Bilim Teknoloji Yayınları /MÜSİAD
28 Mayıs 2019
Kuran Işığında Tarikatçılığa Bakış
28 Mayıs 2019

Türk İnkilabına Bakış

Türk İnkılabına Bakışlar / Peyamı Safa
Atatürk, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu ‘ Atatürk Araştırma Merkezi Yayını.Ankara/1988


Peyami Safa’ya göre “Uzak şarkta hakim olan ve Yakın Şarka da sirayet ederek buranın aklî düşüncesini hasta eden mistisizmin akli düşünce ile rekabet etmesine imkân olmadığı tarihi vakıalarla sabittir, münakaşaya değmez.”
Gittikçe artan muvaffakiyetleriyle mest olan Avrupa zekâsı her maniayı devirmek, realitelerine her türlü baskısını ihmal etmek ve insanlığın nev’i tarihi her türlü ananesini istihfaf ile karşılamak temayüllerini izah edecek bir hale gelmiştir.

Akıl tek başına bir aletten başka bir şey değildir; her alet gibi o da kendisini işletmek isteyecek bir kola ve üzerinde işleyeceği bir şey, daha doğrusu istek ve malzeme diyebileceğimiz iki yardımcıya muhtaçtır. S.9
Deli dediğimiz kimseler bile, zannolunduğu gibi, akıllarını değil, akıllarını işletecek isteklerini ve akıllarının realite ile olan bağlarını kaybetmiş, daha doğrusu çırılçıplak bir akılla kalmış olan zavallılardır. Onlar tahmin ettiğimizden çok daha fazla düşünür ve kendi kendilerine konuşurlar. Bu düşünceye psikoloji dilinde otistik düşünce denir. Depresyon ve ajitasyonları, hiçbir işe ve hiçbir intibaka yaramayan bir düşünce gevişinin doğurduğu korkunç ve müziç boşluk hislerinden gelir. Sağlam ve akıllı dediğimiz kimseler ise yalnız akıllarıyla değil, vücutlarıyla yaşar, bütün vücutlarıyla düşünürler Mücerret fikirlerin tasallut ve tehlikeleri de vücudumuzda ve vücudumuzun sayesinde kaybolur. S.9 TİB P. Safa
O halde mistik düşüncenin deliliğe yakın veya benzer görünmesinin sebebini anlamak artık güç bir şey değildir. Çünkü MİSTİK DÜŞÜNCE görünür ve duyulur şeylerden ziyade görülmez ve duyulmaz varlıklara inanan, müphem kelimelerle müphem fikirler geveleyen ve bütün düşünceyi bunların hayaletleriyle dolduran ve işleten ruhtur. Görünür veya görülebilir realitelerle çalışmayan bir akıl ya macera veya ham hayaller peşinde parçalanacak, eğer çıldırmamış ise, esrar ve hayalât içinde kavrulacaktır. Görünür âleme dayanmayan ve tabiat bilgilerinden uzak yaşayan insanlar çılgınlıktan kurtulmak için bilâihtiyar (istemeksizin) mistisizme sığınmışlardır. Çünkü ruh ve onun aleti olan beyin, bütün uzuvlar gibi, boş durmaz işlemek ister. Eğer duyulur ve görülür realitelerle beslenmezse esrar ve hayaletler yaratarak bunlarla çalışır. En ileri memleketlerde bile ümmi halkın mistik düşünceye olan mukavemet edilmez temayülleri bu sebeptendir. Zelzele, büyük harpler, salgınlar vesaire gibi afetlerde mistik düşüncenin uyanması, tabiat bilgilerimizi aşan bir felaketin muvakkat bir zaman için ruhlarda tevlit ettiği düşkünlüğün bir neticesidir. Peyami Safa Türk İnkılabına Bakışlar S. 10
Peyami Safa, ne kadar maharetle yapılırsa yapılsın, hayat kilidinin tek bir maymuncukla açılabileceğine inanmaz. Prof. Dr. M:ŞEKİP TUNÇ ÖNSÖZ /Türk İnkılabına Bakışlar. S.10

Ramazan Bakkal
Tûran – İrfan
ve Peyami Safa…
Bir zamanların tartışmaları bugünkünden daha renkli imiş. Süleyman Nazif’in Babı-Âli yokuşunda karşılaştığı kişiye “Abdullah Cevdet’e mi? Ona çıkılmaz inilir, çünkü o çukurdur çukur’ dediğini bilirsiniz. 
“Arabınkini Arab’a, Aceminkini Acem’e iade edersek elimizde uzun kollu bir hırkadan başka bir şey kalmaz.” Demiş yine Süleyman Nazif bey. 
“Elimizde uzun kollu bir hırkadan başka daha birçok, millî vicdanı ebedî mefharetle dolduracak şeyler kalacaktır.” Diye cevap vermiş Ahmet Ağaoğlu…
O günlerde Türkçülerin: 
Vatan ne Türkiye’dir Türklere ne Türkistan
Vatan büyük ve müebbet bir ülkedir: Tûran!
Beytini Abdullah Cevdet, yalnız bir kelimesini değiştirerek benimsemeye razı olmuş:
Vatan ne Türkiye’dir Türklere ne Türkistan
Vatan büyük ve müebbet bir ülkedir: İrfan!
TURANCI 
Abdullah Cevdet 19 Temmuz 1913 tarihli İçtihad’ta şu satırları yazmış: “Bir genç geldi, tuvaletine hayran ve giryan oldum. 
-Yeni Tûran ismiyle bir mecmua neşredeceğiz. Efendimizden bir makale istirhamına geldim.” Dedi.
Bu gencin sîmasını şiddetle mütalaa ettim. Dağlar aşarak, manialar devirerek “Tûran’a gidecek bir yolcu sîmasını beyhude aradım, oturmasını ve beş dakika beklemesini rica ettim. 
O oturdu. Hiçbir şey okumak istemeksizin müteharrik kütüphanemin üstünde ve göğüslerinde bir nazarı iltifat tetebbu bekleyen kitaplardan, mecmualardan hiçbirine iltifat etmeksizin oturdu. Bir Andoramed heykeli gibi durdu. 
Ben süratle şu satırları yazdım:
…..-Yeni Tûran mübarek olsun! Ben gençlere bambaşka bir yeni Tûran gösteririm; Gösterdiğim bu yeni Tûrana Avrupa’nın Amerika’nın, Japonya’nın darülfünunlarından, fabrikalarından geçilir. Benim yeni Tûran’ın başka hiçbir tariki(yolu) yoktur. Bana ve benim nazarımın isabetine itimat eden gençler bunu iyi bilsinler: vatan hür ve muhterem olarak yaşanılan yerdir.
meleklerin cinsiyeti
…İçtihad’ın davası ne İrfan ne Turandı. Medrese ve softa kafasını ….yıkmaktı.
Balkan harbinin felaket günlerinden birinde. Babı Meşihat, bütün mekteplere “Allahümme salli saten ve selmi selamen tamen…. “ diye başlayan bir dua göndermiş ve bunun talebeye 4444 defa okutturulmasını emretmişti. Peyami Safa Türk İnkılabına Bakışlar S. 18
Peyami Safa’nın Türk İnkılabına Bakışlar adlı eserinin 18. Sayfasında aldım bu bilgileri. Hafızam beni İstanbul’u fethettiğimiz günlere götürdü.
Eminim ki bu duanın okutulmasını isteyenler, okuyunca felaketten kurtulacağımızı düşünenler, Fatih’in askerleri suru aşıp İstanbul’a doğru akarken Ayasofya’da toplanıp da, kendilerini Türklerden kurtaracak meleklerin erkek mi yoksa dişi mi olacağını tartışan Bizanslıları küçümsemiş, cehaletlerinin derecesini düşünüp tebessüm etmişlerdir. Fetihten 460 yıl sonra bizim insanımızı akıldan, bilimden çalışmaktan, zenginleşmekten uzaklaştırıp Bizanslılar gibi hurafelere batıranların hangi kaynaklardan beslendiklerini bilmek, gelecek nesillere anlatmak zorundayız. Peyami Safa Türk İnkılabına Bakışlar S. 18
Eleştirmekle yol alınmıyor.
Sadece çalışarak, yorularak bilimle, Ar-Ge ile ilerleyebiliriz.
Bu düşüncelerle;
Bilim Teknoloji İçin İstanbul Çalışma grubu olarak bazı kararlar aldık. Ankara, İzmir, Bursa, Eskişehir, Konya ve Kayseri’de çalışma grubumuzun şubelerini açmak için girişimlerde bulunacağız. Dostlarımızdan bu konuda enerjilerini, bilgi birikimlerini geleceğimiz için değerlendirmelerini istiyoruz.
Tûran diyen de bizim, İrfan diyende, İslâm diyen de. Atatürk diyen de. 
Kollarımızı olabildiğince geniş açıp herkesi kucaklayacak, herkese sevgi ve saygı gösterecek, çalışan, üreten, güçlü, huzurlu bir toplum olmak için ısrarla bilim teknoloji meselesini gündemde tutacağız.
Gelin dostlar bir olalım.
Günlük siyasetin çok ötesinde,
bilim ve ilerleme yolunda büyük çabalar sarf ettikleri halde kıymetleri ihmal edilmiş bilim insanlarımız:
Garplılaşmanın Neresindeyiz, Kültür Değişmeleri ve diğer eserleriyle;
Prof. Dr. Mümtaz Turhan’ı,
Bilim Tarihi incelemeleri ve medrese adlı eserin yazarı
Ord. Prof. Dr. Aydın Sayılı’yı ve
bilimden koparanları yerin dibine sokan, Tutarsızlığı tutarsızlığı (Tehafütüt Tehafüt), Felsefe Din ilişkileri 1.Faslu’l Makâl .2.el-Keşf an minhâci’l-Edille yazarı
filozof İbni Rüşd’ü
ülkenin gündemine taşıma çalışmaları yapacağız.
Afrin’de, Membiç’te kazanmak için yapılacak en etkili duanın bilime hizmet olduğu inancıyla bıkmadan çalışacağız.
Saygıyla.
2 Şubat 2018

