulüm yerine sen iyilik yap, Halkını sevindir elinle, dilinle.
Kutat Gu Bilig’de Hükümdarın önemli devlet görevlilerini seçerken aranması greken özellikleri Ögdilmiş’in ağzından söyletir:
Vezir: Akıllı, zeki, dürüst, güvenilir, sır tutan, asi, temiz, takva sahibi, mütevazi, yumuşak huylu, hayâ sahibi, gözü tok, yüzü güzel olmalıdır. Yüz ve dış görünüşü güzel olanın içi de güzel olur. Hükümdar böylesini vezir yaparsa ülke zenginleşir. Kötü birini vezir yaparsa fakiri zengini tüm halk bozulur.
Danışıklı bilgi güzelleşir, danışıksız bilgi yıprar.
Ahmet Yesevi-1103-1166 İlk Türk tarikatını kurmuş. Cehalet, yıkanmakla temizlenmeyen kirdir. Her işte bilgisizin nasibi pişmanlıktır. Edeplerin başı dilini korumaktır. Dilini koru, dişin kırılmasın. Edip Ahmet Yükneki. Atabetül Hakayık-Gerçeklerin Dili. y.akyüz 39
Melikşah, kendisini ziyaret etmeyen bilgin Sandalî’ye bunun sebebini sorunca şu cevabı aldı: “Sizin hükümdarların en iyisi olmanız ve benim âlimlerin en kötüsü olmamam için ziyaretinize gelmiyorum. Çünkü en iyi hükümdar, âlimleri ziyaret eden, en kötü alim de hükümdarın ziyaretine koşandır.” 43 Bir çıkar amacıyla devlet adamlarına yanaşan bilim adamlarının eleştirisidir bu.
MEDRESELER: İlk Selçuklu Medreseleri 1040 yıllarında Nişabur’da, Tuğrul bey tarafından kuruldu. 1067’de Bağdat’ta Nizamiye medreseleri açıldı. Ayrıca Bağdat, Musul, Basra, Nişabur, Belh, Herat, İsfahan, Merv, Amul, Rey, Tus’ta medreseler kuruldu.
Nizamiye medreselerinde din, hukuk, dil öğretimi yapıldı. Tıp öğretimi daha çok hastanelerde yapılırdı. Felsefe ve ilgili bilimler çok geçmeden programdan çıkarılmış, yerlerini kelam almıştır. Felsefeye ilk ciddi tepkinin Bağdat Nizamiye medreselerinde 1091-1095 yılları arasında rektörlük ve müderrislik yapan Gazali’den geldiği ileri sürülür. Gazali’nin temel eserleri İhya ü Ulum-id Din, El Munkız Mine’d Dalal, Tehafüt el Felasife’dir.
O felsefenin şüpheci yöntemine ve dinin bunula yorumlanmasına inancı sarsıyor” diye karşı çıkmıştır. Gazali, “Aklın’ değil, “kalbin” (imanın) hakimiyetini esas alan tasavvuf yolu ile mutlak gerçeğe ulaşılabileceğine inanmış, bu yolda aklı ve felsefeyi yetersiz görerek eleştirmiştir. s.44 y.akyüz. Ancak Gazali, Filozofları ve filozoflardan esinlenen Farabi ve İbnî Sîna’yı eleştirmekle yetinmeyip onları “küfürle” suçlamıştır. Onun bu tutumunun İslam dünyasında felsefe aleyhtarlığına yol açtığı ileri sürülür.
Ayrıca Gazali’ye göre bilimin nihai hedefi, Tanrı’yı tanımaktır. Dünyayı maddeyle anlamaya yönelen Matematik, Geometri, Fizik … gibi bilimlerin bir değeri yoktur. İslâm dini ile ilgili olmayan bilimlerle uğraşmak, “Ömrü boşa harcamaktır.” İnsanın kurtuluşu için tanrının emirlerini yerine getirecek kadar dinini bilmesi yeterlidir. (İslami Araştırmalar- Gazalî Özel sayısı) ????? Gazali bilimleri Şer’î ve Şer’î olmayan diye iki gruba ayırır ve önceliği Şer’i bilimlere verir. O akli bilimlerin kendilerinden kaynaklanan bin sakıncası bulunmadığını, aksine birer alet olarak görülüp “ihtiyaç karşılayacak kadar” yararlı bile olacağını söyler. Ancak temelde aklî bilimlerde derinleşmenin çok önemli bir tehlikesi vardır: Bu bilimlerin inceliklerini öğrenen bir kimsenin keşfedeceği olağanüstülük ve uyum karşısında filozofların uğraştıkları her bilimin ve her sözün doğru olduğu kanısına vararak İslâmi inançlardan ayrılıp sapkınlığı düşmesi ihtimali…”Çünkü bu bilimlerin aslında din ile ilgisi yoksa da, felsefeye ait bilimlerin başlangıcı olduklarından kötülükleri, zararları ona da geçer. Aklî bilimlerle fazla meşgul olup da dinden çıkmayan, dindarlıktan uzaklaşmayan kimseler azdır. Bu nedenle “Aklî bilimlerle fazla ilgilenenleri engellemek lâzımdır.” Gazali’nin bu “faydacılık düşüncesi” Osmanlılara da geçmiştir. Soru 26-27 İslâm toplumlarında o dönemlerden itibaren düşünce ve bilim alanında gözlenen durgunluğu yalnızca Gazali’nin etkisine bağlamak kuşkusuz yanlıştır. Ancak onun gibi saygın bir din bilginin yukarıda özetlenen görüşleri Müslümanlardan felsefe, müspet bilim, bilimsel düşünce ve araştırma alanlarında çalışmak isteyecekleri caydırıcı bir nitelik taşımaktadır. S.45 y.akyüz
Medreselerin öğretim yöntemi daha çok ezbere dayanıyordu. Fakat tartışmalar da olurdu. Belli bir öğretim süreleri yoktu. Yıl bitirme değil, belli kitapları okuma amaçlanırdı. Bu da öğrencinin çabasına, müderrisin takdirine kalmıştı. Fakat yüksek öğretim medreselerinin en öz beş yıl sürdüğü tahmin ediliyor.,.(*Fahri Unan Fatih Medreseleri)
Müderrisler:
Medresenin hocası olan müderrisler, Hükümdar veya vezir tarafından atanırlar. Her medresede esas olarak 1 müderris vardı. Bağdat’taki müderrislerin şafii mezhebinden olması şarttı. Müderrisler cüppe ve sarık giyerlerdi. Maaşları doldun ve toplumda saygınlıkları yüksekti. Şiilik ve Batıniliğe karşı sünnî inançları savunmak amacıyla açılan Nizamiye medreseleri siyasal otoritenin emrinde, onun ideolojisini üreten ve savunan kurumlar haline geldiler. Hocalar devlet tarafından atanıp maaşları devlet tarafından verilir, ders programları devlet tarafından benimsenir, ders kitapları devlet tarafından seçilir, bunların dışında kitap okutulmasına kesinlikle izin verilmezdi. S.46 y,akyüz Bu İslâm dünyasında bilimsel düşüncenin siyasi otoritenin emir ve denetimi altına alındığı, ulemanın devletin paralı memuru olduğu yeni bir süreci başlattı. Bu süreç İslam dünyasında dini bilimlerin ve düşüncenin belli ölçüde devlet menfaatleri, siyasi çıkarlar yahut resmi ideolojiyi desteklemek için üretilmesi anlamına geliyordu ki Osmanlı uleması bu sürecin yerleştirdiği böyle bir gelenekten geliyordu. (A.Yaşar Ocak. Dini Bilimler ve ulema –Sayfa yok? ) Müderrise muid denen asistan yardım ederdi. Bağdat’ta 6000 öğrencinin bulunduğu Cuveyni’nin derslerini400 öğrencinin takip ettiği bilinir.
Nizamiye medreseleri İslam dünyasından gelen öğrencileri Sünni inançlara göre yetiştirir, şii propaganda ve faaliyetinin önlenmesinde, Selçuklu yüksek devlet görevlerine adam yetiştirmede katkılarda bulunmuştur. S.47 Selçukluların zayıflaması, Moğolların Bağdat’ı işgal ve tahribi, siyasi kargaşa yüzünden 1400’lerin başında Bağdat Nizamiyesi yok oldu.
Anadolu Selçuklularının Konya (15 kadar medresede 600 öğrenci) , Sivas, Erzurum, Kırşehir, Antalya, Diyarbakır, Urfa, Mardin gibi şehirlerde medreseleri vardı.
10-12. yy. larda İslam dünyası ve Türkler (Karahanlılar, Selçuklular) bilim ve sanatta parlak bir çağ yaşadılar……????
İSPANYA-SİCİLYA Medreseleri : Avrupalılar, 12.yy.da savaşlar ve ticaret dışında İslâm Dünyası ile eğitim ve bilim alanında üçlü bir ilişkiye geçtiler. Will Durant Histoire de la Civilisation Mediavale Aydın Sayılı:Ortaçağa İslam dünyasında İlmi Çalışma temposundaki ağırlaşma; Mehmet Özdemir Endülüs Müslümanları ) s.50 y.akyüz?
Avrupa’nın her yanından çok sayıda öğrenci İspanya ve Sicilya’da Müslümanların medreselerine gidip öğrenim gördüler. İspanya’nın birçok şehrinde önemli medreseler vardı. Bilim adamları sadece Müslümanlara değil, Hıristiyanlara da bilimlerini cömertçe yayıyorlardı. Bunların en ünlüsü İbnî Rüşt (Averreos) (1126-1198) idi. Böyle yetişen öğrenciler ve bilim adamları kendi ülkelerinde üniversite denen yüksek öğretim kurumları açtılar. (Bologna 12.yy. İtalya- Paris Fransa 1215-Oxford İngiltere 1214, Cambridge 1229, Salamank ispanya 1230) Avrupalılar Müslümanların Yunanca ve başka dillerden Arapça’ya çevirdikleri ve ayrıca, meydana getirdikleri felsefi ve bilimsel eserleri kendi ortak bilim ve kültür dilleri olan Latinceye çevirdiler. Arapların 750’de Talas zaferinden sonra Çinlilerden öğrendikleri kâğıt yapma tekniğini Müslümanlar 1150’de İspanya’ya taşıdılar, Avrupa’da onlardan öğrendi. Avrupa’daki bu bilimsel uyanışa 12.yy.rönesansı denir. 13.yy.da sürmüştür. 16.yy.rönesansından daha önemli kabul edilir. Çünkü 16. Yy. rönesansı sanat ve edebiyata ilişkin olduğu halde 12.yy.rönesansı Felsefe ve bilim alanındadır. Y.akyüz 51
12.yy.da yaşayan bilim adamı Adelard, çeşitli İslâm ülkelerinde öğrenim görüp ülkesi İngiltere’ye dönünce neler öğrendiğini soranlara şu cevabı vermiştir: “Müslüman hocalarımdan, en emin yol olan “akıl” yolunu izlemeyi öğrendim, çünkü duygular yanıltıcıdır. Siz ise bir otoritenin (eleştirilmeden kabul edilen bir üstadın ya da kitabın) yularını boynunuza geçirmişsiniz!”
O dönemlerde Avrupalıların temizlik ve sağlığa ilişkin tutumları da çok geri idi. Cambridge’de lâğımlar açıktan akıyor bundan birçok profesör ve öğrenci hastalanıyordu. Veba salgınları halkı kırıp geçiriyordu. S.50 y.akyüz
1095’lerde Haçı seferleri ile Avrupalılar Selçuklu ve İslam dünyasından eğitim, bilim, sanat, ticaret, askerlik, tarım denizcilik alanlarında çeşitli bilgiler öğrenmiştir.
Üniversiteler, kilise okulları ile özel okulların zamanla kaynaşmalarından ortaya çıktı. Ortaçağın öğretim yöntemine skolastik denir. Prof. Tanınmış bir kitabı açıp öğrencilerine okur ve oradan yazdırırdı.
Ortaçağın koyu dinsel düşünceli ve bağnaz Avrupalıları, Müslümanlardan görüp öğrendikleri bilimleri nasıl kabul ettiler ve geliştirmeyi başardılar? Araştırmacılar bu soruyu esas olarak, bilim ve felsefe ile Hıristiyan dini arasında uzlaştırıcı yorumların yapılması ve bu yeni anlayışın bilimsel ve felsefi düşüncenin gelişmesini kolaylaştırması ile cevaplıyorlar. Bu uzlaştırıcı yorumları yapanların başında, Paris Üniversitesinde de ders okutan Saint Thomas d’Aquin gelir. (1225-1274). O tüm gerçeklerin Tanrı’dan geldiğini söylüyor. Aristo’yu reddetmeyerek, onun akılcı ve felsefi görüşlerinin de geçerli olduğunu, ancak bunlarla din arasında çözülmez bir çelişki olursa dini hükümlerin üstün sayılması gerektiğini ileri sürüyordu. 51
Fakat 1200’lerin başlarında üniversiteler kurulurken, Papa 3. İnnocent, dini ve siyasi çıkarlar için engizisyon mahkemelerini kuruyordu. Bunlar, kilisenin çizgisinden sapan (heretique) insanları, bilim adamlarını ve düşünürleri işkence ile sindirmeye çalıştılar.(Hasan Akgündüz Medreseler ve Üniversiteler –Arthur Arnould Histoire de la l’İnquisition) Sayfa?? Y.akyüz 52
Mevlana:
Eğitimin gücüne ve çevrenin etkisine inanır. Ona göre insan eğitilebilir bir varlıktır. Eğitimle hayvanların bile yetenekleri gelişir.: “İnsandan öküze, eşeğe bile ilim hüner geçer. İnsanın eğitimi ile yabani at rahvan olur, ayı oynar, keçi selam verir. İnsanın etkisiyle köpek bile, av, çoban ya da bekçi köpeği olur…(Mustafa Ergün insan ve Eğitimi, Mevlana)
Mevlana eğitimle ilgili bir hikaye nakleder. Padişahın biri oğlunu hüner sahibi bir topluluğa teslim eder. Çocuk aptal olduğu halde yıldız bilgisi, fal vs. öğrenir. Bir gün padişah avucuna bir yüzük saklar ve oğlundan sakladığını bilmesini ister. Çocuk “yuvarlak, sarı ve içi boş bir şey” der. Babası “Doğru, şimdi de ne olduğunu söyle” deyince, çocuk “kalbur” der . Bilgileri ile saklanan şey hakkında doğru şeyler söyleyen çocuk, kalburun avuca sığmayacağını düşünememiştir. Mevlana şu sonucu çıkarır: “Bunun gibi zamanımızdaki bilginler de kılı kırk yapıyorlar. Kendileriyle ilgili olmayan şeyleri pek iyi biliyorlar. Fakat önemli olan, yani kendilerini bilmiyorlar. Mevlana Fihi Mafih. 204-205. Bu hikâye biraz değiştirilip medreselilerin bilgisini eleştirmek için söylenir olmuştur.