Namaz Kılmıyoruz
31 Kanunsânî 1921 tarihli İçtihad’da Abdullah Cevdet haykırıyordu:
“…Efendim ceyşi İslâm mağlûp olur muydu? Lâkin Allah bize kızgındır. Namaz kılmıyorlar, oruç tutmuyorlar, bahusus zekat ve fitre vermiyorlar, İstanbul’da hanım kızlar kollarına eldiven takıyorlar ilâh… Hep bunlardan dolayı askerimiz mağlup oldu” diyecekler mi? Ah beni titreten bu ihtimaldir. Peyami Safa Türk İnkılabına Bakışlar S. 18
Kılıçzade Hakkı softalığa ve dervişliğe harp açıyor.
Ey vatanı, İslâm’ı yaşatmak isteyen hür ve münevver fikirliler, haydi silah başına!… Peyami Safa Türk İnkılabına Bakışlar S. 18
Hakikat ve marifetin en keskin kılıcı olan kalemlere sarılınız!” nidasından sonra Yıldırım Beyazıd’ın Yakup Çelebi’yi katlettirmesinde, İkinci Osman’ın Yeniçerilere boğdurulmasında, Üçüncü Selimin şehadetinde Abdülhamid’in cinayetlerinde hep müftiyül enam ve Şeyhülislam namı mübareki altında softalık” emelleri taşıyanların amil olduklarını anlatıyor. Peyami Safa Türk İnkılabına Bakışlar S. 20
Müteferrika İbrahim Efendi’nin getirdiği matbaa makinelerini “Kur’an Basılamaz” diyerek softaların tahrikiyle Yeniçeri canavar ve zorbalarının tahrip ettiğini hatırlattıktan sonra ilave ediyordu:
“Halka diyeceğiz ki: Altıyüz seneden beri softaları, şeyhleri, dervişleri dinlediniz. Kazancınız hüsrandan ibaret kaldı. Bunu defaatle ve bilfiil tecrübe ettiniz. Şimdi biraz da softaların dinsiz dedikleri hakikati Kur’an’iye dindarlarını, ulûm ve fünun ve efkârı ahrarane (hürriyet) taraftarlarını dinleyiniz.
Gene bağıra bağıra halka anlatacağız ki “Değil Asya’ya çekilmek, kutuplara firar etsek Avrupalılar gibi düşünmedikten -, Avrupalılar gibi çalışmadıktan sonra orada dahi yakamızı bırakmazlar, mevcudiyeti mukaddesei diniye ve milliyemizi muhafaza ettirmezler. Bu gün Avrupa’dan tart ettiler. Yarın dünya yüzünden kaldıracaklardır. Yâ eyyühel müslimin, artık yeter. Sayı 58-14 Mart 1913 Peyami Safa Türk İnkılabına Bakışlar S.20
Bu yazı üzerine İçtihad mecmuası Meşihat (Diyanet İşleri) tarafından yayından men edildi. Peyami Safa Türk İnkılabına Bakışlar S..18
Sebilürreşad muharrirlerinden M.Şemseddin’in “Zulmetten Nura” adlı kitabı için Türk Yurdu (cilt 4, sahife 602) şu makaleyi neşrediyordu:
Garba verdiğimiz kıymet, medeniyete gösterdiğimiz iştiyak, geçirmiş ve geçirmekte olduğumuz felaketlerle karşılaştırılınca ne acı bir hayal sükûtuna uğradık! Kendi aslımızı, mahiyetimizi, irfan nuruyla parlayan faziletle mazimizi unutarak garbın mütefessih medeniyetini gizleyen müşa’sa setreye meftun oluşumuz kadar affedilmeyecek bir cinayet mi vardır?
Bizi düşüren ne idi? Sükûtumuzun sebeplerini, garp medeniyetinin cilasından kamaşan gözlerle tetkik edenler, onları İslâmiyet’te buluyorlar. Şemseddin Bey bu kadar körlere diyor ki: “Hayır yanılıyorsunuz, asıl İslâmlık dünya ve ahiret için çalışmak ve ahiret için kazanmak, dünyada büyümek, kuvvetlenmek servet ve ihtişam içinde mesut ve faziletli bir dünya hayatı yaşayarak Allah’ın ahiretteki nimetlerine istihkak kazanmaktır. Ve sözlerine Kuran’dan hadisten büyüklerimizin hikmetlerinden İslâm mazisinden tarihten yıkılmaz deliller getiriyor. Peyami Safa Türk İnkılabına Bakışlar S. 21

Tanzimatçılar mektep açtılar, lâkin medreseler hali sabıklarını muhafaza ederek kaldılar. Ortada Darül ulum olmak üzere hem mektep hem de medrese bulundu. Netice mektebin de medresenin de tam bir fayda temin edememesi suretinde tecelli eyledi. Tanzimat ferci iflas etti, fakat bize deş işte görülüyor ki pek pahalıya mal oldu. …
Fuat Köprülü gene Tasvir-i Efkâr’da aynı fikirleri tekrarlıyordu. Tanzimatçılığın hiçbir esasa dayanmayan Avrupa taklitçiliği, mektep, medrese ikiliği memleketi altmış, yetmiş sene faydasız hayaller peşinde koşturmuştu. Bir memleketin ihtiyacatı, ananatı nazarı itibara alınmayarak yapılan yenilikler, eski mevcutları büsbütün ihlâlden başka bir şeye yaramaz” dı. Peyami Safa Türk İnkılabına Bakışlar S.22
Medrese mektep ikiliği:
Tanzimatın medrese yanında mektep, şer’i mahkeme yanında nizami mahkeme açarak, cemiyetin bünyesinde ikilik yaptığını hiç kimse inkâr etmiyordu. Fakat hata, mektep açmakta mıydı, medreseleri kapatmamakta mıydı? Nizami mahkeme açmakta mıydı, şer’i mahkemeleri kapatmamakta mıydı? Türkçülerin bu noktadaki iddiaları sarih değildir. Onlar ikiliği reddetmekle kalmış gibidirler.
Medrese hk. 2.cilt için…
İslâmcılar açıkça mektep açılmasına muhaliftiler. Medreselerin ıslah edilmiş olmasını istiyorlardı: “Neşri maarif için mektep açacak yerde medreseleri ıslah ederek ulûmu fünunu oraya ithal etmek gerekti. “ ve ilave ediyorlardı: “Bugün bütün dünyanın iki büyük darülfünunu olan Oxford ve Sorbonne da vaktiyle birer medreseden başka bir şey değildi. İcabatı zamana göre tekemmül ede ede bugünkü hali kemali buldular.” S.23
BU iddiaya karşı İçtihad mecmuası soruyordu: “Fakat unutmamalıdır ki, onların bu tahavvül ve tekâmülü dört-beş asır zarfında meydana geldi: bizim o kadar beklemeye vaktimiz var mıydı?
O zaman Türkçülere:
_Tanzimatın attığı yanlış adımı geri almak için şimdi ne yapalım? Mektepleri mi kapayalım, medreseleri mi?
Diye sorulsaydı cevap alınamazdı Fakat İslâmcıların reyi hazırdı:
-Mektepleri kapayınız, medreseleri ıslah ediniz.” Peyami Safa Türk İnkılabına Bakışlar s.23
KADIN…TARTIŞMASI –TESETTÜR 2.cilt
Türkçüler için bir kadın meselesi yoktu. Bu bahisteki sessizlikleriyle onlar, Türk kadının medeni haklara sahip olmasını isteyen garpçılara karşı islâmcıların haykırışlarını terviç ( müsait karşılama) eder görünüyorlardı.
Ananenin eteklerine milli ucundan Türkçüler dini ucundan islâmcılar yapışmışlardı.
Tesettür için İslamcıların iddiası “ Selameti memleket namına bu meseleyi artık mevzubahis etmekten vaz geçiniz!”
İçtihad’da Kılıçzade hakkı cevap verdi:
…Halbuki iki asırdan beri selameti memleketi tehlikeye koyan anasır meyanında kadın meselesi, tesettür meselesi mevcut değildi. Azgınların amalini tervicen padişahlar hal’eden, idam eden, memleketi yağma ve hercümerç eden Yeniçeri haydutları zamanında kadınlar en ziyade tesettür ediyorlardı. Memleket selamet buldu mu? Peyami Safa Türk İnkılabına Bakışlar S.25
MUASIRLAŞMAK
Ziya Gökalp yazıyor: 2.cilt
Asriyet aletten tekevvün eder. Bir zamanın muasırları, o zamanda teknik hususunda en müterakki olan milletlerin yaptıkları ve kullandıkları bütün aletleri imal ve istimal edebilenlerdir. Bugün bizim için muasırlaşmak demek, Avrupalılar gibi dretnotlar, otomobiller, tayyareler yapıp kullanabilmek demektir; muasırlaşmak şekilce ve maişetçe Avrupalılara benzemek değildir. Ne zaman malumat ve masnuat (sanatkarane şeyler) iktibas ve iştirası için Avrupalılara ihtiyaçtan müstağni olduğumuzu görürsek o zaman muasırlaşmış olduğumuzu anlarız. Asriyat ihtiyacı bize Avrupa’dan yalnız ilmi ve ameli aletlerin ve tekniğin iktibasını emrediyor. (Türkleşmek, İslamlaşmak, Muasırlaşmak adlı eserden) Peyami Safa Türk İnkılabına Bakışlar S.31
“Pek uyanık bir uyku”
Ağır yazılar çekiliyor mu dediniz. Bu gün de Pazar. O zaman dinlendirici bir kalkınma programı takdim edelim. Hatırlayacaksınız Osmanlı devletimizin sıkıntılı günlerinde kalkınma, kurtuluş ve ayakta kalmak için çeşitli aydınlar: Osmanlıcı, İslâmcı, Türkçü ve Garpçı diye gruplar halinde kümelenmişlerdi. İçtihad mecmuasında çıkan “Pek uyanık bir uyku” serlevhalı yazıda Garpçıların kalkınma reçetelerine dair aliyyü’l-a’lā ( en üstün) programlarından bazı maddeleri paylaşalım:

  1. Bütün şehzadelerle veliahtlara zencilerin ve harem ağalarının aptalca telkinlerine nihayet verilecektir.
    2.Padişahın tek zevcesi olacak, cariye istifraş etmeye (odalık alma) hakkı olmayacaktır.
    3.Fes kamilen def edilip yerine yeni bir serpuş kabul olunacaktır.
    4.Kumaş fabrikaları genişletilecek, Padişah, erkan, ümera ve zabitan ve bütün memurlar askerler ve fabrika ameleleri bu fabrikaların mamulatından giymeye mecbur tutulacaktır.
    5.Kadınlar diledikleri tarzda giyinecekler, yalnız israf etmeyeceklerdir. Polisler, softalar ve arabacı makulesi kimselerle külhanbeyler kadınların giyimlerine katiyen müdahale edemeyeceklerdir. Şeyhülislam efendiler de çarşaflara dair beyannameler imlâ ve imza etmeyeceklerdir.
    6.Kadınlar ve genç kızlar Müslüman ve Boşnak ve Çerkezlerde olduğu gibi, erkekten kaçmayacaklardır. Her erkek gözüyle gördüğü, tetkik ettiği, beğendiği ve seçtiği kızla evlenecektir. Görücülük adetine nihayet verilecektir.
    Mesele bu kadar basit. Fazla kafa yormaya gerek yok.

MEDRESE 2.Cilt

  1. Birebir tembellik yuvası olan bütün tekkeler ve zaviyeler ilga olunarak varidat ve tahsisatları kesilip maarif bütçesine ilave edilecektir. “Hu, eyvallah erenler” den ibaret sözlerle şimdiye kadar halkı fikren ve ilmen zarara sokanlar hiçbir şey verilmeyecek, kendileri çalışıp kazanmaya mecbur tutulacaktır. Bunlardan üfürükçülük edenler, kalleşlikle ötekini berikini dolandıranlar cezaya çarptırılacaktır.
  2. Bütün medreseler ilga edilecektir. Süleymaniye Medresesi yerine College de France tertibinden bir ulûmu edebiye medresesi yapılacağı gibi Fatih Medresesi yerine Ecole Politchnique tarzında bir medresei aliye vücuda getirilecektir.
    11.Evliyaya nezirler (kurban) yasak edilecek, ub gibi teberrular Donanma ve Müdafaai Milliye Cemiyetleri kasalarına girecektir.
  3. Okuyucular, üfürükçüler, sıtma bağcılar ilah… kâmilen tenkil (ceza)edilerek sıtmaya yakalananlar mutlaka sulfato içmeye mecbur tutulacaklardır. Yenicami meydanındaki o mahud pis, murdar, müstekreh resmî ve alenî başa okuyucular ve üfürükçüler def edilecektir. Peyami Safa Türk İnkılabına Bakışlar S. 34
    DİN ADINA -MAL DÜŞMANLIĞI
  4. Ahalinin şeri şerife mugayir bazı itikadları tashih olunacaktır. Mesela softaların ve cahil şeyhlerinsöyledikleri: “Canım, dünya fani değil mi ya? Aza kanaat edip cemi mal etmeyiniz, Ahirette o altınlar hep derilerinize yapışacaktır:” gibi herzelere ve maskaralıklara kimsenin inanmaması, bilakis israf etmemek şartışyla çalışıp kazanması, zengin olması ve para sarf etmeye alışması temin olunacaktır. …. yangından kurtulmak için bundan böyle hep kâgir ev yaptırılacaktır. Peyami Safa Türk İnkılabına Bakışlar S. 35
  5. Lisan Osmanlı lisanı olarak muhafaza edilecek, Turan lisanına avdet edilmeyecektir.
  6. ..Birden fazla kadınla evlenmek ve bir sözle karı boşamak usulleri kalkacaktır.
    ..Garpçılık, dağınık bir güzideler (seçkin) aleminin sistemsiz bir özleyişi halinde kaldı..s.35