Osmanlılarda Eğitim:
Medreseler çok yaygın ve güçlü örgün eğitim kurumları haline gelmiş, toplumu derinden etkilemiştir. Eğitim açısından tüm Osmanlı dönemine medrese dönemi denebilir. Ancak Osmanlı devletinin sonuna ve kapatılmalarına kadar (1924) kendilerini yenilemeye gitmemişlerdir. S.50 y.akyüz Bir de azınlık çocuklarının üst düzeyde yönetici yetiştirildikleri Enderun adında bir örgün eğitim kurumu ortaya çıkmıştır. Eğitim öğretimin temel amacı dinîdir ve “âlim” denince esas olarak din bilgini anlaşılmaktadır. Müspet bilimlere ilgi, ferdî, istisnaî ve süreksizdir. Eğitim öğretim yöntemi nakilci (aktarmacı) ve ezbercidir. Eğitimde yenileşmelere, 1776’lardan itibare önce askerî okullar açılarak girişilmiştir.. Medrese, 1776’lardan sonra, kendisi dışında açılan askeri okullarda kısmen, sivil okullarda daha geniş ölçüde, etkisini sürdürmüştür. S.60 y.akyüz
dönemi:
1.Fatih dönemine kadar Osmanlı uleması genellikle Şam, Mısır, İran, Maveraünnehir medreselerinde yetişmiştir. Bu dönemde Türk ve İslâm dünyasında bilim adamları, öğrenciler geniş bir bilim alışverişi içindedir. Fatihin yaptırdığı medreseler ve sağladığı imkanlar sayesinde ülke dışında öğretime ihtiyaç hissedilmemiştir.
2.Fatih döneminde kısmen felsefî ve bilimsel düşünüş Osmanlılara girmiş, fakat daha sonraları bundan uzaklaşılmıştır. Takiyüddin, Kâtip Çelebi, İbrahim Hakkı vb. düşünür ve bilim adamları ortaya çıkmışlarsa da, bunlar ferdi ve istisnai kalmışlar, etkileri gelişerek sürmemiş ya da bir kısım ulema tarafından hoş karşılanmayıp çalışmaları engellenmiştir.
3.Önceleri aktif ve gazi insan tipi gözde iken, askeri ve sosyal duraklama ve gerilemenin başlaması ile 18.yy.dan itibaren orta ve pasif insan tipi ortaya çıkmıştır. Bu din görevliliği veya küçük bir devlet memurluğundan başka bir geçim yolu düşünemeyen, toplumun önemli meselelerine ilgisiz insan tipidir.
İlk Osmanlı sultanları bilimsever, bilim insanlarına saygılı, onları koruyan hükümdarlardı. İlk sultanlar, çeşitli Türk İslam ülkelerinden Osmanlı ülkesine bilgili, erdemli kimseleri getirmek için çalışmışlardı.
Timurlular devletinde, Bu bilimsel ortamın oluşmasına, Bursalı Kadızade adında bir Osmanlı matematik ve astronomi bilgini de katkıda bulunmuştur. Timur’un torunu Uluğ Bey (1394-1449) Astronomi ve matematik alanında eserler veren bilgin bir hükümdardı. Semerkant’ta rasathane kurmuş, çevresine yüzden fazla ilim adamı toplamıştı.
Kadızade-i Rumi olarak tanınan MUSA PAŞA, Matematik bilimlerinde derinleşmek için Horasan ve Marevraünnehir bilginlerinden ders almak amacıyla o yörelere gitmek istemiş, akrabaları engel olur diye gideceği zamanı sır gibi saklamış, yalnızca kız kardeşine söylemiştir. Kız kardeşi bilim öğrenmek için uzak diyarlara gitmeyi kafasına koymuş olan kardeşi yollarda sıkıntı çekmesin diye mücevherlerini ona söylemeden götüreceği kitapların arasına saklamıştır. (Tercüme-i şakayık-i Numanî s.37-38) Musa Paşa Orta Asya bilginlerinden ders alarak bilgilerini çok ileri düzeye çıkarmış, sonunda Uluğ Beyin hocası olmuş, Semerkant Medresesine baş müderris atanmıştır. Ali Kuşçu ve Fethullah Şirvanî onun öğrencileridir.
Timurlulardan sonra. İç Asya’da artık sürekli öve önemli eğitim, bilim, kültür hareketleri görülmedi. Bu bize bağımsızlıklarını yitiren milletlerin eğitim ve bilimde de bir çözülme ve gerileme içine düştüklerini göstermektedir. (HAMİŞ: Tersine, eğitim ve bilimde bozulma gerilemeşyi getirmektedir.)
Fatih Medreseleri:
Sahn medreselerinin akli ve nakli ilimlerde benzeri az bulunan, kendisini öğretime adamış, saygıdeğer kişilerden atanacağı” bildirilmiş bunların öğrencilere çeşitli ilimler öğretmesi istenmiştir. Bu ifadeden müspet bilimlerin de öğretileceğin anlaşılıyorsa da yalnızca “Yüksek İslâmî Bilimlerin” (Tefsir, Hadis; Fıkıh, Kelam) okutulduğu öne sürülür. Sadece tıpla ilgili öğretim usta çırak ilişkisi içinde yürütülür. 80 yıl sonra kurulan Süleymaniye medreseleri de aynı yolda idi.
Fatih Bilime ilgi duyardı. Gazali’nin Tehafüt ül Felasife’si ile buna karşı İbni Rüşt’ün yazdığı “Tehafüt’ül Tehafüt’ü karşılaştırmalarını isteyecek kadar ilgili idi. Osmanlı uleması matematik öğrenmek için Semerkant’a giderlerdi. Matematik ve astronomi Bilgini Ali Kuşçu Fatihin gayretleriyle Türkistan’dan gelmişti… s.66 y.akyüz
Süleymaniye medreseleri de Klasik Osmanlı medrese düzeninde idi. Yani tıp dışındaki müspet bilimler burada da görülmüyor. Okutulan dersler Sarf, nahiv, Akaid-i Kelam, Usul-i Fıkıh, Kelam, Fıkıh, Belâgat. Hesap, Hendese, Heyet, ilmi Hikmet, Hikemiyet, Tarih, coğrafya ise 16.yy.ın ortalarına kadar bazı medreselerde okutulmuştur… ??????
Fahri UNAN???
Avrupa’da 15-17.yüzyıllarda üniversiteler ve bilim Osmanlılara göre neden farklı gelişme gösterdi?
12 ve 13.yüzyıl rönesansının etkileri.
Esik Yunan, Roma eserlerinin daha esaslı incelenmesi
Matbaa tekniğinin bulunup kitapların çoğalması ve ucuzlaması.
İstanbul’un fethiyle bazı kitapların Roma’ya taşınması.
Gözlem, deney vs. gibi bilimsel yöntemlerle eleştiriye, özgür düşünceye önem verilmesi. Dogmatik, skolastik (Kitabi-nakilci) yöntemin zayıflaması.
16.yy.da Almanya’da reform hareketinin ortaya çıkması. (Kilisenin burnunun kırılması)
1492’de Amerika’nın keşfi.
1707’de buharlı geminin bulunuşu ile Avrupalıların dünyayı paylaşmaya, sömürgeciliğe girişmeleri.
Reformun ortaya çıkıp tutunmasının sebepleri:
Kilise mensuplarının yolsuzlukları, halkları maddi manevi sömürmeleri.
Rönesans yüzünden halkın giderek uyanması
Reformcuların, hükümdarların koruma ve desteğini kazanmaları, Kilise topraklarının devlete ait olması ve kilisenin devlete bağlı olması gerektiğini savunmalarının hükümdarlara cazip gelmesi. Luther ibadet olarak yalnızca İncil’in halk tarafından okunup anlaşılmasını yeterli görüyordu.
Rönesans ve reformla beraber Avrupa’da müspet bilimlerin öğretimi önem kazandı. Üniversite dışında da bir çok bilgin önemli buluşlar yaptı. Polonya’da Copernic(1473-1543), İngiltere’de Francis Bacon (1561-1626)ve Newton (1643-1727) Fransa’da Pascal (1623-1662) İtalya’da Leonarda Da Vinci (1452-1519) Bruno (1548-1600), Galile (1564-1642) gibi.
Bruno, dünyayı tanımak için inanç ve geleneklere değil, akıl ve deneye başvurulması gerektiğini savunduğu için Engizisyon tarafından Roma’da yakıldı. Fizikçi ve astronom Galile, Copernic’ten sonra Dünyanın kendisi ve güneşin çevresinde döndüğünü savunduğu için Engizisyon mahkemesi önünde diz çöküp yanıldığını itiraf etmesi karşılığında canını kurtarabildi.
Avrupa’da 1600’lerin ilk yarısında bile dini dogmalara ters düşen bilimsel görüşler Kilise tarafından hoş karşılanmamaktadır. Buna rağmen bilimsel çalışmalar giderek artmış, özgür düşünce
Aynı yıllarda 1520’de Mısır fethinden dönen Yavuz Sultan Selim, Halifeliği de getirdi. Dini siyasi düzeni ideal olarak görüyor ve onu bozulmadan sürdürmek istiyordu. Bu “değişmezliği sürdürmek” idi.
Sultan 3. Murat ve Sadrazam Sokollu’nun onayı ile Takiyüddin, 1577’de İstanbul’da bir rasathane kurdu. Fakat kendisine gayipten haber vermediği için padişahın zamanla rasathaneye olumlu bakışı zamanla değişti. Şeyhülislam Kadızade Ahmet Şemsettin Padişah’a, “geçmişte göklerin sırlarını anlamaya cüret eden toplumların mahvolduğu” şeklinde yazılı bir görüş bildirdi. 1580’de Rasathane denizden top atışıyla yıktırıldı. ( Rasathaneden dürbünlerle Meleklerin ete altını dikizledikleri, rasathane açılan yerde bulaşıcı hastalıkların, büyük yangınların çıktığı, depremlerin olduğu) gibi şayialar yaygınlaştırıldı.
Avrupa’da 16.yy’dan itibaren öğrenim dili olan Latince terkedilip milli dillerle yapılmaya başlandı. İngiltere Kralı 8.Henri ise 1535’te dini tören ve vaazların Latince yerine İngilizce yapılmasını emretti. İncili sıradan insanların anlayacağı dile çevirdi. Fransa kralı 1.Fransuva 1539’da idari ve adlı işlerde Latince yerine Fransızcayı koydu.
Medreselerin toplumdaki etkinliği:
Osmanlıda devlet görevlileri ilmiye, mülkiye, askeriye diye üçe ayrılmıştı. İlmiye sınıfı mensuplarına ulema denirdi. Ulema öteki sınıflara tanınmamış iki önemli ayrıcalığa sahipti. İdam edilemez ve hapsedilemezler, ancak görevden alınabilir, (azil) ya da sürülebilirlerdi.
Şeyhülislam Diyanet, adalet, eğitim, vakıflar, Kültür ve Belediyeler bakanı yetkilerin sahipti. Sadrazam’dan sonra gelen, devletin ikinci önemli görevlisi idi. Derecesi manen sadrazamdan yüksekti.
Molla Lütfi’nin idamı:
Bursa ve Edirne Sahn medreselerinde müderrislik yapmış dönemin ulema ve müderrislerinin bilgisizliğini alaya alır, iğneli taşlamalarını sakınmazdı. Ulema kendisinden rahatsız oluyordu. Geniş bilgisi ve sahna tayini kıskançlığa yol açtı. Sonunda bir meclis toplandı: O, yalancı şahitlerce dinsizlikle suçlandırıldı ve Haşiye-i tecrid yazarı Hatipzade adında kendisine düşmen bir müderris, öldürülmesine fetva verdi. “: Beyazıt onayladı. Sokrates trajedisini andıran bu olay, Osmanlılarda bilim ve düşünce yolunda ilk felaket olsa gerektir. BU ulemanın bürokratik mevkileri ele geçirmek için yetenekli, bilgili, ciddi müderrislere karşı giriştikleri ayak oyunları olarak anlaşılması zor değildir. y.akyüz .77
Müderrislerle ilgili genel değerlendirme:
Osmanlılar dönemi boyunca Abbasiler döneminde görülen yoğun bilimsel tartışmalara en alt düzeyde bile rastlanmıyor. Osmanlı ulemasının fikirlerini ortaya koyarken içinde kalmaları gereken bir sınır vardı. Dışına çıkanlar zındıklıkla suçlanır ve cezalandırılırdı. Yeni fikirler, yeni arayışlar içine girilemezdi. Zaten geçmişte bilginler, mezhep imamları, müçtehitler her şeyi söylemişlerdi.77 Osmanlı ulemasının bu tutumu faydacılık olarak değerlendirilebilir ve kökenleri Gazali’ye çıkar. Faydacılık düşüncesine göre hem ahirette yararı dokunacak bilgiler öğrenilmelidir. Beklenen bu fayda, “Allah’ı tanıma, doğru yoldan ayrılmama, imanı koruma ve geliştirme, hayattaki dini ve hukuki problemleri çözebilmelidir.” Osmanlı ulemasına göre bu faydalar dini bilimler sağlar ve onların aklî bilimler gibi “tehlikeleri” de yoktur. Görüşleri bazı konularda farklı olan Şeyhülislam Ebussuud Efendi, Taşköprülüzâde, Hocazâde, Birgivî Mehmet Efendi vb. bilginler hep bu görüşte birleşmişlerdir. Bu onların ortak bir kültür çerçevesi içinde aynı değerleri benimseyerek yetişmelerinden kaynaklanmıştır. (Fahri Unan-Fatih Külliyesi s.329-330)
Müderrisler hemen tümüyle dînî-hukukî bilimlerle ilgilenmişler, aklî bilimlere ilgi duyan az olmuştur. Y. Akyüz s.79
CERRE ÇIKMA
Cer, medrese öğrencilerinin kutsal sayılan Recep, Şaban, Ramazan aylarında (üç aylar) ÖZELLİKLE Ramazan’da ülkenin dört bir yanına, köylere kadar dağılmasıdır. Softa, köyde namaz kıldırıp vaz ederek bir tür öğreticilik stajı yapardı. Softanın tüm ihtiyaçları imece ile karşılanır köyden ayrılırken para, çeşitli giyecek ve yiyecekler verilirdi. Sonraları dilencilik gibi görülüp eleştirilmiştir.
ŞERİAT ELDEN GİDİYOR:
Ulema, siyasal denetim ve halkı aydınlatma, yönlendirme görevlerini ilk zamanlarda bilgi, dürüstlük, cesaret iye yapıcı biçimde yerine getirdi. Fakat ulemanın kaynağı olan medreselerin 16.yy.ın ortalarından itibaren bozulması ile bu görevler kötüye kullanıldı: Ulemanın bilgisiz, ihtiraslı bazı mensupları sarayı ele geçirdiler. Yeniçerileri kışkırtıp isyan çıkardılar. Genç Osman (1622) ve 3. Selim (1808) bu şekilde öldürüldü. Ulema artık “Şeriat elden gidiyor” sloganı ile yeniliklere karşı çıkıyor, kaynağı Batı olan her şeyi küçümseyen bir kamuoyu oluşturuyordu. Yeniçeriler de ulema efendilerimiz nerede ise biz de onlarla beraberiz” diyerek arkalarından gidiyorlardı. 2.Mahmut’un Yeniçeri ocağını ortadan kaldırmasıyla (1826) ulema önemli bir destekçisini yitirdi.
Medresenin bazı etkileri Tanzimat’tan sonra, azalarak da olsa sürdü. Bilimin ancak Arapça yapılabileceği, ezbercilik, yeni bilgi üretmeyi düşünmeyen, başaramayan, ezbercilikle ayaklı kütüphane olmayı amaç bilen sözde aydın tipi. Bilim eskilerin yazdıkları kitaplardadır. Onlara bir şey eklenemez diye düşünen beyinler yetiştirildi.
MEDRESE NEDEN NASIL BOZULDU:
Osmanlıda en gözde medreseler hükümdar ve yönetici sınıfın üyelerince kurulanlardı. Yönetim elini medresenin üstünde tutuyor, denetimin gittikçe güçlendiriyordu. Fatih Medresesine verilen talimat, Osmanlı merkezi yönetiminin ideolojisini oluşturmaktı.
Her şeyin ve bilimin temelinde iman esaslarının aranmışı. Bilimin imanın temelinde olduğunun kabul edilmemesi. Bu anlayışın en etkili kaynağının Gazali olabileceği akla geliyor. (s.82 y,akyüz)
Yalnızca bilim için araştırma yapmak hoş görülmemiştir. 17.yy.da Kadızade Mehmet Efendi, Mantık, Felsefe gibi aklî bilimlerle uğraşanları “imanlı” bile saymamıştır. Böylece geriye sadece nakilci bilimler kalıyor. Osmanlıdaki çözülmenin temelinde dinden uzaklaşma görülmeye başladığından, giderek dini bilimler ve özellikle Fıkıha ağırlık verilir hale gelindi. Bu sıkı muhafazakârlık her alanda kendisini gösterdi. (Hulusi Lekesiz Osmanlı ilmi zihniyetinde değişme teşekkülü ve çözülmesi s.21-26) Akli ve müspet bilimler programlardan çıkarılmış, yalnızca dini, hukuki bilimler öğretilmiştir. Kâtip Çelebi 1656’da bu bozulmayı şöyle özetler: ( Mizan-ül Hakk Fi ihtiyar-il Ahakk s.9-10) Kanuni dönemine gelinceye kadar Hikmet ilmi ile dini bilimleri uzlaştıran bilim adamları vardı. Fatih, Kelam derslerine yer vermişti. Sonra gelenler bunlar felsefedir diye kaldırıp, yerlerine Fıkıh vs. derslerini koydular. Böylece bilim alanı fakirleşti. Kıyıda köşede, doğu Anadolu’da yer yer Hikmet okumayı sürdüren öğrenciler, İstanbul’a gelip tafra satar (böbürlenir) oldular. S.83 Akli bilimler kaldırılıp yalnızca dini-hukuki bilimler okutulunca, birinciler için geçerli olan tartışma, eleştiri yöntemi de terk edildi. İkincilere uygun düşen kitabi, dogmatik yöntemler yerleşti. Ayrıca alet bilimlerine aşırı önem verildi????? Bilimsel çalışma ve yayın faaliyetler durdu. 1603-1730 arasında akli bilimler alanında hiç telif eser verilmemiştir. Yalnızca iki eser şerh edilmiştir. Nakli bilimler alanında da verilene ser sayısı azalmıştır. Bu, Gazali’den itibaren örülen İslâm bilim ve düşüncesindeki gerilemenin Osmanlıda da devam ettiğini göstermektedir. Ders yapılmayan, yanmış, adı var kendisi yok medreselere kayırma yoluyla bazı kişiler müderris atanıyordu. Devlet adamları ve müderrislerin oğullarına da daha çocukken müderris unvanı veriliyor, bunlar Medresede görevli gösteriliyor, geçimleri sağlanmış oluyordu., Böylelerine alay için beşik uleması denirdi. Bir de yüksek dereceli ulemanın ilmiye sınıfındaki oğulları, babalarının işgal etmiş oldukları mevki göz önüne alınarak Miftah, Kırklı, Hâriç, Dâhil müderrisi atanırlardı. Bu ayrıcalık 16. yüzyıldaki yaygın bozulmadan çok öncedir. Ve bozulmanın kaynaklarını teşkil eder. Bu imtiyaz ilk olarak Molla Şemsettin Fenarî diye meşhur olan ilk Osmanlı Şeyhülislamının (ölümü 1431) oğullarına ve torunlarına verilmişti. 84 Daha sonraki tarihlerde, ulema oğulları hakkındaki bu ayrıcalık genişletilmiş, bilgi ve hak etmelerine bakılmadan, sıralarını bekleyen mülazimlerin önünde müderris atanmışlardır.
18.yy.ın ilk yarısında ulemanın iyi öğrenim görmemiş oğullarına, bilgisizliklerini örter düşüncesiyle sakallarını salıvermeleri emredilmiş, bu da alay konuşu olmuştu. (Uzunçarşılı.Osmanlı devletinin ilmiye teşkilatı .71-74)
Koçibey, Padişaha sunduğu 1631 tarihli lâyihada, herkesin rüşvet, hatır gönülle müderrisliğe geçebildiğini kaydeder ve “ilim sahasının cahillerle dolduğunu, bilgili ile cahil arasında bir fark gözetilmediğini” belirtir. (Koçibey Risalesi s.42)
16.yy.ın ortalarından itibaren medrese öğrencilerinin disiplini bozulmaya başladı ve bozulma kısa sürede taşrada suhte (softa) ayaklanmaları denen büyük boyutlara ulaştı. Anadolu’daki medreselerin bir kısım talebelerinin kudretsiz ve yeteneksizleri, 16.yy.ın ikinci yarısında derslerini bırakarak eşkıyalığa başlamışlar ve bu hal hükümeti epeyce uğraştırmış, İran ve Avusturya ile savaşlar yüzünden softa şekaveti (eşkıyalığı) önemli bir mesele olmuştur. (uzunçarşılı Osmanlı tarihi c.2.s253 ve devamı)
10’ar, 20’şer kişilik gruplar halinde köyleri. Mahalleleri basmaya, her türlü ahlâksızlığı yapmaya halkı haraca kesip soymaya başladılar. Müderris, kadı gibi ulemadan bazı kişiler de bu softa isyanlarını gizli açık destekliyorlardı. Zaman zaman softalar celali denen daha büyük eşkıya gruplarına da katılıyorlardı. Akdağ bu olaylarda şii propagandası etkisinden söz eder. (Mustafa Akdağ, türk halkının dirlik düzenlik kavgası s.20. s.153)
1570’lerde Edirne üç şerefeli medresesinden biri 4-5 ay İstanbul’da gezip tozmuş, görevi olmayan işlere karışmıştır. Yine aynı medreseden bir müderris 1590’larda iki yıl görevine gitmemiştir. 1575’lerde Bursa’da işini son verilen bir müderris, eşkıyaları toplayarak evini mahkeme haline getirmiştir. 75.Baltacı.s.62
Bozulma dönemi için bir tarihçi şöyle yazar: “Müderris vardır ki ayda bir kere derse varmaz. Nice varsın ki okutacak talebe bulunmaz. Bulunsa da kendisi ders vermeğe kadir olmaz. (Mustafa Âlî Künhül Ahbar.c.1s.533)

  1. Murat tarafından 1577’de Veziriazama gönderilen bir fermanda medreselerin Fatih zamanındaki gibi yoluna konması, haksız yere çeşitli makamlara getirilen müderrislerden bu mevkilerin geri alınması ve makamları ehline yeni “ilmi ve fazileti” olanlara verilmesi istenmiştir. s.87 y.akyüz (Uzunçarşılı Osmanlı Devletinin İlmiye Teşkilatı s.241-246)
    Medreselerde Ezbercilik:
    Eğitim tarihimizde ezbercilik yüzyıllarca bir öğretim ve öğrenim yöntemi olarak benimsendi. Türkler, İslâmiyet’i benimsedikten sonra Kur’an ve hadisleri ezberlemeyi Allah ve Peygamber sevgisinin işareti saydılar. Hafızlık tüm Müslümanlarda bir eğitim yolu olarak görüldü. Gazali ve bazı bilginler ezber yöntemini teşvik ettiler. Gazalinin soygun sonrası kitaplarını kaptırdığı eşkıya başının “Sen nasıl bilginsin? Kitapların elinden alınınca cahil oluyorsun? Çok yazık” sözünü Allah’ın uyarısı kabul edip kitaplarını ezberlediğini söylemesi ezbercilikte etkili oldu. Selçuklu ve Osmanlı medreselerinde ezberci yöntem hakim. “İlim sadırlardadır, satırlarda değil” deyişi “Yazılı bilgiler hafızalarda ise bilim olur” ifadesi anlamınadır. 19.yüzyıldan Cumhuriyete kadar ders kitabı olarak okutulan Sümbülzade Vehbi’nin Nuhbe(Arapçayı kelime ezberleterek öğretmek için yazılmış bir tür sözlük) ve Tuhfe(Farsça’yı kelime ezberleterek öğretmek için yazılmış sözlük) adlı eserleri de medrese dışında açılan yeni okullarda ezberciliğin yerleşmesinde etkili oldu. (Y.akyüz 154) İşte iki beyit:
    Her ne ister isen iste daima Allah’tan / Hak’dır ancak kail olmağa hem uymağa seza
    İtibar eyleme pek hendeseye / Düşme ol daire-i vesveseye
    Enderun Mektebi: 94
    Enderun mektebi, esas olarak Hıristiyan tabaadan alınan yetenekli çocukları iyi ve güvenilir devlet adamı ve asker yapma amacını güdüyordu. Üstün zeka ve niteliklere sahip çocukları alıp yetiştirdiği için özel eğitim kurumudur. Temeli 2.Murat döneminde atılmış, Fatih döneminde geliştirilmiş ve 1909’a kadar hizmet vermiştir.