İslâmcıların programı:
İçtihat kapısı
İslâmcılar ikiyi ayrılır. Bir kısmı Şeyhülislâm Musa Kazım, Mahmut Esat ilah… gibi koyu şeriatçidirler. Diğer kısmı Mehmet Akif, M. Şemseddin, Said Halim ilah… gibi ecnebi bir dil bildikleri için, garp kültürüyle az çok temaslarından kazandıkları bir tenkit ruhuyla kaba softalardan ayrılanlardı. Bunlar için “bab-ı içtihat kapanmamalıdır. İslâm’ın ihhitatı (gerileme-çökme) içtihat kapısı kapandıktan sonra başlar. Terakkimizi mani olan İslâmiyet değil, bize öğretilen Müslümanlıktır. Yanlış ananeler ve hurafelerdir. “Peyami Safa Türk İnkılabına Bakışlar S. 36
JAPONLAR
..Nitekim bizim gibi Japonlar dahi bundan otuz sene evvel fünun ve sanayii hazıradan bî-haberdiler. Çünkü gaflette idiler. Birden bire gözlerini açtılar. Az zamanda Avrupalılara müsavi oldular ve hattâ bir çok hususta onları geçerek bütün âlemi medeniyeti kendilerine karşı hayrette bıraktılar. Halbuki adat ve ahlâkından hiçbir şey kabul etmediler. Hattâ tarzı telebbüslerini (giyim) bile asla değiştirmediler. (Şeyhülislam Musa Kâzım’ın dini içtimai makaleleri Sahife 272) Peyami Safa Türk İnkılabına Bakışlar S. 37
Kadının hakları:
…Kendi aralarında teşkil ettikleri cemiyetlere giderek konferans verebilir, dinliyebilir. İptidai, rüşti, idadi derecesinde tahbil görebilir. (Fazlasına ev ve analık vazifeleri müsait değildir.) Şeyhülislam Musa Kazım diyor ki: “Biz akdınlar okumasınlar demek istemiyoruz. Kadın izdivaçtan sonra arzu ederse, vakit buldukça kendi hanesinde ulûmu aliyeyi (tefsir-hadis ilimleri) de tahsil edebilir. (Musa kazım dini içtimai makalelerinden akil ve hülasa) Peyami Safa Türk İnkılabına Bakışlar S.37
ATATÜRK/BİLİM
…artık Tanzimatın yarı şer’i, yâri nizami mahkemesinden eser kalmayacaktı; Türk maarifi yarı mektep, yarı medrese içinde bilgi dağıtmayacaktı; artık Enveriye, şu bu gibi yarı şapka, yarı külah acaip serpuşlar aranmayacaktı; artık yarı alaturka, yarı alafranga musıki olamayacak ve Türk kadını yarı tavuk, yarı insan halinden çıkacaktı. Atatürk’ten evvel, Tanzimat ve Meşrutiyet gibi bütün inkılap hareketleri, yarım adamların yarım adımlarıydı. Milletin başına bütün belaları üşüştüren bu yarımlıktı, Türk bünyesini hem şark, hem garp, hem din ve milliyet arasında yarımşar ve sakat iki parçaya bölüyordu.
Atatürk inkılabının değişmez iki prensibi vardı: Milliyetçilik, medeniyetçilik. Medeniyetçilik kökü bizi Avrupa ve garp metoduna, düşüncesine ve muaşeretine bağlar; milliyetçilik kökü bizi Orta Asya ve şark menşe’lerimize, tarihimize, dil birliğimize götürür. Peyami Safa Türk İnkılabına Bakışlar S.54
TARİKATLAR:
Mustafa Kemal Türk milliyetçiliğinden başka bizim için reel hiçbir politika olamayacağını açıkça beyan eder. O Kastamonu’da şöyle haykırmıştı:
“Efendiler ve ey millet. Biliniz ki Türkiye Cumhuriyeti şeyhle, dervişler, müritler, mensuplar memleketi olamaz. En doğru en hakiki tarikat medeniyet tarikatıdır. Medeniyetin emir ve talep ettiğini yapmak için insan olmak kâfidir. Tarikat rüesası, bu dediğim hakikati bütün vuzuhuyla idrak edecek ve kendiliklerinden derhal tekkelerini kapatacak, müritlerin artık rüşde vasıl olduklarını elbette kabul edeceklerdir.” Peyami Safa Türk İnkılabına Bakışlar S. 57
İSMET İNÖNÜ:
“.. Osmanlı nizamı son asrın fenni ve içtimai terakkilerine karşı, tedrici olarak değişen ve yükselen tekâmülden bünyesini uzak tutmak gayretiyle, dört duvarı kalın bir hücre içinde kalmıştı. Osmanlı ıslahatçıları hep bu hücre içinde çalıştılar. Bütün ıslahat teşebbüsleri, muvaffak olanlarıyla beraber, hep o hücrenin duvarları arasındaki sahaya münhasır kaldı.”
İslâmcılık fikri şehit oldu ve Türkçülük ve Garpçılık fikirleri ağır yaralandı. Atatürk inkılabı bu iki fikrin kangren olmuş hücrelerini kesip attı ve tekrar hayata kavuşturduğu milliyet-medeniyet prensipleri üstüne yeni Türk bünyesi oturttu. Peyami Safa Türk İnkılabına Bakışlar S.58
Kemalizm anane düşmanı mıdır?
…her yenilik hamlesi karşısında “din elden gidiyor” çığlığını basan softaların tarihi endişelerini uyandırmıştı, öteki de inkılabın dinî ananeler arasında boş itikatları tasfiye etmesiydi ki gene bu ikisini birbirine karıştıran softaları telaşa düşürmüştü. Peyami Safa Türk İnkılabına Bakışlar S.64
AVRUPA NEDİR?
Beş asır evvel insan, üstünde yaşaması için Allah’ın kendisine verdiği bu arzın ne olduğunu bilmiyordu. Onun büyüklüğünden, biçiminden ve üstünde kimlerin oturduğundan haberi yoktu. İnsan yığınları birbirinden habersiz yaşıyordu. On dokuzuncu asırda garbın makine medeniyeti bütün kıtaları sarınca, insan tabiatın uşağı olmaktan efendisi olmaya koyuldu. Arzın ve hazinelerinin fethi davası kıtaları saran bir humma haline geldi.
AKDENİZ MEDENİYETİN BEŞİĞİ
Akdeniz havzasının kıyılarına sıralanan bütün kavimler birbiriyle tanışarak ticaret eşyası mübadele etmeye başladılar. Yalnız mal değil, adet, itimat, düşünce de alıp veriyorlardı. Akdeniz’in şark havzasında bir Avrupa taslağı belirmeğe başlamıştı. Mısır, Finike doğdu. Sonra Yunanlılar, Romalılar, Araplar, İberyalılar geldiler. Fikrî, siyasî, dinî, iktisadî, edebî ne kadar faaliyet varsa bu içdenizden fışkırmış gibidir. Peyami Safa Türk İnkılabına Bakışlar S. 68
İnsanlığa iki gruba ayıran Akdeniz oldu. Bu iki gruptan biri, arzın en büyük parçasında oturduğu halde adetleri, bilgileri, amel kudreti içinde hareketsiz kaldı ve asırlarca yerinde saydı; öteki, bitip tükenmez bir yaşama ve araştırma humması içinde kendini parçalarcasına çalıştı. Birkaç asırda o kadar ileri gitti ki başkalarıyla kendini ayıran mesafe aşılmaz bir hale geldi. Bu ileri ve muzaffer Avrupa artık kendi kendisinden dışarı fırlıyor, ya fikirleriyle, ya ordularıyla yabancı topraklar fethine çıkıyordu. Peyami Safa Türk İnkılabına Bakışlar S. 68,
Maddi ve manevi kıymetlerin mübadelesinde, ırkların ve milletlerin işbirliğinden, dinlerin, sistemlerin, menfaatlerin rekabetlerinden doğan bu Avrupa, gayet mahdut bir toprak üstünde bütün fikirlerin, akidelerin, keşiflerin yığıldığı bir çarşıdır ki yeryüzünün her köşesinden oraya maddi ve manevi kıymetler akını başladı. İhtiyar Asya’nın bilgileri, felsefeleri, dinleri de uyanık Avrupa kafasını beslemeye gelmişlerdi. Ve Avrupa denilen o kudretli makine, şarkın kendisine yolladığı –maddi veya manevi- ham maddeleri işleyerek ondan yepyeni maddeler, fikirler, buluşlar çıkardı. Peyami Safa Türk İnkılabına Bakışlar S. 106
Nihayet bu Avrupa, yavaş yavaş devlere mahsus tek bir şehir haline geldi. Müzeleri, bahçeleri, atölyeleri, laboratuvarları, salonları var. Har tarafı ilim, sanat beldeleriyle dolup taşıyor.
Bütün diğer milletler, düşüncelerini, adetlerini, politikalarını oradan alıyorlar. Çinli Erkek Londra’daki insanlar gibi, Çinli kadın Paris’teki insanlar gibi giyiniyor. Geri tarafı da öyle, kanunlar, silahlar, endüstriler de aynı modayı takip ediyor.
Avrupa kafasını üç büyük tesir vücuda getirdi: Yunan, Roma, Hıristiyanlık.
Rönesans bu üç tesirin terkibidir.
Zeka disiplini. Bütün öteki nizamlar bu disiplinden doğar. S.70
Avrupa ilmi, Avrupa kafasının en şahsi, en karakteristik ve en yüksek şerefi doğmuştur. Avrupa her şeyden evvel ilmin yaratıcısıdır. Dünyanın her tarafında muhtelif sanatlar görülür; fakat hakiki ilimler yalnız Avrupa mahsulüdür.
Yunan hendesesi bu mükemmel örnektir. Yunanistan’ın hendese abidesi göz önüne getirilmeden klasik sanat hakkında bir fikir sahibi olmak mümkün değildir. Onu yapanlar, ince ve becerikli işçiler, derin mütefekkirler, mükemmeliyete susamış artistlerdi. 70
Sayının kudreti
Milattan beş asır evvel gelen Yunanlı Philâus: “Sayı olmadan, demişti, hiçbir şeyi düşünmek bile mümkün değildir. Sayının esasını birden ona kadar aramalıdır. Büyük, hudutsuz, her şeye kadir olan aşarat ilahi ve beşeri hayatın kaynağıdır, Meçhul ve karanlık olan her şeyi anlamayı bize sayının esası öğretir. Bu olmazsa ne eşyanın kendisini, ne de aralarındaki münasebeti aydınlatabiliriz.. Sayının büyük kudreti yalnız Allah’ın ve şeytanların hayatında değil, bütün aksiyonlarda, insanların bütün sözlerinde, bütün sanatlarında, bilhassa musıkide tecelli eder.” Pascal’ın “hendese kafası” dediği zekâ disiplinini verdiği ahenktir. Peyami Safa Türk İnkılabına Bakışlar S.71
Zekânın asayişini temin ederek, onu realite ile temasında nafile hülyaların, fantezilerin, hurafelerin, vehimlerin ve mantıki disiplinden mahrum faraziyelerin yankesiciliğinden kurtaran bu riyaziye polisi, Yunanistan’da Avrupa’nın ilk çağda bulup ortaçağda kaybettiği, fakat rönesansta yeniden kavuştuğu en büyük nimettir. Ortaçağda bu nimetin, Asya’da İslâm şarkın eline nasıl geçtiğini, fakat daha sonraları Avrupa’nın onu şarkın elinden kaptığını görüyoruz.