    Padişah, devlet gücünü yalnızca, kendisine mutlak şekilde bağlı, sadık, minnet duygularıyla dolu, aynı zamanda çok iyi yetişmiş ve yetenekli kişilere teslim edebilirdi. Enderun, bazı Hıristiyan gençlerin Müslüman yapılıp eğitilerek yönetime katılmalarını sağlayan bir okul idi. Zamanla Türkler de alındı. Osmanlılar özellikle yükselme döneminde , ırkı, dini ne olursa olsun yetenekli insanlara çok değer verip gelişme imkanı tanımışlardır. (Şimdiki ABD gibi) Bu dönem Osmanlılar, kişisel yetenek ve başarı ile dürüst ve topluma yararlı davranışlarla yükselmeye dayanan bir terfi ve ödüllendirme sistemi uygulamışlardır. H. Lybyer Kanuni dönemi Osmanlı yönetimi adlı eserinde (S.76-77) bunu şöyle belirtir: “Türkler olağanüstü bir insan bulduklarında değerli bir nesne edinmişçesine coşku duyarlar. Batılılar ise iyi bir köpek, şahin ya da at bulduğunda sevinir, onu mükemmel hale getirmek için çalışırız. Ama bir insanda olağanüstü nitelikler varsa onu geliştirmek için kendimizi zahmete sokmaz, onu eğitmenin bize düşen görev olduğunu düşünmeyiz. Oysa Türkler iyi yetiştirilmiş insandan büyük zevk alırlar…
    Devşirme usulü: Padişahın üç-beş yılda görevlendirdiği memurlar 8-20 yaş arasındaki Hıristiyan çocuklardan sağlıklı, güçlü, eli yüzü düzgün, boyu posu uygun ve yakışıklı olanlarını devşirirler, yani alırlardı. Yılda ortalama 3 bin çocuk devşirilir, bu ailesi için bir imtiyaz ve şeref sayılırdı. 3-5 yıl Türk aileleri yanında kalır, acemi oğlanlar mektebine buradan da başarılıları Enderun’a alınırdı. Büyümüş olarak 18 yaşında devşirilen Sokollu Papaz olmak üzere eğitilmişti. Acemi oğlanlardan alınan ve İç oğlanları denenler üç şekilde yetiştirilirdi: a) Saray hizmetlerini fiilen yaparak saray işlerini öğrenmek, b) İslami ve bazı müspet bilimler alanında kuramsal bir öğrenim görmek. “Burada Türkçe, Farsça, Edebiyat, Tarih, Matematik gibi medreselerde okutulmayan dersler dikkati çekiyor”. c) Beden ve sanat eğitimi (musiki, şiir, hat, minyatür, resim, cilt) alanlarda kabiliyetine göre bir eğitim almak. Tüm dersler için saray dışından en değerli müderrisler getirilirdi. 1850’lere kadar 79 sadrazam, 3 şeyhülislam, 36 kaptın-ı derya çok sayıda başka görevler için devlet adamı Enderundan yetişti.
    SANAT MEKTEPLERİ:
    Acemi oğlanlar mektepleri Gelibolu, Edirne, İstanbul’da ise Eski Saray, Yeni Saray, İbrahim Paşa Sarayı, İskender Çelebi Sarayı, Galata Sarayı denilen yerlerde idi ve askeri ve bedeni birer eğitim ocağı idi. Askeri Mızıka mektebi, Tophane (top döküm ve yapımı ile ilgili askeri sanat mektebi) Humbarahane (Havan topu döküm ve yapımı) Tüfekhane (tüfek yapımı ile ilgili askeri sanat) Kılıçhane: (kılıç ve kesici silahlar yapımı ile ilgili askeri sanat) mektebidir.
    KATİP ÇELEBİ: (1609-1656) Kısmen medresede, kısmen özel hocalardan ders almış, daha çok kendisini yetiştirmiştir. Müspet bilimler hakkında eser vermiş Batı’daki bilimsel gelişmeleri takdir etmiştir. Fatihin Sahnı Seman’a koyduğu felsefi ve akli bilimlerin sonradan çıkarılmasını, (okutulmamasını) eleştirmiş, Hendese, riyaziye, coğrafya, Kozmoğrafya bilen ve bilmeyen müftülerin kararlarını çok farklı olacağını örneklerle açıklamış, bu bilimlerin medreseliler için gerekli olduğunu yazmıştır. Mesela, Şeyhülislama altı ay gündüz, altı ay gece olan yerlerde beş vakit namaz vakitlerinin, oruç başlama ve bitişinin nasıl olacağını sormuş, coğrafya ve Heyet’ten bîhaber olduğu için Şeyhülislam cevaplayamamıştır. S126.
    Akli Siyaset:
    Bu yüksek felsefenin bir bölümü olan hükümdarlara mahsus siyaset ilmidir. Küffar devletlerinin yaşamasının sebebi akli siyasete önem vermeleridir. Dünya küfürle yıkılmaz, zulümle yıkılır” ata sözü bunu gösterir. 126
    Katip Çelebi’nin öğrenciye tavsiyesinde “Yeteneklerini uygun bir bilim dalında derinleşmeli, fakat tüm bilimler hakkında bilgisi olmalıdır. Cahillerden işittiğine bakıp da ilimlerden herhangi birisini küçük görememelidir. Felsefe ilimlerin okumak iki şartla helaldir: Okuyanın dini sağlam olmalı ve şeriata aykırı meselelerin hududunu geçmemeli, eğer geçerse, bunu reddetmek için yapmalı.) Ciddi çalışkan olmalı, yanında kalem defter bulundurmalıdır. Çünkü, “İlim bir avdır, onun kaçmasını önleyen şey (bukağı) yazıdır:” Yazdığını da ezberlemelidir. Zira ilim hatırda tutulandır, defterdeki değildir, Yazmaktan maksat, unutulursa bakmak içindir, yoksa yazılara güvenmek için değil.) Demek ki deftersiz, kalemsiz ilim öğrenmeye çalışanlar varmış ki Çelebi bu ikazı yapma gereği duyuyor.
    Öğrenimde bilimlerin sıralarına uyulmalıdır. Bazen bir bilim, başka bir bilim için ön şart olabilir. Esas bilimlerle alet bilimlere farklı önem verilmelidir. Alet bilimler, birincilerin öğrenilmesi için araç durumunda olanlardır. Arapça gibi. Alet bilimler üzerinde gereğinden fazla durmak zaman kaybı ve yorgunluktur. Medreseler alet bilimlerine çok önem verdikleri için öğrencileri esas .bilimlerde derinleşmeden kalmaktadır.. 128
    Cahillerle tartışmamalı, kimseye düşmanlık beslememelidir. Bilgine düşen kendi işlerine bakmaktır, düşmanının kahretmek değil. Denmiştir ki “Düşmanının burnunu kırmak isteyen ilim öğrensin”
    MUSTAFA ÂLÎ’nin 81541-1600) tespitleri:
    Müderrisliklerin ve kadılıkların rüşvet ile alınır satılır hale geldiğini, bu makamlara geçmekten amacın mal mülk biriktirmek, siyasi otoriteye hoş görünüp kendi çıkarlarını gerçekleştirmek olduğunu söyler. Kayırma ve rüşvet yoluyla çeşitli müderrislik ve kadılıklara getirilenlerin gece gündüz tek düşünceleri şudur: “Mısır, Halep ya da Şam’a kadı olabilsek de sonsuz mal ve servet edinsek.”
    Bilgisiz olduğu halde rüşvet ve ekabire istinat ile(resmi koruyuculara dayanarak) müderrislik, kadılık, müftülük görevlerine getirilenler, ipekler, şallar giyerek, başlarına kocaman sarıklar sararak halkın gözünü boyamaktadırlar. Bunlar gündüz resmi koruyucularının kapılarını aşındırmakta, geceleri sohbet ve nefis yemek ziyafetleriyle bedenlerini beslemekte, cenneti dünyada görüp zevk ve safa sürmektedirler. Bunlar kendi havalarına uymayan, sohbetlerine katılmayan bilgili ve erdemli kişilere iftiralar atıp onları etkisiz bırakmaktadırlar. Artık erdemlilik aranmamaktadır. Erdemli bilgili kişilere görevler verilmesi hayal olmuştur. Okumak ve yazmak ayıp oldu, bu ayıp arasında ilim, bilgi, erdemlilik kayboldu… der Mustafa Âli.(Künhü’l Ahbar’dan nakleden y.akyüz- S.129)
    KOÇİBEY : Enderun’dan yetişen Koçibey 1623-1640 yıllarında iktidar olan Sultan 4.Murat’a hemen aynı görüşleri ifade eden bir rapor sundu. Cahil ile alim arasında fark gözetilmeden müderrisliklerin para ve hatır gönül yoluyla lâyık olmayanlara verilmesinden yakınıyor. Ulemanın durumunun düzenli olması din ve devletin en önemli işlerindendir. Bu gün ilim yolu bozulmuştur. 1594 tarihinden sonra, sebepsiz yere azledilme korkusuyla Şeyhülislamlar vs. dalkavukluk yapmaya mecbur kaldılar ve Padişaha gerçekleri söylemez oldular. İyilerin iyi işlerinin değeri bilinmediği ve kötülerin kötülükleri cezasız kaldığından, alim ve cahil birbirinden ayrılmadığından, bilginlerin halk gözünde itibarı kalmadı. Bilgi ve marifet sahiplerine üstünlük tanınsa yine kısa sürede önceki durum olur. İlmiye rütbeleri en bilgiliye verilmelidir. Alim ile cahil eşit görülmezse ilim yolu kısa zamanda düzelir. Ancak aldırış etmemekle âlem elden gider… Koçibey Risalesinden nakleden Y.Akyüz s.130
    Şair Nabi’nin “Hayriyye” adlı eserindeki (1701) ikazları (1642-1712) :
    Say kıl ilm-i şerife şeb ü rûz / Kalma hayvan sıfat, ol ilim amûz. (Kutsal ilme gece gündüz çalış. Hayvan gibi kalma, ilim öğren.)
    Dahi emreyledi ol sahib-i ilm Mehdden lâhde dek ol talib-i ilm.(Peygamber beşikten mezara kadar ilim isteyin dedi.)
    Cühela alime nispet hardır / Belki hardan da bile ebterdir. (Cahiller alimin yanında eşek, belki de daha aşağıdır.)
    İlmin et cümlesini istihsal/ Cümlesini etme veli istimâl (Bütün ilimleri kazan, yalnız hepsini kullanma)
    Sana kâfidir ola nakşı zamir / ilmden Fıkhu Hadis ü tefsir. (Senin şu ilimleri gönlüne nakşetmen yeter: Fıkıh, Hadis, Tefsir)
    Görüldüğü gibi Nabî, dini ilimleri dünyevi ilimlere tercih etmekte, hattâ dini ilimlerin insan için yeterli olduğunu söylemektedir. O kimya ve felsefeye karşı olduğunu açıkça belirtir. Fakat Tıp ilminin gerekli olduğu görüşündedir. Nabi oğluna orta insan olmasını öğütler. Gözünü yükseklere dikmeyerek rahatı bulmasını ister.
    Etme ayanlığa, zinhar heves / evsatü’n nâs ol, ol devlet sana bes (Sakın önde gelen kişi olmaya heveslenme. Orta bir insan ol, bu mutlu hal sana yeter)
    Olma merci-i erbab-ı umur / İbtida lâzım olur terk-i huzur (İşlerin senin elinden çıktığı bir makam olma, yoksa önce huzuru terk etmen gerekir.) s.133 y.akyüz
    ERZURUMLU İBRAHİM HAKKI: (103-1780) Tasavvuf, Felsefe, Tıp, Anatomi, Coğrafya, Astronomi, Matematik, Geometri, Fizik, Ahlâk konularında eserler verdi. Pratik hayata dair faydalı öğütleri derledi. Maarifetname (1756) bir dönem en çok okunan eser oldu. Eski Yunan, Arap, Türk düşünür ve bilim adamlarından yararlandı.
    Matbaa Meselesi: 1727’de Avrupa’dan alındı. Neden geç girdiği tartışılır. İleri sürülen görüşler şunlardır: Ulemanın zihni bunun benimseyecek düzeyde değildi, sanki dine aykırı ve günah gibi düşünüldü. Osmanlılar, dini kitapların basımını 1555’lerde günah olarak gördüklerini Busbecq yazdı. Cahil ve mutaassıp medreseliler her yenilik gibi bunu da dine aykırı bir bidat (uygun olmayan yenilik) sayıyorlar, bir çokları da bu yeni icadın kendi maddi menfaatlerine dokunacağından korkuyorlardı. Hattatların işsiz kalacağı düşünülüyordu. Okumayı sevmediğimiz için matbaaya ihtiyaç duyulmuyordu.
    Zihniyet Değişikliği:
    1683’te Viyana bozgunundan sonra Osmanlılar Avrupa’nın sanayide ve savaşta üstünlüğünü kabullenmişlerdir. Nevşehirli Damat İbrahim Paşa “Avrupa’nın fen ve tekniklerini almadan ne fütühat siyaseti ne de istirdat siyaseti başarıya ulaşamaz” diyerek tavrını ortaya koydu. 1727’de ilk matbaa İbrahim Müteferrika tarafından kuruldu. S.140
    Eğer fil kendi gücünü anlasaydı güçsüz filciye boyun eğmezdi. Devletin kendi durumunu, güçlü ve zayıf yönlerini bilmesi şarttır. Küçük fakat akıllı düşman fırsatı .bulursa kendini bilmeyen güçlü bir hasmını kolayca alt edebilir. İbrahim Müteferrika-Türkiye’de Matbaanın Kurucusu….
    Osmanlı devleti bir dizi yenilgiden sonra önce askeri alanda sonra eğitim alanında ve her alanda yenileşmelere, batı müspet bilimini öğrenme yolunda adımlar atmaya başladı. 143 1776’da Mühendishane-i Bahr-i Hümayun, 1795’ta Mühendishane-i Berri Hümayun açıldı. Askerî deniz ve Kara okulları idi bunlar.
  2. MUSTAFA PRUSYA’DAN MÜNECCİM İSTEDİ:
    Askeri deniz okulu !.Abdülhamit döneminde açıldı. Kendisinden önce hükümdar olan kardeşi 3. Mustafa astrolojiye aşırı düşkündü. Gönderdiği elçisiyle Prusya kralı 2.Frederik’ten üç iyi müneccim istedi. Sebebi de Kralın iyi müneccimler sayesinde devlet işlerinde başarılı olduğunu düşünmesiydi. Kral elçiye şu cevabı verdi; “Başarımın üç sırrı vardır: 1.Tarih okumak ve geçmişin derslerinden yararlanmak. 2.İyi bir orduya sahip olmak ve barışta, onu, hemen savaşa girecek gibi eğitmek. 3.Hazineyi dolu tutmak. Benim müneccimlerim işte bunlardır. Padişah dostuma böylece bildiriniz. (Lavisse-Rambaud. Histoire Generale. T.7 s.485-487 Karal.) s.144 y.akyüz.
    Beşiktaş Cemiyeti İlmiyesi (1815-1826)
    Bu cemiyet düzenli ve etkili biçimde faaliyetlerini sürdürdü. Bazı müspet bilimler ve Batı bilim düşüncesini derslerde işlediler. Cemiyette ders veren dört bilim adamı: İsmail Ferruh Efendi (1797-1800 arası Londra elçisi) Şanizade Ataullah Mehmet Efendi Mühendishanede matematik, mühendislik öğrenmiş, en yüksek dereceli ulemadan) Melekpaşazade Abdülkadir Bey (Ulemadan)
    Müspet bilim anlayışının Osmanlılara girmesine katkıda bulunmuş, sonradan vezirlik ve sadrazamlık gibi görevlere yükselen bir çok öğrenci yetiştirmiştir.
    Bu cemiyetin önde gelenlerinden Kethüdazade Mehmet Arif Efendi “Cerrü Eskal” denilen mekanik için şunları söyler: “İki bin yıl önce bilimin kitapları yazılmış, uzun süre böyle kalmıştır. Daha sonra Avrupalılar bu kitaplarla meşgul olmuş ve bu bilimi ileri götürmüşlerdir. Fabrikalar, vapurlar, makinalar mekanik ile yapılır. Avrupalılar bu bilim okur ve deneyler yaparlar. Osmanlılar ise okusalar bile deneye gitmezler, bunun için masraf yapmak istemezler. “Bizde makam ve mevki sahipleri para almaya alışıktır. (uygun yerlere) vermeye alışık değildir.” Bu konu üzerinde önce padişah ve ileri gelen yöneticiler durmalı, teşvik etmelidir. Alt düzeydekiler onlara bakar. Avrupa böyle ilerlemiştir…” Burada Kethüdazade’nin, Batı bilim ve tekniğinin bizde de okutulmasının yanında, deneylerle geliştirilmesi ve devletin bunu desteklemesi gerektiği gibi yepyeni bir fikir ortaya attığı görülüyor. S.150
    Beşiktaş Cemiyeti İlmiyesi, iftiracıların bilim adamlarını çekememeleri ve yararlı çalışmalarını durdurma isteği olduğundan 1826 yılında Bektaşi olmakla ve devlete karşı harektte bulunmakla suçlanarak dağıtılmıştır. (Ekmeleddin İhsanoğlu 19.yy.başında Kültür Hayatı ve Beşiktaş Cemiyeti İlmiyesi)151
    Sümbülzade Vehbi: (ö.1809)
    İtibar eyleme pek hendeseye / Düşme ol daire-i vesveseye
    En değerli ilimler ise ona göre :Edebiyat,. Tarih ve Siyer’dir.
    Onlar ile nice mânâ bilinir / Dehrin ahvâli ne râ’na bilinir. (dünyanın durumu apaçık bilinir)
    Sultaniyeler: (Galatasaray Lisesi neden açılmış?)
    Fransa hükümeti 1867’de Babı Ali’ye bir nota verir. Büyük merkezlerde Hıristiyan öğrencilerin devam edebilecekleri liselerin bir an önce açılması gereği bildirilir. Bunun üzerine Osmanlı Hükümeti öğretim dili Fransızca olan bir Lise açılmasını Fransa elçisi ile görüşerek kararlaştırır. Fransa okulun kurulmasına yardım eder… 1 Eylül 1868’de açılır. (Y.Akyüz age.166 ) Al sana bir utanç vesikası daha… Padişah Abdülaziz… Sadrazam Âli Paşa, Maarif Nazırı Saffet Paşa.
    Darül Fünun:
    13 Ocak 1863’te Derviş Paşa’nın konuşmasıyla açıldı. Dini gelenek ve etkilerden uzak modern bir üniversite eğitimi yapma amacını güdecekti. Fizik ve kimya bilimlerinin gereği ve önemi üzerinde durdu. Halka açık ders verdi ve bazı deneyler gösterdi. Bu ilk dersi beşyüze yakın kişi ilgi ile dinledi. Dersanede yer bulamayıp dışarıda kalanlar oldu. İlk defa elektrik deneylerini gören halk büyük bir merak gösterdi. Sadrazam ve nazırlar da bazan dinleyici olarak derslere katılıyor , bu ilgiyi artırıyordu. Darülfünun Nisan 1865’te bulunduğu binadan çıkarılıp bir konağa kira ile yerleştirildi. Eylül 1865’te konak 4000 kitap ile beraber yanınca Darülfünun ortadan kalktı. (Yandı mı yakıldı mı hiçbir kayıt yok? Tesadüfen yandığına inanmak safdillik olmaz mı? Ve 1869’da tekrar kuruldu Darül Fünun. 20 Şubat 1870 (Fenlerin Kapısı) Darül Ulum değil. Çünkü ulum denince dini konular anlaşılıyordu. Ve dini konuların dışındakilere gözünü kulağını beynini kapatan devlet millet çağdışı kalmıştı. Dilenci, aciz, zavallı, hasta adam derekesine düşürülmüştü. Ve Fransa’da müspet bilimler öğrenimi göre Hoca Tahsin Efendi Müdür atandı. Müdür Tahsin Efendi tabii bilimler deneyleri yüzünden dinsizlikle suçlanarak görevinden 10 aralık 1870’de görevinden uzaklaştırıldı. Bir gece konferansında Cemaleddin Efganî “Peygamberlik Sanattır” deyince kâfir olmakla suçlandı ve yurt dışına kaçtı. Gece konferansları bu yüzden iptal edildi. Bir köşeye çekilen Tahsin Efendi, dönemin havasını şöyle dile getirmiş:
    Cehâlet mültezem, kesb-i kemâldir cünhamız, bildim/ İlâhî, cürm-i tahsil-i ilmden tövbeler olsun”
    (Suçumuz olgunluk kazanmakmış, oysa bize cehâlet gerek, anladım; / Tanrım, bilim öğrenme suçundan tövbeler olsun!) (O.Ergin Türkiye Maarif Tarihi c.1-2. s.562)
    DİĞER OKULLAR: 174
    Rumlar Heybeliada’da Papaz yetiştirmek üzere bir Ortodoks ilahiyat okulu kurdular. (1844) Burada Papaz görünüşlü ihtilalciler yetiştirdiler. Büyük Yunanistan ideali için çalıştılar.
    1854’te Musevi Asri Mektebi açıldı.
    Katolik Okulları: Saint Benoit, Saint Louis, Saint Joseph, Notre Dame de Sion misyonerler tarafından açılmıştır.
    Protestan Okulları: Amerikan misyonerleri şu bilgilerin peşinde idi: Halkın dinini açıdan durumu nedir? Ülkenin eğitim durumu nedir? Yabancılarca girişilecek eğitim nasıl karşılanır? Halkın moral durumu nasıldır? Sınıf farklılıkları ne düzeydedir? Ülkenin siyasal bütünlüğü nasıldır? Tarım ve zanaatların durumu nasıldır? Halkı bir arada uttan komşuluk bağı, ticarî, dînî, yönetsel bağları nasıldır? Misyonerlere 1833’te gönderilen bir talimat mektubu şu cümlelerle bitiyordu: “Bir fetih savaşına girmiş askerler olduğunuzu unutmayın. … Bu araştırma, bilgi ve düşünmeye ihtiyaç gösterir. Bu mukaddes ve vaat edilmiş topraklar silahsız bir haçlı seferiyle geri alınacaktır.” (Süleyman Büyükkarcı Türkiye’de Amerikan okulları)
    Sultan 2. Abdülhamit’in Maarif Nazırı Zühtü Paşa Sultana sunduğu tezkerede bu okulların amacını şöyle belirtir: 1.Türkiye’de Protestanlığı yaymak 2. Zihinleri karıştırıp halkın merkezi yönetime bağlılığını sarsmak 3.Diğer yabancı okulların kültürel etkisini silip kendi etkilerin ön plana çıkarmak.
    Müslümanlar çocuklarını bazı ilimler öğretilir diye buralara göndermekten çekinmiyorlar. Hattâ bazı dinine bağlı dindarlar ve bazı yüksek dini rütbelerde bulunanlar da gönderiyor. Gençlik çağının heyecanlı dönemlerinde yabancı okullara giren Müslüman çocukları yalnızca İslâm’a ters düşen şeyler duyup öğreniyor, bunları ister istemez benimsiyor; ayrıca kalpleri yabancılara sevgi ile dolup fikir ve arzularında onların aldatmacalarının esiri oluyorlar. (Ahmet Akgündüz Muhammed Abduh’un gözüyle Osmanlı devleti ve eğitim sistemi.) y. akyüz .245

.Ziya paşa Defter-i Âmal adlı eserinde şöyle der: Yeryüzünde tüm medenî milletler bir ilerleme seli önüne düşmüşler ve akıp giderken biz bu selin karşısına gerilip dayanabilecek miyiz, yoksa çiğnenecek miyiz? Terbiye görmemiş olmak, korkulmakta ölümden aşağı mıdır? Bunu düşünen ana baba pek az. İşte felaketimizin kaynağı budur.
Ebuzziya Tevfik: (1848-1913) Bize her şeyden önce. Çoğu pek cahil olan mektep hocalarımızın elinde, doğuştan gelen zekalarını yitiren çocuklarımızın eğitim öğretimi için ilkokullar, rüştiyeler, yüksek okullar lâzımdır. Biz halâ tekkelere ilahi okuyanlar yetiştirir gibi ezberci öğretim yapıyoruz. İz halâ bir üstün bir esre okutalım. Hâlâ ebcedi okutalım. Dinimizi hala eski mızraklı ilmihallerden öğrenelim. Hala bilim adamları ve yazarların eserlerini incelemeyelim. Avrupalı çocuk bizim çocuklardan daha çok mektep görmüş biriyle imtihan edilse, bizimki ondan yüz bin kat zeki ve kavrayışlı olduğu halde, papağan gibi ezberci olduğu görülür. Avrupalı çocuk tarih coğrafya bilir. Hesap hendese gibi temel bilimlerin ilk bilgilerinden sorulanları cevaplar. Fakat bizimki, tarih, coğrafya, hesap, hendese sözlerini işitince insan mı, meyve veya oyuncak mı diye hayrette kalır.” (Mektepsizlikten görülen bela İbret. 21 Haziran 1872))
Haritalar Hela çukuruna:
Ahmet Cevdet Paşa’nın yazdığına göre 1848’de Sait Paşa, Padişah üzerindeki nüfuzunu kullanarak Reşit Paşa’yı sadrazamlıktan azlettirmiştir. Sarim Paşa sadrazam atanmış, fakat devlet işleri Sait Paşa’nın eline geçmiştir. Sait Paşa devleti Reşit Paşa ve taraftarlarından temizleme işine girişmiş, Katibi Umumiye Nazır yardımcısı Vehbi Molla, Meclis-i maarifin teftiş edileceğinden korkarak, harita müsveddelerini hela çukurlarına attırmıştır. Bu harita tahribi olayını Muallim Cevdet Şöyle anlatır: 1849’da açılan Bezmi Âlem Rüşdiyesine yeni sistem sıralar, tahtalar, haritalar koyduran Kemal Efendidir. Bu yavaş yavaş diğer rüşdiyelere de teşmil edildi. Fakat zaman geçmeden “Gavur icadıdır, bu usûl Frenkten alınmadır” diye Vehbi Molla’nın fetvasıyla (emriyle) haritalar toplattırılarak abeshanelere attırılmış, Kemal Efendi küfürle suçlanmış ve firara mecbur olmuştur.(Muallim Cevdet, Darül Mualliminin 70. Sene-i Devriyesi)
Bu olaylar eğitimdeki yenileşme çabalarına bir süre sekte vermiştir. Padişah Sait Paşa’nın yetersizliğini düşünerek Reşit Paşa’yı yeniden sadrazam yapmıştır.
Usûl-i Cedit hareketinde payı olan Selim Sabit efendi Süleymaniye’deki bir taş mektepte “Fransa’daki gibi mükemmel sıralar, hesap tahtaları, haritalar koydurdu.” Bir ay olmadan Maarif Nazırı tarafından çağrıldı. “Hoca efendiler mekteplerin bu hale getirilmesini din ve imana aykırı görmüşler. Onlara göre, Kur’an’ı Kerim’i diz çökerek, hazır veya minder üzerinde okumayıp da sıra üzerinde bacak sallayarak okumak günah imiş. Yaptığım bütün ıslahat Frenk işi imiş. Dini İslâm böyle şeye müsait değilmiş. Beni Şeyhülislam Efendiye şikayet etmişler. O da Padişaha arz ile cezalandırılmamı istemiş, bir de fetva yazmış. Fakat Padişah Şeyhülislam Efendinin şiddetini yumuşatıp Maarif Nazırına emretmiş vebana selamı şahanenin tebliği ile “Birden bire değil, tedricen terakki edelim, efkarı umumiyeyi de unutmayalım.” Denildi. Biz de hareketimizi ılımlı hale soktuk. (Kilisli Muallim Rıfat Mektep Hatıraları) Özbekistan’da(Semerkant’ta) ise okula sıra konulmasını şiddetli tepki gösterilmiş ve sıralar yaktırılmıştır.???