Peyami Safa, şarklılarda hendese kafasının en zayıf damarına basmış oluyor. Henüz muhkemleşmemiş olduğundan haklı olarak şikayet ederken hakikaten de şark kültürünün en zayıf damarına basmış oluyor.
Bugün iptidai olarak anılan kavimlerin kültürleri ilmi düşüncenin malûm olabilen ilk şeklini gösteriyor. Buna mistik düşünce yahut mistik ilim deniyor. Hendese kafasına ve bugünkü Avrupa ilmine hamle veren bu düşünce değildir. İkisi arasında kemalini bulan ve astrabiyoloji denen ilimdir ki şark düşüncesini yoğurmuştur. Bu ilim hayati kuvvet ile riyazi kanunu birbirine sıkı sıkıya bağladıktan sonra bununla hem yer hem de gökyüzünde bütün vakıaları izah eder. Kapalı medeniyetlerin mahsulü olan bu ilim, yıldızların hareketleriyle nebatların büyümeleri arasındaki münasebetten ilham almıştı. Yıldızların muntazam ve sabit hareketlerinden riyazi kanuna intikal etmiş ve nebatların büyümelerinin bu kanunlarla ölçülebileceğini sezmiştir.
Buna göre, yer, gök ve yıldızlar bir taraftan canlı oldukları gibi, bir taraftan da bunların hepsi riyazi kanunlara, yani hem zaruret, hem ahenk hem de istikrarı temsil eden muntazam ve sabit devirler kanununa tabidirler. S.72-73 TİB

ÜÇ TESİR / ROMA
Roma, sabit bir teşkilat kudretinin ebedi örneğidir. Kendinden sonraki nice ırklar ve nesiller üstünde de adlî bir ruhla, askeri bir ruhla, teşkilatçı bir ruhla mücehhez kudretinin silinmez damgasını bırakmıştır. 74
Roma, şahıs haysiyeti demektir. Hayati prensibini şahıs kıymetinde bulmuştur. Bir Romalı kendini her şeyden aşağı saymaz, şahsını asla manâsız bulmazdı. Teşkilatlarının kudretinden ve silahlarının zaferinden doğan milli gururları, onların yabancı düşünceleri kolayca benimsemelerine daima engel olmuştu. Fakat Yunan düşüncesi insan ruhunu saran o mukavemet edilmez cazibesiyle bütün çağların içinde Romalılar bulunduğu halde bütün kavimlerin hurafelerine galebe çalmıştır.
Atina üç büyük filozofu (Diogene, Archelaus, Carneada) elçi olarak senatoya gönderdiği zaman, Roma gençliği büyük yığınlar halinde onların derslerine koştu. Gözlerinin önünde yepyeni bir dünya açan bütün o münakaşaları can kulağı ile dinledi Peyami Safa Türk İnkılabına Bakışlar . S.73
Kültür sahibi bir Alman, cahil bir İtalyan’dan daha Yunanlı veya daha Lâtin sayılır.
ÜÇ TESİR/ HRİSTİYANLIK
Hıristiyanlık içine girdiği kavimlere vaftiz yoluyla yeni bir insan haysiyeti getiriyordu.
Avrupalı müşterek bir hukuk, müşterek bir Allah; dünya için bir tek kanun, ahiret için bir tek hakim.
Aristo, Eflatun ve Öklid isimlerinin manası olan her yerde, İsa ve Saint Paul isimlerinin ibadetle anıldığı her yerde, Sezar, Trajan ve Virjil’in iz bırakmış olduğu her yerde bir Avrupa vardır. Yunanlılaşmış, Romalılaşmış, Hıristiyanlaşmış her yer Avrupa’dır.
Evvela anlamak, sonra çalışmak sonra gene anlamak lazımdır. Şarkın ve fikirlerinin esrarı bomboştor. Eğer Avrupalılar olmasaydı Asya kendi hakkının ne olduğunu bile asla bilmeyecekti. Asyalı denileni İnsan, sahip olmak istediği toprağın haritasını bile çıkarmaktan acizdir. Peyami Safa Türk İnkılabına Bakışlar S.78
AVRUPA’DA ARAP VE TÜRK DÜŞÜHCESİ: 92
ARİSTOYU UYANDIRAN İKİ TÜRK:
Farabi ve İbni Sina, Aristo’dan sonra ve onun delaletiyle, ortaçağda bugünkü akılcı ve tabiatçı Avrupa kafasının ilk çatısını kuran Türk mütefekkirleridir. Her ikisi de klasik düşüncenin yatağında asırların yorganını başına çekerek ebedi bir uykuya dalmış görünen Aristo’yu uyandırmışlar, şark ve arkasından da garp kültüründe, ilahiyatçı ve mistik bir görüşten tabiatçı ve dünyacı bir görüşe geçişin ilk prensiplerini ortaya koymuşlardır. Farabi’de yeni Eflatunculuk mistiğiyle Aristo tabiatçılığı arasında bir köprü kuran bu büyük inkılâp, artık İbni Sina’da varacağı noktaya ulaşmıştır.
Eğer bir İbni Sina gelmemiş olsaydı bir Yahudi Aristo’culuk vücut bulmazdı; İbni Sina’nın ve ondan sonra İbni Rüşd’ün Latinceye tercümeleri Avrupa’da tanınmamış olsaydı Saint Thomas’ın yüksek Hıristiyan İskolastiği imkânsız olurdu. Peyami Safa Türk İnkılabına Bakışlar S.92
“..Aristo, düşünce tarzı ve kabiliyetine bakılırsa tam bir tabiat araştırmacısıdır.”
İbni Sina’nın ve arkasından gelen Arap Filozoflarının tesiri, ortaçağ Hıristiyan Avrupasında pek çok tenkitlere ve hücumlara uğramış olmakla beraber Rönesansa kadar gelir. Dante İlahi Komedi’sinde İbni Sina ve İbni Rüşd’ü antikitenin en büyük on iki dehası arasında saymıştır.
İbni Sina’nın ve İbni Rüşd’ün akılcı ve tabiatçı felsefesinin şarkta uğradığı mukavemet, Türklerin niçin geri kaldıklarını izah edebilmemize yardımcı olmaktadır. Peyami Safa Türk İnkılabına Bakışlar S. 93

Rönesansa kadar İbni Sina’nın ve İbni Rüşd’ün akılcı ve tabiatçı felsefesi şarkta olduğu kadar da garpta, bütün ilahiyatçılar ve mistikler tarafından şiddetle hücumlara uğramıştır. Bu düşüncenin şarkta uğradığı mukavemete ve aldığı istikamete ayrıca bakacağız. Bu nokta Türklerin Avrupa düşüncesini yaratmakta büyük bir amil oldukları halde sonradan niçin geri kaldıklarını izah edebilmemiz için esastır. İbni Sina’nın ve İbni Rüşd’ün garpta uğradığı hücumları kısaca gözden geçirelim; Piskopos Tempier 1277’de Arap filozofunun fikirlerini bir listede hülasa ettikten sonra reddeder.94
Bu fikirler arasında İbni Rüşd, düşünce meselelerinde, ancak filozofların hakem olabileceğini iddia ederek bütün İslam ve iskolastiğinin en büyük prensiplerinden birini ortaya koymuştu: “İlahıyatçıların sözleri masaldan başka bir şey değildir. Diğerlerinde olduğu gibi Hıristiyanlığın kanunlarında masaldan ve hatadan başka bir şey yoktur. Hıristiyan dini ilme zarar verir. Ancak filozoflar hakemdir. Peyami Safa Türk İnkılabına Bakışlar S.94
İbni Sina ve İbni rüşd’ün felsefesi 16. Asra kadar Şimali İtalya’da pek büyük münakaşalara sebep olmuştur. 1311’de Reymond Lulli, Viyana Ruhaniler meclisinden İslamiyeti ortadan kaldırmak ve İbni Rüşd’ün tesirlerine mani olmak için askeri tedbirler alınmasını istemişti. Meşhur hümanist Petrarque bunun önüne geçti. 94 TİB

MİSTİK DÜŞÜNCENİN GALEBESİ AKILCILIĞIN MAĞLUBİYETİ…
Bugünkü Avrupa kafasının teşekkülünde en büyük amillerden biri olan Türk ve Arap rasyonalist felsefesinin şarkta uğradığı mukavemet garptakinden çok fazladır. Avrupa’da bütün hücumlara ve tenkitlere rağmen Rönesans’a kadar yaşayan ve hiç şüphesiz modern çağın doğumunu hazırlayan bu düşünce, şarkta mistik ve ilahiyatçı görüşün galebesiyle, yarı yolda kalmıştır. Bugün en büyük şark mütefekkirleri olarak alkışlamaya devam ettiğimiz Gazali’nin ve Muhiddini Arabi’nin bu felakette meşum tesirleri vardır. Ayrıca teokratik devlet otoritesiyle de kuvvet bulan tasavvuf cereyanı, İbni Sina’dan evvel ve İbni Sina’dan sonra da onun rasyonalist büyük hamlesine rağmen, günümüze kadar devam etmiştir. Bunun için İbni Sina ve İbni Rüşd’ün ellerindeki meşale İslâm şark’tan ziyade Hıristiyan garb’a ışık verdi ve bizi mistik bir kafanın içinde asırlarca sayıklamaktan kurtaramadı. Peyami Safa Türk İnkılabına Bakışlar S.94
İbni Sina düşüncesi, ilahiyatçı karakterini tamamen feda etmiş değildi. Yalnız bu düşünce, alakasının mevzuu içinde, Allah kadar tabiata da yer veriyor ve kendisine imandan ziyade aklı rehber ediyordu.
İki zıt istikamete doğru çatallanan İslâm felsefesinin akılcı, tabiatçı kolu daha ziyade Hıristiyan Garp, İmancı ve ilahiyatçı kolu da daha ziyade İslâm Şark üstünde tesirini devam ettirir. Burada oldukça garip bir çaprazlama ve tesir mübadelesi göze çarpar. Hıristiyan şark akılcı ve tabiatçı düşünceyi İslâm Şarktan almış ve İslâm Şark da imancı ve ilahiyatçı düşüncesinde Hıristiyanlığın tesiri altındadır. Peyami Safa Türk İnkılabına Bakışlar S. 94
Nitekim İslâm dini de kitabında rasyonalist (akılcı) bir ruh sahibi olduğu halde sonradan mistik bir düşünce doğurmuş.
İslâm şarkta, ilahiyatçı, kelamcı ve mistik düşüncelerin akılcı ve tabiatçı düşünceyi nasıl boğmuş olduğunu, umumi karakterleriyle hatırlamamız lâzımdır.
İslâm ortodoksluğunun vahdetini kuran İmam Eşari’dir. O’na Gazali’den evvel Arap ilahiyatı Gazali kadar kudretle hücum etmemiş, yalnız onun hudutlarını çizmiştir. Peyami Safa Türk İnkılabına Bakışlar S. 94
GAZALİ/ Mistik düşünce savunucusu – İBNİ RÜŞD’ÜN MÜDAFASI KÂFİDİR.
Mistik düşünceyi ve ahlâkı en büyük salahiyet ve kudretle ilk temsil eden adam Gazali’dir. Onun bütün cehdi, aklın bilgi vasıtası olarak beceriksizliğini ve kifayetsizliğini ispata çalışmak oldu. Renan’ın hükmü şudur: “Sufi olan Gazali, aklın cezri kudretsizliğini ispata kalktı ve saj ruhlardan ziyade haraketli ruhları teshir eden bir manevra ile, dini şüphecilik üstüne tesis etti.”
İbni Rüşd’ü Gazali’nin Tehafüt’üne karşı akılcı felesfeyi müdafaya sevk eden zaruret, böyle bir tereddüdü lüzumsuz bırakmaya kâfidir. Peyami Safa Türk İnkılabına Bakışlar S. 95
Gazali’nin tesirleri Osmanlı imparatorluğuna, sonradan da zamanımıza kadar gelir ve bazan da resmi kıymet alır: Fatih’in emriyle Hocazade üçüncü bir Tehafüt yazmış, Gazali’nin fikirlerini tahrip eden İbni Rüşde karşı ilahiyatın intikamını almaya, aklın kifayetsizliğini ve imanın şart olduğunu tekrar ispata çalışmıştır.
İslâm felsefesinde meşşailik adını alan Aristoculuğa, İbni Sina ve İbni Rüşd hareketine karşı, Gazali’nin tesirleri, sonradan Muhiddin-i Arabî ve Mevlâna ile büsbütün kuvvet bularak, İslâm Şarkta modern ilim düşüncesinin doğmasını bu günlere kadar geciktirmiştir. S.96 TİB.
Elbiruni’nin kronolojisi için yazdığı önsözde, Dr. Fd. Sachau Gazali’ye karşı pek sert bir dil kullanır: “Dördüncü asır Müslümanlığın fikir tarihinde bir dönüm devridir. 500 tarihlerinde Ortodoks (ehli sünnet) imanının yerleşmesi müstakil ilmi araştırmaların yolunu ebediyyen kapamıştır; Eş’ari ve Gazali olmasaydı Araplar Galile’lerin, Keppler’lerin, Newtonların milleti olacaklardı.” (Bilimci millet olacaktı demek istiyor) Peyami Safa Türk İnkılabına Bakışlar S. 96
Osmanlı Padişahlarından evvel İslâm Halifelerinin Aristo düşüncesine ve İlâm İskolastiğine karşı muhalefetleri üçüncü hicri ve miladi dokuzuncu asırdan başlar. Aristo’nun kategorileri üzerine ilk defa bir trete yazan El Kindi, Halife Mütevekkil tarafından tevkif ettirildi ve kütüphanesi müsadere ettirildi; fakat el Mutemet devrinde Yunan tercümelerinin ve felsefi eserlerin satılması yasak edildi. 96
Neden yolunu şaşırdı?
Hür ilmi düşünceye karşı kör imanı müdafaa eden halifelerin ve Osmanlı hükümdarlarının kelâmcı görüşleri teşvik ederek hakiki ilim ve felsefeye karşı cephe almış olmalarının sebebini hilafet ananesinde ve İslâm’ın teokratik bünyesinde arayanlar yok değildir. Çünkü aklî Yunan düşüncesini yeniden canlandıran İslâm felsefesinin Avrupa’da Rönesansa bile hız veren büyük bir fikir hareketi yaratmaya muvaffak olduktan sonra neden yolunu şaşırdığını aydınlatamıyor. Bu muvaffakiyet de ondan sonra doğan irtica hareketi de hep aynı teokratik bünyenin mahsulüdür. Büyük fikir meselesini siyasi ve iktisadi amillerle izah etmek isteyen metodun kifayetsizliği burada bir kere daha ortaya çıkıyor. Türk iskolastiğinin Aristo’yu ve İskenderiye mektebini telife çalışmasından gelen zaafının da mukavemetsizliğini artırdığını ileri sürenler var. Fakat aynı hal garp ı skolastiğinde de görülür.
YANGELMEYİ TERCİH ETMEK…
Yunan düşüncesi şarkta da garpta da kendi bünyesinin ve manzarasının bütünüyle canlanmış değildi; her iki alemde de bazı ihtilatlara ve değişikliklere uğraması tabiiydi. Öyle ise niçin, Ortaçağ Türk ve İslâm düşüncesi, Yunan düşüncesinden sonra ve onun ilhamıyla, bugünkü Avrupa kafasının temellerini attığı halde-ki o devirde de bünyesi gene teokratikti-birdenbire sapıtarak sabit bir iman içinde yangelmeyi tercih etmiştir? Ortadaki açıklamayı çıkararak bir kere daha okuyalım:
Ortaçağ Türk ve İslâm düşüncesi, bugünkü Avrupa kafasının temellerini attığı halde birdenbire sapıtarak sabit bir iman içinde yangelmeyi niçin tercih etmiştir?
Siyasi ve iktisadi izahlar kadar iklim ve ırk izahları da kifayetsizdir. İslâm Şarkın teokratik bünyesi iklimi de aynı iklim, çerçevesi içine aldığı ırklar da aynı ırklardır. Şimdiye kadar ileri sürülen bütün sebepler sabit kalmış olduğu halde bu değişikliğin sırrı nedir?
Bugüne kadar hiçbir garp ve şark mütefekkirinin üstüne ihtiraslı bir dikkatle eğilmediği bu muammayı halletmeden kendimizi anlamış olmak imkânı yoktur. Peyami Safa Türk İnkılabına Bakışlar S. 97
İleride ben de bazı izah denemeleri yapacağım. Fakat asıl maksadım, içi büyük hakikatlerin mahşeriyle dolu bir karanlığın üstüne bugünkü ve olmazsa yarınki nesillere mensup zekâların aydınlığını davet etmektir. Peyami Safa. Türk İnkılabina Bakışlar Sayfa 97