Karatahta, Harita ve yer küresi 1849’lardan itibaren Rüşdiyelere, 1870’den itibaren sıbyan mekteplerine girmeye başlamıştır. Medreseliler buna tepki göstermişlerdir. 218.y,akyüz
AHMET RIZA BEY VE RAPORU:
Bursa Maarif Müdürü Ahmet Rıza Bey. Maarif nezaretinin isteği üzerine 1889 yılında bu vilayet merkezindeki okullara ilişkin bir rapor hazırlayıp Nezarete sundu: “Bursa merkezde 23 okul var. 2si hariç ötekiler sağlığa zararı, karanlık, rutubetli, viran birer yer odasından ibaret. Yalnızca kızlara mahsus okul yoktur. Bunların bazıları özel evlerde okumakta. Semtlere göre öğrenci sayısı 10-80 arası. Hocalar genellikle öğrenciden aldıkları haftalıkla idare eder. Bazıları ayda 20 kuruş maaşa razı olur, bazıları 10 para fazla getiren çocuğa daha çok özen gösterir. Halk fakir olduğundan bazıları hocaya haftada 10 para veya 2 yumurta getirir. İçlerinde 40 para, 2 kuruş verenler de bulunur. Hoca eski yönteme göre Elifba, Kur’an, Tecvid, Muhammediye, İnşa, Bina, Maksut okutur. Hafız yetiştirmek hocanın önde gelen amacı olduğu için mektepte 15-16 yaşına kadar öğrenci bulunur. Hocaların çoğunun bilgisiz ve ilerleme düşmanı oldukları, mekteplerin onların iş ve keyiflerine göre açık yada kapalı bulunduğu belirtilmekte ve öğrenciler için şöyle denilmektedir:
“öğrenci yalın ayak, baldırı çıplak, üstü başı pis bir halde ve ufak bir minder üzerinde diz çöküp aralık vermeden sallanmaktadır. 5-6 yaşındaki çocukların bile başında tulumbacı yemenisi, bellerinde koca bir kuşak sarılıdır. Okulun için gayet pistir. Hocaların sözlerini anlamak imkânı yoktur. Falakaya yatırılmış bir çocuğun çığlıkları, değnek sesi bu gürültüyü biraz değiştirir. (S.229 y.akyüz)
…Okulları bu durumda bırakmak veya bu gibi okullara vatan evladını göndermek insanlığa karşı bir suçtur. 4-5 yaşında zeka örneği olarak okula gelen sağlam bir çocuk, zihne anlayışsızlık getiren, kavranmış güç derslerle ahmaklaşmış, rutubet ve kokudan benzi solmuş, sallanmaktan beyni sulanmış, hocanın edebe aykırı davranışlarıyla ahlâkı bozulmuş, acınacak bir durumda okuldan çıkıyor. Vatan okullara, medreselere ne gönderiyor, bunlar vatana neleri geri gönderiyor? (Y.Akyüz.s.230)
MEMURLUK yahut Ufuksuzluk
1906’da Üsküp idadisi son sınıfında öğretmen sordu: Okulu bitirince hangi mesleği seçeceksiniz? Tüm öğrenciler aynı cevabı verdi. “-Memurluğu.” Yazık kimse biyolojiyi seçmiyor! Dedi öğretmen. O öğrencilerden biri biyolojiyi seçmediği için hayatı boyunca üzüntü duydu ve çocuklarına şu öğütte bulundu: “Memur olmanıza kesinlikle izin vermeyeceğim. Ne olursanız olun bir el işi öğreneceksiniz. “Hayat bana ne verecek diye değil, ben hayata ne katkıda bulunabilirim” diye düşüneceksiniz. Not: Memur olmayı isteyen öğrenci Prof. Dr. Gazi Yaşargil’in babası Asım Yaşargil’dir. Y.akyüz. 234 Gazi Yaşargil.Beyin ve evrim üzerine düşünceler. S.3
Abdülhamit dönemindeki 15 adet olan Darül Mualliminlerde okutulan dersler: Ulumi Diniyye, Arabî, Ahlâk, Farisi, Türkçe, Kıraat, Kavaidi Lisaniye, İmlâ, İnşa, Kitabet, Edebiyat, Coğrafyai Umumi, Tarii Osmanî, Tarih-i İslam, Hesap, Hendese, Cebir, Müsellesat,, Kozmografya, /İlm-i Mevalid, Mihanik, Fizik, Kimya, Dûrûs-i Eşya, Hıfzıssıhha, Resim, Hüsn-i Hat,Hutut-ı Mütenevvia, İlm-i Hukuk, Usul-i Kavanin, İlmi Servet, Usul-i Defteri, Fenn-iMali, Fransızca…. S.252 y.akyüz
Osmanlı sarayının Bilim Derslerine tavrı:
Saray 1886’da Hükümete gönderdiği bir iradede, Mülkiye ve diğer okullardan çıkan öğrencilerin dini inançlarında zayıflama görüldüğünden yakınmış, bunun ders kitaplarından ileri geldiğini iddia etmiş ve komisyon kurularak öğrencilerin dini inanışlarını güçlendireceği düşünülen düzenlemelere gidilmiştir.
MÜLKİYE NİZAMNAMESİ VE DERS CETVELLERİ DEĞİŞTİRİLMİŞ, Hikmet (Felsefe) tabiiye programdan çıkarılarak diğer müspet bilimlerin de saatleri azaltılmıştır. 1899’da Hukuka giriş dersi ve Tarih ve 1895’te Edebiyat ve bazı dersler tamamen kaldırılarak boşalan saatler dini derslere ayrılmıştır. Y.akyüz. 253
1899’da sekizi ulemadan dördü memurini mülkiyeden on iki kişilik bir teftiş heyeti kurulmuş, görev olarak “ Hikmete müteallik (Felsefe grubuna ilişkin ) dersler ekseriya felsefe kısmının taliminden ibaret kalarak, bu ise kütüb-i diniyenin tetebbu ile ikmal-i tahsil edemeyenlere bazı mertebe muzır (zararlı) olacağı derkar (açık) olduğundan bu derste bazı cihatın (yönlerin) nazarı dikkate alınıp alınmadığının tahkiki” ile görevlendirildiler. 254
1906’da tüm okulların programları değiştirilmiş, Din ve ahlâk dersleri artırılmış, İlm-i Eşya gibi bazı dersler lüzumsuz gerekçesiyle kaldırılmıştır. İlm-i Eşya: Bir bilim dersidir ve yağmur, kar vs. gibi atmosfer olaylarını, kaldıraç, çıkrık vs. gibi basit fizik konularını, toprak, kayalar, canlılar gibi çeşitli konuları kapsayan çok yararlı bir dersti. (Yahya Akyüz Maarif Nazırı Haşim Paşa ile ilgili orijinal bir belge ve Bazı Eğitimsel görüşler, sorunlar. Belleten Temmuz 1981) s.254y.akyüz.
Sait Paşa: Maarif hakimiyetin birinci şartı olup, cehl (bilgisizlik) ise mahkumiyeti dai (esaretin sebebi) bulunduğundan. Birkaç sene daha ehl-i İslam’ın şu hali cehalette kalması müellim ahvale netice verir (acılı durumlara yol açar) Terbiye-i umumiyenin ihmalinden Devlet-i Aliye’ye ve Müslüman halka erişen felaketler sayısızdır. (Sait Paşanın Hatıratı.)
Ahmet Mithat Efendi’nin sızlanışı: Biz maarif istiyoruz. Adam olmak istiyoruz. Hükümet bunların gözleri açılırsa zapt-raptları müşkül olur diye bizden maarifi kısıtlıyor. Pekalâ gözümüz açılırsa neyi göreceğiz. Bir fenalık var, onu da göreceksek, o fenalık niçin oluyor? Herkes bize ‘barbar’ diyor. Çünki bizi fakir, cahil görüyorlar. Ah biz bu hakareti görecek babaların evladı mıyız? Bizi okut, sanat öğret, zengin et, ta ki biz de göğsümüzü gere gere ‘Osmanlıyız’ diyebilelim. Terakki (ilerleme) isteriz ey Vezir-i azam, terakki isteriz. Esbabını (bunun yollarını) sen bulup irae edeceksin (göstereceksin). Biz de bulduğun esbaba tevessül edeceğiz (uyacağız). Sen mektep yap, eğer okumazsak kabahat bizim. Sen bize hürriyet ver, kötüye kullanırsak kabahat bizim…(Ahmet Mithat . Mithat Paşa hazretlerine hitap) yak. 261
Ahmet Şerif:
1909’da Sivrihisar’da Türklerin acınacak durumdaki Rüştiye ve iptidai mektebini anlattıktan sonra Ermenilerin orta dereceli bir okul ve ilkokullarında çok iyi bir öğretim yaptıklarını söyler. İslamlar ve Türkler cahilliklerinde ne kadar ısrarlı iseler, Hıristiyan vatandaşlar çalışmakta, özellikle gelecek için çocuklarını hazırlamakta o kadar inatçı. …Bu gidişle halimiz ne olacak?
Kendilerine dokunulamayan medreselerin program, kuruluş vs. bakımlarından taşlaşmalarının Meşrutiyette bizzat medrese mensupları tarafından bile görülüp eleştirilmesi…
1892’de Abdülhamit’in Medreseleri askerlikten muaf tutması ile bu görevden kurtulmak isteyenler medreseleri doldurmuştu. Su durum bozulmanın son ve belirgin dikkat çeken yanıdır.
Bir öğrencinin feryadı:
Medreselerin ıslahı gerektiğini ileri sürenler arasında bir medrese öğrencisinin görüşleri şöyledi (1913):
Zamanımızda pek çok kimse vardır ki, Kur’an’ı Kerim’in yalnız namaz abdest gibi ibadeti emrettiğini, hırsızlık, zina gibi kabahatleri nehyettiğini, haşa çalışmanın, yükselmek ve ilerlemenin iyiliklerini anlatmadığını zannediyorlar. Talebe-i ulumun okuduğu ders kendine yarar vermezse başkasına nasıl yarar verebilir? …. Talebe-i ulumun ellerindeki vaaz kitaplarına gelince, gerilememizin sebeplerinden biri de budur. Çünki bunlar insanların çalışmasının yararlarını, milletin ilerlemesinin sebep ve gereklerini öğretecek biçimde değil, ‘Falan zahit dünya malından hiçbir şeye meyletmez, daima ibadetle vakit geçirirdi” gibi uydurma hadis ve hikâyelerle dolu olarak yazılmışlardır. Millete atlet ve tembellik tavsiye etmekten başka bir yararları yoktur. (Hüseyin Atay Osmanlılarda Yüksek Din Eğitim s.221-222)
103 sene sonra… 2016’da camilerdeki vaazlar nasıl? Abdullah YILDIZ hadisesi _Kartal
Ethem Najat:
Rumeli’nde bizim köylerde ismini yazmasını bilmeyen elle yazılmış yazıları okuyamayan köy hocaları görev yaparken, kasabalarda milletten, Türklükten bahsetmeyi ayıp ve günah sayan seciyesiz, miskin muallimler yüksek tabakanın çocuklarını terbiye ederken Makedonya muallimleri daha kaba ve cahil olan Gayri Müslim köylüleri insan yaptılar. Onlara seciye, fikir, emel verdiler. Sonuç ne oldu? Savaşı onlara kazandıran mektepleri, eğitimleridir. Bizi de mağlup eden yine mektebimiz, medresemiz, eğitimimizdir. (Ethem Nejat/Mektepçilik s.11.12)
Balkan ve 1. Dünya Savaşlarının eğitim, kültür ve siyaset tarihimizdeki önemli sonuçlarından biri, Osmanlıcılık akımının iflas etmesi, İslâmcılık akımının zayıflaması, bunlara karşılık Türkçülük akımının çok güçlenmesidir. TÜrkocağı dernekleri (Mart 1912) Türk toplumunun eğitim, iktisadi seviyesinin yükselmesi, Türkçenin sadeleşmesi ve gelişmesi için etkinlikler göstermişlerdir. Bu dönem Türk milliyetçiliği “çağdaşlaşma” ve “İslâm’ın özüne inme” fikirlerini savunur. (Masami Arai Jöntürk Dönemi Türk Milliyetçiliği s. 146-147)
Mehmet AKİF: yalnız çenesi işleyen millet yaşayamaz
Balkan savaşları sırasında Bayezid, Fatih ve Süleymaniye camilerinde konuşmalar yaparak halkı uyandırmaya çalıştı. Sözlerini ayetlerin yorumuyla desteklediği için geniş bir dinleyici kitlesi buldu.
Akif: Batılılar ele geçirmek istedikleri memleketin halkı arasına tefrika sokarlar. Dün parmakla 30’a kadar sayamayan cahil ve çoban Bulgarlar çalışarak ne kadar gelişip ilerlediler ve Osmanlıları yendiler. Bizde görev duygusu yok. Biz Abdülhamit döneminde sus-pus oturduk. Şimdi, Meşrutiyet döneminde ise sürekli konuşarak vakit geçiriyoruz. Oysa bütün vücudu duran ve yalnız çenesi işleyen bir millet yaşayamaz! Tamamen mahvolmak istemiyorsak, uyanmalı ve çok çalışmalıyız. Batılılar yalnızca zengine ve güçlüye hak verip saygı duyarlar; unutmayalım. Y.akyüz. 300
“Yahya Kemalin Ayasofya’da dört vaizi de dinledim…Boş konuşuyorlardı yorumu…
y.akyüz 307’de
Camiler halkın aydınlatılması için ne uygun yerlerdir! Fakat ne yazık ki, cahil vaizler, hocalar İslâm’ı halka yanlış anlatıyor ve onları dini hikayelerle meşgul ediyorlar…
Müslüman cemaate artık içtimâiyât lâzım, içtimâiyât! (İctimâiyât burada, bilim olarak sosyolojiden çok, dünyayı, toplumsal olayları anlamaya imkân verecek sosyal, siyasal bilgiler anlamındadır).