İslâm Şark’ı, Hıristiyan Garp’dan ayıran tekamül farkının sebeplerini, Avrupa kafasını dolduran üç tesiri incelemek….
Klasik düşüncenin temellerini atmakta İslâm Şark, Hıristiyan garptan evvel davranmıştır.
İlk asırların Müslüman zühdünde ve İslâm edebiyatında Hıristiyan tesirleri bulunduğuna garp alimlerinin dikkatini çeken Goldhizer, bu mevzudaki araştırmaların ileri gitmesini teşvik etmişti. Meşhur İspanyol İslâmiyatçısı, Müguel Asin Placios “Gazali’de Hıristiyan Tesiri” adlı yeni ve büyük eserinde iki dinin mukayesesine elverişli pek çok noktalar tespit etmiştir. Bu eserden bazı kısımları hülasa ediyorum.
:
“Gazalinin ve umumiyetle Müslümanlığın fikir mirası, İslâm dışındaki kaynaklardan, bilhassa Hristiyanlıktan gelir. Gazali’nin ihya adlı eserinde yüzlerce metin buluyoruz ki bunları okurken, İsa’ya atfedilen sözler ve vakıalar tayyedilse bile kuvvetli bir Hristiyanlık intibaı almamak imkanı yoktur. “Gazaliye Mahsus” imajlarla Hristiyan örnekleri arasındaki muvaziliğin vereceği kanaat bir yana bırakılsa bile her şeyden evvel okuyucuya böyle bir intiba gelir. Peyami Safa Türk İnkılabına Bakışlar S. 98 BAYINDIR HOCAYA GÖNDER BUNU…
Gazali’nin Hristiyanlıktan ilham alması, İncil’in mistik bir ruha sahip olmasındandır. Fakat, Hristiyanlık İslâm dininde büyük bir tekamüle kavuşunca Kur’an’ın aklî=rasyonalist bünyesinde şüphesiz bazı tadillere uğrayacaktı. Bu farkı bize hülasa eden İsmail Hakkı İzmirli “Hristiyanlık diyor, yalnız merhamet ve muhabbet esasına dayanan bir din olduğu halde Müslümanlık daha şumullüdür. Hristiyan mabudunu yalnız rahîm (merhametli) bilir, müntekim (intikamcı) bilmez. Müslümanlığın mabudu ise hem rahim hem de müntekimdir. İslâm dini tevhide son derece itina etmiş, şirkin kökünü kazımış, dini halisi yenilemiştir. Bundan dolayı Hristiyanlığın bazı kaidelerini kabul etmemiştir. 1. Teslis, tevhide münafidir. Nitekim İznik Cemiyetinde İsenderiye Patriği Erbos da bu fikri müdafaa etmiştir. Nasturiler de Teslisi tevhide irca ederek zatı Bârî ile ilim ve hayat sıfatlarına inhisar ettiriyorlar. 3. Allah’a takarrüp için vasıtalar şirktir.
İman üzerine Allah’tan başka murakıp (denetçi) yoktur. Müslümanlıkta bizzat peygamber bile murakıp değildir. Doğru yol gösteren, öğüt veren kılavuzdur. Din alimleri ve reisleri de layuhti olmayıp irşat ve tebliğ vazifelerinden başka hiçbir vazifeleri yoktur. Hiç kimseye kutsi sıfat verilmemiştir. Tazarru ve niyaz, af, mağfiret ve hidayet ancak Allah’a mahsustur. Peyami Safa Türk İnkılabına Bakışlar S. 103
Müslümanlık, Hristiyanlığın bir antitezi değil, tekamülü olduğuna göre, İslâm şarkın, Avrupa kafasını vücuda getiren üç büyük tesirden birini daha kuvvetle yaşamış olduğuna hükmetmekte bir yanlışlık yoktur.

…Garpta Ortaçağı aştıktan sonra iyice tekâmül eden hukuk müessesesi İslâm şarkta inhitata ve teokratik mutlakiyetin en iğrenç şekillerine tereddi(soysuzlaşma-gerileme) etmeye başlar. Ancak halifelerin ve padişahların kendilerini yeryüzünde Allah’ın gölgesi farz ettikleri devirlerin karanlığın dalarız.
İranlıların Zerdüşt hukukuna göre Hükümdar, kudret ve salahiyetini doğrudan doğruya Allah’tan alır, bu sıfatla mukaddes ve gayri mesul olur. Bu nazariyeler İran’ın haşmeti ve azameti sayesinde bütün diğer şark kavimlerine sirayet etti. İslâm’dan evvel Asya devletlerinin hepsinde bu nazariyatın aynen kabul edilmiş olduğunu görüyoruz. Müslümanlık, hükümdara bir gök ve tanrı otoritesi veremezdi. Hattâ İslâm dini peygamberleri bile günahtan münezzeh saymıyor; bir hükümdara nasıl mesuliyetsizlik bahşedebilir? İslâmiyet, hükümetin menşeini, gayet makul ve ilmi olarak Cemaatte arar. Hükümdarı idare ettiği cemaat intihap eder. Peyami Safa Türk İnkılabına Bakışlar S. 103
Ahmet Ağaoğlu, hukuki tereddinin İslâm değil daha evvelki İran ananesinden geldiğini ve nihayet İslâm hukukunu da berbat ettiğini anlattıktan sonra: “Bu suretle diyor, istibdadın en muzlim ve müthiş bir şekli teessüs etti. Padişah iradesi mutlak bir kudret haline geldi. Garibi şudur ki irade-i ilahiyeye, Allah bizzat riayet ettiği halde Padişahlar iradelerine bile sadık kalmadılar. Onu istedikleri surette ihlal etmekte tereddüt etmediler. 103
Şöyle ki fil’âlem (dünyada Allah’ın gölgesi) olan zat, gölgesi olduğu zata bile itaat etmedi.
Akdeniz kıyılarında doğarak medeniyetini Pirene’den Himalaya’ya ve Atlas denizinden Ganj nehrine kadar geniş bir saha üstünde kuran İslâm Şark, neden birdenbire tersyüzü geri dönerek inhitata uğramıştır?
Ancak sebepleri araştırdıktan sonradır ki Avrupa ile bizi ayıran mesafeyi aşmanın en büyük şartını saklayan yeni Türk düşüncesinin ve kültürünün esasını ve istikametini tayin edebiliriz. Peyami Safa Türk İnkılabına Bakışlar S. 103

ÇAPRAZLAMA İBR TEKAMÜLÜN SIRRI
İslam Şark ve Hristiyan garp arasındaki tekamül farkından doğan en büyük Türk meselesini kavramak için bundan evvelki bahislerin neticelerini özetleyelim:
Avrupa kafası üç tesirden doğdu. Yunan, Roma, Hristiyanlık
İslâm şark, Avrupa kafasını dolduran bu üç tesire uzak ve yabancı kalmış değildir.
İslâm kültürü biri Akdeniz kıyılarından garba, öteki de Asya içerilerinden uzakşarka doğru iki kola ayrılır.
Garp kol, Türk Farabi’den ve Türk İbni Sina’dan İspanya’da Arap İbni Tufeyl’e ve Arap İbni Rüşd’e uzanarak Yunan tesiri altındadır. Garpta ancak İspanya’da tutunan ve Avrupa’nın öte taraflarını kazanamayan Müslümanlık Şarkta İran’a, Hint’e, Çin’e ve daha ötelere gider. Peyami Safa Türk İnkılabına Bakışlar S. 106
Türk ve İslâm düşüncesi bugünkü Avrupa kafasının temellerini attığı halde niçin garptan şarka doğru kaçarak sabit bir iman içinde yangelmeyi tercih etmiştir? Niçin Hristiyan garp akılcı ve tabiatçı düşünceyi İslâm şark’tan alarak tekâmül ettirmiş ve niçin İslâm şark da imancı, ilahiyatçı düşüncesinde Hristiyanlığın tesiri altında kalarak ilk dünya görüşünü terk etmiştir? Niçin İslâm dini kitabında akılcı bir düşünce sahibi olduğu halde sonradan mistik bir düşünce doğurmuş, Hristiyanlık da kitabında mistik bir ruh sahibi olduğu halde sonradan akılcı ve tabiatçı bir medeniyet yaratmıştır?
Hasılı niçin Hristiyan Garp, düşüncesinde Müslümandır ve İslâm şark, düşüncesinde Hristiyandır? Bu çaprazlama tekamülün bu kafa değiş tokuşun sırrı nedir? Peyami Safa Türk İnkılabına Bakışlar S. 106
Asıl sebebe irca olunmazsa, fizik, coğrafya ve iklim izahı kifayetsizdir; çünkü Ortaçağda yalnız Müslümanlığın değil, Hristiyanlığın bünyesi de teokratikti. “Allah’ın yarısı Papa, yarısı da imparatordur.” deniyordu.
Gerçi İslâm halifeleri İlâhî ve siyasî otoritenin yarısın değil bütününü temsil ederlerdi; fakat hilafet ananesi Ebu Bekir’den başlar ve İslâm düşüncesi büyük değişikliğine aynı anane içinde uğramıştır. Asıl sebebe irca olmazsa iktisadi izah da kifayetsizdir. Her hadiseyi ticaret yollarının değişmesiyle, ham madde fiyatlarıyla servetlerin tedavülü kanunlarıyla izah etmek istemişlerdir.
Sebeplerin hepsini içine alan bir ana sebebe bağlanması lâzım gelir. Bu ana sebebin ekonomik tarihe olduğu kadar itikatların ve dinlerin tarihine de, politika tarihine de, kültür tarihine de aynı derecede nispeti bulunması icap eder. Peyami Safa Türk İnkılabına Bakışlar S. 106
STEP VE SİTE
Belçika akademisi azasından Dumont-Wilden, “Avrupa kafasının Tekamülü” adlı kitabında (sahife 17) şöyle diyor: “Avrupa’nın Roma’da bulduğu en büyük miras şudur: Devletin bölünmezliği; Asya monarşilerinde Devlet hanedan sülalesinin bir mülkü telakki edilirdi. Hükümdar onu büyütebilir, ötekine berikine dağıtabilir, çocuklarına verebilirdi. Romalı için bilakis devlet, herkesin malıdır, res publica dır, Devlet bütün vatandaşlara aittir, yani kimsenin değildir.
Asya dinleri mistik ve metafizik felsefelerdir. Teokrasiyle nihayet bulmadıkları zaman canavarca bir hükümet kuvvetiyle uzlaşabilirler. P.Safa T.İ. Bakışlar S.108
Yunan düşüncesinin tekrar diriltmek için Müslümanlığın zuhurunu altı asır beklemesi ve ondan evvel Hristiyan alemine girmemesi de İslâm dininin rasyonalist, Hristiyan dininin mistik bir bünyeye sahip oluşundandı. P.Safa T.İ. Bakışlar S.109