Doğuda, Batıda, kuzeyde, Güneyde ne kadar Müslüman varsa zillet (alçak bir durum) içinde, sefalet içinde, esaret içinde yaşadığını, sefil (yoksul, durumu alçak) bir milletin elinde kalan dinin mümkün değil yükseltilemeyeceğini bilmeyen, anlamayan vaizi kürsüye yanaştırmamalı. Vaiz milletin geçmişini ve bugünün bilmeli, cemaati geleceğe hazırlamalı….” Y.Akyüz s.307
Ömer Seyfettin:
Elinizde bir çok kitaplar var. Onları okuyor, faydalı şeyler öğreniyorsunuz. Lâkin bu kitaplar Türk milletinin uyuduğu zamanlarda yazıldığı için size mefküre,, emel, ülkü’nün ne olduğunu öğretemez… Türklük nedir, Türklüğün maksadı, istikbali (geleceği) nedir bundan haberiniz olmaz. ..(Türklük Mefküresi .Ömer Seyfettin) y,akyüz 311.
Satı Bey’in konferansı:
Mülkiye mezunu, Arap asıllı Satı Bey Darül Muallimin öğrencilerine Niçin Geri Kaldık? Başlıklı konferansta sebepleri sıraları: Yanlış kadre ve tevekkül anlayışımız. Dini taassup. Osmanlıların ilerlemeye niyet ettiği 3. Selim döneminden 31 Mart 19090 (..) olayına kadar ilerlemeyi durdurup geri götürmek isteyenler hep ‘dini’ kendilerine siper yapmışlar ve bu konuda bilgisiz halkın dinî duygularını sömürmüşlerdir. Halk bilgisiz bırakılmıştır. Azim ve sebatımız eksiktir. Çocuklarımız korkak ve pasif yetiştiriliyor. Aydınların kendimize güveni yok. Batının üstünlüğüne artık yetişemeyiz düşüncesi hakim. y.akyüz. 304
Tevfik Fikret, Ferda şiirinde gençlere şöyle seslendi:
Vatan gayur İnsanların omuzları üstünde yükselir,
Gençler bütün ümid-i vatan şimdi sizdedir. (…)
Yükselmeyen düşer, ya terakki ya inhitat!
Yükselmeli, dokunmalı alnın semalara,
Doymaz beşer dedikleri kuş itilâlara,
Uğraş, didin, düşün, ara, bul, koş, atıl, bağır,
Durmak zamanı geçti, çalışmak zamanıdır!
İsmail Hakkı Baltacıoğlu: 314
Üretime, yaratıcılığa dayanan bir eğitim sistemi savundu. Tarıma dayalı bir sıbyan mektebi, tarımsız bir Darülmualliminden daha yararlıdır. Herkesin eğitim diye bağırdığını, fakat bundan “mektep açma, okutup yazdırma”yı anladığını, oysa bunların araç olduğunu, eğitimin asıl amacının iş, çalışma, yükselme, kurtuluş için bir hırs, emel kazandırma olduğunu söyler. Onların yanlış terbiye anlayışları imanları kadar sağlamdır ve bunların değiştirilmesi için inkılaplar gereklidir. Mekteplerimizde malûmatlı, terbiyeli. Hafızası kuvvetli, parlak ifadeli gençler yetişiyor, fakat adam yetişmiyor. Memleketin muhtaç olduğu faal, girişimci, azimli, cesaretli adam! Memleketin bu aczi karşısında yalnız bir çare buluyoruz: Programları değiştirmek. Program değiştirmenin adam yetiştirilmediğini senelerdir tecrübe ettik. Basit bir hayat meselesini tahlilden, en ufak bir teşebbüsü yapmaktan aciz adamlar yetiştiriyoruz. Bazan da en az bilgi veren bir mektepte, bir toplumun mutluluğunu sağlayacak sağlam kafalar, demir eller, metin seciyeler, yüksek emeller meydana getirir. (İsmail Hakkı Talim ve Terbiyede İnkılap s.15-16)y.akyüz.315
Mustafa Kemal, “Çocuklara özellikle varlığı ile, hakkı ile, birliği ile çatışan tüm yabancı unsurlarla mücadele lüzumu ve milli fikirleri kendinden geçerek her zıt fikre karşı şiddetle ve fedakârca koruma gereği telkin edilmelidir.” (1921 Maarif Kongresi açılış konuşması)y.akyüz.321
Şu bahçenin söğüdü / Kimden aldın öğüdü?
Karagöz gazetesi 26 Mayıs 1923
Şu memleket gibi Hıristiyanlar için rahat memleket var mıydı acaba? Eski Padişahlık devrinde Rumlar, Ermeniler ne kadar itibarda idi! Sarayın cevahircibaşıları Ermeni, Hakimbaşıları Rum değil miydi? Bu iki millet bizim aramızda o kadar efendi idi ki, para kazanıp keyif etmekten başka düşünceleri yoktu. Gam kasvet yanlarına bile uğramazdı. Devlet savaş mı yapacak? Dayansın Mehmetçik. Devlet yol mu yapacak? Dayansın Mehmetçik. Millet asker mi olacak? Gelsin Mehmetçik! Mehmetçik dayandıkça ötekiler semirdiler, şiştiler nihayet patladılar.
“Yemen’de, Balkan’da can veren Türk’tü! En gürbüz çağında sekiz yıl askerlik edip evinden ocağından uzak, zürriyet yapmaktan yoksun kalan Türk’tü! Memlekette en ziyade ihmal edilen, ne sanata, ne marifete teşvik edilmeyen, mektebine, sağlığına bakılmayan yine Türk’tü! Yangın, salgın Türk içindi. Türk memleketini düşmanlarına göğsünü çevirmiş, cahil ve zavallı kalmışken, ötekiler rahat rahat çalışıyor, kazanıyor, üreyip türüyordu. Başka bir memlekete gitseler ayakkabı boyacılığı bile edemeyecek Kayserili Yorgi’ler, Erzurumlu Ohannes’ler birkaç yıl içinde kalantor birer tüccar olup köşklere yalılara kuruluyorlardı. Türk çavdar ekmeği yerken, onlar şişman gövdelerini arabalarda gezdirir, hararet söndürmek için buzlu şampanya içerlerdi! Erzurumlu bir Türk’ün sonu çok defa Yemen çölünde açlıktan ölmek, yahut köyünde sürünmekti. Fakat Erzurum Ermeni’sinin önünde çalışacak rahat bir ülke, kazanacak geniş ve rekabetsiz bir Pazar vardı. Bizim çocuklarımız mahalle mekteplerinde cahil hocalar elinde “ebced hevvez” okurken, onlar Avrupa’da okumuş muallimlerle yepyeni mekteplerde dünya işlerine ait dersler alır hepsi birer işgüzar yetişirdi. Onlar başka memlekette olsalar mektep değil dükkan açamazlardı! … Onları mal mülk sahibi yapmak, memleketin bütün ticaretini ellerine vermekle yetinmedik de içlerinden bazı açıkgözleri Bakan, Müsteşar bile yaptık! Düşünmeli ki, Balkan savaşlarında bile Dışişleri Bakanı Kapril Noradonikyan idi.
Biz onlara böyle yaptık, onlar ne yaptı? El altından casusluklar mı, ordu arkasından çetecilik mi, zavallı Türk köylerine karşı eşkıyalık mı istersiniz! En sonunda bu gün bile el altından kuyumuzu kazmaya, hatta Türklüğü kurtaranlara karşı suikastlar hazırlamağa çalışıyorlar. Hani bir mani vardır: Şu bahçenin söğüdü…
Şu bahçenin söğüdü / Kimden aldın öğüdü
Sana canım dedikçe / Amma burnun büyüdü
Tıpkı onlar da bu hesap! Biz onlara canım dedikçe canımıza kaydılar! Yapmayın etmeyin dedikçe burunları büyüdü!…
Medreselerin Kapatılması:
Tevhidi Tedrisat “Öğretimlerin Birleştirilmesi” kanunu ile 3 Mart 1924’te ülkedeki tüm bilim öğretim kurumları Maarif Vekaletine bağlandı. Medreseler Maarif Bakanı Vasıf Çınar’ın 11 Mart 1924 tarihli genelgesi ile kapatıldı. 16 bin kadar medrese öğrencisi bulundukları yerin ilk, ortaokul, lise ve öğretmen okullarına aktarıldı. Medrese hocaları isterlerse okullarda din dersi öğretmenlerine atanabilecektir diye belirtildi.
İmam Hatip Mektepleri de 6 yıl sonra kapatıldı.
30 Kasım 1925 tarihli ve 67 sayılı kanunla tekkeler, türbeler kapatılmış, tarikatlar kaldırılmıştır. İlk ve orta öğretimde din derslerinin saatleri azaltılmış, bir süre sonra tümüyle kaldırılmıştır. Bunun gençlik üzerinde sarsıntılara yol açtığı fark edilmiş Şubat 1943’te Milil Eğitim Şurası laik Türk ahlâkının ilkelerinin belirlenmesi için toplanmıştır.
Prof.Mehmet Emin Erişirgil, Talim Terbiye Dergisi Hayat’ta gençlerin pozitivist ve pragmatik bir dünya görüşüyle yetiştirilmesi istendi:
1.Geçmiş nesillerin değer yargılarının bir işe yaramadığı artık anlaşılmıştır. 2. İnsanlığı yükselten sadece düşünme değil, irade ve eylemdir.(iştir) Hayatın yoğun biçimde yaşanmasını azaltan her inanış zararlıdır.
Maarif Bakanı Mustafa Necati Mayıs 1927 tarihli genelgesinde “Müdür ve muallimler gençlerin memleketimiz ve milli cemiyetimiz için hazırlanmaları lâzım geldiğini daima hatırlamak, eğitim ve öğretim faaliyetlerinde Türkiye’yi ve Türklüğü merkez almak mecburiyetindedirler. Dersler yalnız kitaptan değil, hayat içinde öğretilmelidir.” s.332 .akyüz
Atatürk’ün teşhisleri:
Bu memlekette eskiden beri bilgisizlik devam ediyor. Eski idareler bu bilgisizliği sürdürmeyi kendi devamları için gerekli görüyorlardı. Bu memlekette cehaleti süratle ortadan kaldırmak lâzımdır. Başka kurtuluş yoktur. Bilgisizliği yalnız okuyup yazmak anlamında almıyoruz. Cahil diye sadece mektepte okumamış olanları kastetmiyoruz. Kastettiğimiz ilim, hakikati bilmektir. Yoksa okmuş olanlardan en büyük cahiller çıktığı gibi, hiç okumak bilmeyenlerden de hakikati gören hakikî âlimler çıkar:”
Şimdiye kadar takip olunan tahsil ve terbiye usullerinin milletimiz gerileme tarihinde en önemli amil olduğu kanaatindeyim.
Atatürk’ün 1924’te Samsunda öğretmenlere hitabı:
“Terbiyedir ki bir milleti ya hür, bağımsız, yanlı yüksek bir toplum halinde yaşatır veya bir milleti kölelik ve yoksulluğu terk eder. (…)Yeryüzünde üç yüz milyondan Müslüman vardır. Bunlar ana baba, hoca terbiyesiyle terbiye ve ahlâk almaktadırlar. Ne yazık, gerçek şu ki, bütün bu milyonlarca insan kütleleri, şunun veya bunun kölelik ve horlanma zincirleri altındadır. Aldıkları manevi terbiye ve ahlâk onlar bu kölelik zincirlerini kırabilecek insanlık meziyetini vermemiştir, veremiyor. Çünkü terbiyenin amacı milli değildir.”
Türk milleti kendi benliğini, kendi dimağını, kendi ruhunu unutur gibi olmuş ve mevcudiyetiyle, neticesi hor görülüş, esaret olan, karşılıksız köle olmaya giden alçak bir amaca doğru sürüklenmiştir. Millet ne yazık ki, bu dalgınlık halini çok sürdürdü, bu yüzden de her türlü yoksulluklara ve olumsuz durumlara katlanmalara uğramaktan kendini kurtaramadı. Bütün bu baş eğmeleri, aldığı milli olmayan eğitimin kaçınılmaz gereği olduğunu fark etmeksizin, sağlam bir terbiyenin etkisi olduğu kanaatiyle uyguluyordu. Terbiyenin esası, terbiyenin amacı ve mahiyeti ne büyüktür. Milli olmayan eğitimimiz, yüzyıllardır süren felaketlerimizin temel sebebidir.” Y.a.337
Medreseler ve sıbyan mektepleri 17. Yüzyıldan beri yararsız, yalnızca din ve Arap kültürü veren okullar haline dönüşmüş, yeniliklere cephe alıp taşlamışlardı. 338
Mustafa Kemal Paşa Ekim 1922’de Bursa’da öğretmenlere söyle seslendi:
“Milletimizin siyasi, içtimaî hayatında, fikrî terbiyesinde de rehberimiz ilim ve fen olacaktır(…) ilim ve fen nerede ise oradan alacağız ve milletin her fendinin kafasına koyacağız. İlim ve fen için kayıt ve şart yoktur.
Eylül 1924’te Samsun’da öğretmenlere seslendi: Dünyada herşey için, maddiyat için, maneviyat için, başarı için en gerçek yol gösterici ilimdir, fendir. İlim ve fennin dışında kılavuz aramak gaflettir, bilgisizliktir, dalâlettir (yolunu saptırmadır).
29 Ekim 1933’teki Onuncu Yıl Nutku’nda: “Türk milletinin yürümekte olduğu ilerleme ve medeniyet yolunda elinde ve kafasında tuttuğu meşale, müspet ilimdir.
Eğitim, işe yarar, üretici ve hayatta başarılı olacak insanlar yetiştirmelidir.
Osmanlıların duraklama ve gerileme dönemlerinde, Türk gençlerinin en çok rağbet ettikleri meslekler din görevliliği ve memuriyet’tir. Tanzimat döneminde memuriyete aşırı önem verme anlayışı daha da arttı. Bu hal devam ettiği sürece ticaret, sanayi ve iş dünyasının Rum, Ermeni, Yahudi ve yabancıların elinde kalmasına şaşılır mı? (S.340 yahya akyüz)
Atatürk, Şubat 1923’te İzmir’de toplanan Türkiye İktisat Kongresinde “Kanaat tükenmez bir hazinedir” şeklindeki toplumdaki yaygın deyişin yanlış yorumlanarak ülkeye büyük kötülük edildiğini, oysa amacın, “Ülkenin bayındırlığı, ulusun refah ve zenginliği olması gerektiğini” vurgular ve der ki: “Çocuklarımıza o şekilde eğitim, öğretim, bilim ve irfan vermeliyiz ki, ticaret, tarım sanat alanlarında yararlı, etkin, faal, uygulayıcı olsunlar. İlk ve ortaöğretim bu esasa göre düzenlenmelidir:”
İlk işimiz milleti çalışkan yapmaktır:
“Yalnız tek bir şeye ihtiyacımız vardır: Çalışkan olmak. Toplumsal hastalıklarımızı tetkik edersek temel olarak bundan başka, bundan önemli bir hastalık keşfedemeyiz; hastalık budur. O halde ilk işimiz bu ha hastalığı esaslı suretti tedavi etmektir, milleti çalışkan yapmaktır. Zenginlik ve onun doğal sonucu olan refah ve mutluluk yalnız ve ancak çalışkanların hakkıdır.” Ocak 1923’te gazetecilere yaptığı konuşma. 342.y.akyüz
Cumhuriyet Döneminde Yüksek Öğretim:
Eğitim Bakanı Hamdullah Suphi Haziran 1925’te şunları söyledi: “Darülfünunumuz bazan gizli, bazan açık memleketin üzerinde halâ mevcut olan hurafe ve dalalet ( batıl inanç-yoldan sapma) kuvvetlerine karşı inkılap fikirlerinin bir mücadele aracıdır. Kanunlarla yıkılan kurumlar gerçekte yıkılmamıştır. Kanunlarla kurulan kurumlar gerçekte kurulmamıştır. Kurumlar kalplarda ne vakit yıkılırsa o zaman yıkılmıştır, kalplerde ne zaman dayanak bulursa o zaman kurulmuştur. Cumhuriyeti kuranlar Cumhuriyetçiyi yetiştirmeyi sizden bekliyor.”
Darülfünunun kendisinden beklenenleri yerine getiremediği kabul edilerek 1933 reformu yapıldı. Darülfünun, inkılaplara kaşı olumsuz tutum takınmıştır. Ciddi, topluma yararlı bilimsel çalışmalar yapılamamıştır. Kurumun ıslahı için 1932’de İsviçre’den çağrılan Prof. Malche hazırladığın rapordu şunları belirtti:
Fakülteler arasında bilimsel işbirliği yoktur. Hocalar ders vermekle yetinmekte, araştırma yapmamakta, çevirileri tez olarak kabul etmekte, derslerde çok yüzeysel not tutturmaktadırlar. Öğrenciyi araştırmaya yöneltmeyen, düşünmeden kabule zorlayan ezberci bir yöntem uygulamaktadırlar. Hocaların öğrencilere rehberlik yapmaya ve işlerini ciddiye almaya zamanları yoktur, çünki kurum dışındaki özel işlerini ön plana almaktadırlar. Aralarında bilimsel işbirliği değil, çekişme, sürtüşme, nefret, makam ihtirasları hakimdir.
1933 reformu:
Darülfünun kaldırılarak İstanbul Üniversitesi kuruldu. Darülfünun hocaları büyük ölçüde elendi, 151 kişiden yalnızca 59’u yeni üniversiteye alındı. Batıda okuyup gelenler doktora şartı aranmaksızın doçent olarak atandı. Nazilerden kaçan Alman ve Orta Avrupalı profesörlere kapılar açıldı. Enstitüler ve laboratuvarlar kuruldu. Üniversite halk yakınlaşmasını sağlamak için Üniversite Konferansları verildi. Konferanslar kitap halinde yayınlandı. 359 .akyüz
1933-1952 arası Türkiye’de kalan Ord. Prof. Philippe Schwarz 1933 reformunun bekleneni vermediğini belirtir. Sebep olarak Birçok Türk aydınındaki yetersizlik duygusu ve bunun sonucu olarak böbürlenmek, gerçekten çalışkan başarılı olanları çekememek ve bu aydınlardaki güvensizlik duygusu ve bunun sonucu olarak bizzat bilimsel çalışmaya değil, mevki ve makamlara, özel işlere önem vermek…gibi hususları belirtti.
2547 SAYILI Yükseköğretim kanununa göre yüksek öğretimin amacı: Hür ve bilimsel düşünce gücüne, geniş bir dünya görüşüne sahip, insan haklarına saygılı … Yükseköğretim kurumları olarak yüksek düzeyde bilimsel çalışma ve araştırma yapmak, bilgi ve teknoloji üretmek, bilim verilerini yaymak, ulusal alanda gelişme ve kalkınmaya destek olmak yurt içi ve yurt dışı kurumlarla işbirliği yapmak suretiyle bilim dünyasının seçkin bir üyesi haline gelmek, evrensel ve çağdaş gelişmeye katkıda bulunmaktır. Y.akyüz.365
1928’de Bursa Amerikan Kız Lisesinde üç Müslüman Türk kızı Hıristiyan olunca:
Olay haftalarca kamuoyunda tartışıldı. Hayat dergisinde yayınlanan başyazıda bir tek yabancının yaşamadığı Türk kentlerinde neden yabancı okulların bulunduğu sorgulandı. (Tanassur Hadisesi Hayat 2 Şubat 1928) Kurucuların iddia ettikleri gibi, yabancı okullar yalnızca insani düşüncelerle ve Türk Eğitimine yardım amacıyla mı kurulmuştur? Dergiye göre bu okullar zararlıdır, ancak bu zarar dersler yoluyla yaptıkları eğitimden ziyade, ders dışı etkinlerle öğrencilerin kişilik gelişmelerini etkilemeleri şeklinde gerçekleşir. Bu etkinlikler de, onların çok önem verdikleri spor ve sosyal faaliyetler ile yaptırılan tartışmalar vs.dir. etkinlikler çok özel olarak yetiştirilmiş öğretmenlerce gerçekleştirilir ve fark ettirilmeden öğrencilere Hıristiyanlık aşılanır. Hayat Dergisi de o zaman sorar: “Mademki yabancı okullar zararlıdır, onlara neden çok rağbet vardır? Varlıklı ailelerin kibar ve aristokrat görünme arzusu…
TABASBUS
Haziran 1923’te bir öğretmen, bir meslek dergisinde bazı eğitim meselelerini samimiyetle dile getirmiş: “BU memleket ne tuhaf! Herkes liyakat erbabı(yetenekli insanlar) arar. Yine herkes tabasbustan (yaltaklanmadan) şarlatanlıktan başka bir şeyi takdir etmez. Hele terbiye gibi, ilim ve marifet gibi işlerde herkes gayretkeş yahut allame… Aynı zamanda herkes câhil yahut bigâne(ilgisiz). Bütün işimiz yalnız bir kelimede toplanıyor. Nümayiş(gösteriş). Muallimler Mecmuası 30 Haziran 1923 y.akyüz 416
Mart 1924’te Hakimiyet-i Milliye gazetesinde çıkan başyazı, amelî (elinden iş gelir, pratik) adam yetiştiremememiz yanında nazarî (kuram ve teorilerle uğraşan) adam da yetiştiremediğimizi konu alır:
“Öteden beri mekteplerimizin amelî adam yetiştiremediğinden şikâyet edip duruyoruz Şikayetimiz haklıdır. Bu ülke ve millet kadar amelî adamlara muhtaç başka birisi yoktur. Fakat sanılmasın ki amelî adamların kıtlığı, nazariyata(kuramlara teorilere) dalmış adamlarımızın fazlalığındandır. Hayır! Mekteplerimiz nazariyatçılar da yetiştiremiyorlar. Bizde sırf ilim ve fen ile veyahut sanayi-i nefîse nazariyatı ile meşgul olan kaç kişi vardır? Parmakla sayılacak kadar az. Nazariyatçılara nispeten amelî adamlarımızın sayısı yine çoktur. Fakat genellikle mekteplerimiz ne nazariyatçı, ne de amelî adamlar yetiştirebiliyorlar!
Bu demektir ki, mekteplerimiz ne ilim, fen ve sanayi-i nefîse aşkı ve ne de iş ve uygulama arzusu aşılayabiliyorlar! Yalnızca, az çok malûmatlı, az çok hezarfen (ansikloperik bilgi sahibi) olmak, yani gerçekte hiçbir şeyde derinleşmek ve her şeyi yüzeyden alıp geçmek niteliğini taşıyan insanlar yetiştiriyorlar!
Bu durum, bizim gibi ilim ve fen, ticaret ve iktisadiyat açısından iptidaî bir halde bulunan bir millet için gerçek bir felakettir. Biz mekteplerimizi mutlaka hem nazariyatçı, hem de amelî adamlar yetiştirilecek bir hale getirmeliyiz.” 417 y. Akyüz
Türk Devletlerindeki eğitim tarihi:
Türkistan Türklerinin eğitimi, Uluğbey döneminden, yani 15.yüzyıldan sonra yavaş yavaş gerilemeğe başladı, medreseler Osmanlılardaki gibi bozuldu.
17.18. yüzyıllarda medreseler artık sadece dinî ve edebi bilgilere yer veriyor, müspet bilimleri öğretmiyorlardı. “Din adamlarının görevleri ibadet ve dînî töreleri yönetmek, çocuklara din dersi vermekti. Halkı hiçbir zaman toplumsal görevler, vatan ve vatanın avunulması üzerinde aydınlatmıyorlardı… Türkistan Türklerinde cihat fikri olmasına rağmen din adamları bunu teşkilatlandırıp etkin biçime sokmayı bilmediler. 17.yüzyıldan beri sadece dini bilimler , bilim olarak kabul edilip müspet bilimler “günah” sayıldığından, modern silahlar alınıp kullanılmamış ve modern savaş teknikleri öğretilmemişti. (Cemender Arslanoğlu-İsmail Kayabalı; Orta Asya Türklüğünün Tarihi ve bugünkü durumu. Nadir Devlet; Çağdaş Türk Dünyası Mehmet Saray: Türk Dünyasında Eğitim Reformu ve Gaspıralı İsmail Bey)
Ruslar bu durumdan yararlanıp Orta Asya’yı ele geçirdiler. Türk Dünyasını parçaladılar. Türkleri eğitim yoluyla Ruslaştırma politikasına giriştiler. M.Saray.age.
Türk dünyasını eğitim yoluyla uyandırma çabaları Rus Çarlığı ve Çin hükümetleri tarafından sürgün ve hapislerle önderler engellenmeye çalışıldı, susturuldu. Ne yazık ki kendilerine “Kadimci” (gelenekçi) denilen bazı din adamları cedîtçilere engel olmaya çalıştılar. Özellikle cehaletten, sosyal ve ekonomik çıkarlarını kaybetme endişesinden kaynaklanan bu durum eğitimin gelişmesini zorlaştırdı. (Battal Taymas; Kazan Türkleri) Kadimcilerin amansız bir tepkisi Buhara7da yaşandı: İstanbul’da eğitim görüp öğretmen olarak ülkelerine dönen gençler, okullara sıra sokmak isteyince, mollalar bunu “dinsizlik” sayarak kanlı biçimde engellediler. (H.Suphi Tanrıöverve anıları.s.127.128)
FARK
Araştırma yapıp bilgi üreten öğretim üyeleri ile böyle yapmayan öğretim üyeleri arasında uygulamada fark gözetilmemektedir. Günümüzde, eğitimdeki bozulmalar Osmanlı bozulma dönemini hatırlatmaktadır. Koçibey’in 1631’de Hükümdara söyledikleri bu gün de geçerli: “Hak etmeyenlere birçok mevkiler verildi. İyi-kötü belirsiz oldu. Âlim ve cahil birbirinden ayrılmaz hale geldi.” YÖK’ün doçentlik için yabancı dille bazı yabancı dergilerde yayın yapılması şartını getirmemesi, ancak bu tür yayınların “bilimsel” kabul edilmesi Türkçenin bilim dile olarak gelişmesine engel oldu. Y.akyüz.446
Eğitim tarihimize ilişkin gözlemlerden biri de, geçmişten ders alınıp yararlanılmadığı gerçeğidir. Tarih bize, siyasî bağımsızlık yetirildiği zaman eğitim ve bilimde de bir çözülme gerileme içine düşüldüğünü gösteriyor. Birçok Türk toplumu bunun acı örneklerini yaşamıştır. Bugün bağımsızlıklarına kavuşan Türk toplumları, bağımsızlığın değerini iyi bilmelidir. Eğitimin temel amaçlarından biri bu bilinci kazandırmak olmalıdır. Y.Akyüz. s. 447