Avrupa’ya nispetle çok daha geniş sahada yayılan Müslümanlıksa ne böyle bir vahdet, ne de kesret (..) vücuda getirebildi, ilk asırlarda elde ettiği kesafetten de nihayet mahrum kaldı. Vahdet vücuda getiremedi çünkü saha genişti ve Uzak şarkta Buda-Brahma kültürü hakimiyetini muhafaza ediyordu. İslâm düşüncesi, Akdeniz’le Ganj arasında tereddüde düşmeye ve bölünmeye başlamıştı. Kesret vücuda getiremedi, çünkü elde ettiği belli başlı kavimler bizzat Araplarla Türklerden, İranlılardan ve bir kısım Hintlilerden ibaretti. Kesafet vücuda getiremedi çünkü Roma ve Yunan sitelerine varis olamamış çöllerde ve bozkırlarda kalmıştı.
HÜKÜM-SONUÇ: Şarka doğru yayıldıkça, hem Aristo’nun tabiatçı, hem de İslâm dininin akılcı bünyesinden ayrılarak, Eflatun düşüncesinin en son tereddisinden (soysuzlaşma)başka bir şey olmayan Yeni Eflatunculukla Barhma/Buda kültürünün tesir dalgaları arasında sıkıştı ve kendi mahiyetine zıt iptidai bir mistik düşüncede karar kıldı P.Safa T.İ. Bakışlar S. 110.

Akdenize ve siteye kavuşan ahenkli ve muhteşem garp orkestrası karşısında, çöle ve stepe düşen İslâm şark tıpkı fasıl sazı gibi birbirlerine tek ses münasebetleri ile bağlı, mahdut aletlerden mürekkep zayıf bir vahdete sığınıyordu. Bu bakımdan şarkla garp arasındaki ayrılıklardan biri de steple site arasındaki farktır. S.110 Peyami Safa TİB

RYAZİLEŞMEK-SİTELEŞLMEK: 111..
Avrupa Yunan geometrisini geniş bir riyaziye kültürüne, Atina-Roma sitesini de açık şehirler medeniyetine dönüştürdü. Bunun için Avrupalılaşmayı riyazileşmek (hesap ilmi) ve siteleşmek olarak anlıyorum.

Osmanlı Türkçüleri ve İslâmcıları muasırlaşmakta yalnız teknikleşmek hedefini kabul etmekle kaldıkları zaman büyük ve mürekkep bir sebebi basit bir neticeye feda ediyorlardı. Çünkü Avrupa kültürü bir ağaca benzetilirse teknik buluşlar onun yemişlerinden başka bir şey değildir. S.110 TİBakışlar
Japonya Avrupa kültürüne değil, tekniğine, ağaca değil, sadece yemişlerine sahip olabildi. Bu sonradan görmeler medeniyetidir. P.Safa T.İ. Bakışlar S.112

Avrupalılaşmayı mistik görüşten riyazi görüşe ve step cemiyetinden site cemiyetine geçiş hamlesi olarak da tarif edebiliriz.
Şark son asırlarda büyük bir Avrupa keşfinden habersiz yaşamıştır. Bu keşif geometridir. Avrupa’yı Asya’dan ayıran üşünce farkı bütün şarkın geometri kafasından mahrum oluşudur. Kafasında hendese çatısı olmayan ve yalnız bir çırpıda, bir bakışta ansızın kavrıyabildiği münasebetlerin tahlilsiz ve karanlık idraki içinde kalan Türk düşüncesi incelik ruhu ve sezişinden öteye geçemedi.
Matematik görüşten mahrum kaldığımız için bizde müspet ilim metodu kavranamadı; geometri kafasına muhtaç kompozisyon sanatları trajedi, roman, polifonik musıki doğmadı.
Fatihin İstanbul’u alarak açtığı büyük devrin kapısından içeriye Avrupa girdi, fakat kendisi giremedi. Biz bu yeni zamanın kapıcısı halinde kaldık. P.Safa T.İ. Bakışlar S.112
Avrupa’nın bu riyaziye (matematik) kafası ve Garp kültürü Rönesanstan sonra, dar bir kıta üstüne sıkışan en büyük dünya kalabalığının uğradığı büyük içtimai tazyikten doğdu. Bu tazyiki yapan şey nüfus kesafetin ve kesafeti yapan şey de sitenin büyük şehir halinde tezahürüdür.
Türk düşüncesinin riyazileşmesi Türk cemiyetinin siteleşmesine sıkı sıkıya bağlıdır. Süratle endüstrileşen Türkiye büyük şehirler etrafında bu kesafeti er geç yaratacaktır. TİB 112 PS Büyük nüfus topluluğu vücuda getirmeğe mecburuz… 115

Rönesans kültürü, hakikati yakalamak için seziş ve faraziyeden ziyade, müşahede, tecrübe ve akıl metodunu kullanmaya, yani mistik görüşten ilmi görüşe doğru tekamüldür. …Medeniyet ilerledikçe aklın tekâmül etmesine karşı sezişin azaldığı görülüyor. P.Safa T.İ. Bakışlar S.114
..mistik görüş insan kafasını nasıl kör bir inanca sürüklüyorsa, ilmi görüşün ifratı da akideciliğe (doktrin-inanılan esaslar) götürüyor.
İdealin hududunu realite tayin eder.
Hayat doktrinden(akideden) üstündür.
Avrupalılaşma ahşap binaların ve ahşap kafaların yıkılması ve betonlaşmasıdır. 117
Bütün Avrupa milliyetçilikleri, felsefe tarihine dahil düşünce sistemlerinin diyalektik tekamülünden değil, umulmadık anlarda, bütün tahminleri deviren bir fışkırışla hayati zaruretlerden doğdu. P.Safa T.İ. Bakışlar S.120
Osmanlı Türk milliyetçiliğini uyandıran balkan felaketi olmuştur. Bu zilletin verdiği küçülme duygusunu telafi etmek için Türk tarihinin bütün şereflerine sarılmış, istikbale ümitle bakan bir Türklük şuurunun fışkırması lâzım geldi; nasıl ki mütareke zilletleri de Kemalist milliyetçiliği doğuran felakettir.
…Garpta yekpare bir Greko-Latin kültürüne ve Hristiyanlığına mukabil şarkın bir alay din ve mezhep kalabalığı içinde parçalamış, dağınık ve alaca bir kültürü vardır. Her şeyden evvel Türk milliyetçiliğini geri Uzak Şark milletlerinin kurtuluş davalarıyla karıştırmamak şarttır. Türk milliyetçiliğini Fransız, Alman, İtalyan milliyetçilikleriyle de karıştırmamalı ve Gökalp gibi Durkheim görüşü içinde kalmamalıyız.
Dünyanın bütün milliyetçilikleri bugüne kadar, şiddetli bir müdafaa insiyakından doğmuş olmakla beraber, içinden çıktıkları milli bünyenin talep ettiği hususi bir tekamül takip etmişlerdir. Türk milliyetçiliği yüzde yüz Türk’tür ve onu yalnız kendisi olmaktan men edebilecek her düşünceye her harekete karşı milli mukavemetle dimdik tutan şey de yalnız budur. 120-121. TİB. Peyami Safa